TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (18 Ocak 2013)

30 Aralık Pazar
Söze “Var ya…” diye başlanmasından ve bu söyleyişin yaygınlaşmasından yakınmıştık bir süre önce. Dr. Mehmet Ali Işıksoluğu "var ya"nın Derleme Sözlüğü'nde "varya-varyoz" diye geçtiğini, Varyoz’un ise “vara, varakula, varya, vayra” biçimleri olduğunu yazdı.
Hüseyin Güney, “var ya”nın “Söze başlarken meraklandırma, ilgi uyandırma sözü” olarak, “hayret bildiren, onay isteyen” durumlarda ve geniş bir kullanım alanına sahip olarak Nevşehir ağzında çokça yer aldığını, örnekleri ve kaynakları da vererek bildirdi. Sözün, standart dile, Nevşehir ağzından geçmiş olduğuna ikna oldum.

Yine 30 Aralık Pazar

Mümtaz Faik Madakbaş’ın ayrıntılı açıklamalar içeren mektuplarını buraya almak, hiç değilse özetlemek isterdim; ama artık yerim dar, zamanım az. Bir okurumun “Türkiyeli” sözcüğünün nasıl türetildiğini, “American” sözcüğünü neden “Amerikalı” diye dilimize çevirdiğimizi sormasıyla ilgili yabancı dil denince yalnız İngilizceyi anlamamızdan yakınmıştı sözgelimi. Örnek olarak da “Rus-Russia-Russian” biçiminde ilerleyerek oluşan “Russian” sözcüğünün İngilizceye göre olduğunu, İngilizler doğrudan Rus diyemedikleri için, Russia (=Rusya) diye ülkeyi belirten sözcükten Russian (=Rusyalı) sözcüğüne ulaştıklarını; oysa bizim doğrudan Rus deyip oradan Rusya’ya geçtiğimizi; dolayısıyla Rusyalı demeye ihtiyacımız kalmadığını bildirmişti. “İtalya ya da Amerika sözcüklerinin sonu sesli ile bitmeseydi nasıl İtalyan ya da Amerikan diyecektiniz?” diye sormuş; “Elin İngilizi Amerikalıya Amerikan diyorsa, bu sözcükler kendi dilinize ait bir sorunu çözmek için karşılaştırma yapmakta ölçü olmaz” dedikten sonra “Finlandiya” örneğini vermişti. “Finlandiya sözcüğü yanlış, bundan türetilen -bilmeyenlerin mecburen kullandığı- Finlandiyalı sözcüğü külliyen yanlış, doğrusu Fin’dir ya da -çok zorlama olmakla birlikte- Finlandalı’dır. (Finli diyen TV sunucularına hiç girmek istemiyorum.) Fin, topluluğun adı; niye bilmem yavaş yavaş unutuluyor, oysa ben eskiden “Fin bıçağı gibi” deyimini bile duymuştum. Fin-Finlanda. Tıpkı “Holl-Hollanda” gibi. Şimdi tutup Finlandiya gibi Hollandiya mı diyeceğiz? Landa sözcüğü yabancı dillerden girdi. Artık İrlanda, İzlanda, Yeni Zelanda gibi ülke isimlerinde de var. İr topluluğun adı (İrce dilin adı; bu bilinmediği için İrlandaca diyelim mi demeyelim mi tartışması var; kimileri kısa yoldan “İrlanda dili” deyip geçiyor.) İrlanda ülkenin adı. Finlanda da böyle. Fin topluluğun adı, Finlanda ülkenin adı. Finlandiya’yı kim yumurtladı?” Polonyalılar için eskiden kullanılan Polak ve Polonez sözcüklerinin de unutulmaya başlandığını söyledikten sonra konuyu, “Amerika-Amerikalı/Amerikan, Türk-Türkiye-Türkiyeli” diye özetlemiş.

31 Aralık Pazartesi

Tanıtmak istediğim ne çok roman; ne çok öykü, şiir, çocuk kitabı var. Gamze Güller’in usta işi öykülerini içeren Beşinci Köşe, Tahsin Şimşek’in şiirleri: Bir Gökyüzü Sohbetinden, öykülerine hayran olduğum Tülay Güzeler’in romanı: Ay Şehri, Atila Er’in toplu şiirleri: Sura, Mahmut Özkoca’nın aşk yazıları: Aşkın Şifresi, Aysel Ekiz’in ilk öykü kitabı: Oysa Bütün Fotoğraflar Mutludur, Hulki Aktunç’la Gültekin Emre’nin birbirilerine yazdıkları şiirleri toplayan Opus, Kenan Yaşar’ın şiir kitabı: Söz Ağrısı, Burhan Mendi’nin şiirlerini topladığı son kitap: Çığlık, Orhan Kemal’le yapılmış röportajları ve hakkında yapılan olumlu ve olumsuz eleştirileri içeren, oğlu Işık Öğütçü’nün toplayıp yayına hazırladığı Zamana Karşı Orhan Kemal… Elimin altındaki çocuk kitapları… Günışığı Kitaplığından Şanslı Aile, Saklı Miras, Baykuş Yemini, Elma Çocuk’tan Kırmızı Benekli Kutu; Kelime Yayınlarından Orta Çağın Ortasında, Yeşil Saha Kırmızı Perde, Enginar Kalpler, Küçük Sinemacılar; Okuryazar Yayınevinden Arkadaş Bulutlar; Kavis Çocuk’tan Kütburun ile Kocakarın, Kara Yele… Sıranın ne zamandır kendilerine gelmesini sabırla bekleyen dergiler… Dünyanın Öyküsü örneğin. Hiç sözünü etmediğim bir dergi. Şubattan itibaren orada öykü çözümleme yazıları yazacağım; ilk yazımı gönderdim bile. Yolculuk dergisinde yıllardır yazıyorum. Yeni çıkacak ve adının Deve olacağı bildirilen dergide de yazacağım. Bir bölümünün de yalnızca adlarını anacağım: Öykü Teknesi, Evrensel, Mühür, Gediz, Sus, Satır Arası, Kurşun Kalem, Sincan İstasyonu, Dil ve Edebiyat, Alkış, Şehir, Bugünden, Kızılcık, Edep, Şiir Saati, Afrodisyas Sanat, Beş Parmak, Kıyı, Aşkın (e) Hali…

Yine 31 Aralık Pazartesi

Ahmet Duman, güzel, yakışıklı, alımlı, güçlü sözcükleri gibi, önüne geldiği ada bir ağırlık katması gereken “sayın” sözcüğünün özellikle politikacılar tarafından çok kötü kullanıldığından yakınıyor. Ama daha önce askerlik arkadaşı Emrullah Güney’e selamını iletmemi istedi. “Adam, ‘Sayın Feşmekân” diye söze başlıyor ve sonra saydırıyor. Ne onur kalıyor ne ar ne namus. Sözü bitirirken de ‘Bu hakaretleri size ettim sayın feşmekân’ diyor. Ortalık toz duman. Kim ‘sayın’, kim değil, belli değil. Bunun bir çözümü olmalı. En azından bu kelime yerine başka bir kelime bulunmalı” diyor. “Sayın” sözcüğünün böyle özensiz kullanılmasından ilk yakınmamın üzerinden neredeyse yirmi yıl geçti. Bir şey değişti mi? Hayır. Biz yakınmayı sürdürüyoruz, “onlar” da kullanmayı sürdürüyorlar. “EXIT” yazacaksanız yazın, ama onun üstüne ve daha büyük “Çıkış” yazmayı unutmayın mı demedik? “Okuma yapmak” denmesinden yakınmış Orçun Üçer. Bekleme yapmak, biniş yapmak vb. her yerde “yapmak” dendiğini; “yapmak” denmesi gereken yerlerde bu sözcüğü kullanmaktan kaçınıp “gerçekleştirmek” dendiğini ne çok yazdık. “Yunan - Yunanlı” sözcükleri üzerinde de daha önce durduk. İnsan için “bir sürü” denmesinin yakışıksız olacağını söylemeye gerek var mı? Ünlü romancılarımız bile böyle diyorsa daha fazla ne yapabiliriz? “Katkı”, olumlu bir sözcüktür, "olumsuz katkı” olmaz mı demedik? “…değil; fakat…” yapısının İngilizceden geldiğini, Türkçede böyle bir söz dizimine gerek olmadığını söylemedik mi? Ölen Müslümanlar için “Toprağı bol olsun” denmediğini, bu sözün Müslüman olmayanların ölümü durumunda söylendiğini yazmadık mı? TDK hâlâ “hükümet” diyemiyor, “hükûmet” diye diretiyorsa biz ağzımızla kuş tutsak ne olur? Ülkenin başbabakanı IMF’yi Türkçenin harfleriyle okumaya gönül indirmiyor; müthiş İngilizcesini kanıtlarcasına “ay em ef” demekte ısrar ediyorsa neyi, nereden başlayarak düzelteceğiz?

Ocak 2013, VEDA

Türkçe Günlükleri’ni her bir buçuk yılda bir kitaplaştırıyorum. Ocak tarihli günlüklerin de yeni kitabın yazıları olması gerekirdi; ama altıncı kitabın son yazısı olacak. Hep aynı şeyleri yineleyip durmaya başladığımızın çoktan beri farkındaydım. Bir yerde noktayı koymak gerektiğini düşünüp duruyordum. Cumhuriyet yönetiminin son kararı işimi çok kolaylaştırdı. Bu bir veda yazısı. Dolu dolu dokuz yıldır bu yarım sayfayı işgal edip durmaktayım. Şimdiye dek yazılanlardan oluşturulmuş beş kitap yayımlandı. Bu son yazılardan oluşan altıncı kitap da birkaç ay sonra yayımlanır. Soruların hemen hepsinin yanıtları o kitaplarda var. Dönüp dönüp aynı şeylerden yakınmak bir noktadan sonra anlamsızlaşıyor. Türkçenin başına sardırdığımız sorunlar da bitecek gibi değil. Ancak Türkçe hepimizin dili. Bu dile herkesin sahip çıkması gerek. Benden bu kadar… Bütün okurlarıma sağlık ve esenlik dileklerimi sunuyorum.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (11 Ocak 2013)

27 Aralık Perşembe

Teoman Ergül, kendisinin Nurbanu romanını İspanyolca'ya çeviren Juan VILLAR CAÑO’dan aldığı mektubu iletti. “Baharı bekleyen kumrular gibi” sözleriyle başlayan şarkıda duyduğu “çınladın durdun” ve “söyledin durdun” sözlerini sormuş Caño: “Belirli geçmiş zamanda olan art arda gelen iki fiilden oluşmuş yapının söz dizimsel mantığa göre ayrı ve art arda gelen iki eylemi (yani çınlayıp durdun ve söyleyip durdum) anlattığını sanıyorum. Fakat şarkının genel anlamına bakarsam, o fiil birleşmeleri, ayrı ve art arda gelen iki değil, ama tek sürekli eylemi (yani çınlayadurdun ve söyleyedurdum) ifade etse gerek. Tahminim doğru mu?”

Teoman Ergül, “Bu konuda size Cumhuriyet gazetesi Kitap ekinde her hafta yazan Feyza Hanım’ı tavsiye edebilirim. Sorularınıza bilimsel cevap verebilir” diyerek soruyu bana havale etmiş. Sözü edilen şarkıyı buldum. Bir Coşkun Sabah bestesiymiş. Ali Tekin Türe’ye ait olan sözler şöyle: “Çınladın durdun kulaklarımda / Süzülen yaşsın yanaklarımda / Bir şarkı oldun dudaklarımda / Senin sevgini söyledim durdum”. “Çınladın durdun, söyledin durdun” örneklerinde “durmak” eylemi kendi anlamında kullanılmamış; yardımcı eylem olarak, “söyleyedurdun, çınlayadurdun” anlamında kullanılmış. Türkçede “…-a / -e durmak” diye bir yardımcı eylemimiz var ve bu yardımcı eylemi istediğimiz her eylemle kullanabiliriz. Kullanıyor muyuz peki? Hayır. Bu yüzden Teoman Bey de çevirmenini, “Öncelikle Türkçede (çınlayadurmak ve söyleyedurmak) gibi fiiller yok!” diye yanıtlamış. Oysa Caño’nun tahmini doğru! Kullanmıyoruz; ama bu türde bileşik eylemlerimiz var; her an yenilerini türetebiliriz. Peki niye böyle demiyoruz da çekimleyerek iki ayrı eylem gibi kullanıyoruz. Öbür türlüsünü pek köylüce bulduğumuzdan. “Öleyazmak, düşeyazmak” dışında “… -a / -e yazmak” bileşik eylemini de kullanmayışımız gibi. Hatta “öleyazmak” ve “düşeyazmak”ı bile kullanmayışımız gibi. 

28 Aralık Cuma

Zeynep İ. Uzuner’in Sone Yayınları arasında çıkan İzdüşüm adlı kitabının üzerinde “deneme” yazıyor; ama kitapta şiirler, öyküler, fıkralar, anılar, çeşitli gözlemler, değişik konularda düşünceler var. Kitabın arkasında, “Aşk insanı ölümden çok yoksunlaştırır” dendiğine bakarak belki de tümü aşk paydasında birleştirilebilir. 

Arka kapakta, “Kuşlar uçar dizi dizi / Hep ölümden kaçar turna. Bir gün olur sen ölümün / Tutunursun bir dalına. // Karacaoğlan, Dadal bizi / Çağırıyor bak sazına. / Bir gün olur türkülerin / Pek yakışır halk ağzına. // Pek yakışır ey Alim’can” dendiği gibi, Alim Atay’ın şiirleri ile halk türküleri arasında kan bağı var. Ama İkinci Yeni’ye katılan şairler arasında yer almış aslında. Önce Kardeşim Öpsün Beni, adını taşıyan toplu şiirleri, Alim Atay’ın şiire yıllar sonra dönüşünü muştuluyor.”Bu Ozanın Kumrusu Dalda” şiirinin ilk bölümü: “Bir ozanın kumrusu dalda / Ama nasıl dalda? / Kınalı kuzusunu bir çobanın / İz sürerek arayan kumsalda, / Suna boylusunu Karacaoğlan’ın / Çukurova’da türkü çağırıp / Saz çalarak arayan her gün.”

İpek Tende Kadife Sıyrıklar (Mühür Kitaplığı), Filiz Çelik Doğru’nun 2010 - 2012 yılları arasında yazdığı şiirleri kapsıyor. Kitabın bir bölümüne de ad olmuş “yok hükmünde bir var” şiirinden alıntı yapacaktım ki baktım, kitabın arkasına da aynı şiir alınmış. İlk bölümü alıyorum: “okul kırmış çocuklar gibi gelirdim sana / sevincimi sırt çantama doldurup / tozu göğe ağmış bir güneş alnımda / zil zurna dayanırdım kapına / sevincim: yok hükmünde bir var”.

Deniz Çalığı (Belge Yayınları) adlı şiir kitabının ilk sayfalarında Rezzan Erton’u, 1953 yılında Etnografya Müzesinden Anıtkabir’e nakli sırasında Atatürk’ün tabutunun başında nöbet tutan öğrencilerden biri olarak gösteren bir fotoğraf var. Şiirler üç bölümde toplanmış. Bağışlama adlı şiir, ilk bölümden: “gizliyor kırılganlığımı / aksak sokakların / küskün kedileri // yitirdiğim yerde bulurum / bez bebeğine sarılmış / bir kız çocuğu yalnız // kapı eşiğine bırakılan / solgun papatya / yeşertir mi / kırağı vurmuş ezgileri // kırıldı horozu altıpatları // kaç”

Yine 28 Aralık Cuma

Çok da sevdiğim bir sözcüktü “umut”. “Um-“ kökünden çok güzel türetilmiş olduğunu, Farsçaya Türkçeden geçtiğini, orada “ümmid” biçimini alarak geri döndüğünü; dilimizde iki ayrı sözcükmüş gibi hem “umut”un hem de “ümit”in bulunmasının nedeninin de bu olduğunu düşünürdüm. “Dilcilerin elleriyle dile yerleştirdikleri, bence önemli, bir yanlış var” diye söze başlayan Armağan Büker’in açıklaması bu yüzden şaşırttı beni. “Türkçemizde 'ummak' diye bir fiil vardır. Örneğin, 'misafir umduğunu yemez, bulduğunu yer' deriz. Bu 'ummak' fiilinden çıkarılacak isim de 'umut' değil 'umu' olmalıydı. Tıpkı 'sevmek' fiilinden 'sevi', 'gezmek' fiilinden 'gezi', 'yapmak' fiilinden 'yapı' gibi. Bu 'umut' sözcüğünün Osmanlıca 'ümmid / ümit' kelimesinin -gereksiz- taklidi olduğu açıktır ve büyük hatalara - zararlara yol açmıştır. Türkçenin kurallarına aykırıdır, dil estetiğini bozmuştur. Örneğin, bir ara gençler 'umūdumuz Ecevit' diye bağırdılar, oysa Türkçede uzun ū yoktur, uzun sesliler Osmanlıcaya özgüdür. 'Bulūdumuz' demeyiz, 'bulutumuz' deriz; 'konūdumuz' demeyiz, 'konutumuz' deriz; 'kapūdumuz' demeyiz, 'kaputumuz' deriz, değil mi? Bundan daha fecisi de var, öyle ki günümüz Türkçesinde, ne yazık ki, 'umarım' denmiyor artık 'umūd ederim' deniyor.” Bu durumdan çıkan sonucu da Armağan Bey özetlesin. "Um-" kökü ve "ummak" fiili elbette ki Türkçedir, bunda sorun yok; fakat "umûd(um/umuz)" ya da "umûd ederi(m/z) biçimindeki kullanımlar kesinlikle yanlıştır, dilimizin estetiğine aykırıdır, dili bozmaktır; bunların yerine "umuyoru(m/z)" denebilir pekalâ; Türkçeyi sevenlerin ve Türkçenin doğru ve güzel kullanımına titiz olanların buna dikkat etmesini istemek hakkım/ız değil mi?”

29 Aralık Cumartesi

Kitabın öyküsünü anlatırken amacı, “İnsanlık tarihinin başından bu yana Ege’den Mezopotamya’ya, Karadeniz’den Akdeniz’e kadar, yaşadığımız ve kültürel açıdan etkilendiğimiz coğrafyada çeşitli evrimlerden geçmiş kadın yaşamlarına şiirli bir tanıklık sunmak…” diye belirtmiş Gülsüm Cengiz. Sadeliğiyle çarpıcı olan bir kapağı var. “Anadolu’da kadınların şiirli tarihi” alt başlığını taşıyan Kadınlar İçin Söylenmiştir, 648 sayfalık, büyük boy bir “araştırma - inceleme - şiir antolojisi”. Gülsüm Cengiz, 1991 yılında çalışmaya başlamış 2010’un sonunda bitirmiş kitabı. Tarihsel Süreç ve Şiirli Tanıklıklar, 20. Yüzyıl Türkiye Şiirinde Kadın Resimleri adlı kapsamlı araştırma metinlerinden sonra, adını Gülten Akın’ın  bir kitabından alan “Kadın Olanın Türküsü” bölümünde kadınlar için yazılan, kadınlara seslenen şiirler bulunuyor. Genç kızlar için yazılmış şiirleri içeren, “Kızım Ürkek, İçli Bir Kuştur” bölümü, adını Fikret Demirağ’ın bir dizesinden almış. “Analar”, analık durumuna odaklanmış ve analara yazılmış şiirleri kapsıyor. Doğulu kadınları anlatan “Doğunun Kadınları”, adını Hilmi Yavuz’dan; örselenmiş kadınları anlatan şiirlerin bulunduğu “Kör Yaşam”, adını Sabahattin Yalkın’dan; işçi, emekçi kadınlara yazılmış şiirleri içeren “Sevgiyle Başlarız İşimize” bölümü de adını Süreyya Berfe’den ödünç almış. “Doğuran Bir Kadına Direnç” adını Sennur Sezer’in şiirinden alan son bölümde ise düşüncelerinden dolayı hapsedilen, öldürülen oğullarının, kızlarının izini süren, mücadeleci kadınları konu alan şiirler yer buluyor.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (4 Ocak 2013)

18 Aralık Salı

“İlkokulu bitirdiğim yıl (1958), yetişmemizde emeği pek fazla olan sevgili öğretmenim Remzi Rehber’le Nevşehir çarşısında karşılaşmıştım. Yüzüm apal, dudağım yalama, derim kavlamış. Toz toprak içinde, bir traktör vagonunda, Göre köyünden gelmişim. Öğretmenim “Ne bu halin”, diye sorunca, yanıtlamıştım. ‘Öğretmenim, ben sizin gibi yoğaltman değilim, üretmenim.’ Rehber öğretmenimin güzel gülüşü bugün de gözümün önündedir” diye bir anısını tatlı tatlı anlatmış Emrullah Güney. “1950’li yılların sonlarına doğru biz ilkokulda iken, üretmen ve yoğaltman sözleri kullanılıyordu. Müstahsil yerine üretmen; müstehlik yerine yoğaltman. Bugün üretmen hâlâ kullanılıyor. Yok eden, tüketen anlamına gelen yoğaltman tutunmadı, benimsenmedi; kullanılmıyor” demiş ama yazmasının asıl nedeni başka. Son zamanlarda, “Doğru mu, yanlış mı, bilmeden” araştırman sözcüğünü kullanmaya başlamış internet yazışmalarında. Sözcük türetmek için dilbilimci olmak gerekmez. Zaten sözcükleri dilciler değil, halk türetir. Ayrıca Türkçe öyle bir dil ki herkese sözcük türetme olanağı verir. Emrullah Bey, Dicle Üniversitesinde (Diyarbakır) profesör; Türkçeye ayrı bir düşkünlüğü var. “Araştırman”ı üretirken, öğretmekten öğretmen, okutmaktan okutman, eğitmekten eğitmen, yönetmekten yönetmen varsa araştırmaktan da araştırman olabilir, diye akıl yürütmüş. Can alıcı sonucu da şöyle çıkarmış: “Eğer, YÖK Yasasında kullanılsaydı bu sözcük, alışılmış olacaktı. Araştırma görevlisi gibi pek de anlamlı olmayan, iki sözcüğe gerek kalmayacaktı. Demek oluyor ki kimi sözcüklerin tutunması için yasal bir zorunluluk gerekiyor.”

21 Aralık Cuma

Emrullah Güney’in bıraktığı yerden sürdüreyim: Kimi sözcüklerin tutunması için yasal zorunluluk gerekiyor. Yasal zorunluluk için de birilerinin çıkıp uyarması, anımsatması, önermesi… Isparta’da Süleyman Demirel Üniversitesi Türkçe Topluluğu, “kampus” mu, “kampüs” mü yazılacağına bir türlü karar verilemeyen sözcüğü değiştirip “yerleşke” yapmayı başarmış. Üniversite girişinde “Doğu Yerleşkesi”, “Batı Yerleşkesi” yazıyor kocaman levhalarda. Bununla da yetinmeyip, belediye otobüslerindeki “kampüs” yazılarını da “yerleşke”ye çevirtmiş gençler.

Isparta’nın yeni mahallelerinde dolaşmış olmalıyım. İki yanı ağaçlı, geniş caddeler, iki - üç katlı, bahçeli apartmanlarla çok ferah bir kent izlenimi bıraktı bende Isparta. Ve gül... Isparta gülle özdeşleşmiş, tümden bir gül kentine dönmüş. Üniversitenin logosunda, otobüslerde, otellerde, cadde kıyısında, her yerde gül var. Eskiden Isparta denince daha çok halıcılık gelirdi akla; artık halıcılık yok, ölmüş. Makinelerle baş edememiş halı tezgâhları. Gül, neredeyse bir endüstri ürünü olarak Isparta’yı tek başına temsil ediyor.

Dün de meslek yüksek okulunda konuşmak için, Burdur - Bucak’a geçtim Isparta’dan. Dağların yükseğinde kar görünce, “Mevsimin ilk karını gördüm” diye İstanbul’da hava atmayı kuruyordum ki karın İstanbul’u çoktan ele geçirdiğini öğrendim. Göllerle ilgili öğrendiklerim ise hiç hoşuma gitmedi. Burdur Gölü de Eğirdir Gölü de (Eğridir diye de geçiyor sözcük; ama doğrusu Eğirdir olmalı) kuruyormuş. Eskiden gölün kıyısında olan evler, göl çekildikçe uzaklaşmış gölden. İçim acıyor bu haberleri duydukça. Niye yaşatamıyoruz göllerimizi? Elin Amerikalısı Allah’ın çölünde yapay göl oluşturuyor. Çöl kasabalarını göl kıyısı yerleşimleri haline getiriyor; biz var olan göllerimizi koruyamıyoruz. Yazıklar olsun!

Yine 21 Aralık Cuma

İstanbul’daki kar, İstanbul’a gelecek uçakların seferlerinin aksamasına yol açınca Antalya Havaalanında uzun süre beklemek zorunda kaldım dün akşam. O sıkıntılı ortamda kolay kolay kitap okunmaz; ama en son gelen Sarnıç öykü dergisiyle Neslihan Önderoğlu’nun İçeri Girmez miydiniz? (Alakarga Yayınevi) adlı öykü kitabını atmıştım çantaya. Bir yandan ötelenen uçak kalkış saatlerini duyuran anonslara kulak verip bir yandan kulağınıza isteseniz de istemeseniz de dolan konuşmalar arasında okuyamayacağımı düşünerek açtım kitabı. Okumaya başlayınca sesler silindi, uğultu dindi, anonslar duyulmaz oldu. Sardı sarmaladı beni öyküler. Çok rahat bir anlatımı var Önderoğlu’nun; okurun kendisini heyecana kaptırıp sürüklenmesini çok rahat sağlıyor. “Normal” adı verilen sıradanlığın dışına çıkmış kişileri anlatıyor en çok. Olağanüstü bir gözlem gücü olmasına karşın bir dış bakışla değil, içeriden anlatıyor. Espri yeteneği, ayrıntılarda üstün bir seçiciliği ve bence çok önemli bir özellik olarak da okuruna bir keşif heyecanı yaşatmak için durumları, sorunları apaçık söylemeyen, sezdirmekle yetinen bir sabrı var. Bütün bunlar kitabı bir ilk kitap olma acemiliğinden çıkarmayı fazlasıyla sağlıyor.

22 Aralık Cumartesi

İzzet Yasar’dan öykü okumayalı uzun zaman olmuştu. Özel Sektör İmamı ve Dönüşü Olmayan Hikâyeler ile birlikte basılan Camdan Mezbahalar şaşırtıcı öyküleriyle şölen gibi geldi. Yitik Ülke Yayınları arasında yayımlanmış kitap. Kadir Aydemir, Yitik Ülke Yayınlarının genel yayın yönetmeni. Onun Sonsuz Unutuş adlı öykü kitabı da doğal olarak aynı yayınevi tarafından basılmış. Yanılmıyorsam Cunda Öyküleri adlı derleme ile tanımıştım Kadir Aydemir’i. Ses getiren başka derlemeler de yaptı sonra. Bozcaada Öyküleri, Olimpos Öyküleri… Sonra, 80’lerde Çocuk Olmak, adından çok söz edilen bir kitap oldu. Bunun devamı olarak 90’lar Kitabı geldi: Çocuk mu? Genç mi? Sonuncusu da sanırım Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı. Sonsuz Unutuş’ta Aydemir’in şiirle çok iç içe geçmiş kısa kısa öyküleri var. Aşksız Gölgeler adlı kitabından sonra ikinci öykü kitabıymış bu. Aynı yayınevinden Tülin Dursun’un Tekrarı Olmayan Öyküler’i ile iki de roman var elimde. Zerrin Soysal’ın aşk ve evliliği sorgulayan romanının adı: Aşk Perisine Gözlük. Ahmet Çağlayan’ın romanının adı ise çok sade: Ş. Özyaşamöyküsel bir roman olduğu anlaşılıyor. Elimdeki kitaplar biter bitmez okumaya başlayacağım.

23 Aralık Pazar

Teker teker gidiyoruz. Bizim kuşak sessizce çekiliyor yaşamdan. Ayda âlemde bir girerim Facebook’a; dün bir bakacağım tuttu. Güngör Gencay’la Burhan Günel’in bir fotoğrafı. Alta Şair Emine Erbaş: “İkisi de yayıncımdı. Toprakları bol olsun” diye bir şey yazmış. “İkisi de” mi? Güngör Gencay’ın yedi - sekiz ay önce öldüğünü biliyorum. Burhan Günel de mi ölmüş? Yok canım, daha neler! Bir ay önce kitap fuarındaydı. Nilgün Ilgaz görmüştü. İyi olduğunu söylememişti ama. Tam tersine, kötü görünüyor, demişti. Keşke ben de görseydim. Ne kadar uzun zaman oldu görüşmeyeli. Dün akşamdan beri kafamın içinde dönüp duruyor: “Burhan Günel öldü.” Ölümün asıl yakıcılığı, insanın kendisine değil, sevdiklerine geldiğindeymiş meğer. Üstelik ben Burhan Günel’in birinci derecede yakını değilim; yıllarca görüşmemişliğimiz var; ama nasıl etkiledi beni bu haber. Ölümün giderek bize yaklaşması mı daha üzüntü verici; yoksa çevremizdekileri alarak bizi yalnızlaştırması mı? Her ikisi de… Her ikisi de…

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (27 Aralık 2012)

12 Aralık Çarşamba

Olur olmaz her yerde söze “var ya” diye başlanıp ilgisiz laflar edildiğini konu etmiştik. “Şu Ayşe var ya ne kadar güzel bir kız” dendiğindeki doğal kullanımın yerini, duyduğu zaman tüylerini diken diken eden “Var ya hava bugün ne kadar sıcak” gibi kullanımların aldığını bildirenTacettin Necipoğlu’ydu. Hüseyin Güney, “Tümcenin ortasında olduğu gibi, başında da bulunabilir” deyip, “Tümcenin başında olduğunda, karşısındakinde bir merak, bir ilgi uyandırma amacı güdülür. Daha çok, dedikodu yapılırken geçer” diye yazdı “var ya” için.

Bir de, “Nevşehir ağzında da sık kullanılan bir meraklandırma öğesidir” dedi. Buna inanmakta zorluk çekerim doğrusu. Çıkışını ve dillere dolanmasını adım adım izlediğimiz bir moda olduğunu düşünüyorum çünkü. Gözlediğim kadarıyla televizyondan, kimi pop - arabesk şarkıcıların dilinden duyduk önce. Çok beğenilmiş olmalı ki daha sonra kulaktan kulağa yayıldı, yaygınlaştı. Ağızlarda böyle bir kullanım olduğunu hiç duymamıştım.

Şu anda da başka bir kullanım yaygınlaşma sürecine girdi. Fark etmekte gecikmiş bile olabilirim. “Kardeşim” yerine “kardo” deniyor birçok dizide. Yakında sokakta da duymaya başlayacağız. Bu türdeki moda söyleyişler bence artık ağızlardan standart dile girmiyor; “medya”dan ağızlara yansıyor.  

13 Aralık Perşembe

Trabzonluların memleketlerine sevdaları bir başkadır. Attila Aşut, Trabzon yazılarını Günlerin Kıyısından (Kıyı Dergisi Yayınları) adıyla bir kitapta toplamış. Benim yaşamıma da çok kısa bir dönem girmişti Trabzon. O dönemdeki edebiyat çevresini oluşturanların birçoğuyla tanışmıştım. Trabzon’un efsanevi dergisi Kıyı o zaman da çıkardı ve benim gitmemden hemen önceki aylarda yarım sayfalık bir fotoğrafımla birlikte iki sayı süren Sabişi adlı öyküm yayımlanmıştı Kıyı’da. Yani Trabzon’un Kıyı’da toplanmış edebiyat çevresi de beni tanımıştı. İşte o günlerle karşılaştım Aşut’un kitabında. Oysa iki yıl önce gittiğimde Trabzon’da o günlere ilişkin hemen hiçbir şey bulamamıştım. Kentleri de insanları da dostlukları da yazarlar yaşatırmış meğer.

14 Aralık Cuma

Ekim sonlarındaki bir günlükte, “Bu ‘diyorum’lar, ‘derim’ler nedir? İnsanlar söyledikleri şeyi ‘dediklerini’ haber vermek gereğini niye duyarlar?” diye sormuş; “Nice bayramlar derim”, “Herkese günaydın diyorum” gibi söyleyişleri örnek göstermiştim. Bunlar da İngilizceden gelmiş. A. Tarık Emre:  “O televizyon bülbülleri ‘diyorum, demek istiyorum, şimdi, düşünüyorum’ vb. 'süslemeleri', az buçuk öğrendikleri İngilizceden dillerine doladılar bence” diye ses verdi. Seçim konuşmalarında Obama ve Romney’nin bile, “Now, What I want to say, I believe” gibi girişlerle söze başladıklarını söyledi ve sordu: “Dünyanın sayılı güzel dillerinden biri olan Türkçemizi niye böyle yapay kalıplara sokuyorlar ki?”

16 Aralık Pazar

Gülay Hergenç, bir biyokimya profesörü, klinik biyokimya uzmanı, kan yağları ve damar sertliği konularında birçok uluslararası yayını; benim de kendisiyle yıllarca aynı çatı altında bulunmuşluğum var. Yıldız Teknik Üniversitesinin yemekhanesinde ve dost evlerinde birçok kez buluştuk, söyleştik. Şiir yazdığından hiç söz etmedi. Yansımalar adlı şiir kitabı çıkıp geldiğinde bu yüzden çok şaşırmıştım. Yalnız duygulanma anlarını dizelere dökmemiş Gülay Hanım, kendi uğraş alanından, sözgelimi “kan yağları”nı bile öğretici şiirler halinde anlatmış.   

17 Aralık Pazartesi

Büyük harflerin kullanılışı ile ilgili bir - iki sorusu da vardı A. Tarık Emre’nin. “Feyza Hanım yazıyoruz. Akrabalar için de aynı kural geçerli midir? Selim amca / Selim Amca, hangisi doğru? Ağabey (Abi), Abla da aynı kategoriye konulabilir mi? Kemal öğretmen / Kemal Öğretmen. Eğer Kemal Öğretmen doğru ise, bütün meslekler için bu kural mı geçerlidir? 'Usta' sözcüğü: Varujan Usta mı yoksa Varujan usta mı?”

Yalnızca Türk Dil Kurumu, akrabalık adlarını ayrı tutmuş. TDK’nin Yazım Kılavuzu’nda, “Kişi adlarından önce ve sonra gelen saygı sözleri, unvanlar, lakaplar, meslek ve rütbe adları büyük harfle başlar” deniyor; ama hemen sonraki maddede, akrabalık bildiren adların büyük harfle başlamayacağı belirtiliyor. Oysa Ana Yazım Kılavuzu’nda, Dil Derneğinin Yazım Kılavuzu’nda, Nijat Özön’ün Büyük Yazım Kılavuzu’nda kural tek ve aynı: “Özel ada bağlı saygı sözcükleri, sanlar, meslek adları büyük harfle başlatılır.” Verilen örnekler arasında, Ahmet Amca da var, Çoban Mehmet de, Enver Yüzbaşı da. Başka bir deyişle, A. Tarık Emre’nin sorduğu soruların yanıtları örneklerin arasında verilmiş. Bir soru daha var; ama onu Aydın Arkun’un sorusuyla birlikte yarın yanıtlayacağım. 

18 Aralık Salı

Tarık Bey özel addan sonra gelen ‘-cığım, -ciğim’ ekinin kesme ile ayrılıp ayrılmayacağını, “Şuleciğim / Şule'ciğim” yazımlarından hangisinin doğru olduğunu sormuştu. Kesme ile ayrılmaz. Oradaki “-cık, -cik”, yapım ekidir. Özel ada gelen çekim ekleri kesme ile ayrılır; yapım ekleri ayrılmaz. 

Bir yazar arkadaşımın bana “Feyzacım” diye seslenen iletisini ilk gördüğümde bunun gözünden kaçmış olabileceğini düşünmüştüm. Daha sonra da öyle yazmayı sürdürdü. Yüzüne vurmadım ama ayıpladım doğrusu. Epey bir süredir, birçok yerde, “annecim, babacım” gibi yazılışlar görüyorum. Aydın Arkun sormasaydı, yine de günlüklerde üstünde durmaya gerek görmeyecektim. Oysa zihinleri bulandıracak kadar yaygınlaşmış demek. “Eğer bir sakıncası yoksa yanıtını bulamadığım bir yazılış şekli hakkında bilginize başvurmak istiyorum. Konu bir hitap şeklinin yazılışı hakkında; Mehmetcim, Gülaycım, Ahmetcim gibi. Yazı halinde söz konusu hitap şekli bu şekilde doğru mudur, yoksa Mehmetciğim, Gülaycığım, Ahmetciğim gibi mi olmalıdır?” diye sordu Aydın Bey. “‘Mehmetçiğim, Gülaycığım, Ahmetçiğim...’ biçiminde yazılmalıdır” diye yanıtladım onu; ama içime sinmedi. Az da olsa ayrıntıya girmek gereğini duydum. “Ahmet” örneğine yakından bakarsak kök ve eklerin durumu şu: "Ahmet- cik-im". Buradaki “-cık, -cik” küçültme değil, sevgi anlamı katan bir yapım eki. Sondaki de iyelik eki. Ünsüz benzeşmesi ve yumuşamaya uğradığı için sözcük, "Ahmetçiğim" oluyor. Kaldı ki “-cım, -cim" diye bir ekimiz yok; meslek adı yapan “-cı, -ci” var; ama bu ekle de “baba-cı-m” sözcüğü “baba alıp satan” anlamı kazanır ya da hani babalarına çok düşkün çocuklar için “babacı” denir ya, “Seni babacı seni!” der gibi, o çocuklardan birini sevmek için kullanılabilir.  

“Bayağı” yerine “baya” yazılışına da çok rastlıyorum. Tamam, yumuşak g’miz, adı üstünde, yumuşaktır; ama bu kadar yok sayılmayı da hak etmiyor doğrusu.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (20 Aralık 2012)

5 Aralık Çarşamba

“Türkçe elden gitmiş, haberimiz yok!” diye yerindiği iletisinde M. Türker Acaraoğlu, “Geçenlerde Hacettepe Üniversite Rektörü Prof. Tuncer, Türk Üniversitelerindeki yabancı dilde eğitim anlayışını sömürgeciliğe benzetmişti. ‘Almanya'da, Fransa'da, İngilizce tıp öğretimi duydunuz mu?’ diye sormuştu” demiş. “Size yabancı dilde (İngilizce) ad alan çeşitli yerli ürünlerden seçme bir liste sunuyorum. Bunlar arasında türlü-çeşitli ürünler, alış-veriş merkezleri, şirketler, gece kulüpleri, dergiler, liman adları vb. var. İsterseniz TV ve Radyo istasyon adlarından da bir liste hazırlayabilirim” diye bir liste de eklemiş.

  • Bactroban (antibiyotik)
  • Balomega (vitamin şurubu)
  • Efor (Elma Sirkesi)
  • D&R (kitabevi)
  • Detan (böcek ilacı)
  • Talcid (çiğneme tableti)
  • Bio Su (Su)
  • Tepe Home (ev eşyaları mağazası)
  • Gezi Cafe (İstanbul Taksim Parkı'nda)
  • Happy Center (AVM)
  • Medicana Hospitals (Avcılar, İstanbul)
  • Sahil Night Club (Zonguldak)
  • Baby Star (Islak çocuk bezi)
  • Beybi (Doktor muayne eldiveni)
  • Glory Adult Diaper (Yatak koruyucu örtü)
  • Glory Adult Sheet (Yatak koruyucu örtü)
  • Nuovo Pasta Venete Farfelle (Yerli malı makarna)
  • Happy Sweet (Alkolsüz ıslak havlu)
  • Jetlife (Dergi)
  • Kilikya (Şalgam suyu)
  • Apaks (Pamuklu kulak çubuğu)
  • Yumy (Tuvalet kağıdı)
  • Octavia (Sütlü çikolata)
  • Roomstar (Oda kokusu)
  • Galata Port, Haydarpaşa Port

Keşke bu kadar olsa… Daha ne örnekler eklenir bu listeye. Baktığımız her yerde İngilizceye benzetilmiş Türkçe, Türkçeymiş gibi benimsenmiş İngilizce ve iki dile de girmeyen, tümden uydurma ne sözcükler var. “Türkiye'de Ziya Gökalp'in (1876-1924) 1920'lerde korktuğu şey olmuş ya da olmaktadır. Batı'nın ekonomik ve siyasal etkileri altında kalan gelişmemiş ya da az gelişmiş ülkelerin hemen hemen hepsinin geçirdiği bir evre olan, ‘kendi kendine yabancılaşma’dır! Bunun bir sonucu ‘ferdileşme’ yani kişisel çıkar ve görüşleri toplumsal çıkar ve görüşlerden üstün tutmaktır! Bilindiği gibi Osmanlıca, Arapça ve Farsça'nın etkileri altındaydı. Özellikle 19. yy'da bunlara Fransızca etkisi de eklendi. 1950'lerden sonra Türkçe'de İngilizce'nin etkileri görünmeye başlandı. Türkiye ve Türkçe 60-70 yıldır büyük bir tehlike altındadır. Böyle bir durum başka hiçbir ülkede yoktur. Bu, ancak sömürgelerde görülen bir olaydır” diyen Acaroğlu, “Ne yapmalı?” diye çırpınmada bir yandan da. “Fransa'da olduğu gibi, özel bir yasa mı çıkartılmalıdır? Bunu çıkaracak hükümet nerede, muhalefet nerede? Bu konuda lütfen siz de kesin düşüncelerinizi belirtirseniz, herkesi memnun edersiniz.”

İçinde bulunduğumuz, yalnız dille açıklanabilecek bir durum değil. Türkiye gemisinin yönü, en batı tarafından doğuya çevrilmişken ve Osmanlı özlemi, halk tabiriyle “baştakiler”i kasıp kavurmaktayken ne İngilizcenin önüne geçilebilir ne de büyük bir hevesle hortlatılmaya çalışılan Osmanlıcanın. Türkçenin savaşımı, Türkiye’nin tam bağımsız olmasıyla kazanılabilir ancak. O hedef şimdilik çok uzak görünüyor. Türkçe adına teslim olmamak için direnirken, bunun kültür emperyalizmine karşı direnmek anlamına geldiğini unutmamak gerek. Bu direnç, gücünü bilinçten alacaktır. Yapmaya çalıştığımız da budur. Dilimizin bir (hatta birkaç) saldırı karşısında bulunduğunu, bu saldırıları savuşturmak için donanımlı olmamız gerektiğini bıkmadan hatırlatmak.   

8 Aralık Pazar

Korkuluk (Kanguru Yayınları), Ayşen Aydoğan’ın ilk öykü kitabı. Çeşitli acemiliklerle karşılaşma beklentisiyle eline alanı, sevinçli bir şaşkınlığa uğratıyor kitap. Ustaca yazılmış öyküler bunlar… Üstelik edebiyatımızda az sayıda ürün verilen korku türünde öyküler… Zaman zaman mistik olana yaslanması eleştirilebilir belki; ama bu da öykünün sürükleyiciliği sayesinde çoktan bağışlanabilirlik kazanıyor. Kurgu sağlam, karşılıklı konuşmalar doğal akışı içinde verilmiş, anlatım aksamıyor. Bir ilk kitaptan daha fazla ne beklenebilir? 

11 Aralık Salı

TÜVTURK’un Almanca olan “TÜV” kısmındaki Ü korunurken Türk kısmındaki Ü’nün korunmamış olmasını, “Türk”ün TURK diye yazılışını ayıplamıştım. TÜVTURK’tan açıklama geldi:

Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nde 6 Aralık 2012 tarihinde yer alan TÜVTURK hakkındaki yazınız ile ilgili kamuoyunun bilgilendirilmesi amacıyla aşağıdaki açıklamayı dikkatinize sunmak isteriz;

       Türkiye'de periyodik araç muayenesi hizmetinde yetkili ve görevli tek kuruluş olan TÜVTURK, Alman TÜV SÜD (Technischer Überwachungs-Verein Süd-Güney Almanya Teknik Denetim Kurumu), Doğuş Grubu ve Bridgepoint ortaklığında faaliyet göstermektedir.

       Hizmet vermeye başladığı 2007’den önce, 3 ortaklı şirketin 2 ortağı Türk firması olduğundan bu iş birliğini en iyi yansıtan bir isim aranmış ve TÜVTURK adı konusunda karara varılmıştır.

Ancak Türk Ticaret Kanunu'nun 46’ncı maddesinin son fıkrası hükmüne göre, "Türk", "Türkiye", "Cumhuriyet" ve "Milli" sözcükleri bir ticaret unvanına ancak Bakanlar Kurulu kararıyla konulabilmektedir. Her ne kadar halk arasında veya telaffuzda “TÜRK” olarak kullanılsa da şirketimizin resmi unvanı, “TÜVTURK” olarak tescillenmiştir.

Saygılarımızla
TÜVTURK Kuzey Taşıt Muayene İstasyonları Yapım ve İşletim A.Ş,
TÜVTURK Güney Taşıt Muayene İstasyonları Yapım ve İşletim A.Ş.

Bakanlar Kurulu her isteyene “Türk” sözcüğünü kullanma iznini vermez miymiş? Bu sözcüğü kullananlar o izni nasıl almış? “Turk” diye yazılanı halkın “Türk” diye okuduğuna dua etmek varken, “Her ne kadar halk arasında veya telaffuzda “TÜRK” olarak kullanılsa da” ne demek? Keşke halk, yazılanı düzeltmeden “Turk” diye okusa da yapılanı her defasında yapanların yüzüne vursa!

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (13 Aralık 2012)

28 Kasım Çarşamba

Muhteşem Süleyman dizisi yeniden mi tartışılıyor? Gündem değiştirmekte çok işe yaradığı kesin! Ben de o dizideki Meryem Uzerli’ye şaşıp kalıyorum. Türkçeyi vurgusuyla, tonlamasıyla konuşmakta ne kadar yeteneksiz çıktı. Hürrem Sultan bu kadar zamanda çoktan öğrenmişti Türkçeyi!

29 Kasım Perşembe

“Elini taşın altına sokmak” deyiminin “Elini taşın altına koymak” biçimi de olduğunu, Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlük’ünü kaynak göstererek, söylemiştim. “‘Elini taşın altına sokmak’ ya da ‘Elini taşın altına koymak’ deyimlerinde kelimeler değişince anlam da değişmiyor mu?” diye sordu Dr. Mehmet Ali Işıksoluğu. “Bence değişiyor. Birincisinde sabit duran bir taşın altındaki bir boşluğa el sokuluyor, ikincisinde kaldırılmış bir taşın altına ‘takoz koy’ gibi el koymak anlamı da çıkmıyor mu? Biraz zorlama da olsa bu tür bir yorum da yapılamaz mı?” Yapılabilir; ama Işıksoluğu’nun da da dediği gibi, biraz zorlama olur. 

Erol Barutçugil de Türkçe Günlükleri'ndeki “el ve taş” bağlantılı deyimle ilgili tartışmaya “fizikçi” gözüyle bir irdeleme yaptı. “Kinetik açıdan deyimi yorumlarsak başımıza düşmekte olan bir taşın altına elimizi önceden koymak zorunludur; gelgelelim, yerde sabit duran bir taşı kaldırıp atmak için de altına elimizi sokmak kaçınılmaz hale gelir. Sanırım böylece bir uzlaşmaya da varılabilir.”

Bence de artık uzlaşmaya varılsa iyi olur, diyeceğim; ama “sokmak, koymak” gibi sözcüklerin “müstehcen” bulunup kullanılmaktan kaçınıldığına da yine aynı deyimle ilgili olarak değinmiştik. Buradan yine o konuya döneceğim. Emre Yazman: “Bende hep çayı bulunduğu kaptan istem dışı dökmek çağrışımı yapar” diyerek “çay koymak” yerine “çay dökmek” denmesini buna örnek gösterdi. Ben de geçen gün, “Çay dökeyim mi?” diye soran kız kardeşime, “Aman, dökmeden koy!” diyen biri olarak yakın zamanda yaşadım örneğini. Buradan, “Sözcüklerin bir anlamına takılıp öbür anlamlarını göz ardı etmek sıkça yaptığımız şeylerden” diyerek sözü başka bir konuya getirdi Emre Bey. “Adam” sözcüğünün kullanımıyla ilgili yazısından bir bölümü paylaştı:

"Bir süredir 'adam' sözcüğüne karşı bir alerji baş gösterdi. Niye? Efendim, 'bilim adamı' dendiğinde bir erkek anlaşılırmış, oysa bilim kadınları da varmış, o nedenle 'bilim insanı' ya da 'bilimci' denmeliymiş. Elbette bilim insanı da denebilir, bilimci de. Ama bilim adamından murat bir erkek değildir, olmamalıdır da. Sözlükleri açıp 'adam'ın ne anlama geldiğine bakarsak birinci sırada 'insan' olduğunu görürüz.

'Erkek', adamın ikinci anlamıdır. Adam sözcüğünün on bir anlamından yalnızca ikisi cinsiyet anlatır. Öbürü halk arasında kullanılan 'benim adam'daki (kocam) adamdır. 'Adam öldürmek', bir erkeğin değil, bir insanın cinayete kurban edilmesi anlamını taşır. 'Adam adama savunma' yapan bir takım pekâlâ kadınlardan da oluşabilir. Annem 'bir adama ihtiyacım var' derdi zaman zaman. Bundan da herkes, annemin ev işlerinde kendisine yardımcı olacak bir erkeğe değil, tam tersine bir kadına gereksinim duyduğunu anlardı. Sonuç olarak, bilim adamındaki adamdan erkek anlamı çıkarmak gereksiz ve yersiz alınganlıktır. Onun için rahatlıkla bilim adamı da denebilir, devlet adamı da. Adam burada insan demektir zaten."

Emre Bey doğru söylüyor da bencileyin “kadın” cinsinden olanların duyarlılığını anlamıyor. Anlamasını da beklemiyoruz zaten. Eminim, “kadın, karı, hatun, kız” sözcükleri ile  “adam, erkek, oğul, evlat” sözcüklerinin taşıdığı anlam yükünü karşılaştırma gereğini hiç duymamıştır. Sözgelimi “adam etmek” deniyor da “kadın etmek” niye denmiyor? “Adam evladı, adam gibi adam, adam olmak, adama benzemek” hep yüceltici anlamlar… “Kadın, kız…” sözcükleri öyle mi ya? “Kadın avcısı, kadın düşmanı, kadın tüccarı, kadın oynatmak…” gibi ya başkalarını tanımlamaya yarayan anlamlar için kullanılıyor ya da “kadının yüzünün karası, erkeğin elinin kınası”, “kadının saçı uzun, aklı kısa”, “kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmemek”, “kadınlar hamamına döndürmek” gibi aşağılayıcı kalıpların içinde yer alıyor. “Karı” sözcüğüne hiç bakmayalım! Yüzyıllardır bu türden aşağılamaları sineye çekmiş olan kadının, şimdi bilimle ilgilendiği zaman bile, “kadın” olduğunu haykıramaması, neden alınganlık ettiğini açıklamaya yetmez mi? “Adam” sözcüğü her iki cinsi de kapsarmış! “Kadın” kapsasaydı her iki cinsi de! Pardon beyler! Alınganız biraz, ama “kadın” kalarak yüceltilmeye ihtiyacımız var.

2 Aralık Pazar

Felsefe Üzerine (Kardelen Yayımcılık), M. Şehmus Güzel’in felsefe konusundaki yazılarını topladığı bir kitap. Felsefenin tanımından başlayarak Voltaire’e, Fransa’da felsefe tartışmaları kapsamında Heidegger’e, Michel Foucault’ya, Claude Levi-Strauss’a kadar uzanıyor. Kitabın sonunda Güzel’in Abidin Dino ile yaptığı hoş bir söyleşi de var.

Bombalar Öldürmez Sevgiyi, Oğuz Paköz’ün beşinci kitabı. Ülkenin durumundan dertlenen bir aydının düşüncelerine eşlik eden kimi masallardan ve öykülerden oluşuyor kitap. Paköz, kendini gizlemiyor; bütün içtenliğiyle ortada. Yaklaşım ve biçem hakkında fikir verebilecek bir alıntı gerekirse diye: “Bugünlerde uygulanan politikalardan öyle rahatsız oluyorum ki anlatılamaz. İşte bu kentte yaşanmış iki öykü sunacağım size. Siz bu öyküleri alın da bu kentin yerine büyük vatanımızı koyun. Koyun da öyle düşünün. Düşünün de başımıza örülen çorapları algılamaya çalışın.” 

4 Aralık Salı

Tırnak içindeki bitmiş tümcenin sonuna nokta konup konmayacağı, Naci Dereli’nin yakınması dolayısıyla yeniden gündeme gelmişti. Daha önce konuştuğumuzu söylemiş; ama ayrıntıya girmemiştim. Oysa yaklaşık bir yıl önce, bu konuyu tartıştığımızda, Selahattin Özpalabıyıklar, tırnak içindeki tümcenin sonuna nokta değil virgül konduğunu; ancak bunun bile gerekmediğini, İngilizceden örnekler vererek çok güzel anlatmıştı. Gelgelelim ben TDK’deki bir toplantıda bu soruya kesin bir yanıt bulunamadığından olmalı, eski alışkanlığımı sürdürdüğüm ve nokta koymadan tırnağı kapatamadığım için, Naci Dereli’ye kesin bir çözüm bulamadığımız söylemek zorunda kalmıştım. Aziz Naci Doğan, “Türkçede tümce içindeki tırnaklar arasına alınmış ve kendisi başlı başına bir tümce yapısında olan anlatımların bitiminde mutlaka nokta koyarak tırnak işaretini kapatmak gerektiğini” savunan görüşe katılmadığını bildirerek şöyle dedi: “Tam tersine, öyle tümce özelliğindeki tırnak içi anlatımların sonunda virgüle ve hele de noktaya kesinlikle yer vermemek gerekir. Yalnızca ünlem ve soru işaretleri kullanılabilir. Güzel Türkçemizin yazım estetiği bunu gerektirir kanısındayım.”

Biri tırnağın içinde; öteki, hemen ya da iki - üç sözcük sonra dışında, arka arkaya gelen noktalar, gerçekten de güzel görünmüyor. Yine de bir onay mı bekliyoruz acaba? Uygulamada çoktan beri böyle yapıldığı halde benim gibi eski kafalılar bu duruma bir türlü uyum sağlayamıyor çünkü.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (6 Aralık 2012)

22 Kasım Perşembe

Günseli Aksoy’un gazeteleri okurken dikkatini çeken yanlışların ilk ikisine geçen hafta yer vermiştim. Devamına bakarken ayırt edilsin diye Aksoy’un dediklerini yine yatık yazıyla göstereceğim:

c) "Dr. Yaşlı, bir bitişi analiz ederken, kurtuluş için..." "Acınası bir kütüphaneniz varken, kampusta bölgenin..." >>>>'ken' eki alan sözcüklerden sonra virgül kullanılmaz. 'ken' eki alan fiil zaten cümlenin iki parçasını birbirine bağlıyor, duraksamamızı sağlıyor.

d) "...kesin bir sonuç alınamadığı gibi, elde edilen bulgular, dilbilim, insanbilim ve kültür tarihi...">>>> 'gibi' sözcüğünden sonraki virgül gereksiz çünkü 'gibi,' bağlaç görevini üstlenmiş.

e) "...binasına dikkat çekerek, ilaç geliştirme, biyokimya, kök hücre...">>>>(c) maddesinde olduğu gibi 'ek, ak' eki alan fiillerden sonra virgül konulmaz. Bu ek duraksamayı sağlıyor, virgüle gerek yok.

Virgül yalnız duraksamayı sağlasın diye konmaz; ama evet, (-ak, ek değil) -arak, erek eki almış eylemsiden sonra, c maddesindeki “–ken” eki almış sözcükten sonra virgül gerekmez. D maddesindeki “gibi”den sonra virgül konması ise yanlış değil.

f) "...en büyük camisini yapmaya kalkmanız...">>> 'Selimiye Camii' diyoruz ama burada 'camisi' sözcüğü doğru galiba. Ne dersiniz?

“Selimiye Camii” demek zorunda da değiliz. Hatta ARTIK öyle dememeliyiz. Sözcüğün sonundaki “i”, bildiğimiz iyelik ekidir. Arap harfleriyle yazılışında “cami” sözcüğü “ayın” harfiyle bittiğinden o harfe uyum sağlamak için “camii” deniyor. Alfabemizde öyle bir harf bulunmadığına, “cami” sözcüğünü kendi harflerimizle yazdığımıza göre, “ayın” harfine uygun ek getirmemizin artık hiçbir gerekçesi olamaz. Türk alfabesinde bulunmayan bir harfi dikkate almak zorunda değiliz.

g) "Bu nedenle bir insanın etik temelde sorgulayabilmesi için, o insanın iradesinin...">>> 'için' sözcüğünden sonra da virgül konulmaz.

“Gibi, için” vb. sözcüklerden sonra virgül konmayacağına (konulmak değil, konmak!) ilişkin bir kuralımız yok. Bu sözcükler bağlaç değil, ilgeç (edat) görevinde çünkü. Bağlaç görevindeki sözcüklerin bağlama işini zaten kendilerinin üstlendiğini; bu yüzden virgüle gereksinme göstermeyeceğini söylesek bile bu durum “gibi, için” sözcükleri için geçerli değil; çünkü bu sözcükler bağlaç görevine hiç girmez. Öyleyse bunlardan sonra gerekli görüldüğünde virgül konabilir.

h) "Rektörlük ve dekanlık gibi yönetsel görevler...>>> 'sel' eki Fransızcadan geliyor. Kullanmakta tabii ki sorun yok, dilimize yerleşmiş. "Yönetim görevleri' nasıl sizce?

Fransızcayı anımsatıyor; ama bizim “kum-sal” sözcüğümüzdeki ek de “-sal, -sel” ekidir. “Yönetsel” sözcüğünde bir yanlışlık yoksa kullanmamamız için bir gerekçe de yok. Onun yerine “yönetim görevleri” dendiğinde gereksiz bir kesinlik kazandırılmış gibi de oluyor.

ı) "..."zalım doktor", ciğerini elliyor ama..." >>>>Virgül, tırnak işaretinden önce gelecek.

Hayır. Tırnak işaretinden sonra da konabilir. Virgül o söz öbeği özne görevinde olduğu için konmuş. Özne görevi de tırnağın içini ilgilendirmez, tümcenin bütününü ilgilendirir.

"Kullanılmaz," "konulmaz," "gelecek" derken biraz didaktik davranmış oluyorum ama amacım, kısa cümle kullanmaktı.

Didaktik değil, kesin, keskin; kanun hükmünde kararname kıvamında olmuş. Bu kadar katı olmak gerekmez. Noktalama işaretleri algılamayı kolaylaştırmak için konur. Dolayısıyla algılamaya kolaylık sağlamak için esnek davranılabilir. Bu kadar kesin hükümlü olunmamalı.

25 Kasım Pazar

H. Hüseyin Yalvaç ile Hakan Sürsal birlikte yazmışlar Şaka’yı (Sone Yayınları). Kitap edebiyat içi yakınmalardan oluşuyor. Giriş’te dendiği gibi, “İnsanlık yolunda, özellikle edebiyat / sanat dünyasında olup bitenlere gülüp geçerken için için ağlama kitabı” bu. “Şaka… şaka…” deyip her seferinde hafife alma çabası gösterilmiş ama edebiyat dünyasındaki kimi ikiyüzlülükler, kıskançlıklar, çelme takmalar, yayıncı oyunları, kitap fuarlarındaki karşılaşmalarda gösterilen sahte dostluklar, birkaç kişinin reklamlarla şişirilip önde tutulması… Metin Demirtaş’ın Enver Gökçe için yazdığı şu şiir ne kadar düşündürücü. “Kadersizdi / Kadersizliği / Ölümünden sonra de devam etti / Natalie Wood ile / Aynı günlerde ölmeseydi / TRT’de ona da sıra gelecekti / Bir ağlayan / Eğin türküleriydi / Ona da şükretsindi”. Mehmet H. Doğan’ın ölümünde aynı şeyi düşünmüştüm ben de. Aysel Gürel’le aynı gün ölmesi büyük talihsizlikti. Bütün gazeteler, TV’ler Aysel Gürel programı yapmış; Mehmet Ağabey’in ölüm haberi bile yer bulamamıştı yayın organlarında. Demek ki bir medya yıldızıyla aynı gün ölmemek için de dua etmek gerek.

26 Kasım Pazartesi

Şair Dağın Doruğunda (Mühür Kitaplığı), bir şiir seçkisi. Seçkiyi Mustafa Fırat hazırlamış, günümüzün hemen hemen bütün şairlerinden birer şiir almış seçkiye. “Birileri kırılır mı, küser mi düşünmedim hiç. Samimiyeti hep gözettim şiir seçerken.” demiş “girizgâh”ında. O içtenlik fark ediliyor gerçekten. Herkes tek şiiriyle temsil etmiş kendini; kimseye ayrıcalık tanınmammış. Şairler kayırılmaya izin vermeyecek biçimde, doğum tarihlerine göre sıralanmış.

Terakki Vakfı Okulları, Sözcüklerle Dans adını verdiği şiir festivalinin 12.’sini düzenlemiş 2012 yılında, tema olarak da “kayboluş”u seçmiş. Mustafa Öneş, Haydar Ergülen, Birhan Keskin, Gonca Özmen ve jüri başkanı olarak küçük iskender’den oluşan seçici kurul, İstanbul’daki 32 liseden katılan 79 öğrencinin şiirlerini değerlendirmiş, derecelendirmiş. Seçilen şiirler Kayboluş adlı bir kitapta toplanmış. Kitap, gençlerin şiire ilgisinin azalmadığını gösterdiği gibi, geleceğin şairlerini de muştuluyor.

27 Kasım Salı

Ne aracım var ne araç muayene istasyonuna gereksinmem. Hayati Tahsin Yılmaz bildirmese nereden bileceğim? TÜVTURK… Araç Muayene İstasyonlarının adıymış. TÜV kısmı Almanca. Görüldüğü gibi oradaki Ü paşa paşa yerinde duruyor. Peki, TÜRK’teki Ü’nün günahı ne? O niye U olmuş? Almancanın Ü’süne saygı göster, Türk’ün Ü’sünün üstünde tepin! Ne ayıp! Ne büyük saygısızlık!

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (29 Kasım 2012)

13 Kasım Salı

Yunus Yaşar’ın, Fotoğraf Aralığından (Gelişim Sanat) adlı kitabının “anı-roman” olduğu belirtilmiş kapakta; ama bence alt başlık olarak konan “Anılar Galerisi” kitabın türünü de belirtiyor. Gerçekten bir anılar galerisi bekliyor sizi kitapta. Gerçi anılar bir dede - torun kurgusuyla verilmiş; ama torun Ardıç’ın sordukları yalnızca dedenin bakılan fotoğrafla ilgili anılarını canlandırmaya yarıyor. Sonrasında üçüncü kişi ağzından anlatılıyor o fotoğrafın anımsattıkları. İlginç anılar… Kerim Korcan’ın okurların isteseler de kendisine ulaşamayacaklarını gördüğü için terk ettiği imza gününden, Metin Altıok’un evinde geçirilmesi planlanan; ama geçirilemeyen yılbaşı gecesine, Fikret Otyamlı pek çok anıya, Ahmet Arif’le, Erdal Öz’le, Erhan Bener’le yapılmış söyleşilere, röportajlara kadar, yaşanmışlığın ağır bastığı yazılar var kitapta. Şiirlerle desteklenmiş çoğu. Kitabın adındaki fotoğraflar ise yalnızca kapakta…

15 Kasım Perşembe

“Egeli Sabah'ta Gülşah Elikbank yazmış” diye bildirdi Recai Şeyhoğlu. Tarih: 22 Ekim 2012. “Tüm salonu dolduran okurlar, Buket Hanım'ın son romanını benim gibi çok sahiplenmişlerdi.'' diye yazmış Elikbank. Recai Bey de şöyle sordu: “‘Tüm salonu’, demek yerine 'salonun tamamını' demek daha doğru değil mi? ‘Çok sahiplenmek' de yanlış kullanım gibi geldi bana. Sizden öğrenmek istiyorum işin doğrusunu.”

"Tüm salon" denirse salonun tüm olduğu anlamı çıkar. "Tüm" sözcüğüyle salon değil, salondaki insanlar (okurlar / seyirciler) nitelenmek istenmiş. Öyleyse "tüm salon” değil, “salonu dolduran tüm okurlar..." denmeli. Şeyhoğlu haklı; "...benim gibi çok sahiplenmişlerdi" tümcesi de aksıyor. "Sahiplenmek" ile miktar pek bağdaşmadığı için aksıyor bence. "Az sahiplenmek" denmediğinden olsa gerek, "çok sahiplenmek" de kulak tırmalıyor. Ayrıca "romanı sahiplenmek" ne demek? Sahiplenilecek bir şey değil ki roman! Bir romanı beğenirsiniz - beğenmezsiniz, seversiniz - sevmezsiniz; ama sahiplenmeye kalkmazsınız. Herhalde romanla bir özdeşlik kurulduğu anlatılmak isteniyor. Yoksa romanı sahiplenmek, mahkemelik bir konu!

17 Kasım Cumartesi

İlk gördüğümde kitabın adını “Ezber Mutsuzluklar” diye okudum. Hoşuma da gitti. Üvey anne, kaynana gibi kişilerin varlığından duyulan mutsuzlukları anımsadım hemen. Belki iyi bir insandır bu adı taşıyan kişi. Ama adları böyle olduğu için mutsuzluk kaynağı oldukları / olabilecekleri düşünülür ve yoksa bile yaratılır o mutsuzluk. Öyle değilmiş. Kitabın doğru adı: Ezber Mutsuzlukları imiş. Eğitimle ilgili bir deneme kitabı bu. Yazarı. Muzaffer Gürboğa. Kitabını bana “Değerli Arkadaşım…” diye imzalamış; çünkü aynı okulu (Çapa Yüksek Öğretmen Okulu) bitirmişiz. Hep eğitimle ilgili kitaplar yazmış Gürboğa. Düşünceleri benim savunduklarımla tümden örtüşüyor. Eğitimle ilgilenen herkesin okumasında yarar var.

18 Kasım Pazar

Duyduğu zaman tüylerini diken diken eden “var ya” sözüne değinmiş Tacettin Necipoğlu; “var ya” diye başlayan tümcelere… “Dilimizde bildiğim kadarıyla ‘var ya’ kullanılır. Ancak birinden veya bir şeyden söz ederken kullanılır. Örneğin, ‘Şu Ayşe var ya ne kadar güzel bir kız’, ‘Boğaziçi’ndeki yüksek binalar var ya Boğaz’ın siluetini bozuyor’” Tüylerini diken diken eden kullanımın örneğini de, “Var ya hava bugün ne kadar sıcak.” ile vermiş Necipoğlu. O kadar çok duymuşuz ki bu kullanımı, yadırgamıyoruz bile. Oysa gerçekten nedir o “var ya”? Nasıl bir gereksinmeden doğdu; hangi dilsel gereksinmeyi karşılıyor?

Benzer kullanımlardan Naci Dereli de yakınmıştı: “‘Örnek veriyorum’ yerine, ‘atıyorum’; ‘ne alakası var’ yerine, ‘ne alaka’; ‘antr parantez’ (-kesinlikle daha doğrusu, parantez içi) yerine, ‘antiparantez’ kullanımları beni rahatsız ediyor. Bunlara yerli yersiz kullanılan, ‘bir şekilde'yi de ekleyebilirim.” diyordu Dereli. Bir de, “Tırnak içinde yazılan cümlelerin sonuna gerekirse soru işareti ve ünlem işaretinin konduğunu görüyorum; ama tırnağın içindeki ifade bitmiş, tırnağın bitiminde cümle devam ediyorsa tırnak içinde nokta konması gerekip tırnak dışına küçük harfle devam ederek, tüm cümlenin sonuna gene nokta gerekirken, tırnak içindeki nokta ihmal ediliyor.” demişti. Daha önce üzerinde durmuş; ama kesin bir çözüm bulamamıştık.

20 Kasım Salı

Günseli Aksoy, “Bir çevirmen olarak (İng.-Türkçe, Türkçe-İng.) Türkçe Günlükleri yazılarınızı düzenli okuyorum. Dikkatimi çeken bazı konulara işaret etmek isterim.” dedikten sonra “Yorumlarınızı merakla bekleyeceğim.” demeden önce maddeler halinde sıralamış diyeceklerini. Benim diyeceklerimle karışmasın diye yatık yazıyla göstereceğim ve bir bölümünü daha sonraya bırakacağım.

1) 30-Ağustos tarihli ekte 14-Ağustos başlıklı yazınızı "...ama bir kitabın kendini bu kadar heyecanla okutması azımsanacak bir başarı sayılmaz" cümlesi ile bitirmişsiniz. Şöylesi kulağa daha hoş gelmiyor mu: "...ama bir kitabın kendini bu kadar heyecanla okutması azımsanmayacak bir başarıdır" veya "...ama bir kitabın kendini bu kadar heyecanla okutması azımsanacak bir başarı değildir."

“Sayılmaz” sözcüğünün anlam etkisi hesaba katılmamış bence. “… bir kitabın kendini bu kadar heyecanla okutması azımsanacak bir başarı sayılmaz” ile “… bir kitabın kendini bu kadar heyecanla okutması azımsanacak bir başarı değildir” aynı anlamda iki tümce “sayılmaz”.

2) Gazete eklerindeki yazıları okurken bazı şeyler dikkatimi çekiyor. Şöyle ki:

a) "...ortaya çıkmış olmalı ki, edebiyattaki, türkülerdeki..." >>>>Ayrı yazılan 'ki' bağlaç olduğuna göre ondan sonra virgül kullanılmaz. Tıpkı 'ama,' 've' sözcüklerinden önce de kullanılmadığı gibi.

“Ki” ve “ve” ile birlikte virgül kullanılmaz; ama “ama”dan önce noktalı virgül konur. Yazım Kılavuzu’nun son basımlarında TDK, “ama, ancak, fakat, çünkü, lakin, ne ki, ne var ki…”den önce noktalı virgül kullanıldığıyla ilgili maddeyi kaldırmış; ama öteki yazım kılavuzlarının tümünde var.

b) "Başka bir tıp da, başka bir dünya da mümkün.">>>> 'Dahi' anlamına gelen 'da' sözcüğünden sonra virgül konulmaz.

“Konulmaz” değil, “konmaz” denmeli. Türkçe Günlükleri’nde daha önce üzerinde durmuştuk. Sözcük, “ko-” kökünden “ko-n-mak” diye türetilmiş. Burada “da”, iki söz öbeğinin arasında kullanılmış. Eğer “Başka bir tıp da mümkün.” denseydi virgül kullanılması yanlış olurdu; ama burada anlamayı kolaylaştırdığı için yanlış sayılmaz.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (22 Kasım 2012)

28 Ekim Pazar

Haber metnini hazırlayanlar yazdıklarını bir kez okumazlar mı acaba? Kanal D’nin ana haber bülteninde bayramlaşan partiler Ak Parti, MHP, CHP, BDP… diye sayılıyor, az önce BDP sayılmamış gibi, “Bir tek BDP yoktu kutlamalarda” nasıl deniyor? Show TV aynı haberi daha sanatsal vermek istemiş: “BDP kimsenin kapısını çalmadı. Onlar da kimseye gitmedi.” Bu iki tümcenin aynı anlama geldiğini fark etmiyorlar. “BDP’nin kapısını kimse çalmadı. Onlar da kimseye gitmedi.” demek istemişler; ama çok zormuş gibi, diyememişler.

29 Ekim Pazartesi

Televizyon kanalları gözlemlediğim kadarıyla bu bayramda “resmigeçit” yerine “resmî geçit” demediler; ama bu kez de bayramı değil, (nasıl oluyorsa!) “kutlamaları” kutladılar. “29 Ekim kutlamaları büyük bir görkemle kutlanıyor” dendiğinde bayramın kutlandığı anlamı çıkmaz. Boğaziçi Köprüsündeki ışıklı şenlik için de aynı şey söylendi: “Cumhuriyet Bayramı kutlamaları görsel bir şölenle kutlandı.”

Cumhurbaşkanı da “eşli resepsiyon” düzenlemiş bu bayram. Herkese “eşli davet” gönderilmiş. Eşsiz katılacak olanlar da davet edilmedi. Eşsiz erkekler değil canım; eşsiz kadınlar… Kocasız kadınların ne işi var resepsiyonda? Bir koca bulsunlar, “eşli” katılsınlar. Nereden mi biliyorum? Kendimden… İletişim bilgilerimi güncellemek için Cumhurbaşkanlığı makamından arandığımda, o zaman bir anlam veremediğim, evli olup olmadığım sorusuyla da karşılaştım. Meğer eşi olmayan kadınlar davet edilmeyecekmiş. Bu yüzden sorulmuş o soru. Gideceğimden değil. Ama Cumhurbaşkanlığının cinsiyet ayrımcılığını bu boyutlara vardırmış olması düşündürücü değil mi? Sadece düşündürücü değil; hatta ürkütücü?!

2 Kasım Cuma

Sincan İstasyonu adlı derginin yayın yönetmeni, dergiye yazdığı başyazıları bir kitapta toplarsa kitabın adı ne olur? Şiirin Rayları. Evet, elbette. Edebiyat istasyonunun rayları şiirden olmalıdır. Sözünü ettiğim yayın yönetmeni: Abdülkadir Budak. Sincan İstasyonu 2007 Eylül tarihinde çıkmaya başlamış. Kitapta ilk sayıdan başlayarak bütün başyazılar sırasıyla verilince bir ay dökümü (gün dökümü’ne nazire!) çıkmış ortaya. Aynı zamanda nasıl bir kısır döngü halinde hep aynı şeyleri yaşadığımız da görünürlük kazanmış. Sözgelimi, “Ülkemiz sanıldığından daha sancılı bir dönem yaşıyor. Ekonomik sıkıntılar, had safhaya varan işsizlik oranı, gergin geçen sosyal güvence yasa çalışmaları yetmiyormuş gibi, üniversite manzaraları 1980 öncesi dönemini hatırlatmaya başladı.” diye başlamış Mayıs 2008 tarihli 9. sayıdaki başyazısına Budak. “Ekonomik sıkıntılar, had safhaya varan işsizlik oranı, 1980 öncesi dönemini hatırlatan” görüntüler bugüne de uymuyor mu? Öyle görünüyor ki durum ve görüntü yarın da değişmeyecek. Dilimin ucuna gelip de söyleyemediğim nice şeyi de söylemiş Budak. Biri şu: “‘S/İZ yazıp bize hem ‘siz’i hem de ‘iz’i hatırlatmayı çağrışım gücünü arttırma sanma kolaycılığından bunaldık.” Kitabın sonunda da Abdülkadir Budak’la yapılmış çok sıcak, çok içten iki söyleşi yer alıyor.

7 Kasım Çarşamba

Tacettin Necipoğlu’nun katkılarına yer vermeyi sürdürüyorum. “Şans” sözcüğünün “olasılık” anlamında kullanılmasına değinmişti Necipoğlu, “Olasılık hem olumlu hem de olumsuz durumun gerçekleşebilme yüzdesini belirtir. Şans ise tanımı gereği sadece olumlu bir anlam taşımaktadır. Sınavda başarılı olma şansının düşük veya yüksek olduğu söylenebilir ama sınavda başarısız olma şansından söz edilemez.” diyerek örnek vermişti: “Maçlarda şöyle değerlendirmelere tanık oluyoruz: ‘Artık bu maçı kaybetme şansımız yok.’ Doğrusu, ‘Bu maçı kaybetme olasılığımız yok.’ olmalı. ‘Bu yükseklikte çıtayı düşürme şansı çok fazla.’ Doğrusu, ‘Bu yükseklikte çıtayı düşürme olasılığı çok fazla.’ olmalı.”

Olumlu bir anlam içeren “katkı” sözcüğünün olumsuz tümcelerde “sorunların büyümesine katkı…” biçimindeki özensiz kullanımınının yanlışlığına değinmiştik daha önce. “Şans” sözcüğünün Fransızca kökenli olduğunu birçok kişi bilmiyor olabilir; ama “katkı” gibi, yalnız olumlu anlamlar için kullanıldığını bilmeleri gerek. Deniz Banoğlu da Cumhuriyet dahil, okuduğu gazetelerde pek çok yazım hatasına rastladığını bildirdiği iletisinde olumlu anlam içeren “sağlamak” sözcüğünün de böyle özensiz kullanıldığına dikkat çekti. Yazar, “… yüzbinlerce Alevinin katledilmesini sağlamıştır." diye yazmış. “O cümlede ‘sağlamıştır’ yerine ‘katledilmesine neden olmuştur’ denseydi daha doğru olmaz mıydı?” diye sordu. Evet, elbette… Doğrusu o. Neden gösteren sözcükler olumlu ve olumsuz anlamlar için farklıdır.

“sağlamak, katkı, şans, sayesinde” vb. …….………olumlu tümcelerde
“neden olmak, yol açmak, yüzünden” vb. .…………olumsuz tümcelerde kullanılır.

11 Kasım Pazar

Everest Yayınlarının yeni kitaplarından söz edecektim. Neslihan Acu’nun Kuzgun’un Şarkısı 2007’de yayımlanmış. Elimdeki ikinci basımı… “Girit göçmeni bir ailenin trajikomik öyküsünü bir kız çocuğunun dilinden anlatıyor”muş.

“Hayatı, edebiyata sindirmekte usta bir yazar” olan Selçuk Erez’in romanının adı: Eldebran’a Gideyim mi? “Paris, İstanbul ve Hindistan arasında geçen bir yolculuk hikâyesi. (…) Aşkın ‘orada’ olduğuna tüm yaşamını geride bırakacak kadar inanmış ve aynı zamanda, doğru bildiğimiz her şeyi tersten okumak anlamına gelebileceğine kani olmuş birinin hikâyesi” anlatılıyor romanda

Bekir Yıldız’ın kitapları da Everest Yayınları arasında yeniden basılıyor. Türkler Almanya’da çıkmıştı daha önce, ilk basımı 1987’de yapılan ve Zalim ve İnanmış ve Kerbela adlı roman da yayımlanmış.

Rönesans’ın başlangıcını müjdeleyen yazarlardan biri olan François Rabelais’nin ünlü yapıtı Gargantua’nın devamı niteliğinde olan Pantagruel de Everest Yayınları arasından yayımlandı. Çeviren ve bilgilendirici notlar ekleyen: Birsel Uzma.

John Freely’nin yazdığı Cem Sultan adlı kitabı Püren Özgören Türkçeye kazandırmış. Kitabın arkasında şöyle denmiş: “Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan, 1459’da ‘erguvan zamanı’ doğdu. Kardeşi Bayesid ile tutuştuğu taht kavgasını kaybedince, iktidar iddiasını sürdürmek amacıyla Batı’ya sığınmaya ve sürgüne razı oldu. Fakat bir gün dönme umuduyla çıkılan bu yolculuk onu yurdundan giderek uzaklaştıracak, başrollerinde şövalyelerin, kralların ve papalığın olduğu bir oyunun piyonuna dönüştürecekti.”

“2011 yılında İspanya’nın en prestijli edebiyat ödüllerinden Alfaguara ödülünü” kazanan Düşen Şeylerin Gürültüsü adlı romanın yazarı: Juan Gabriel Vásquez, çevirmeni: Süleyman Doğru.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (8 Kasım 2012)

22 Ekim Pazartesi

Turgutreis’ten Yavuz Şener (Yalnız adını yazmış, elektronik posta adresinden soyadının Şener olduğunu tahmin edip yazıyorum; umarım doğrudur.) “check-up”a “güzel bir Türkçe karşılık” önerildi mi, diye sormuştu. Bir Türkçe karşılık önerildi de “güzel bir Türkçe karşılık” sayılabilir mi, bilmem. Türk Dil Kurumu “tam bakım” sözünü önerdi “check-up” karşılığı olarak. “Bugün hastaneye gittim, kendime tam bakım yaptırdım.” diyen biri, kendini araba sanıyor diye deli yerine konabilir. Kullanılması tehlikeli olabilecek bir söz...

23 Ekim Salı

Sahte (Yapı Kredi Yayınları), Mehmet Erte’nin romanı. Roman mı, bir roman parodisi mi, bilemedim. Roman kahramanı var, onu yazan bir yazar var; onları yazan başka bir yazar var. Yazar olarak Mehmet Erte de var romanın içinde, ona bu romanı yazdıran Ömer Kumsal var.
“İki roman kahramanı: Yazar ve okur? İki yazar: Roman kahramanı ve okur?
–Mehmet Erte beni yazıyor, ben de bu romanı.
–Hayır Ömer Kumsal, beni yazan sensin. Ve ben yazıldığım ‘şey’i okuyabildiğim mesafeyi korumak istiyorum.” (s. 90) Protest bir roman olduğu da söylenebilir mi? Yok, başka bir şeyi değil, roman kuramlarını; hatta roman kavramının kendisini sorgulayan ve protesto eden bir roman… Altını çizecek özlü söz arayanları da eli boş çevirmeyecek. “Materyalistlerin materyale olan bağlılıkları / bağımlılıkları idealistlerin ideale olan bağlılıklarına / bağımlılıklarına üstün gelir.” nasıl? Ya, “Parayla sahip olunabilen bir şeye aşkla bağlanan kişi aptaldır.” nasıl?

24 Ekim Çarşamba

Tacettin Necipoğlu, “iskonto”nun İngilizcesinin “discount” olduğunu, bu sözcüğün bizde sadece “fiyat indirimi” olarak bilindiğini; oysa fiyat indiriminin “tali” bir anlamı olduğunu bildirip İngilizcesi hakkında bilgi vermiş: “İngilizcesinde ‘count’(saymak, hesaplamak) sözcüğünün başına ‘dis’ olumsuz ön eki getirilerek karşıt anlam verilmiştir. Saymak, hesaplamak ileriye dönük ve nicel büyümeyi getiren işlemler olduğundan bunun zıt anlamlısı da gelecekteki büyüklükleri yaşadığımız ana geri çekmektir. Bu tanımlar doğrultusunda iskonto sözcüğünün esas anlamlarını açıklayalım:
- Halk arasında ‘kırdırma’ olarak bilinen işlemde finansörün, vadesi gelmemiş senetleri belirli bir faiz üzerinden bugünkü değere indirgeyerek senet sahibine ödeme yapması.
- Senet üzerinde yazılı değerden faizi düşülerek verilen banka kredisi.
- Gelecekte oluşacak nakit akımlarının belirli bir faiz oranından bugünkü değerinin hesaplanması.”

Tacettin Bey, iskonto sözcüğüyle ilgili bu açıklamaları niye yaptığını söylememiş. Sözcüğün İngilizceden geldiğini düşünmüş ve yanlış kullanıldığı kanısına mı varmış? Sanırım öyle. Ama yanılmış. “İskonto - ıskonto” sözcüğü İngilizceden değil, İtalyanca sconto’dan geliyor. İngilizceye de İtalyancaya olduğu gibi Latinceden geçmiştir. “İskonto” sözcüğünün Türkçedeki anlamları belli: “1. Satıcının sattığı malın bedelinden yaptığı indirme, tenzilat. 2. Vadesi gelmemiş bir senedin faiz ve düşürülerek değerinden eksiğine alınması, kırma. 3. Böyle bir senedin karşılığında düşülen miktar, kırdırma payı.” Öyleyse İngilizcedeki “count - discount” sözcükleri bizi pek ilgilendirmiyor.

25 Ekim Perşembe

Bayram… Üstelik uzun bir bayram tatiliyle geldi; ama ben İstanbul’da kalıp yarım işlerimi tamamlamaya çalışacağım. Yarım dosyalarımla ilgilenmek, kitaplığımı düzenlemek, yeni gelen kitapları ayırmak, yerleştirmek gibi… Sonuncusundan başlayacak olursam hemen yanımda Everest Yayınevinden gelen kitaplar duruyor.

Celal Başlangıç’ın Hayatın Rengi Gökkuşağı adlı denemeleri bu yılın temmuz ayında yayımlanmış. “Yakın dönem Türkiye tarihini portreler üzerinden” anlatıyor bu kitabında Başlangıç. Kitabın arkasında, “Tanıdığımız, bildiğimiz insanların ‘şahitliği’ ile Türkiye’nin ve Türkiye’de yaşamanın hallerine dair yazıların toplandığı Hayatın Rengi Gökkuşağı sahici ve sıcak bir kitap…” denmiş. Ne çok tanıdık ad var kitapta. “Sinemacılar, Tiyatrocular, Müzisyenler” bir bölümde, “Gazeteciler, Foto Muhabirleri, Belgeselciler”, başka bir bölümde anlatılmış. Son bölüm de “Çizgiler, Desenler, Değerler” adını taşıyor.

Şubat 2012’de yayımlanan Bedelli Gazetecilik’in başında, “Biyografi Yerine: İçim Döküldü” başlığı altında, kendisini anlatırken babasından, dedesinden söz etmiş Umur Talu; ama dedesinin, babasının kimler olduğunu söylememiş. Oysa bütün akrabalarını tanıyoruz Umur Bey’in. Ayvalık’ta eski kitaplar satan bir yerden aldığım Meşhedi ile Devriâlem kitabının içinden “16 / IV / 946” tarihli bir mektup, 15. 3. 1947 tarihli bir de telgraf çıkmıştı. Bir teşekkür telgrafı… Babasının yüzüncü doğum yıldönümünü kutlayan Kepsutlu Öğretmen İbrahim Özer’e çekilmiş bir telgraf. Yüzüncü doğum yıldönümü kutlanan baba, Recaizade Mahmut Ekrem. Kutlamaya teşekkür eden oğul: Ercüment Ekrem Talu. Umur Talu, böyle bir aileden geliyor. Recaizade Mahmut Ekrem, büyük dedesi; Ercüment Ekrem Talu, dedesi; Muvakkar Ekrem Talu babası; Erdem Talu, ağabeyi. Ablasını da çok iyi tanıyoruz. O da Çiğdem Talu. Kitap Umur Talu’nun “medya analizi, eleştirisi ve sorgulaması yaptığı ‘Dipsiz Kuyu’ yazılarından oluşmuş. Kitabı yayına hazırlayan: İsmail Sert.

Aras Ören’in “‘kimlik’ler sınırını zorlayan yeni romanının adı: Muhteşem Gündoğdu.

“Dönem romanı özelliği taşıyan Kerime’de olaylar, ezanın Türkçe okunması kararının alındığı 1932’de başlıyor.” Kerime’nin yazarı: Bahadır Yenişehirlioğlu.

27 Ekim Cumartesi

Bu “diyorum”lar, “derim”ler nedir? İnsanlar söyledikleri şeyi “dediklerini” haber vermek gereğini niye duyarlar? Bayram kutlamalarında bile var. “Bayramınız kutlu olsun. Nice bayramlar derim.” nedir örneğin? Yalnızca “Nice bayramlar…” dese biz onu dediğini anlamayacak mıyız? “Herkese günaydın…” demek niye yetmiyor da “Herkese günaydın diyorum” deniyor. 1990’larda başlamıştı bu. Ben Türkçe Off’u yazarken yalnız TV sunucularının ağzından işitiliyordu. Onlar vazgeçmediler. Şimdi de konuğuyla söyleşisini bitiren sunucu: “İnşallah iyi muhabbet oldu diyoruz” diye koyuyor son noktayı. “İnşallah” için geç. “İyi muhabbet” olmuşsa olmuştur; geri dönüp düzeltme şansınız yok. “Diyoruz” derken konuğunu da katıyor işin içine. Belki o demiyordur. Sunuculardan çıktı, herkesin diline dolandı böyle… Peki, onların diline nereden geldi? Nereden duydular, nereden öğrendiler böyle demeyi?

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (1 Kasım 2012)

17 Ekim Çarşamba

Cahit Baylav, Londra’dan yazdı; yazılı ve sözlü yayınlarda yapılan dil yanlışlarının hepimizi üzdüğünü; onu en çok kaygılandıranın Türkçenin yapısını bozan yanlışların, özensizliklerin artması olduğunu bildirdi. “Değerli yazılarınızı düzenli okuyamıyorum, bu nedenle dikkatinize sunmak istediğim konuyu daha önce yazmışsanız özür dilerim.” diye bildirdiği konuyu, hayır, daha önce yazmadım. Açıkçası fark etmedim bile. Yanlış şu: “'İlgili olarak...' denmesi gereken yerde kestirmeden gidip sadece 'ilgili' denmesi…” Örnek de vermiş Baylav: “'Şemdinli saldırısıyla ilgili olarak Başbakan vs. vs. ...dedi.' yerine 'Şemdinli saldırısıyla ilgili Başbakan vs. vs. ...dedi.' gibi. Bu gittikçe yaygınlaşan vahim yanlışı ne yazık ki diğer gazetelere örnek olmasını umduğum Cumhuriyet'te bile görmeye başlayınca telaşlanıp size yazmaya karar verdim.” Konuyu şöylece de özetlemiş Cahit Bey: “Yanlış sözcükler, yanlış telaffuzlar, yazım yanlışları, vb. tabii ki hepsi önemli ama, dilin yapısını bozan, anlamı saptıran yanlışlar da yaygınlaşmaya başlarsa Türkçenin geleceği ne olur diye kaygılanmaktan kendimi alamıyorum.”

Aslında Baylav’ın sözlerine eklenecek bir şey yok. Ben yalnız, “Öyle de dense böyle de dense anlaşılmıyor mu? Bu kadar kaygılanmaya ne gerek var?” diye düşünenler varsa konuya bir de şu açıdan bakılması gerektiğini söyleyeyim. Söylerken vurguyla anlamın doğru algılanması sağlandı diyelim. Yazıldığında sözdizimi, “Şemdinli saldırısıyla ilgili Başbakan …” oldu mu? Oldu. Bu da “Şemdinli saldırısıyla ilgili” olanın “başbakan” olduğu anlamına geldi mi? Geldi. Başka sorum yok. “Olan, olarak, olup” gibi sözcükler olur olmaz yerde kullanılır da böyle en gerekli olduğu zaman unutulur mu?

19 Ekim Cuma

Tacettin Necipoğlu, daha önce de Türkçe Günlükleri’ne değerli katkılarda bulunmuştu. Bu kez de “refleks” sözcüğünü incelemiş. AnaBritannica’dan tanımını bulmuş: “Biyolojide, hayvanlarda belirli bir uyaran karşısında kendiliğinden ve doğrudan ortaya çıkan basit davranış biçimi”. Sonra duyduğu ve okuduğu kullanımlarından, “Türkiye’nin uluslararası ilişkilerde refleksi”, “İşçi sınıfının sınıfsal refleksi” gibi örnekler vermiş. Yorumunu da şöyle yapmış:

“Aslında tanımı gereği hayvanlar için kullanılan ‘refleks’ sözcüğünü insanlara (uluslararası ilişkilerde devletlerin refleksi, toplumsal sınıf refleksi vb.) uyarlamak onları aşağılamak demektir kanımca. Refleks en basitiyle bilinç dışı davranış ve tepkidir; oysaki insanlar bilinçli ve sistemli davranış ve tepkiyle anlamlı işler yapabilir ve etkili olabilirler. Ayrıca refleksleri bilinen bir kişi, kurum veya ülke kolaylıkla kontrol edilebilir ve yönlendirilebilir. Yani refleksleri bilinen bir ülke ve ülke içinde işçi sınıfı kolaylıkla denetim altına alınabilir. ‘Refleks’in insan toplulukları ve kurumlar için kullanımının egemen güçlerin bir oyunu (uluslararası arenada ABD ve diğer emperyalist ülkelerin yurt içinde ise burjuvazinin) olduğu kanısındayım.”

“Refleks” yalnız hayvanlar için kullanılan bir sözcük değil; ama istem dışı hareketler için kullanıldığı doğru. Kubbealtı Lügatı’ndaki tanımı şöyle: “Bir dış uyarının etkisiyle oluşan ani tepkime; hareket, salgı vb. tepkilere sebep olan ve kişinin isteğine bağlı olmayan (istek dışı) sinir lifi faaliyeti, ani cevap.” Sözcüğün insanlar için kullanılması, egemen güçlerin bir oyunu mudur? “Yok canım, değildir.” diyemiyor insan kolay kolay. Olur mu olur.

Başka birkaç sözcük ve kullanım üzerinde de durmuş Necipoğlu. Onlara yer vermeyi şimdilik erteliyorum.

21 Ekim Pazar

Yazın okuduğum kitaplardan söz etmeyi bitirememişken yeni kitaplar gelmeye başladı. İşte Mühür Kitaplığının dumanı üstünde kitapları: Haydar Ergülen’in “şiir yazıları”nı topladığı kitabı: Şiir Gibi Yalnız. Arka kapağı da Haydar Ergülen yazmış besbelli. Yoksa kim, “Haydar Ergülen, Şiir Gibi Yalnız’da bir dönemin pişmanlık ve üzüntüyle andığı yazılarına yer veriyor” diyebilir? Oysa gerçek hiç öyle değil. Hangi dönemde yazılmış olursa olsun, tazeliğini ve güncelliğini koruyan şiir yazılarını içeriyor kitap. Üstelik Haydar Ergülen’in esprili, yüce gönüllü anlatımıyla.

“Sinema - Edebiyat İlişkilerinde Türk Modernleşmesi” üst başlığını taşıyan Halit Refiğ - Kemal Tahir İlişkisi adlı kitabın yazarı Mehmet Gökyayla. Halit Refiğ’in Kemal Tahir ile tanışması, onun düşüncelerinin etkisinde kalması, bu etkiyle sinemada Türkiye’ye özgü bir dil yaratma çabası anlatılıyor kitapta.

“Şairin kendi şiirlerinden seçme yapması zordur, çünkü ortaya koyduğu her kitap zaten onun yaptığı bir tür seçimden oluşur.” diyen Tuğrul Tanyol, Yedi Kitaptan Seçtiklerim’e “okurun bir antolojiden çok, bir özet olarak” bakmasını diliyor. Kış Masalı şiirinden küçük bir dörtlük: “Kış sayıklamaları, düş ve gerçek / Kim padişah, kim korsan, kim çocuk? / Bu kış yeni tüneller açıp gömüleceğiz / Kar üstümüzü örtecek. // Bu nasıl gemi ki korkar ağacından / Eski bir define avcısı… aslında korsan.”

Hilal Karahan, Öteki Poetika’da çeşitli konularda yazanların, eleştirmenlerin, şairlerin “Bayrıl Şiiri Üzerine Yazılar”ını toplamış. “Umarım, kendi içinde tutarlı, okura, Bayrıl şiirini sevenlere ve genç kuşak şairlere yararlı olacak bir kitap oluşturabilmişimdir.” diyor önsözde. Bence umduğundan fazlasına ulaşmış.

Volkan Odabaş denemeler, eleştiriler, söyleşiler ve soruşturmaları toplamış Sözcüklerin Sonsuz Yası adlı kitabında. Arka kapakta kendi şiir anlayışını anlatan “Volkan Odabaş, bu kitapta hem farklı okumalarla ruhunda iz bırakan şairlerin şiirleri üzerine düşünüyor hem de kendi şiirinin poetik temellerine iniyor.”

“Sena, rüyalarını kaybeden bir kadın… Yıllar sonra kasabasına - geçmişine - geri dönüyor. Kendi yarattığı düşlerin içinde, yeniden var olmanın ve aşkın peşine düşüyor. Önüne çıkan her kapı, onu kayıp geçmişinin izleriyle buluşturuyor. Bir şekilde hayatına değen bütün bu insanlar, bir kapı arkası hikâyesiyle karşısına çıkıyor.” Önce Lale Sönmez’in Düş Tutulması adlı romanı, böyle özetlenmiş kitabın arkasında.

“Susacak gibi değil sevdam / Çisil sancı alın terim / Kavgayı iğne deliğine / Çuvaldızı direncimin gemine / Sokuşturdum // Fikrimin domuz bağı / Bir çapraşık ki… / Sorma”
Can Ceylan’ın şiir kitabı Ömür Diye Kuşandığımız’ın arka kapağından bu şiir.

Tarçın Çıkmazı ise bir öykü kitabı… Meral Afacan Bayrak yazmış. 1976 doğumlu bir yazar Bayrak. Çanakkale, Ordu, Bingöl, Balıkesir gibi birçok yerde yaşamış, yaşadığı yerlerde gözlem yapma olanağı bulmuş. Yazarı tanıtan bölümde belirtilmemiş ama sanırım bu, ilk kitabı.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (25 Ekim 2012)

11 Ekim Perşembe

Şimdi oralarda göz gözü görmüyor tozdan dumandan, ateşten, ölümden. “Bayram görüşmeleri sırasında Suriye’nin Resûlayn kasabasından tel boyuna gelip yedi yıl boyunca Ceylanpınar’a bakarak akrabalarını görmeyi uman o kız, bir amca torunu. Suriye doğumlu ve yurttaşı olan Feryâl, otuzlu yaşlarında, ilk kez 2004 yılı içinde bir bayram günü Urfa’daki akrabalarını görmeye gelebilmiştir. Eyvah ki sınırlar ve devletlerin yol açtığı bir ‘yabancılaşma’dır Feryâl, bir yitik!..”

Kemal Gündüzalp’in Tembel Hanımlar Çarşısı (Şiirden Yayınları) kitabındaki “Gözleri Küçülen O Kız” adlı şiir, işte bu kıza yazılmış. O şiirden kitabın adını da açıklayan bir bölüm: “Ürperen ve ürperten tenin boşluğu / Sokulganlığındaki yasak gizemin / Urfa’da parçalanmamış kara tabu / Resûlayn’de gözleri küçülen o kız / Feryâl: Çığlığa dönüşecekti az daha! / Oysa Halep’teydi gizemli pazar yeri / Adı kaldı: Tembel Hanımlar Çarşısı.”

12 Ekim Cuma

Metin Tükenmez’in sorusuydu. “‘Taşın altına elini sokmak’ deyiminin yerini de son zamanlarda ‘Taşın altına elini koymak’ aldı.” dedikten sonra, “Dil de canlı gibi yaşadığına göre acaba evrim mi geçiriyor, ne dersiniz?” diye sormuştu. Ben de, deyimlerin en temel özelliklerinden birinin kalıp halinde kullanılmaları olduğunu söyleyip, “Anlamsal olarak da değişmez deyim, biçimsel olarak da” demiş, sonra da söz konusu deyimi, Tükenmez’in verdiği biçimiyle alıp oradan da “sokmak, koymak” gibi sözcüklerin “müstehcen” sayılıp yerlerine, anlamı tam karşılamayan başka sözcüklerin kullanılmaya başlanmasına geçmiştim. Akın Oyat, genel olarak deyimlerin evrim geçirmeyeceği görüşüme katıldığını, ancak, deyimdeki sözcüklerin değişmesi-yenileşmesinden çok, anlamın değişmesinin önemli olduğunu bildiren bir ileti gönderdi. “Bilindiği gibi Türkçemizin eşsiz bir özelliği vardır: Bir cümlede yalnızca sözcüklerin sırası değiştirilerek değişik anlamlar yaratılır.” dedikten sonra, “Deyim’in doğrusu: Elini taşın altına koymak’ tır; ‘Taşın altına elini koymak’ değil. Buna dikkat edilirse, ‘koymak’ sözcüğü yerine ‘sokmak’ sözcüğü kullanılarak anlamın da tümüyle değiştirildiği görülür.” diye düşüncesini bildirdi.

“Koymak” yerine “sokmak” denirse anlam tümüyle değişmez. Sözünü ettiğimiz deyim, Ömer Asım Aksoy’un Deyimler Sözlüğü’nde yok, Vural Sözer’in Dil Haşlama’sında yok, Türk Dil Kurumunun ve Dil Derneğinin sözlüklerinde yok, Kubbealtı Lügatında yok; yalnız Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlük’ünde var. Orada da “Elini taşın altına sokmak ( ya da koymak)” denmiş. Açıklamak gerekir mi? “Sokmak” da “koymak” da kullanılabilir; ikisi arasında anlam farkı yok, demek bu. Elbette sözcüklerin yeri değiştirildiğinde anlam değişir; bu da Türkçenin önemli bir özelliğidir; ancak, belki benim anlayışsızlığımdandır, ben, “Taşın altına elini sokmak” ile “Elini taşın altına koymak” arasında bir anlam farkı göremiyorum.

“Anadolunun bir çok yerinde ‘katmak’ sözcüğü, ‘koymak’ yerine değil, ‘koymak’ anlamında ezelden beri kullanılagelmiştir. Muğla’da geçen güzelim ‘Dondurmam Gaymak’ filmini anımsarsanız, orada ‘dondurma katmak’ sözü, türlü durumlarda sık sık söylenmiştir.” diyor bir de Akın Oyat. Evet; ama ağızlarda öyle olması, bu kullanımın en doğrusu olduğunu göstermez. Anımsanırsa Ahmet Duman da bu kullanımı Anadolu’nun çeşitli yerlerinde duyduğundan söz ederek yakınmıştı zaten. Kısaca ağızlarda en eski ve en doğru biçim korunmuş olabilir; ama ağızlardaki kullanım, standart dilin tek belirleyicisi değildir; o kullanımların daima en doğrusu olduğu da söylenemez. Muğla ağzında standart dile uymayan kim bilir daha ne kullanımlar vardır.

“Demek isterim ki, bir yargıya varmadan önce biraz daha fazla araştırıp soruşturmalı ve daha çok düşünmeliyiz.” diye sonuca bağlamış söylediklerini Akın Oyat. Bu, daha fazla araştırın, soruşturun, düşünün, öyle yazın, demek. Peki efendim. Olur, öyle yaparız.

14 Ekim Pazar

“İsmim TAHİR DENİZTEKİN, soyadımın sözlüklerden öğrendiğim kadarıyla ‘Deniz adamı, iyi denizci’ gibi anlamları var. Bu TEKİN takısı (takı mı demek gerekir, yoksa ikinci isim mi?) bende merak uyandırdı ve karşılaştığım TEKİN'li isim ve soyadları not ettim, şimdilik 36 adete ulaştım. İsimlerin hepsini burada saymayayım ancak DİRİMTEKİN, GÜNEŞTEKİN, SUNGURTEKİN, DEMİRTEKİN, TANTEKİN ve sürüp gidiyor. Sizden naçizane öğrenmek istediğim acaba bu TEKİN takısının belirli bir anlamı var mı, yoksa size verdiğim örneklerdeki her isim ayrı bir anlam mı taşıyor?” diye yazmıştı Tahir Bey; epey zaman geçti üstünden konuya bir türlü eğilemedim.

“Tekin” takı / ek değil, sözcük. Anlamı Türk Dil Kurumu, Dil Derneği ve Ali Püsküllüoğlu’nun sözlüklerinde benzer biçimde verilmiş. Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlük’ünden yazıyorum: “1. İçinde kimse bulunmayan, boş, ıssız (yer). 2. İçinde cin, peri gibi doğaüstü varlıklar bulunmadığına inanılan, uğurlu (yer). 3. Eski Türklerde, babanın taşınmazlarının mirasçısı olan en küçük oğul.” Kubbelatı Lügatı, “tek” sözcüğünden araç durumu ekinin kalıplaşmasıyla oluştuğunu şöylece göstermiş: “tek+i+n” ve ek ad olarak ve sıfat görevinde kullanıldığını belirtmiş. Anlamını da “‘Cin, peri vb. tabiat üstü güçlerle ilişkisi olmadığı için uğurlu sayılan yer veya kimse’ anlamında olup özellikle ‘tekin değil’ şeklinde kullanılır.” diye vermiş. Tahir Bey’in kendi soyadı da verdiği örnekler de bu sözcükle “deniz, dirim, güneş” vb. sözcüklerin oluşturduğu bileşik sözcükler. Dolayısıyla her biri, kendisini oluşturan sözcüklerden aldığı anlamı; yani başka başka anlamları taşıyor.

16 Ekim Salı

“Tekin değil” diye yazınca mı anımsadım; hep aklımdaydı da sözünü edeceğim günü mü bekliyordum? Sine Ergün’ün ilk öykü kitabının adı buydu: Burası Tekin Değil. Çok beğenmiştim; beğendiğimi de yazdım. İkinci kitabı Bazen Hayat’ı yazın Ayvalık’a götürdüm; ama orada bırakmaya kıyamadım; çünkü burada da örnekler okuyacağım o kitaptan. Kurslarımda, derslerimde öykünün kasılmadan, gerilmeden nasıl yazılacağını ve baymadan, bunaltmadan nasıl su gibi okunacağını göstermek için yararlanacağım. Bütün yaz şekerleme niyetine okudum ben o kitabı. Bitmesine kıyamadan… Çalışmaktan bunaldığım zamanlarda Bazen Hayat’tan bir öykü… Nasıl da iyi geldi. Cumartesi günü verdiğim seminerin öğle molasında neyi beğendiğimi, ne önerdiğimi sorduklarında aklıma ilk gelenler de Sine Ergün’ün bu iki kitabı oldu. Çünkü gözlüyorum. Kitap konusu açıldığında beğenmediklerini söyledikleri kitaplar, hep en çok satılanlar, sözü en çok edilenler oluyor. “Madem beğenmiyorsunuz neden hep aynı yazarların sözü en çok edilen kitaplarını okuyorsunuz? Başka kitaplar arayın, başka yazarlar keşfedin; sonra da keşfinizin tadını çıkarın, gururunu yaşayın.” diyemiyorum. Ancak dünkü gibi sorarlarsa… Bu incecik iki kitap, öykü sevmeyenlere bile öyküyü sevdirmekle kalmaz; okumanın ne kadar keyifli bir uğraşa dönüşebileceğini de gösterir.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (18 Ekim 2012)

2 Ekim Salı

Bakmama hiç gerek yoktu; ama ben de baktım. “Katkı” sözcüğünün ilk anlamı, Dil Derneğinin sözlüğünde “Bir işin yapılmasına, gerçekleşmesine, emek, bilgi, para vb. ile katılma, yardım." diye verilmiş. Vedat Yazıcı “Bundan başka üç yan anlamı daha var, olumluluk anlamı vurgulayan. Ayrıca, katkıda bulunmak gibi, (Bir şeyin oluşmasına, gelişmesine ya da gerçekleşmesine emek, bilgi, para vb. ile yardım etmek...) deyimsel anlamı da biliniyor. Katkı sözcüğünün anlamları, anlatıma olumluluk işlevi yüklüyor. Böyle olunca (Ömer Asım Aksoy'un Dil Yanlışları kitabındaki örnekler de bunu doğruluyor.) bu sözcüğün olumsuz anlam taşıyan tümcelerde kullanılmaması gerekiyor. Oysa son zamanlarda sözcüğün, sıklıkla olumsuzluk anlamı içeren tümcelerde kullanıldığını görüyoruz.” deyip örneği hem de kimden; Emre Kongar’dan vermiş: “Birinci 12 Eylül,12 Eylül 1980 darbesi, birkaç açıdan ‘Türkiye'nin Sorununun’ büyümesine katkıda bulunmuştur." (Emre Kongar, Aydınlanma köşesi, Cumhuriyet, 13 Eylül 2012) ve sormuş: “Siz ne dersiniz yazılarını beğeniyle, yararlanarak okuduğum sevgili yazarım Feyza Hepçilingirler?”

Boş bulunmuştur, dalgınlığına gelmiştir; yoksa 1999’da “Medya ve Medyatik Türkçe Notları”nı Konsantremi Bozma! adıyla kitaplaştıran Emre Kongar’ın bile isteye yapacağı bir şey değil bu.

3 Ekim Çarşamba

Kâmil Koç Otobüsleri’nin çıkardığı Yolculuk dergisi, 100. sayısını Anlar ve İzler – Türkiye Yollarında adlı bir kitapla kutladı. Faruk Akbaş’ın her biri sanat yapıtı sayılan fotoğraflarından yapılan seçkinin metinlerini Berna Çetin Akgün ve Şebnem Türkoğlu yazmış. 323 sayfalık, kalın, ağır, doyurucu bir görsel şölen niteliğindeki kitabın arka kapak yazılarından birini de ben yazdım (Ötekinin yazarı: Mehmet Ali Kılıçbay). Yolculuk dergisinin 100 sayılık ömrünün yarısına yakınında ben de vardım çünkü. Yıllardır her ay, aksatmadan yazıyorum Yolculuk’a. Dergi, bana kendisini adından başlayarak sevdirmişti. THY’nin Sky Life, Şehir Hatlarının Sea Life, Devlet Demiryollarının Rail Life adlarıyla dergi çıkardığı bir ülkede bir özel ulaşım firmasının sade bir Türkçe adı yeğlemesi gönlümü fethetmeye yetmişti.

4 Ekim Perşembe

Yolculuk’un 100. sayısı dün akşam Rahmi M. Koç Müzesinde kutlandı. Böyle davetlerden sıkılırım ben. İyi ki Işık Öğütçü oradaydı ve beni yalnız bırakmadı. 2014’te babasının (yani Orhan Kemal’in) 100. yaşını kutlamaya hazırlanıyor aile. Ancak Orhan Kemal, yalnız ailesinin değil, Türkiye’nin gururu. Bu yüzden 100. yıl etkinliklerine haklı olarak katkı bekleniyor. Yapılması arzulanan çalışmaların konu başlıkları belirlenmiş. 2014, Türkiye’de ve dünyada “Orhan Kemal yılı” olarak kutlanabilir; Orhan Kemal adına posta pulu basılabilir; paneller, sempozyumlar düzenlenebilir; kurulacak kültür merkezlerine, cadde ve bulvarlara, daha önemlisi Adana’da bulunan Bilim ve Teknoloji Üniversitesine adı verilebilir. Adana’daki üniversiteye Orhan Kemal adı yakışmaz mı? Bunu ben de çok önemsiyorum. Her yere Mehmet Akif Ersoy adı veriliyor. Bu ülkenin tek şairi, tek edebiyatçısı, tek sanatçısı Mehmet Akif değil ki! Kitaplarını okuyor, romanlarından yapılan dizileri bayıla bayıla izliyorsak Orhan Kemal’e borcumuz var demektir. Hadi bakalım! 100. doğum yılı olarak 2014’ün bu borcun hiç değilse bir bölümünü ödeme yılı olması için şimdiden harekete geçmek gerek.

6 Ekim Cumartesi

Etkinlikler üst üste geldi bu hafta. Bugün de Günışığı Kitaplığının düzenlediği Zeynep Cemali Edebiyat Günü vardı. Açış konuşmasını Yalvaç Ural’ın yaptığı tam günlük konferansta Semih Gümüş, “Edebiyat Cephesi ve Yaratıcı Yazarlık” başlıklı bir konuşma yaptı. Zekeriya Kaya, ders kitaplarındaki Türkçe yanlışlarına değindi.
Kenan Kocatürk, Türkiye’de yılda ortalama 40 bin yeni başlıkla kitap yayımlandığı gibi, 2011’de 180 milyon kitap basıldığı gibi sayısal bilgiler verdi. Üstün Ergüder konuşmasında, “4+4+4 okuma kültürümüzü geliştirmek için bir fırsat olabilir mi?” sorusunun yanıtını arayacaktı; ama sonuç pek olumlu çıkmadı. “4+4+4’ün bir eğitim içeriğinden çok, siyasi bir rövanşı andırdığını ve olumsuz sonuçlarını asıl Anadolu’da ve varoş okullarında göstereceğini; okullarımızda sanata ve spora ayrılan saat sayısının, uluslararası ortalamanın neredeyse yarısı olduğunu söyledi. Öğleden sonraki ilk oturumu Müge İplikçi yönetti; Behçet Çelik ve Aslı Tohumcu, “Gençlik edebiyatı bizde de yazılabilir mi, yoksa zaten yazılıyor mu?” konusunu konuştular. Selim İleri’nin konuşması da “Edebiyattan yaşama süzülen öyküler” başlığını taşıyordu. Daha sonra Müren Beykan 2012 Zeynep Cemali Öykü Yarışmasına gönderilen öyküler hakkında bilgi verdi. Ardından ödül kazananlara ödülleri sunuldu.

7 Ekim Pazar

Hazır dün Günışığı Kitaplığından söz etmişken yeni yayınlarından hiç değilse birkaçını tanıtabilirim. Yeni yayın dönemini Güz 2012 Kataloğu ile karşıladı Günışığı. Katalogla birlikte Necdet Neydim’in İki Gözüm Üzümüm adlı şiir kitabı geldi (resimleyen: Suzan Aral). Buzdolabındaki Köpek, Behiç Ak’ın kitabı. Yalnız yazan değil, resimleyen de elbette Behiç Ak. Onun öncesinde Christine Nöstlinger’in yazıp Thomas M. Müller’in resimlediği Küçük Korsan Hazine Peşinde var. Sonrasında da ödüllü öykücü Fadime Uslu’nun yazar olmak isteyen küçük bir kızı anlattığı Çat Kapı Dayım’ı.

Çıtır Çıtır Felsefe dizisi devam ediyor bir yandan. Dizinin yirmi birinci kitabı çıkmış: Aşk ve Dostluk. Dizi, alt başlığı olan “Hayatı Anlatan Kitaplar” ilkesine uygun ilerliyor. “Yaşamı ve dünyanın işleyişini anlamaya çalışan çocuklara, temel kavramları, doğru sorular sorarak düşündüren dizi, gerçek yaşamdan pek çok renkli örnekle dolu. Çocuklar, öğretmenler ve anne babalar, her kitapta farklı bir kavram üzerine birlikte düşünüyorlar, birlikte konuşuyorlar.” Bu son kitabı Brigitte Labbé ile Michel Puech yazmış, Jacques Azam da resimlemiş.

Günışığı Kitaplığının iki de gençlik kitabı duruyor önümde. Suzan Geridönmez, bunlardan birinin yazarı, ötekinin çevirmeni. Yazarı olduğu kitap: Hiç Adil Değil. “Okulda ‘Tipsiz – Gerzek – Şişko Takımı’ olarak yaftalanan üç gencin arkadaşlığı, dış görünüşe aşırı bağlı günümüz yargılarını eleştirirken iletişim ve dayanışmanın yaşamdaki rolüne de dikkat çekiyor.” Çevirmeni olduğu kitap, James Krüss’ten, Satılan Gülüş. Kitabın arkasında şöyle deniyor: “Avrupa edebiyatının büyük ustası James Krüss’ün bir dünya klasiği sayılan bu ünlü romanı, her şeyin satılık olabildiği bir dünyada değerlerin önemine dikkat çekiyor. Şeytan’la anlaşma yapan insanın çıkmazını sorgularken dostların, dayanışmanın gücünü sergiliyor. Kitap, sürükleyici kurgusuyla her yaştan okur için bir başyapıt.”

10 Ekim Çarşamba

Dr. M. Ali Işıksoluğu, TDK’nin “mesleki” sözcüğünü Türkçe Sözlük'ün 2005 baskısında "mesleki", İmlâ Kılavuzu'nda ise "meslekî" olarak gösterdiğini söylüyor. Yok, 2009 basımlarında düzeltmiş; her ikisinde de “mesleki” olmuş sözcük.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (11 Ekim 2012)

24 Eylül Pazartesi

Raşel Rakella Asal ne kadar çok kursa, ne kadar çok seminere katılmış. Hem de dünyanın her yerinde. Tıpkı Hayat Gibi (Şenocak Yayınları) adlı kitabını da bir kursa katılmak için geldiği Ayvalık’ta imzalayıp göndermişti bana. Kitapta Asal’ın Türk ve dünya edebiyatından okuduğu pek çok yazar ve yapıt üzerine değerlendirmeleri yer alıyor. O kitapları ve yazarları bilenler için anımsatıcı; bilmeyenler için ise okumaya özendiren değerlendirmeler…

27 Eylül Perşembe

Önce Ankara’da, gencecik, pırıl pırıl öğretmenleriyle, cin gibi öğrencileriyle harika bir okulda, ODTÜ İlköğretim Okulunda kutladık dil bayramını. Yalnızca birkaç saat kalabildim Ankara’da. Oradan Kocaeli’ye geçtim. Dün de Kocaeli Bahçeşehir Kolejindeydim. Hem de bütün gün. Çocuklara kitap nasıl sevdirilir, nasıl okutulurmuş gözlerimle gördüm. Ben öyle kitapları çok satan / yok satan yazarlardan değilim. Ama dün dört yüze yakın kitap imzaladım. Bugün sağ kolumu kullanamasam da imzada kendi rekorumu kırmış olduğum için mutluyum.

Az önce yazınca anımsadım. Yakın zamanda “çok satan” sözü için, “Yanlış değil mi?” diye sorulmuştu. Kitap “satan” değil, “satılan” olduğuna göre, yanlış elbette. Ama İngilizcesi “best seller” ise, Türkçeye de bu sözcüğün çevirisi olarak girmişse kolay kolay düzeltilmeyecek bir yanlış. O yüzden her seferinde bir yutkunup böyle kullanmaktan başka çare yok.

28 Eylül Cuma

“9 Ağustos günlüğünüzde ‘....Yannis yine orada değil miymiş?’ yazmışınız. Yanılıyor olabilirim ama soru anlamı içermeyen cümlelerin soru imiyle bitmemesi gerekir diye biliyordum.” diye yazdı önce Cevat Onursal. Ben de “mı, mi; mıdır; müsün” ve benzerlerinin, her yerde öyle geçmesine karşın “soru eki” değil, bağımlı da olsalar sözcük sayılmaları gerektiğinden başladım. Bunlara ister soru ilgeci, ister soru edatı, diyelim, her zaman ayrı yazılmalarının nedeni ek değil, sözcük olmalarıdır, dedim.

“Nasıl ki daima soru anlamı katmasa da ‘mı, mi’ için ‘soru adılı / edatı / sözcüğü’ diyorsak ve demeliysek her zaman soru anlamı için kullanılmasa da o işarete soru imi ya da soru işareti diyoruz. Başka bir deyişle adı soru işaretidir diye yalnız soru anlamı taşıyan cümlelerin sonunda kullanmıyoruz o işareti. Bu dediğim, öteki soru sözcükleri için de geçerli bence.” dedikten sonra örnek olarak,

Eve geldim ki ne göreyim

tümcesini verdim. “Bu tümce de soru anlamı değil, şaşırtma isteği ve şaşma anlamı içeriyor; ama sonuna hangi işaretin konmasının uygun olacağı sorulursa ben yine soru işareti derim. İyisi mi bu soruyu ve yanıtı da günlüklere taşıyayım. (Sonuna soru işareti konmayacak mı'lı, mi'li tümce mi arıyoruz? Ayraçtan önceki tümce tam da bunun örneği.)” diyerek de bitirdim. Söz verdiğim gibi, günlüklere de taşıdım.

29 Eylül Cumartesi

Ben ne yaptım? Cevat Bey’in başka bir değinisine yer verecektim asıl. Cevat Onursal, bir yayınevine, kitaplarında gördüğü yanlış kullanım örneklerini bildirmiş; çok saygılı bir dille. “Göğüs geçirmek” deyiminin TDK’nin Deyimler ve Atasözleri Sözlüğü’nde bulunmadığını; bunun yerine “iç geçirmek” denmesinin doğru olacağını söylemiş. Bir de “O doyumsuz ilk anlar neden sonsuza dek sürmedi?” tümcesinde geçen ‘doyumsuz’ sözcüğünün TDK tarafından, “aç gözlü, haris, tatmin olmayan” olarak açıklandığını; oysa tümcede vurgulanmak istenenin geçmişe duyulan özlem olduğunu, bildirmiş ve o tümcenin doğrusu, “O doyulmaz ilk anlar neden sonsuza dek sürmedi?” olması gerekir demiş.

Şimdi böyle bir durumda yayınevinin ya sessiz kalmasını beklersiniz ya da Tayyip Bey’in her konuşmada yaptığı gibi, “Sen kimsin yaa!” diye çıkışmasını. Hayır efendim, öyle olmamış. Okura “çok değerli ilgisi için” teşekkür edilmiş. “Göğüs geçirmek” deyiminin TDK sözlüğünde “üzülerek derinden soluk almak” diye verildiği, (yani çeviride doğru kullanıldığı)Tarık Buğra’nın örnek tümcesiyle birlikte bildirilmiş. Yine de “Bununla birlikte önerdiğiniz ‘iç geçirmek’ deyimini daha uygun bulduğumuzdan tekrar basımda düzeltme yapmak üzere not ettik” denmiş. “Doyumsuz” sözcüğünün anlamları da TDK sözlüğünden (1. Tatmin olmayan, 2. Sonu gelmeyen, sınırsız, 3. Bıkılmayan diye) sıralandıktan sonra, “Bu sözcük metnimizde üçüncü anlamıyla yer alsa da, önerdiğiniz ‘doyulmaz’ sözcüğünü daha uygun bulduğumuzdan tekrar basımda düzeltme yapmak üzere not ettik.” denmiş. Unuttuğumuz bu inceliği, özeni, dikkati gösteren, İş Bankası Yayınlarının editörü Ali Alkan İnal. Kim demiş takdir etmeyi bilmeyiz diye! Ali Alkan İnal’a içtenlikle teşekkürler…

30 Eylül Pazar

“Yaşam serüveninin içinde her insan bir tarihtir.” diyor Zeki Büyüktanır; bu sözün gereğini de yerine getiriyor: “Aydınlanma Yolunda Bir Yaşam Öyküsü” üst başlığıyla yazdığı Adil Bozkurt (can yayınları) kitabında Adil Bozkurt’un yaşam öyküsü, Zeki Büyüktanır’ın kendisiyle yaptığı uzun söyleşi ile verilmiş. Şiirden öyküye, denemeden değini ve tanıtıma pek çok türde verdiği ürünlerden seçmeler yer alıyor kitapta. Kendisini yakından tanıyan edebiyatçı, eğitimci dostlarının onun hakkındaki düşünceleri, dil yazıları, gezi yazıları, fotoğraflar… Adil Bozkurt’u bütün yönleriyle tanıtmayı sağlayacak her şey…

Madımak Çığlığı (can yayınları), Zeki Büyüktanır’ın yazdığı belgesel-anı-roman. Adından neyi anlattığı anlaşılıyor; ama içerik anlaşılandan çok daha fazla, çok daha zengin. “İnsan neden çıldırır? Unuttuğu için mi? Unutamadığı için mi?” Bu soruyla başlıyor kitap. Sonra Mustafa Kemal’in 16 Mart 1923 tarihli konuşmasından bir alıntı: “Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz. Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden fenalıklar, hep din kisvesi altında küfür ve melanetten gelmiştir. (…) Bu olumsuz adımları atanlar karşısında herkes çekilse kendi başıma yalnız kalsam, yine tepelerim.” “Tanrı, insanın kendisidir” savsözünden sonra roman başlıyor. Bir belgesel, bir anı-roman da denebilir; ama benim içimden “destan” demek geliyor. Üstelik yalnız Madımak’ta yaşanan yobaz ateşinin kara yangının değil, bütün bir cumhuriyet tarihinin destanı.

1 Ekim Pazartesi

1970’li yılların ortalarıydı. Yılını çıkaramadım şimdi. Galiba sürgün gelmişlerdi İzmir’e. O zamanki eşi Oya Adalı, edebiyat öğretmeni olarak benim görev yaptığım okula, İzmir Karataş Lisesine atanmıştı. Nasıl oldu bilmiyorum, aramızda bir yakınlık kuruldu, ailece görüştük yıllarca. Sonra İstanbul’a taşındılar; evlilikleri bozuldu, çiftin yolları ayrıldı. Oya ile de Bilgin’le de daha az görüşür olduk. Son yıllarda kitap fuarlarında karşılaştık en çok. Bugün oğlum aradı: “Bilgin Amca ölmüş” diye. Ölüm ne kadar yakınımızda artık. Ayak sesleri duyuluyor.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (4 Ekim 2012)

18 Eylül Salı

Anadili Türkçe olanlar, Türkçenin sonradan öğrenenlere zor gelen yanlarını pek bilemezler. Bizim doğallıkla kullandığımız pek çok yapı, yabancı biri için anlaşılmaz olabiliyor. Dubai’de yaşayan Ece Alptekin Aloc, orada Rus bir hanıma Türkçe öğretmeye çalışırken karşılaştığı durumu tatlı tatlı anlatmış. Kullandığı kimi terimleri açıklamak için, Alptekin’in Latin dili eğitimi aldığını ekleyerek kendi dilinden aktarayım:

“Hocam sorun şu: Hoşlanmak, nefret etmek, inanmak, güvenmek, bakmak gibi bazı fiillerin aldıkları belirtili tümleçlerin hep Accusativus, yani adın belirtme durumunda olması gerekirken neden (Ablativus ve Dativus) ayrılma ve yönelme durumlarında olduklarını mantıkla açıklıyorum ancak bir kural sunamıyorum ve bulamıyorum. ‘Bu tip fiiller ayrıcalıklı... Biz böyle kullanıyoruz... İşte öyle... Ezberle gitsin...’ gibi cevaplar
vermek istemiyorum. İsin doğrusunu size sormaktan başka çarem kalmadı. Bize yardımcı olabilirseniz çok seviniriz.”

İngilizcenin mantığıyla düşünenlere tuhaf gelen bir durum gerçekten! Neden “birini” hoşlanmıyoruz da “birinden” hoşlanıyoruz? Neden “birini” güvenmiyoruz da “birine” güveniyoruz? Bu sözcüklerle sormuyor belki; ama bunu soruyor Ece Alptekin. Bu eylemlerin hep nesne alması gerekmez mi, diye soruyor. Başka bir deyişle Türkçe dilbilgisindeki dolaylı tümleç görevini açıklamakta zorluk çekmiş besbelli.

Türkçede eylemin yapılışı, alacağı tümleci belirler. Eğer eylem bir başka varlığı doğrudan doğruya etkileyecek biçimde, varlığı da eyleme katarak yapılırsa nesne alır. Yok, eylemle varlık arasında doğrudan bir ilişki kurulmuyor; varlık eylemden dolaylı olarak etkileniyorsa eylemin aldığı tümleç de dolaylı tümleç olur. Söz konusu somut varlıklarsa açıklamak kolay. “Çıkmak” eylemi üzerinden inceleyelim. “Ev-den çıkmak”, evden uzaklaşarak yapılan bir eylem; oysa “pencere-y-e çıkmak”, pencereye yönelerek, yaklaşarak yapılır. Ne ev ne de pencere çıkmak eylemine doğrudan katılmaktadır. Oysa “yokuşu çıkmak” dendiğinde siz çıkan iseniz yokuş da çıkılan. Yani yokuş, yapılan eylemin nesnesi. Eylemden doğrudan etkileniyor. Türkçe mantığının güzelliğine bakar mısınız?

İş soyut kavramlara döküldüğünde açıklamak zorlaşıyor. Söz gelimi nefret etmek, birinden uzaklaşmayı gerektiren bir eylem gerçekten; ama demek ki halkımız hoşlanmak eyleminin de birinden çıkarak bize ulaştığını düşünmüş ki her ikisini de ayrılma durumu tümleci ile eşleştirmiş. İnanmak ve güvenmek eylemlerini açıklamak daha kolay… Bu ikisi, bizden başkalarına yönelen eylemler. Yönelme durumu dolaylı tümleci alıyor olmalarının nedeni bu olsa gerek. Bakmak ise geçişli de olabiliyor ve geçişli olduğunda (belirtisiz de olsa) nesne alıyor: "Çarşıdan çocuğa palto baktım, ceket baktım." diyebiliyoruz. Ama bakmak, bir varlıkla doğrudan ilgili değil de yalnızca ona yöneliyorsa "bir şey - e" bakıyoruz.

Azeriler bizim "hoşuma gitti" kullanımını eleştirirlermiş. "Madem hoş bir şey, neden 'gitti' diyorsunuz? Gelse daha iyi değil mi?" derlermiş. Doğru! Zaten Azeri Türkçesi "hoşuma geldi" biçimini yeğlermiş.

21 Eylül Cuma

Everest Yayınları, Anton Çehov’un bütün öykülerini 8 kitap halinde, Seçilmiş Öyküler’i de 9. kitap olarak yayımladı. Mehmet Özgül’ün Rusça aslından yaptığı çeviriler daha önce Cem Yayınevi tarafından, tarih sırasıyla yayımlanmıştı. 9. kitap Çağdaşlarının Anılarıyla Anton Çehov adını taşıyordu. Everest basımında her kitaba Çehov öykülerinden birinin adı verilmiş; çok güzel adlar:
1. kitap: Memurun Ölümü
2. kitap: Entipüften Bir Adam
3. kitap: Eczacının Karısı
4. kitap: Kırlarda Bir Gün
5. kitap: Öylesine Bir Öykü
6. kitap: Düello
7. kitap: Kara Keşiş
8. kitap: Küçük Köpekli Kadın

Öykü yazmaya heveslenenlerin el kitabı olması gereken bir dizi.

24 Eylül Pazartesi

Metin Tükenmez’e, “Hayır! Deyimler evrim geçirmez. Özleşme, sadeleşme deyimler için geçerli değildir.” diye kısa bir yanıt verip sorusunu günlüklere taşıyacağımı söyledim. Örnekleri Cumhuriyet gazetesinden çünkü. “Bugün (24 Ağustos) Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde Özgen Acar bir bakanı eleştirirken ‘mangalda kül koymayan’ şeklinde bir ifade kullanıyor. Aslı ‘mangalda kül bırakmayan’ değil midir? Deyimler değiştirilebilir mi? Bu değişim kavram kargaşası yaratmıyor mu? Geçtiğimiz yıllarda gazetemizde Hikmet Çetinkaya da ‘AKP kan yitiriyor’ demişti. Kendisine, ‘Deyimin aslı, kan kaybetmek değil midir?’ diye sorduğumda ‘Kan yitirmek de olur.’ demişti. Bu doğru mudur? Birkaç gün sonra Cumhuriyet gazetesi ‘kan kaybetmek’ deyimini manşetinde vermişti. ‘Taşın altına elini sokmak’ deyiminin yerini de son zamanlarda ‘Taşın altına elini koymak’ aldı.” dedikten sonra, “Dil de canlı gibi yaşadığına göre acaba evrim mi geçiriyor, ne dersiniz?” diye sormuştu.

Deyimlerin en temel özelliklerinden biri kalıp halinde kullanılmaları. Anlamsal olarak da değişmez deyim, biçimsel olarak da. Ben en çok “taşın altına elini sokmak” deyiminden “sokmak”ın atılıp yerine “koymak” denmesine şaşırdım. Sokmak, “müstehcen” bulunuyor anlaşılan. Oysa birçok yöremizde “koymak” da “müstehcen” bulunmakta.

“Bazı kelimeler diğerlerinden talihsiz mi ne? Son 10-15 yıl içerisinde tuhaf bir şey oldu; ‘koymak’ fiili yerine ‘katmak’ veya ‘bırakmak’ fiilleri kullanılıyor. Önceleri, bazı çevrelerle sınırlı olan bu eylem, şimdi biraz daha yaygın. Bu yaz tatilimde birbirinden uzak ve ayrı bölgede iki kentte bulundum oralarda da bu durum yaygın. Yerleşmiş bile denebilir. İlk duyduğum zaman şaşkınlıkla yanlışını düzeltmeye çabaladığım adam bunu bilerek yaptığını ve ‘koymak’ ayıp bir kelime olduğu için uluorta söylemeye utandığını anlatmıştı. O zamandan bu yana kulağımı tırmalamaya devam ediyor.” diyen Ahmet Duman “koymak” sözcüğü üzerinde durmuştu. Son yıllarda “koymak” sözcüğünün kullanılmaktan kaçınıldığını ben de gözlüyorum ve yerine başka bir sözcük kullanıldığını her duyuşumda Hürriyet Yaşar’ın kitabına verdiği adı anımsıyorum: Anlam Kovalar Biz Kaçarız.

“Şimdi, bu tuhaflığı önlemenin yolu ‘koymak’ fiilini doğru yerde ısrarla ve inatla kullanmak.” diyor Ahmet Duman. Örnek de veriyor: “…ikramda bulunan ev sahibesi, ‘Size çay katayım mı?’ dediğinde, çaya katıldığınızda çok tatsız olacağını ancak çay koyabilirse içebileceğinizi söyleyebilirsiniz.”

Okurlarım arasında öğretmenlerin çok olduğunu, dikkati bu konuya çekmemin genç kuşaklara ulaşmak açısından yararlı olacağını düşündüğünü de eklemiş.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (27 Eylül 2012)

10 Eylül Salı

"Lakırtı"… “Tıkırtı, fokurtu” gibi yansıma bir sözcük gibi duruyor; oysa TDK, Türkçe Sözlük’te “lakırdı”nın yanına bir “bakınız” notu koyarak bu sözcüğü kovmuş ve okuru “lakırtı”ya yönlendirmiş. Ne böyle söylendiğini ne böyle yazıldığını gördüm. Bu “lakırtı” nereden çıktı? Kâmil Ali Savaş bildirmese haberim olmayacaktı. Kâmil Bey TDK’nin internetteki sözlüğünde “lâkırdı” ve “lakırtı” diye iki ayrı sözcük, iki ayrı tanım görünce ilgilenmiş. İlkinin anlamı, “BSTS / Dilbilim Terimleri Sözlüğü 1949” kaynak gösterilerek “lâkırdı: *Osm.* kelâm” diye veriliyormuş. “Lakırtı”ya gelince, “Güncel Türkçe Sözlük”ü kaynak gösterip “l ince okunur” notuyla birlikte, “1. Söz, laf: ‘Biz burada lakırtıya başlayalı iki dakika ya oldu ya olmadı.’ – P. Safa. 2. mec. Boş söz, dedikodu, laf: ‘Lakırtıdır o, aldırma!” diye vermiş.

Kâmil Bey: “Bu durumda mesela muhatabım boş laf ediyorsa, ‘Bırakın efendim lakırtıyı da sadede gelin...’ şeklinde kuracağım cümle doğrudur diye düşünmekteyim. Geçen gün bu bilgime dayanarak ‘lakırtı’ sözcüğünü kullandım. Herkes pek bir şaşırdı. Hatta, ‘lakırdı demek istedi’ gibi fısıldaşmalar işittim” diye yazmış.

Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyesi Adnan Esenyel’in bir yazısında “lakırtı” sözcüğünü kullandığını görünce ona yazmış. Bu konudaki düşüncesini, “Bu arada bendenizin görüşü de her iki sözcüğün de var olduğu ve ayrı şeyleri ifade ettiği yönünde” diye bana da bildirmiş.

Aklımdan hiç “Acaba?” diye bir kuşku geçmedi; yine de “Olur a!” deyip önce TDK Türkçe Sözlük’ün (en sağlıklı basımı olan) 1981 tarihli 7. baskısına baktım. Beklediğim gibi: “Lakırtı” diye bir sözcük yok. “Lakırdı” var:

“Lakırdı: a. 1. Söz: Bu nasıl lakırdı böyle? Aman lakırdımızı bitirelim de öyle gidelim. 2. Boş söz, dedikodu, laf: Lakırdıdır o, aldırma!”

Ne bulacağımı yine biliyorum; ama hazır TDK Türkçe Sözlük’ün 1955 tarihli 2. basımı elimin altındayken ona da bakıyorum.

“Lâkırdı: is. 1. Söz: Bu nasıl lâkırdı böyle? Aman, lâkırdı olmasın! 2. Konuşma: Lakırdımızı bitirelim de öyle gidelim. 3. Boş söz ve dedikodu, lâf: Lâkırdıdır o, aldırma!

Örnek bile değiştirilmemiş, ama durup dururken “lakırdı”, “lakırtı” yapılmış. Garip!

12 Eylül Çarşamba

Biz öğretmenlerin yılı, herkesinkiyle aynı değildir. Herkesinki 1 Ocakta başlayıp 31 Aralıkta biterken bizimki eylülde başlar, haziranda biter. Ben de İstanbul’a döndüm ve yeni bir çalışma dönemini başlatmış oldum.

Esra Odman İyier’in Boşluk adını taşıyan yeni öykü kitabını Ayvalık’a götürdüm ve orada bırakacağım kitapları okumaya öncelik verdiğim için geri getirdim. Okumadan geri getirmedim ama. Yolda başladım ve bugün, kitabın içeriğine, ruhuna en uygun tarihte, 12 Eylülde bitirdim. Okumadan kitabın sonuna bakanlardan olmadığım için ve zaten bu bir roman değil öykü kitabı olduğuna göre baksam da sonu sayılabilecek bir bölüm bulamayacağım için, önceki kitabına yazdığım paragrafı kitabın arkasına aldığını ancak kitabı bitirince gördüm. Cesur bulmuşum Odman’ı. “Kalemini, her anımsanışta insanın kanını donduracak olaylara büyük bir cesaretle sokuyor, o olayın katmanları arasında korkusuzca döndürüyor.” demişim. Hâlâ öyle düşünüyorum. “Tenin çiyanlar ve böcekler tarafından yenmesini, bedenin çürüyüp toprağa karışmasını, gözlerin yuvalarından fırlamasını, dudakların erimesini ve insanın toprağın altında karanlıkta kalmasının inandırıcı olmadığını düşünürdüm” gibi sert anlatımlardan kaçınmıyor. Cinayet, işkence, katliam, cinsel taciz gibi olayları anlatmayı seçince öykü kişileri doğallıkla işkenceciler, caniler, tacizciler, sapıklar ile masumlar ve kurbanlar oluyor. Anlatım da bu içeriğe uyuyor. Kitabın arkasında dendiği gibi, “… cellatlarla kurbanlarının, sonsuz BOŞLUK’ta yaşadıkları hesaplaşma anları… Belki de bu yüzden şeytanın bile değmediği tek yer BOŞLUK’tur.” Kitabın adı da bu yüzden Boşluk…

13 Eylül Perşembe

Madem İstanbul’dayım, buradaki kaynaklardan da araştırayım şu “lakırdı - lakırtı” sorununu. TDK Türkçe Sözlük’ün 2009 tarihli basımında da “lakırdı”da açıklama yapılmayıp “lakırtı”ya yönlendirilmiş okur. Deyimlerin tümünde “lakırtı” kullanıldığı gibi, sözcükle ilgili öteki madde başları da “lakırtıcı, lakırtı ebesi, lakırtı kavafı, lakırtısı az” diye verilmiş. Dil Derneğinin sözlüğünde, beklediğim gibi, “lakırtı” yok, “lakırdı” var. Ali Püsküllüoğlu sözlüğünde de öyle. Kubbealtı Lugatı da “lakırtı” diye bir sözcük tanımıyor. Peki TDK, nereden çıkardı bu “lakırtı”yı. Yansıma ya da ses taklidi (onomotope) diye tanımladığımız bir sözcük “lakırdı”; Türkçe. “Laklak etmek, lakır lakır” diye bir ses çıkarmak anlamlarında “lakırda-mak”tan geliyor. Niye “lakırtı” oldu? TDK lütfedip bu konuda bir açıklama yapar mı acaba?

14 Eylül Cuma

Ertan Şahin’in zekâ parıltıları saçan bir şiiri var. Girift adlı şiir kitabında ince ince dalgasını da geçiyor; sitemini de ediyor. Dönüşüm, onlardan biri, bir iğneleme örneği: “afiş yazmış bezlere / şemsiyesiz çıkmazmış eyleme / bilir kurbağa elektrikli teli / tersten okumuş hegel’i / reklamcı şimdi / birikimli hergele / sistemden ne koparırsa kendine”. Çocuklar” adlı şiirini de çok sevdim: “sek sek oynayın / havadan yansıyan tellerin / yerdeki gölgesinin üstünde // korkmayın / annesi çağırana kadar / güneş / sizin / çocuklar”.

15 Eylül Cumartesi

Yok artık, dedirten bir açıklama... TDK’nin internetteki Güncel Türkçe Sözlük’ünde “Rus” sözcüğü, “Rusya Federasyonu’nda yaşayan Doğu Slav halkı veya bu halkın soyundan olan kimse, Moskof gâvuru.” diye açıklanmış. Moskof gâvuru! Bu kadarıne pes doğrusu! (Bkz. http://tdkterim.gov.tr/bts/)

Dil Derneğinin Türkçe Sözlük’ünde “Rus” için ne denmiş peki? “S.S.C.B.’de yaşayan Doğu Slav halkı ya da bu halktan olan (kimse)”. SSCB 1991’de dağılmıştı, sözlüğün basım tarihi 1999. Bu da iyi!

16 Eylül Pazar

Sinan Akyüz’ün yazdığı, “Bu kitap tamamen gerçeklere dayanmaktadır” diye sunulan İncir Kuşları (Everest Yayınları) adlı roman, biri Müslüman Boşnak genci, öteki Hıristiyan Sırp olan iki gencin Suada adlı Boşnak kızına âşık olmasıyla başlıyor. Genç kız birini seçiyor. Ancak 6 Nisan 1992’de “beyaz zambakların açtığı yüreklere” bomba yağmaya başlayınca Suada bir zamanlar “hayır” dediği adamın eline esir düşüyor.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (20 Eylül 2012)

2 Eylül Pazar

Ayvalık Kültür Sanat Günlerinin dokuzuncusu düzenlenmiş bu yıl. Bugün de “Şiir Ayvalık’ta” etkinliği vardı. İki usta, dost şair onur konuğuydu. Sennur Sezer ve Eray Canberk. Onlarla Gültekin Emre söyleşti; şiirlerinden örnekler sunmalarını sağladı. Bundan önce ve sonra konuk şairler, Aydan Yalçın, Fethi Yıldırım, Gonca Özmen, İ. Mert Başat, Oğuzhan Akay, Pelin Onay ve Sina Akyol şiirlerini okudular, alkışlarını aldılar. Programın gizli kahramanı ise programı düzenleyen, sunuculuk görevini üstlenen, açılışta okuduğu güzel şiirin, kendisine ait olduğunu söyleme gereği bile duymayan, tanıtımların hiçbirinde adı geçmeyen, kendisini neredeyse gizlemeye çalışan Turgut Baygın‘dı. Kaz yumurtası daha büyük ve daha besleyici olduğu halde bütün dünya neden tavuk yumurtası yermiş? Kazlar sessiz sedasız yumurtlarken tavuklar yumurtladıklarını büyük bir yaygarayla herkese duyurdukları için. “Çok tevazu göstermeyin, öyle sanırlar” demiş ya Muhsin Ertuğrul. Bu kadar yüce gönüllülük çağımıza pek uygun değil.

H. Hikmet Esen de Ayvalık’ın sevilen şairlerinden biriymiş. Şiirleri, Ayvalık Belediyesi Kültür Sanat Yayını olarak Ayvalık Makamında Gün Batımı Şiirleri adıyla yayımlandı; bugün isteyen herkese dağıtıldı. Arka kapağa konan şiir en beğenilenlerden biridir hesabıyla ve Hikmet Esen’e selam anlamında onu alıyorum buraya: “Bazen / Yengeç yuvalarına saklandım; / Bazen midye Kabuklarına… / Zaman, / Soluduğum, / Hava kabarcıklarıyla tırmandı. / Yem olmadım ama köpekbalıklarına, / Oltam, / Balıksız kaldı.”

3 Eylül Pazartesi

Necdet Ersoy, “Türkçemizde fonetik dezavantajı yok mu? Birçok yabancı kelime fonetiği cazip olduğu için (performans, avantaj, enformasyon vs.) kullanılıyor” diyordu. Sözün bu bölümünü ele almıştım da buna bağlı olarak sorduğu, “Yeni kelimeler üretilirken fonetik önde gelen bir endişe olması gerekmez mi? (İ) li (I) li kelimeler yerine ses gücü daha fazla olan (A)lı ve (O) lu kelimeler üretilse daha iyi olmaz mı?” sorusunu yanıtlamayı ihmal etmişim.

Türkçenin fonetik kaygısı gütmeyen bir dil olduğu söylenemez. Ünlü ve ünsüz uyumları tam da bu kaygının sonucudur. Yakışan sesi bulmak, sözcüğe bununla yeni bir anlam ya da işlev katmak, Türkçede önde gelen özelliklerden biridir. Ancak ekler de kökler de bellidir. Yeni kök ya da yeni ek yapılmaz. Hele o’lu sözcükler türetilmesi söz konusu bile olmaz. O sesi, (şimdiki zaman eki “-yor” hariç) yalnızca ilk hecede bulunabilir. Yani, o’lu ekimiz hiçbir zaman olmayacak. Ancak şunu söylemezsem içim şişer: İnsanlar dillerini zarif sesler içerdiği için sevmezler. Anadilini sevmenin koşulu olmaz. “Kaba” olduğu söylenen pek çok dili (çok örnek verilebilir; ama durup dururken kimsenin dilini “harcamayalım” şimdi) sahipleri seviyor, koruyor, değiştirmeye kalkmıyorsa anadilinin koşulsuz sevildiğindendir bu.

4 Eylül Salı

Cumhur Orancı’nın Acı Düşler Bulvarı adlı romanı Ayrıntı Yayınlarının Yeraltı Edebiyatı dizisi içinde yayımlanmış. Kitabın başında verilen, “Asilerin, kaybedenlerin, hayalperestlerin, küfürbazların, günahkârların, beyaz zencilerin, aşağı tırmananların, yola çıkmaktan çekinmeyenlerin, uçurumdan atlayanların dili, sesi… Yeraltı Edebiyatı” tanımı ne okuyacağınızı aşağı yukarı haber veriyor. Romanda kimler yok ki… Doğrusu, kitabın arkasından kopya çekmeden toparlamam zor: “Haber peşinde koşan gazeteciler, Osmanlı hanedanı mirasçıları, güzel kadınlar, zengin işadamları, tuhaf dedektifler, detektifliğe soyunan işsiz güçsüz bir Ermeni, Meksikalı uyuşturucu kaçakçıları, azınlık mensuplarının mallarına el koymak için zehirli kırmızı örümcek, mantar ve metanfetamin gibi silahlarla donanmış mafya üyeleri, şantaj, adam kaçırma ve bir dizi cinayet…” Bu kadarla kalsa gene iyi. Her bölüm, adları verilmeden “bir kadın” ya da “bir adam” diye başlıyor. Bencileyin bir kişiler şeması çıkarmadan okumaya başlamışsanız bunu yapmadığınız için her bölümde yeniden pişman oluyorsunuz. Neşe kimdi? Erol Bey kimin nesiydi? Nasıl girift bir kurgu… Sonunda her uç bir yere bağlanıyor; ama Cumhur Orancı karmaşıklaştırmak için elinden gelen çabayı esirgememiş. Bir olay, bir karşılaşma anlatılırken, kişilerden birinin aklına olmayacak bir an, bir anı gelivermesi gibi. Ama hem kişi, hem entrika, hem mekân, hem de tarih ve siyaset bakımından öyle zengin ayrıntılar içeriyor ki “Neden anlamıyorum neler döndüğünü?” diye sinirlenirken bile bir dikkat, bir incelik alıp götürüyor sizi.

Volkan Şenkal’ın Uçurum (Kurgu Kültür Merkezi Yayınları) adlı romanı da “yeraltı edebiyatı” kapsamına girer bence. Orancı’nın kitabının başında verilen, “Asilerin, kaybedenlerin, hayalperestlerin, küfürbazların, günahkârların (…) dili, sesi” tanımına tam olarak uyuyor. Uçurum, Volkan Şenkal’ın ilk romanı. Nedensiz gibi görünen davranışlar, karanlıkta uyuyamamak, bir yavru kediyi sırf kedidir diye öldürmek, acıya ve ölüme batmış olarak yaşamak… Kitabın arkasında da dendiği gibi, “Artık her şeyin farkındaydı. Zamanın tüm oyunlarının farkındaydı. Hayatın ne olduğunun farkındaydı. En önemlisi oyunu bir şekilde sürdürmek zorunda olduğunun farkındaydı. Farkındaydı, çünkü zamanıyla oynuyordu hayatın.”

5 Eylül Çarşamba

Eylülü Ayvalık’ta yaşamayarak neler yitiriyormuşum meğer. Bugün de bir resim - heykel sergisinin açılışı vardı. Gülseren Kayalı ve Metin Benek’in resimleri ve Sakine Özkan’ın heykelleri… Ressamları tanımıyordum; ama Sakine Hanım, dostluğuyla gurur duyduğum en güzel insanlardan biri.

10 Eylül Pazartesi

Süleyman Tuzcu, Ağrı'da çalışan bir İngilizce öğretmeni. Adam Fawer tarafından yazılan, Türkçeye OLASILIKSIZ olarak çevrilen IMPROBABLE adlı kitabın Türkçe adına takıldığını bildirip, “‘Olasılıksız’ sözcüğü TDK'nin internet sözlüğünde geçmiyor. Böyle bir kullanımın doğru olup olmadığını sormak istiyorum.” dedi.

“Olasılıksız” kaç yıldır en çok satılan, en çok okunan kitaplar arasında; adını pek çok kez duydum; ama Türkçeyle bu kadar ilgilenmeme karşın bu adın doğru olup olmadığını şimdiye dek hiç düşünmemişim. “Improbable” başka nasıl çevrilebilirdi Türkçeye, bilemiyorum. “Olasılıksız” üzerine, “-lık, -lik” eki almış başka sözcükler anımsamaya çalışarak düşünmeye başladım. Bu, çok işlek bir yapım eki; kavram adı yapıyor, bir şeyin bol bulunduğu yer anlamı başta olmak üzere pek çok anlam katıyor. Önce "ağaç-lık, çam-lık" gibi somut adları düşündüm. “Ağaçlık-lı” denebiliyor; ama “ağaçlık-sız” denmiyor. “Çamlık-lı” da yok, “çamlık-sız” da. "İnsan-lık, iyi-lik, güzel-lik" gibi soyut adlara da "-lı, -li" ya da "-sız, -siz" ekini kolay kolay getiremiyoruz. “Olasılıksız” Süleyman Bey’in dediği gibi, sözlüklerde yok; ama sözlükte “Olur mu?” diye düşündüren "olasıcılık" gibi sözcükler olduğuna göre “olasılıksız” da olabilir. En azından bundan sonraki baskılara girebilir. “Sözlük” deyince… “Söz-lük” de bu eki almış bir sözcük. “Söz-lük-süz” rahatça kullanılabiliyor. Öyleyse “olasılıksız” sözcüğünün yadırgatıcılığı şimdiye dek pek duymamış olmamızdan kaynaklanıyor olmalı. Denmemesini gerektirecek bir dilbilgisi engeli yok.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (13 Eylül 2012)

27 Ağustos Pazartesi

Selim Esen’in Açık Çekmece (Evrensel Basım Yayın) adlı kitabının türü “anı-biyografi” olarak belirtilmiş kitabın üzerinde. Arka kapakta Ahmet Say, “1943 doğumlu Selim Esen, çocukluk yıllarından başlayarak ister istemez tanık olduğu ilginç olaylara, henüz yirmili yaşlara geldiği zaman, 1960’lı yıllarda noktayı koyuyor. (…) Art arda sıralanan siyasi olayları yansıtırken, örneğin 1950’li yılların sonlarındaki kısır tartışmaları ve bunun karşıtı olan 1960’lı yılların coşkusunu, içtenlikli bir anlatımla sergiliyor.” diye yazmış. Gerçekten kitapta fotoğraflarla da anımsatılan o günlere dönüyor insan. Kendi çocukluk anılarından söz ederken ne kadar içtense Selim Esen, o günlerin siyasi olaylarından söz ederken de o kadar nesnel, belgelerle konuşan bir tarafsızlık içinde. 2000’li yıllarda taciz davasıyla gündeme gelen Hüseyin Üzmez’in, 1952’de Ahmet Emin Yalman’a ateş edip onu ağır yaralayan lise öğrencisi halinden, İstanbul Üniversitesinin bahçesini, Galata Kulesini, İzmir Saat Kulesini satan Dolandırıcılar Kralı Sülün Osman’a kadar kimler yok ki kitapta… Zevkle okunuyor, o günleri bilmeyenlere özetlerken özleyenlerin de özlemini dindiriyor.

28 Ağustos Salı

Necdet Ersoy “Türkçe zengin bir dil midir? Nasıl olabilir?” sorusuna, “Diğer zengin dillerle kıyaslandığında Türkçe yazılmış edebi eser sayısı o kadar azdır ki…” diye kaygısını da eklemişti. Bir dili zenginleştirmenin yolunun edebiyattan geçtiği doğru bir saptama; ancak o dille verilmiş yapıtların niceliği değil, niteliği değil midir önemli olan? Necdet Bey bu saptamayı Türk edebiyatını Avrupa edebiyatlarıyla İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, İspanyol edebiyatlarıyla karşılaştırarak yapmış olmalı. Bu edebiyatlarda Shakespeare, Moliere, Goethe, Dante, Cervantes büyük yapıtlarını verirken bizde saydığımız önemli yazarların pek de kayıtsız kalamadığı doğulu büyük bir edebiyatın Osmanlı ayağı olarak Divan edebiyatı üretiliyordu. Divan edebiyatı kuşkusuz büyük bir edebiyattır; ama açık söylemek zorundayız; Türkçeye yararı değil zararı dokunmuştur. Eğer edebiyat, Yunus Emre’nin bıraktığı yerden Türkçe olarak sürdürülseydi bugün hepimizin göğsünü kabartan bir edebiyat geçmişinden söz ediyor olurduk. Ayrıca şunu da söylemek gerek: Bugün hep aynı kişilerin adının geçmesi, edebiyatımızın üç - beş kişinin çevresinde dönüyor olduğu izlenimi vermekte ve Necdet Bey’in yargısını güçlendirmekte. Edebiyatımız, adı sürekli anılan, kitapları çok satılan kişilerden ibaret değildir. Görmezden gelinen edebiyat, gündemde tutulmaya çalışılandan çok daha büyüktür.

“Türkçemizde FONETİK dezavantajı yok mu? Birçok yabancı kelime fonetiği cazip olduğu için (performans, avantaj, enformasyon vs.) kullanılıyor.” diyordu N. Ersoy.

Yabancı sözcüklere düşkünlükte sesin kulağa hoş gelmesi önemli bir rol oynuyor olabilir; ama yabancı sözcük düşkünlüğünü yalnızca “fonetik” ile açıklamak doğru olmaz. Türkçenin kaba bir dil olduğunu düşünen, söyleyen, yazan, adlarını bir çırpıda sayamayacağımız kadar çok kişi oldu. Arapçadan, Farsçadan çok sayıda sözcük alınmasını da birçok kişi dili daha ahenkli yapma isteğine bağlamıştı. Ancak dün Farsça, bugün İngilizce “ahenkli” geliyorsa asıl belirleyici olanın siyasal ve kültürel yönelim olduğu açıklık kazanmıyor mu? Dün padişahlar bile şiir yazarken edebiyat önemliydi, İran’a özeniliyor, Farsçadan sözcük devşiriliyordu. Bugün teknolojinin önem kazanmasının yanı sıra ABD’nin siyasal güdümüne de girildiğinden İngilizce öne geçti. Farsça bugün de eski ahengini koruyor; ama Türkçeye Farsçadan yeni bir sözcük girdiği görülmüyor.

Necdet Bey bir de “örneğin” sözcüğüne değinip, “Yıllardır yerleştiremedik. Hâlâ anlı
şanlı TV spikerleri bile ÖRNEĞİN MESELA diyor. Örneğin, doyurmadığı için arkasından insan ister istemez mesela’yı ilave ediyor.” diyor. İnsanları alışkanlıklarından vazgeçirmek kolay değildir. Dilsel alışkanlıklar da öyledir. Onlar da kolay değişmez.

29 Ağustos Çarşamba

“1920’lerde genç bir adam Viyana’da tıp eğitimi almak için Kıbrıs’tan ayrılır. Avrupa’da karşılaştığı sanat, bilim ve yaşam biçimi karşısında gözleri kamaşır ama aynı zamanda faşizmin yükselişine tanık olur.” Niki Marangou’nun yazdığı Magosa’dan Viyana’ya Alfa Yayınları tarafından yayımlanmış bir roman. Kıbrıs doğumlu yazarı şu anda da Magosa’da yaşadığına göre roman gerçek yaşamdan izler taşıyor olmalı. İngilizceden çeviren: Nazif Bozatlı.

30 Ağustos Perşembe

İzzet Tanju, Fransızca “formuler - formüle etmek” yerine “deyimlemek”; “mission” karşılığı olarak da “yüklev” denmesini nasıl bulduğumu sormuştu. Bilinen anlamıyla “deyim” sözcüğü yaşarken başka bir alanda başka bir anlamı karşılamak için “deyimlemek” denmesi doğru olmaz. “Yüklev” sözcüğü de bence hem “mission” kavramını tam karşılamıyor hem de “yüklem”i çağrıştırıyor.

“Şarkıdaki anlamında olmasa da ‘Dil yâresini andıracak yâre bulunmaz’” diyen
İzzet Bey’in anımsattığı Âşık Paşa dörtlüğü, Necdet Ersoy’un dün değindiğim mektubuna yanıt gibi olmuş:

“700 yıl önce Âşık Paşa,

‘Türk diline kimseler bakmaz idi,
Türklere her giz gönül akmaz idi,
Türk dahi bilmez idi bu dilleri,
İnce yolu, ol ulu menzilleri’

demiş. Demiş de bunca yıl sonra ne değişmiş? Yine kimseler bakmıyor. Dil yarası yine sızlıyor.”

1 Eylül Cumartesi

Deniz manzaralı, tertemiz, şirin mi şirin bir köydü. Şimdi camisi ile kahvesinin arasında bir de kütüphanesi oldu. Aliağa - Hacıömerli köyünün sakinleri o kütüphaneye sahip çıkacak, koruyacak, yaşatacak orayı, belli. Dostlarım Hüseyin Yurttaş, Hidayet Karakuş, Yılmaz Mızrak Foça’dan, Yakup Şeşan İzmir’den geldi açılışa. Hem Recai Şeyhoğlu ile annesini hem de beni mutlu ettiler, sağ olsunlar.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (30 Ağustos 2012)

13 Ağustos Pazartesi

Bana “hanım” yerine “abla” demek gelmiş içinden. İletisinin başında, “Sizi hiç görmemiş ve sizinle tanışmamış olsam da size karşı duyduğum yakınlıktan dolayı, size bu şekilde hitap etmek istedim. Umarım saygıda kusur etmiş olmam.” demiş sevgili Özgür Gönülaçar. Ne demek! Bu yakınlığı verebilmişsem ne mutlu bana!

Yan yana iki nokta diye bir işaretimizin olmadığını yazmıştım. “Yazdığım kompozisyonlarda, makalelerde ya da resmi yazılarda kesinlikle ‘iki nokta’yı kullanmıyorum ama kendime dair denemeler yazdığımda ya da eşe dosta yazdığım mektuplarda işareti sık sık kullanıyorum. Bir şeylerin yarım kaldığını, duygularımın ve düşüncelerimin tamamlanmamış olduğunu yahut emin olmadan yazıldığını belirtmek istercesine.. Kendi yazılarımızda anarşist tutum kullanamaz mıyız dersiniz? Bir şair şiirlerinde iki nokta kullanıyorsa, bunu yanlışlık olarak addedebilir miyiz?”

Bir kuralı çiğnemek için o kuralı bilmek gerekir. “Ben yaptım, oldu” diye davranılmıyorsa, anlatılmak istenen durumu, olguyu, duyguları, var olan işaretler anlatmaya yetmiyorsa onları amacına uygun biçime getirme hakkı edebiyatçılara elbette tanınır. Leyla Erbil’in Mektup Aşkları’nda mıydı o, virgüllü soru işareti bile vardı. Şairlere, edebiyatçılara karışamayız. Ancak gazetecilerin, televizyoncuların böyle bir hakkı yok, olmamalı. Edebiyat okuru, yazarın / ozanın o işareti neden öyle kullandığını bilir; ama televizyon izleyicisinden, gazete okurundan bu anlayışı bekleyemeyiz. Gazeteye, televizyona, neyin ne olduğunu öğrenme amacıyla bakan çocuklar, yalnızca gazete okuru, televizyon izleyicisi olan büyükler, gördüğüne inanma, güvenme eğilimi içinde olanlar, doğrusunun bu olduğunu düşünecek, gerektiğinde onlar da öyle kullanacaklardır. Olmaz, dediğimiz de budur.

“'Görmezden gelmek' mi doğrudur yoksa 'görmemezlikten gelmek' mi?” Özgür’ün bir sorusu da buydu. “Görmezden gelmek” doğrudur. “Görmemezlikten gelmek” dendiğinde; yani, “gör-me-mez-lik”te iki tane olumsuzluk eki üst üste gelmekte. “Görmezden gelmek, duymazdan gelmek, bilmezden gelmek”… Doğruları bunlar. Ancak iki olumsuzluk ekini üst üste getirmeden kullanamadığımız yapılar da var. Sözgelimi “çekememezlik”. Bunda da “-me-mez”, arka arkaya gelen iki olumsuzluk eki; ama “çekememezlik “ yerine “çekemezlik” denmiyor.

Bir de noktalama ile ilgili sorusu var Özgür’ün. Şöyle bir örnek vermiş:

''Yazar son kitabında etkileyici tasvirler yapmış (Ağdalı Türkçesi'nden vazgeçmediğini söylemeden edemeyeceğim.). Ama bazen ölçüyü kaçırmış ve olayların akışını bozmuş bu anlatımlar.''

“Bu cümlede noktalama ve imla kuralları açısından bir hata var mı sizce? (Özellikle parantezli cümle için soruyorum bunu.)”

İlk bakışta dikkati çeken, kapama ayracının içinde ve dışındaki iki nokta. Dıştaki nokta, ilk tümceye aitse onun sonuna konmalı; ayraç sonra açılmalı. Ayracın dışına nokta konacaksa içine de koymaya gerek yok. Yazım bakımından da “Ağdalı Türkçesi’nden” yazımı yanlış. Türkçe sözcüğünden ve öteki dil adlarından sonra kesme konmuyor. Konsa da kesmenin “-si” ekinden önce konması gerek zaten. Özel ad sayılan “Türkçesi” değil, “Türkçe”.

Özgür ayrıca, “'Küçük Prens' ve 'Martı' gibi 'özgürlük, kendini yaşama ve farkında olma' temalarının işlendiği eserler bulmak zor. Bu konularda yazılmış, yine çocuklara (15 yaş altı özellikle) yönelik tavsiye edebileceğiniz kitaplar var mıdır acaba?” diye soruyor. Ayvalık’a yazın okuyacağım kitapları getirdim yalnız. İstanbul’a dönmeden bir öneride bulunmam zor.

15 Ağustos Çarşamba

Avukat Figen Onat, oğlu Fuat Cenk Onat’ın Mutluluk Hastanesi (Cinius Yayınları) adlı romanını göndermiş, “Okuma fırsatı bulur, eleştirilerinizi ve yorumunuzu yazarsanız bir anne olarak beni çok mutlu edersiniz” diye yazmıştı. İstanbul’da okuma fırsatı bulamayınca Ayvalık’a getirdim ve ancak burada okuyabildim. “Okuyabildim” deyince bir zorluğun üstesinden gelmişim gibi bir izlenim doğuyor. (Meraklısı için: “-a / -e bilmek” yeterlilik bileşiği oluşturduğu için, “gücü yetmek” anlamı da katıyor ya, ondan) Oysa su gibi okunuyor kitap. Tanımadığınız birinin uzattığı sigarayı içmekle insanın başına ne gelebilir? Bu merakla ve bir polisiye roman okumanın heyecanıyla soluk soluğa okudum romanı. Yazınsal değeri nedir, ne değildir; o kararı verecek konumda değilim; ama bir kitabın kendini bu kadar heyecanla okutması azımsanacak bir başarı sayılmaz.

17 Ağustos Cuma

Atatürk’e âşık iki kadını Latife Hanım’la Fikriye Hanım’ı (Çok genç öldüğünden mi “hanım”lık pek yakıştırılmaz da çok yerde yalnız adıyla “Fikriye” diye geçer ikincisi?) öteki dünyada karşı karşıya getirme düşüncesi ilginç bir kurgu olanağı sağlamış Melike İlgün’e. Kemal’e Eren Kadınlar (Alfa Yayınları) adı da iki anlamlı. Kemal derken hem Mustafa Kemal Atatürk kastedilmiş hem de bu iki kadının ölünceye kadar hiç konuşmama olgunluğu göstermelerinin “kemale erme” diye düşünülmesi sağlanmış. Roman, yalnız âşık iki kadının hesaplaşmasını anlatmıyor, geriye dönük olarak bütün bir cumhuriyet tarihini gözden geçirmeyi de sağlıyor.

20 Ağustos Pazartesi

Şeker bayramı ille de şekerle kutlanacak değil ya! Biz şiirle kutlasak…

“Sen adını değiştir durup dururken / Ben seni yeniden tanıyayım / Düşlerimizi alıp verelim birbirimize // Hani senin hiç kedin olmamıştı / Ölü doğmuş bir baban vardı // Bir bavul duruyor şurada, tekerlekli, / Hem de örtüsü ipekli // Bir kedi ne bilsin başına ne geleceğini”

Bu dizeler, Gültekin Emre’nin şiir kitabı Ciğerpare’den. Şu da oradan:

“Bordo bir gece başlıyor kucağımda / Her yerin mayıs papatyası / Çınlama bitmez bir dans kulaklarımda / Alıştım sensizliğe düşe kalka / Bu gece uzun olsun senin boyun kadar / Ben senden beş santim daha yakınım martılara // Zeytinin düşü incirdir mutlaka Ayvalık’ta / Narın ise senden başkası olamaz benim gibi / Bordo bir gece aklımda / Altımda derin dar bir uçurum / Kanadı kırık uçuran uçurtma / Dili tutulmuş bir yurt akşamı / Uzak bir hayal o kıyısında durduğum harita”

Bir de Merkezkaç’ı var elimde Gültekin Emre’nin; o da şiir kitabı, o da aynı yayınevinde. Aliterasyonlu tek dize alacağım ondan: “”Ya yâr, dedi yar; yahu yârim nerede, dedi yâr: Bilmiyorum, dedi yar”.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (23 Ağustos 2012)

4 Ağustos Cumartesi

32 kütüphane… Rasime - Recai Şeyhoğlu kütüphaneler zinciri 32. kütüphanelerini Aliağa’da, ağustos sonunda açma hazırlığındaymış. Şimdiye de açılışları kimler yapmamış ki! Dinçer Sezgin, Bülent Habora, Yekta Güngör Özden, Efdal Sevinçli, Mehmet Atillâ, Öcal Uluç, Hüseyin Peker, Hidayet Karakuş, Ferda İ. Akıncı, Muzaffer İzgü, Aydoğan Yavaşlı… Bu kez açılışı ben yapar mıymışım? Yapmaz mıyım? Söz verdim bile.

9 Ağustos Perşembe

Dört gündür beş kişilik bir grup olarak Midilli’deydik. Bu, benim ikinci gidişim. Üç yıl önceki ilk gidişimde görülecek yerlerin tümüne yakınını gördüğüm gibi, anneannemin ve dedemin doğup Mübadeleye kadar yaşadıkları köyü de görmüştüm. O köye (Skalohori) yine gittik. Geçen gidişte tanıştığım Yannis yine orada değil miymiş? Bize köyü gezdirdi. Minaresi yarıya kadar yıkılmış eski camiyi yeniden gördük. Hakkında, bir duvarının köşesinde kocaman bir kaya bulunduğundan başka bilgimin olmadığı evi, dedemin evini yeniden aradık. Martıların arasında beyaz bir martı aramak gibi bir şey oldu bu! Köy taşlık bir yamaçta kurulduğu için hemen her evin köşesinde kocaman bir taş var. Bu bilgiyle bir evi ötekilerden ayırmak olanaksız. Yüz yıllık bir çınarın altındaki kahvede iskambil kâğıdı ve tavla oynayan yaşlılar, onların Yunan kahvesi, bizim Türk kahvesi dediğimiz kahvelerini içiyorlardı. Geçen gelişte yaşlı bir köylü, 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtına kadar, kendilerinin de bu kahveye Türk kahvesi dediğini, adının harekâttan sonra bir kahve firmasının aynı kahveyi piyasaya Yunan kahvesi diye sunmasıyla değiştiğini anlatmıştı. Yalnız kahve değil, özellikle bizim Ege kıyılarıyla Yunan adalarının yeme içme kültürleri bir. Balık adları neredeyse bütünüyle aynı. Bir taraftaki “cacık”, öbür yakada “zaziki”; buradaki “musakka”, biraz içerik değişikliğiyle; ama aynı adla orada. Yunanlarla benzerliklerimiz benzemezliklerimizden daha çok. Böyle genellemeler yapmak pek doğru değil; ama iki yakanın insanı da sıcakkanlı, sevecen, ayaküstü sohbeti kuran, koyulaştıran insanlar. İki taraf da çalışmayı pek sevmiyor; ama o noktada bir farklılık var. Biz çalışmadığımızda tembellik ediyoruz; Yunan ise eğlenmeyi de dinlenmeyi de çok iyi biliyor. Sözde mali krizdeler; ama bunu kimsenin umursadığı yok. Esnaf yine öğlen ikide dükkânını kapatıp siestasına çekiliyor.

Üç yıl önce gittiğimde tek Türkçe tabela gördüğümü anımsamıyorum. Şimdi ise kurtuluş turizmden gelecekse turizm gelirinin çoğunun Türklerden geleceğini kavramış görünüyorlar. Otellerde Türkler, plajlarda Türkler, çarşıda pazarda hep Türkler. Bu ilgi, karşılığını da bulmuş. Lokantalarda mönüler yenilenmiş; her yemeğin karşısında tanıdığımız harflerle Türkçe adı yazıyor. Dükkânların önünde Türklerin rağbet ettikleri, “Uzo, şarap, peynir, sakız tatlısı, bademli kurabiye, reçel” diye sıralanmış yerel ürünlerin satıldığına ilişkin duyuru; kafelerde “Hoş geldiniz” karşılamasıyla birlikte içeriği, “çay, salatalık, domates, peynir, yumurta” diye verilmiş “Türk kahvaltısı”. Kısaca alışık olduğumuz her şeye ulaşma olanağı var Midilli’de, çay hariç. Tavşankanı bir demli çaya dünyayı bağışlayacak olsanız bile öyle bir çay içme olasılığı yok.

Ha, bir de Yunanların bizim başbakana hayranlıkları var ki anlaşılır gibi değil. Beyrut’ta da Türkiye deyince “Erdogan” demelerine şaşırmıştım; Midilli’deki aynı hayranlık yine şaşırttı beni. Kendi yöneticilerinden söz edilince bir yeme işareti yapıp hırsızlıkla suçluyorlar tümünü; Türkçeye de girmiş bir sözcükle “malaka“dan söz ediyorlar. Erdoğan’ın uluslararası protokolden habersiz davranışları ise cesaret diye nitelendiriliyor.

10 Ağustos Cuma

Dr. med. Gündüz Baytok yazalı çok oldu; mevsim dolayısıyla yakınmaları şimdi daha da artmıştır. Kırk yıla yakın bir süre yurt dışında yaşadıktan sonra Bodrum’a yerleşmiş çünkü. Bıraktığı Türkçeyi bulamayınca “Anlamıyorum” diye feryat ediyor: “Alışverişte, sohbetlerde, kimse kimseyi dinlemiyor. TV’lerdeki sohbetlerde politikacılar da kelimeleri yanlış kullanmaya sanki özen gösteriyorlar. Tam tersi olacak şekilde uzatıp kısaltıyorlar. En yüksek düzeydekiler ‘Amarika, ekönömi’ diyor. Kadınlarımız kadın olmayı beğenmiyor, ‘Ben bayanım’ diyorlar. ‘Bay - bayan’ bir hitap şeklidir, kullanıldıkları yerler vardır.” deyip “kadın” ve “erkek”in yerine sağlam oturmuş sözcükler olduğunu söylüyor.

Yemek yenen yerlerin ad değiştirmesinden de yakınıyor Gündüz Bey. “Evvela aşevi idi, lokanta oldu (Latin dili), alışılmış ve yerleşmişti. Şimdi restoran oldu ve her yerde değişik şekilde yazılarak.” Bakkallarımızın yok olmasından dertleniyor: “Bakkal, market oldu; az geldi süpermarket oldu; yetmedi hypermarket oldu. Şu anda Türkçe adlandırılan iş yeri yok gibi.”

“Teşekkür ediyorum” denmesini de “bitmemiş bir fiil” diye nitelemiş Gündüz Bey. “Eski kelime ve deyimlerin yerine oturmuşluğu varsa, doğru kullanılıyorsa, kullanılmasından yana” olduğunu belirtiyor; “tevazu” sözcüğünün “hoşgörü” anlamında kullanılmasına kızıyor. “Bence, bildiğim kadarı ile tevazu sahibi olunur, tevazu gösterilir.” diyor “Mütevazilik denmesine sinirleniyor. “Mütevazı” ve “mütevazi” sözcüklerini karıştıranlar çok gerçekten. Mütevazı: “Alçakgönüllü, kurumsuz, gösterişsiz” demek. Bu anlam kastedilirken “mütevazi” dendiğinde ise “paralel” denmiş oluyor.

12 Ağustos Pazar

Müge İplikçi’nin Civan‘ını (Everest Yayınları) okumayı Ayvalık’a bırakmam iyi oldu. Romanda anlatılan sahil kasabası tıpkı Ayvalık. (Yoksa Ayvalık mı?) Bürokrat takımı, onların çaylı, börekli, konkenli buluşmalarda bir araya gelen karıları, dışarıdan gelenleri, özellikle Kürtleri dışlama, yabancılama eğilimi Ayvalık’a çok benziyor. Küçük bir kasabanın küçük insanları, bir iki gizli buluşmayla yaşandığı sanılan gizli ve eski aşklar. Ben konuşmaların tırnak içine alınmamasından rahatsız oldum biraz. Sözün nerede bittiği, anlatıcının nerede devreye girdiği karışıyor; okuma hızı kesiliyor insanın.

A. Tarık Emre’nin Memleket Türkiye’sini de (Delisarmaşık Yayınları) kış boyu okuyamamıştım. Onu da Ayvalık’a getirmekle iyi etmişim. Ayvalık’a benzeyen bir yeri değil, doğrudan doğruya Ayvalık’ı anlatıyor Tarık Bey. Meğer Burhaniye - Gömeç’te yazlıkları varmış, her yaz gelirlermiş buraya. Bir çeşit Memleketimden İnsan Manzaraları Emre’nin kitabı da. Gördüğü, tanıdığı, insanları, tanık olduğu, yaşadığı olayları anlatıyor. Kısa kısa bölümlerin her biri mizah öyküsü tadında. Kendi insanını küçümsemeden, onunla alay etmeden tatlı bir söyleşiye dalıyorsunuz yazarla. Benzer olayları anımsadığınızda sizin de onu karşınıza alıp anlatasınız geliyor.

Ayşe Kulin Saklı Şiirler adıyla şiirlerini bastırmış. Kapağı pek güzel. Nâzım Hikmet’e hayranlığından şiire yakınlığını biliyordum da kitap oluşturacak kadar şiiri olduğunu bilmiyordum. Üç öykü kitabının bir arada basımı da Sessiz Öyküler adıyla yayımlandı. İkisi de Everest Yayınlarından.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (16 Ağustos 2012)

30 Temmuz Pazartesi

Kızıltan Ulukavak, “ummak” sözcüğünün kullanımı ile ilgili kaygılarını paylaştı: “Son zamanlarda hem günlük konuşmalarda ve hem de yazılı ve görsel medyada ‘ummak’ sözcüğünün, kökeni Farsça olan ‘ümit etmek’ anlamında değil de ‘sanmak’, ‘tahmin etmek’, ‘beklemek’ ve daha çok ‘dilemek’ anlamlarında kullanıldığına tanık olunmaktadır. Örneğin, olay yerinden ekrana izlenimlerini aktaran televizyon muhabirinin ‘Göçük altında başka işçi bulunmadığını umarım’ tümcesini, umarım yerine, ‘dilerim” diye sonlandırması ya da geçen yıl başarılı bir öğrenim dönemi geçiremeyen oğlu için annesinin, ‘Umarım, bu yıl sınıfı doğrudan geçer” tümcesine umarım yerine, ‘tahmin ederim’ diye başlaması, yahut ‘Ankara otobüsü, umarım bu kez rötarsız İstanbul’da olacaktır’ tümcesinde umarım yerine ‘sanırım’ sözcüğüne yer verilmesi veya ‘yine bir sorun çıkaracağını umuyorum’ tümcesindeki umuyorum yerine ‘bekliyorum’ sözcüğünün olması gerekmez mi? Bu tümcelerde ‘ummak’ sözcüğü doğru ve gerçek anlamında kullanılmış mıdır? Bu sözcük yerine, her olumlu beklenti içeren anlatımda, ‘dilemek’ sözcüğünü kullanmak daha doğru olmaz mı?”

“Dilemek” eylemine “ulvi” bir anlam yüklediğimizden olmalı, “Dilerseniz şimdi de şu şarkıyı dinleyelim” gibi duyurular yıllardır beni deli edip durmaktadır. Bu yüzden her olumlu beklenti anlamı için “dilemek” sözcüğünün kullanılması bana pek hoş gelmez. “Ummak”a gelince… Sarımsaklı’daki evde sevgili bir Türkçe sözlüğüm var. Kırmızı bez kapağı yer yer yırtılmış, sırtında “10 lira” yazan, TDK Türkçe Sözlük’ün 1955 tarihli 2. basımı. Orada “Olması arzu edilen şeyin olacağını beklemek, ümit etmek” ve “Herhangi bir şeye ihtimal vermek” olmak üzere iki anlamı verilmiş “ummak” eyleminin. Ama TDK’nin (internetteki) Büyük Türkçe Sözlük’ünde, 1. Bir şeyin olmasını istemek, beklemek, 2. Sanmak, tahmin etmek (Güncel Türkçe Sözlük) ve 1. Özenmek, 2. İstemek, dilemek, 3. Düş kırıklığına uğramak, 4. Sanmak, 5. imrenmek, 6. beklemek, temenni etmek (Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü ile Tarama Sözlüğü) olmak üzere Kızıltan Bey’in söz konusu ettiği hemen bütün anlamlar var.

Bundan “ummak” eyleminin zaman içinde pek çok yan anlam kazandığı sonucuna ulaşabiliriz. Bu çok doğal. Sözcükler yan anlam kazanır. Bu, dilsel bir zenginliktir; ancak farklı anlamlar için bir sözcüğe takılıp kalmak, hep onu kullanmak, zenginlik değil, sözcük dağarının yetmediğinin, yoksulluğun işareti sayılır.

31 Temmuz Salı

Dr. Mehmet Ali Işıksoluğu da “Sanırım ‘yapmak’ fiilinin dışındaki tüm fiiller aforoz edildi. Zira olur olmaz yerde sadece 'yapmak' fiili kullanılıyor.” diye kıt kanaat Türkçe kullanımının başka bir örneğini vermişti. Yirmi gün süresince “yapmak” eyleminin nasıl birçok sözcüğü kovup onların yerine geçtiğini saptamış: “Fikir alışverişi yapmak, terör yapmak, yumuşama yapmak, aktivite yapmak, konser yapmak, çalışma atölyesi yapmak, iskân yapmak, öngörü yapmak, kendine hayran yapmak, ateş yapmak… Daha da saymak mümkün.” diyor Işıksoluğu. Olmaz mı? Giriş-çıkış yapmak, iniş-binişyapmak, bekleme yapmak, daha neler var. İşte bunu diyorum. Bir “yapmak”a takılıp her durumda onu kullanmak doğru mu? Üstelik Mehmat Ali Bey’in dediği gibi, “Kullananlar ise hep eğitimli, TV sunucusu, bakan, öğretim üyesi vb. Sade vatandaş değil. Cumhurbaşkanı bile ‘Ateş yapılmıştır’ diyebiliyor.”

1 Ağustos Çarşamba

Mustafa Balel’le Çocuk Kitapları Festivalinde söyleşme olanağı bulmuştuk. Kimse için kötülük düşünmeyen, içi dışı temiz insanlardan olduğu yüzüne, sözüne o kadar yansıyor ki bir on dakika söyleştikten sonra tam anlamıyla güvenebileceğiniz biri olduğunu anlıyorsunuz. Etiyopya Kralının Gözleri ve Kiraz Küpeler adlı iki öykü kitabını, bir de Avrupa Yakası’nı anlattığı İstanbul Mektupları (Kavis Yayınları) kitabını imzalayıp vermişti o gün. Hemen okudum; ama söz edecek fırsatı bulamadım bir türlü. Bilmeyen inanmaz, yazan insanın tüm kişiliği yazdığına yansır. Balel’in kitaplarından da aynı izlenimi edindim. İçtenliği, yüreğinin temizliği öykülerine de yansımıştı, İstanbul anlatısına da.

4 Ağustos Cumartesi

“Performans” sözcüğü çok zaman olmadı dilimize gireli; ama ne büyük hızla yayıldı, yaygınlaştı; akıl alır gibi değil. Her yerde ve neredeyse her anlamda kullanılıyor. MEB bile “performans ödevi” diyor. Konferanslarda bu sözcüğü her eleştirdiğimde, “Peki, ‘performans’ yerine ne diyelim?” sorusuyla karşılaşırım. Çıkar yolu, “Bu sözcüğü kullandığınız durumlarla eskiden de karşılaşırdınız değil mi? O durumlarla karşılaştığınızda eskiden ne diyorsanız yine onu deyin” demeyi akıl ederek buldum. “Performans” sözcüğünün karşılığını “1. Başarım, 2. Verim gücü” olarak veriyor TDK Türkçe Sözlük. Az sonra sözünü edeceğim M. Türker Acaraoğlu’nun mektubunu alınca 1955 tarihli Türkçe Sözlük’e baktım. Tahmin ettiğim gibi, bu sözcük o tarihte dilimize girmemiş. Demek “performans”sız yaşayabildiğimiz yıllar da olmuş. Türkçe Günlükleri’ne katkısından gurur duyduğum M. Türker Acaroğlu bakmış, araştırmış; bu sözcüğün anlamlarını çıkarmış. Sözü kendisine bırakmanın sırasıdır:

“Son zamanda ülkemizde bir ‘performans’ sözcüğü aldı başını gidiyor. Anlamını bilen de kullanıyor, bilmeyen de -bunlar daha fazla-. Zahmet edip sözlüğe bakan yok. Hadi biz bakalım:
1. Türkçe Sözlük, (Ankara, eklerle 7. basım, 1983, s. 957) şöyle diyor: ‘1.Herhangi bir başarı, 2. Bir sporcunun yapabileceği en iyi derece, takat, takat sınırı.’ Sözcüğün İngilizce olduğunu da ekliyor.
2. O halde ‘en iyi İngilizce sözlük’ sayılan Yeni Redhouse Lügati’ne” (İst. 6. basım 1986, s. 763) bakalım: ‘İş, fiil, amel, eser, ifa, eda, icra, yapma, temsil; eğlendirici şeyler yapma, sahnede rol yapma.’
3. Fransızcada da bulunan bu sözcük için Fransızca - Türkçe sözlüklere de bakalım. Annesi Fransız, babası Türk olan, tanınmış yazar ve çevirmen Reşad Nuri Darago’nun (1891 - 1962) yeniden düzeltilmiş, eklemelerle 7. basımı İstanbul’da 1966’da yapılmış olan Fransızcadan Türkçeye Yeni Lügat’inde (s. 422) sözcüğün anlamı şöyle: ‘Bir işte, müsabakada muvaffakiyet’.
4. Son olarak iyi bir ozan, yazar ve çevirmen olan Tahsin Saraç’ın (1930 - 1979) 1976’da TDK tarafından 2 cilt biçiminde yayımlanmış olan Fransızca - Türkçe Büyük Sözlük adlı yapıtına bakalım: ‘1. Bir yarışmacı ya da yarış atının yarışmada elde ettiği sonuç, 2. mec. Başarı, başarım, 3. (Bir sınav veya testte) elde edilen sonuç, 4. ruhb. Edim.’
Sonuç: Bu sözcüğün Türkçede bunca karşılığı varken, ısrarla İngilizcesinin yalan yanlış kullanılması kulağı tırmalıyor. Siz ne dersiniz?”

Ne diyeyim? Yalnız kulak tırmalamıyor; beyni bulandırıyor, akıl yürütmeyi ve düşünce üretmeyi zorlaştırıyor. Böyle tek sözcüğü pek çok anlam için kullandıkça daralıyor Türkçe, cılızlaşıyor.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (9 Ağustos 2012)

25 Temmuz Çarşamba

Tanju İzbek’i Milliyet’te çalıştığı günlerden beri, aşağı yukarı 30 yıldır tanırım. Cunda’da Ayna’ya, bana verilmek üzere bir kitap bırakmış. Tam kızımızla torunumuzu uğurlamak üzere İstanbul’a gitmek üzereydik. Dönüşte okurum, diye düşündüm; ama şöyle bir karıştırmak için elime aldığımda “noktası konmuş hayatların virgüle hasret bakışları” dizesiyle karşılaşınca elimden bırakamadım. Hiçliğimizin İnkârı adlı bir şiir kitabı bu. Hüseyin Kaplan yazmış, Kibele Yayınevi basmış. “Çocuk İmgemiz” adlı ilk bölümde çocuk temalı şiirler var: “çocuk / uğradığımız istismarların tatmini / konu mankenimiz, / anne/baba dediğinde başımızı gökyüzüne / değdiren küçük ilahımız, / yetişkin olduğumuzun kanıtı / hayat imtihanımız”. Neden çocuk, sorusunun yanıtı kitabın başındaki “Aydın Kaplan’ın Sevgili Anısına (1973-1983)” notundan anlaşılıyor. 10 yaşında bir oğul yitirmiş bir baba demek ki Hüseyin Kaplan. “Yüreğimizin devre mülkü, ruh çürüğümüzün estetik dolgusu, hiçliğe bıraktığımız sandal” diye başka bölümleri de var kitabın; ama ben ikinci şiiri de ilk bölümden seçeceğim: “çocuk / aşk yaşayamamanın telafisi / kimilerinin gecelik faizi / hayattan almaya çalıştığımız bakiye. / çocuk / ‘ortak bir şeyleri olmayanların ortaklığı’ / günahlarımızı saklayan masumiyet perdesi”.

26 Temmuz Perşembe

Adıma açılmış www.feyzahepcilingirler.com sitesini kızım ABD’den kurduğundan olmalı, o adresin posta kutusu yazışmalarında Türkçenin harflerini kullanamıyorum. Her seferinde ı yerine i, ü yerine u yazmaktan, ğ,ç,ş harflerini g, c, s ile göstermekten nefret ettiğim için, en sık bakmam gereken adres olmasına karşın çok az bakıyorum o posta kutusuna. Bu yüzden birçok iletiyi yanıtlamakta gecikiyorum, Sözgelimi Zühal Çankaya’nın son derece içten yazılmış, benden yazım konusunda yardım isteyen mektubunu yitirdim. Üç yıl öncesine kadar gidip bütün iletilere baktım, yok. Sildim mi yanlışlıkla, ne yaptım; bilmiyorum. O kadar içten bir mektup yanıtsız bırakılmazdı. Çok ayıp!

Ayla Çınaroğlu’dan gelen iletiyi de aynı nedenlerle haftalar sonra gördüm. “Bu 'oğlu'lu soyadlarına çoğunlukla yanlış takılar getirildiğine inanıyorum. Kendi soyadımda da ‘oğlu’ var. Çoğu yazar arkadaşım bile aynı hatayı yaparak ‘Çınaroğlu'na, Çınaroğlu'ndan’ biçiminde yazar. Oysa sizin de belirttiğiniz gibi bu bir bileşik sözcük ve üstelik bir özel ad. Yani ‘oğlu’ sözcüğünün anlamı burada gerçek değil. Ne ben bir çınarın çocuğuyum ne de bir oğlanım. Ses uyumu öne sürülüyorsa eğer, diyelim soyadım Çınaroğlu değil de Çınardoğu olsaydı, herhalde Çınardoğu'ya, Çınardoğu'dan diye takı alacaktı. Çınaroğlu'nun da Çınaroğlu'ya - Çınaroğlu'dan diye takı alması gerekir.” dedikten sonra, “Bilmem yanılıyor muyum?” diye soruyor Ayla Hanım. Hayır, yanılmıyorsunuz. Benim de yıllardır savunduğum bu! Bileşik sözcükler adı üstünde, bileşmiştir; yazarken nasıl tek sözcük olarak yazılıyorsa ek getirilirken de tek sözcük olduğu düşünülerek ek getirilmeli.

“Oldukça” sözcüğünün “çok” anlamına gelmediğini de ne çok yazdık. Bu konuya da değinmiş Ayla Hanım: “…bugün aldığım bir ilacın prospektüsünde, ‘... kullanımı oldukça kolay ve güvenlidir." yazıyor. Burada anlatmak istediği, ilacın kullanımının kolay ve güvenli olduğu. Oysa işin içine ‘oldukça’ sözcüğü girince, hiç de öyle tam kolaylık ve güven ifade etmiyor. ‘Oldukça’, ‘çok’tan azdır. Yani diyelim ‘oldukça güzel’, ‘güzel’den daha az güzeldir. ‘Oldukça güvenli’, ‘Güvenli’den daha az güvenlidir, ‘oldukça kolay’ da ‘kolay’dan daha az kolaydır.”

“Oldukça güzel” anlatmamış, çok güzel anlatmış Ayla Hanım “oldukça”nın anlamını. “… artık bunlara da yerleşmiş, kabullenilmiş yanlışlar olarak mı bakmalıyız?” sorusuna ise “evet” demeye içim elvermiyor; ama o kadar yaygınlaştı ki bu kullanım, geri dönüş pek olası görünmüyor.

27 Temmuz Cuma

“Ali Amca, Hülya Halam, Vanya Dayının, Burhan Amcadan diye sanlandırırken, buradaki ‘san’lar büyük harfle mi yoksa küçük harfle mi yazılmalı?” demişti Fevzi Günenç. “Sözünü ettiğim ‘san’lar özel isim gibi büyük harfle yazılmalıysa üst virgül konulmalı mı konulmamalı mı?” diye bir soru daha sormuştu. Ben ikinci soruyu yanıtlamayı unutunca O. Yavuz Ataman anımsattı: “Ahmet Amca yazacağız, tamam. Üst virgül sorusuna yanıt vermediniz galiba. Ahmet Amcadan mı, yoksa Ahmet Amca'dan mı?”

İşaretin doğru adının “kesme” olduğunu söyledikten sonra yanıta geçeyim: Çekim ekleri geldiğinde "Hasan Amca'dan, Fatma Hala'ya" diye kesme ile ayırarak yazacağız. Ancak “aile” anlamı kattığı için yapım eki sayılan "-lar, -ler" gelirse kesme kullanmayacağız. "Fatma Halalar, Hasan Amcalar" olacak o zaman.

28 Temmuz Cumartesi

Akrabalık adlarının, sanlar ve takma adların nasıl yazılacağı, eski yazı söz konusu olduğunda soru olmaktan çıkıp sorun durumuna gelebiliyor. Bilindiği gibi eski yazıda harfler başta, ortada, sonda bulunmalarına göre değişik biçimlerde yazılır; ama büyük harf, küçük harf ayrımı yoktur. Atatürk'ün Bursa ziyaretleri ile ilgili yazıları eski gazetelerden izleyip kitaplaştırma uğraşı içinde olan Nezaket Özdemir, 1928'e kadarki eski harfli haberleri çevirirken karşılaştığı sorunu, “Özel isimlerin yanındaki unvanlar, bazen de sadece unvanlar nasıl yazılmalı?” diye sordu. “Başvekil, vilayet mutemedi, heyet-i idare reisi, beyler, seryaver” gibi sözcüklerin; ama özellikle “birkaç özel isimden sonra gelen ‘beyler’ sözcüğünün” nasıl yazılacağını öğrenmek istedi.

Ada bağlı olan rütbeler, unvanlar büyük harfle başlanarak yazılır; ama özel adın önünde bulunmayan, tek başına olan unvanlar büyük harfle başlamamalı. Her ne kadar bütün gazeteler, yazının içinde, nerede geçerse geçsin “Başbakan” diye büyük harfle başlatarak yazıyorlarsa da öyle olmamalı. Özel adın yerini tutan sözcüklerin büyük harfle başlatılmasının sonu yok. Tümcenin ortasında “Babam” diye yazana, “Başbakan önemli; ama senin baban önemsiz” mi diyeceğiz o zaman?

Birden çok özel isimden sonra gelen "beyler"in büyük harfle başlaması gerekmez. Çok kişiye ait olduğu için böyle bir kullanımda "bey" sözcüğü, varlığı tek olana işaret etmiyor; başka bir deyişle özel ad kapsamından çıkıyor.

29 Temmuz Pazar

Kaç yıldır yazlarını Ayvalık’ta geçirdiğini bilmiyorum; 1980 Şubat’ından beri Berlin’de yaşadığını “Şiirlere Sarın Beni” alt başlıklı Kardeş Günlükler’inden öğrendim. Gültekin Emre’den söz ediyorum. Kaç kez niyetlenmiş günlük tutmaya, kimileyin başarmış, kimileyin başaramamış. Bence Kitap Yayınevinden çıkan elimdeki kitap başardığının kanıtı. Kitabına Kardeş Günlükler adını koyması da yüce gönüllülüğünün göstergesi. “Onca usta günlükçünün yanında çırak durmayı başarmak isterdim Kardeş Günlükler’le; şiirlere, dizelere, kitaplara sarılarak gömülmek istediğim gibi.” diyor kitabın “Günün Gününü Görmek” adını taşıyan ilk yazısında. Öteki yazıların tümü şiir yüklü; ama ben Ayvalık’ta tutulan günlüklere bayıldım. Neden, diye sorulur mu hiç!

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (2 Ağustos 2012)

17 Temmuz Salı

Tek elle kaldırılamaz; hem büyük hem ağır. Beyaz kuşe kâğıda basılmış 1327 sayfa, en az üç - üç buçuk kilo. Prof. Dr. Sedat Sever başkanlığında sekiz kişilik bir çalışma grubu tarafından yayıma hazırlanmış: 3. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu. Ankara Üniversitesi Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Uygulama ve Araştırma Merkezinin (ÇOGEM) 5 - 7 Ekim 2011’de yaptığı sempozyumunun bildirilerini ve atölye çalışmalarını kapsıyor. Yalnız Türkçe Öğretimi ve Çocuk ana başlığı altında 16, Çocuk Edebiyatı ve İnceleme ana başlığı altında 30 bildiri sunulmuş. Öteki ana başlıklar şunlar: Çocuk Edebiyatı ve Eğitim, Çocuk Edebiyatı ve Yayıncılık, Çocuk Kitapları ve Resim, Çocuk ve Gençlik Edebiyatı, Çocuk ve Masal, Çocuk ve Müzik, Çocuk ve Okuma Kültürü, Kitap ve Dil Gelişimi, Türk Edebiyatında Çocuk, Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Tarihi, Çocuk Edebiyatı ve Çeviri, Çocuk Gelişimi ve Edebiyat, Ayrıca atölye çalışmaları da yer bulmuş kitapta, çocuk kitabı yazarlarının çocuk edebiyatı konusundaki görüşleri de. Bilimsel, kapsamlı, büyük, geniş, sözcüğün gerçek anlamıyla “kocaman” bir kitap. Çocuk ve gençlik edebiyatı konusunda hiçbir boşluk, söylenmemiş hiçbir söz bırakmamış.

Hüseyin Altunya’nın hazırladığı Türk Çocuk Edebiyatı Kaynakçası’ndan da söz etmeliyim. O da Ankara Üniversitesi Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Uygulama ve Araştırma Merkezi (ÇOGEM) tarafından yayımlanmış. Kuram ve seçki nitelikli yapıtları, kılavuzları, katalogları, hatta gazete, dergi ve kitaplarda yer alan inceleme, eleştiri yazılarıyla bildirileri de kapsıyor.

19 Temmuz Perşembe

“Az ünlü bir yazarımız” diye söz ediyor Fevzi Günenç; yazılarında nokta, virgül gibi işaretlerden sonra sözcük aralığı vermediği gibi, kendi yaptığının doğru olduğunu da savunurmuş. Bütün noktalama işaretlerinden sonra tek vuruşluk bir boşluk bırakmak, okumayı ve algılamayı kolaylaştırır. Bu olmazsa yazı, insanın ruhunu karartan bir sıkışıklık duygusu veriyor. Fransızcada böyle bir kural olup olmadığını da soruyordu Fevzi Günenç. Dillerle değil, görsellikle ilgili bir durum bu; dilden dile değişiklik göstereceğini sanmam.

“Kast ediyordun” diye mi yazılır; “kastediyordun” diye mi? Günenç’in bir başka sorusu da buydu. “Kayıt, kayıp” gibi sözcüklerin Arapça asıllarının “kayd, kayb (hatta gayb ve gaip) olması gibi, “kasıt”ın aslı da “kasd”. Türkçeye uydururken sondaki ünsüzlerin arasına ünlüleri biz eklemişiz. Yanlarına “etmek, olmak” gibi yardımcı eylemler geldiğinde bizim eklediğimiz ünlüler düşüyor, sözcükler asıllarına dönüyor. Bu olay, “hece düşmesi” diye adlandırılır dilbilgisi kitaplarında; hece düşmesine uğramış “kaydetmek, kaybolmak” gibi, “kastetmek” bileşik eylemi de bitişik yazılır.

Yüzyıllardır kullandığımız için Türkçeleştirdiğimizi sandığımız bu sözcüklerin bileşik eylem oluştururken asıllarına dönmeleri ilginç değil mi? Biz onların Arapça olduğunu unutuyoruz; ama sözcük unutmuyor aslını ve bizim eklentilerimizi atıp aslına dönüyor.

“Son zamanlarda iyice azgınlaşan Osmanlıca sözcük kullanma modası”ndan da söz etmiş Fevzi Günenç. Daha Arapça dersleri başlamadı. Hele bir başlasın artışı o zaman görün siz. “Az Sayın Başbakanımız” bir demecinde, batı dillerinin Türkçemizi egemenliği altına aldığından söz ederken Osmanlıca sözcükleri ayıklamanın dilimizi kısırlaştırmak olduğunu mu söylemiş? Bir gazetecinin “Arapça, Farsça sözcüklerin kullanılması işgal sayılmıyor mu?” sorusunu ise duymazdan mı gelmiş? Doğrusu hiç şaşırmadım. Ona kalsa Arapçayı resmi dil bile yapar.

20 Temmuz Cuma

Dr. Meltem Ege’nin sorusunu da dün üzerinde durduğum konu çerçevesinde değerlendirmek gerek. “Cumhuriyet gazetesinde, yazilarinizi takibetmeye calisiyor ve benim gibi dilimizi kullanirken yapilan yanlisliklardan rahatsiz oldugunuzu anliyorum, hadi ,oldukca cahil olan halkimiz neyse, ama, tv spikerleri veya yazarlarimizin kullandiklari bozuk lisani nasil affedecegiz?” diye başlamış iletisine Meltem Hanım; ama yanılıyor. Rahatsız olduğumuz konular aynı değil. Ben doğudan da batıdan da gelse yabancı dillerin Türkçe üzerinde egemenlik kurmasından rahatsızım. Türkçenin İngilizcedeki harflerle yazılmasından, Arapçanın kurallarının Türkçe üzerinde geçerli kılınmaya çalışılmasından… “Erdogan'ın Italya baskentinE tesrif ettigi saatlerde” denmesi beni rahatsız etmez. “Teşrif etmek”in “şereflendirmek” demek olduğunu, dolayısıyla bir “yere” değil, bir “yeri” denmesi gerektiğini düşünüyor olmalı Meltem Hanım. Teşrif etmek, “şereflendirmek, onurlandırmak” anlamlarının yanı sıra doğrudan doğruya “bir yere gelmek” anlamını da kazanmış Türkçede. TDK Türkçe Sözlük bu anlamın örneğini Attila İlhan’dan vermiş: “Efendi hazretleri nihayet teşrif edebilmişler demek?” Öyleyse “bir yeri teşrif etmek” biçiminde kullanılır diye diretmek artık gerekmez. Türkçe, sözcüğün kullanımını değiştirmiş. Biz de Arapçaya değil, Türkçeye bağlıyız.

“EvrakLAR” ve “vesaitLER”de olduğu gibi, zaten çoğul olan sözcüklerin “katmerli çoğul” yapılmasından da rahatsız Meltem Hanım. “Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?” diye sormasına güvenerek ve kendisini kırmayacağımı umarak açık açık yazacağım düşüncemi. “Evrak” evet, “varak” sözcüğünün çoğuludur; ama “varak”ı neredeyse hiç kullanmıyoruz. “Evrak”ın çoğul olduğunu bilmeleri için, insanlardan “varak”ın “yaprak” anlamına geldiğini öğrenmelerini istememiz gerekecek. Neden isteyelim? Arapçanın kuralları bizi neden bağlasın? Hadi “vesait”in tekilinin “vasıta” olduğunu, çoğul eki getirilecekse “vesait”e değil, “vasıta”ya getirilmesinin uygun olacağını öğrettik diyelim. “Evlatlarım” diyen birine ne diyeceğiz? “Evlat, ‘velet’in çoğuludur. Evlatlarım denmez, veletlerim demelisin!” diye uyaracak mıyız onu da?

21 Temmuz Cumartesi

Niye torunlar çok sevilir? Sanırım anne - baba olmanın ağır sorumluluğu altında kendi çocuklarımızı doyasıya sevememiş olduğumuz için. Torun söz konusu olduğunda sorumluluk anne ve babasında kalıyor; büyükanne ve büyükbabaların sevme zamanı ve hakkı çoğalıyor. “Nine” ve “dede” değil de “büyükanne” ve “büyükbaba” diyerek yaşlı görünmeye çare bulduğumuzu sandığımız gibi, özlemin acısını hafifletecek bir şeyler de bulabilsek keşke… Bu kez daha zor geleceğini biliyordum ayrılığın. Öyle de oldu. Yeniden ayrılık, yeniden özlem…

24 Temmuz Salı

Devam kitapları biraz şanssız mıdır? Onur Ataoğlu’nun Japon Yapmış’ını zevkle okumuş, günlüklerde de söz etmiştim. Japon Ne Yapmış’a (Çınar Yayınları) aynı ilgiyi gösteremedim. Oysa bu kitapta yine son derece ilgi çekici şeylerden söz ediliyor. Ataoğlu, “Japonya’da yabancı olmayı, günlük hayat koşturmacası içinde Japonya’nın çeşitli kültürel görünümlerini, Japon mutfağını, Japon bahçelerini, akıl ötesi Japon icatlarını, Japon mafyası Yakuzayı, sinek avlayan polisleri, dini festivalleri, Japon öcü hikâyelerini (…) kısacası Japon’un neler yaptığını, hem düşündüren hem de eğlendiren bir dille anlatmaya devam ediyor.”

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (26 Temmuz 2012)

10 Temmuz Salı

Soyadı benimkinden bile garip. Bedriye Korkankorkmaz ile tanışan, soyadını bir daha unutmuyordur. Kitaplarla Söyleşi’nin (Camgöz Kitap) arka kapağında. “Yazın tarihine altın harflerle adlarını yazdıran düşünürlerin, yazarların, şairlerin biyografilerinden, eserlerinden edebiyatın insan yanını, ruhsal analizini ortaya koymaya çalışan bu kitapta yazarların ve yapıtların bilinçaltını keşfedeceksiniz” denmiş. André Gide’ten Oscar Wilde’a yazarların, Montaigne’den Erasmus’a düşünürlerin, Rimbaud’dan Enver Gökçe’ye şairlerin ele alındığı kitapta Milena Jesenska da yer bulmuş, Virginia Wolf da.

Ayşe Gaffaroğlu, anladığım kadarıyla tuttuğunu koparan, ilginç bir kadın. Bankacılık yapmış, yaratıcı yazarlık ve senaryo yazma kurslarına katılmış. Emekli olduktan sonra Ankara’da Kaşık Lokantasını çalıştırmış. 2005’ten beri Ürgüp’ün Ayvalı Köyünde Öykü Evi adını verdiği butik otelini işletiyormuş. Yıllardır biriktirdiği kitaplarla köy çocuklarına bir kütüphane açmış. Öyküleri daha önce yayımlanmış; Bir Kaşık Mutluluk (Kurgu Kültür Merkezi Yayınları) ilk romanı. Romanın, onun kadar güçlü olmasa da yazarını andıran Nehir adlı bir kahramanı var. “Bir kaşık mutluluktu Nehir’in istediği… Bir nefes, ‘Sırtına hırkanı al, üşütürsün’ diyen bir ses. ‘Ben buradayım’ diyen fısıltı… Dağlar arasında tersine aktığından mı ne; olmadı elini tutan. O da inatla kendine uzanan eller yarattı hayallerinde”.

12 Temmuz Perşembe

“Akıl alır gibi değil!” diyerek neredeyse feryat ediyordu Aziz Naci Doğan. “‘Mevki makam’ sahibi koca koca insanların, o arada gazete yazı işleri yetkililerinin Türkçemizde pırıl pırıl, işlek bir tam karşılığı bulunan ve bu tam karşılık da ‘bant çözümü’ ya da ‘bant çözümleri’ biçiminde olan şu sıradan terimi (üstelik İngilizcenin de kafasını gözünü yararak) ‘tap’ ya da ‘tapeler’ diyerek büyük bir ciddiyetle, hiç tedirginliğe düşmeden kullanmaları akıl alır gibi değil...” Naci Bey haklı. Gerçekten de öyle kullanıyorlar. Ne denebilir ki!

13 Temmuz Cuma

Bir türküde geçen “mormeni” sözcüğünün “böğürtlen” anlamına geldiğini yazmıştım. Anais Martin telefon edip sözcüğün Ermenicede bu anlamda olduğunu söyledi. M. Ali Işıksoluğu Ege ve Batı Toroslar yörelerinde "mor menevşe / menekşe" karşılığı olduğunu yazdı. A. Tarık Emre de sözcüğün benzeri olan “mormirik”in eşinin memleketi olan Kemaliye'de “böğürtlen” anlamında kullanıldığına tanık olduğunu anlattı. Eski adı Eğin olan Erzincan'ın ilçesi Kemaliye’de neredeyse bütün köylerin adlarının Ermenice olduğunu ve bu adların değiştirildiğini; ama yerleşik nüfusu 2250 olan ilçede yaşı elliyi geçenlerin bu âdları kullanmayı sürdürdüklerini de anlattı. Ermenice köy adlarına “Abrek, Ağrik, Gemürgep, Gerüşla, Geşo, Hapanos, Pegir veya Peyir, Şırzı, Venk” gibi örnekler verdi. “Bir zamanlar sayıları binlerle ifade edilen Ermenilerden hiçbiri kalmamış Kemaliye'de.” deyip 27 yıl önce ilk kez gittiği Kemaliye’de tanıştığı Kemancı Esteban ile adını unuttuğu klarnetçinin rahmetli olduklarını öğrendiğini yazarken Ermenilerin klarnete “gırnata” dediklerini de anımsayıp ekledi. Bir de Necatibey Mahallesinin değiştirilen adının öyküsü var anlattıkları arasında: “Rahmetli babam 1953'te (ben doğmadan önce) Fatih'teki nüfus kütüğünü Ankara merkez ilçeye aldırmış. Gel zaman git zaman, merkez ilçe Altındağ sınırlarında kalmış ama mahallenin adı hiç değişmemiş. Necatibey mahallesi birkaç ay önce aniden Kale mahallesi oluvermiş. İçişleri bakanlık yetkililerinden etkili bir kişi Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki Milli Eğitim bakanı Mustafa Necati'nin adını silmiş oluyor böylece. Ne diyelim; böyle dirayetli yöneticileri Allah sevenlerine bağışlasın!”

14 Temmuz Cumartesi

Söze, “Sevgili Yazarım” diye başlayıp gönlümü fetheden Fevzi Günenç’in soruları çok. Teker teker ele alacağım. İlk sorusu şu:

“Bir metinde akrabalık ilişkisini belirleyen isimleri Ali Amca, Hülya Halam, Vanya Dayının, Burhan Amcadan diye sanlandırırken, buradaki ‘san’lar büyük harfle mi yoksa küçük harfle mi yazılmalı? Kimileri büyük, kimileri küçük harf kullanıyor da onun için bu soruyu bir ‘iyi bilen’e sormak gereğini duydum. Sözünü ettiğim ‘san’lar özel isim gibi büyük harfle yazılmalıysa üst virgül konulmalı mı konulmamalı mı? Pek çok yazarımızın bu konuda çelişkide olduğunu ayrımsıyorum.”

Eski Türk Dil Kurumunun Yazım Kılavuzu akrabalık adlarını büyük harfle başlayarak yazmayı önerirken 1980’den sonra kurulan TDK, o büyük harfleri küçülttü. Pek çok yazarı çelişkiye düşüren durum bundan kaynaklanıyor. Özel adın, kendisinden önce ya da sonra gelen akrabalık adları, sanlar ve takma adlarla bir bütün oluşturduğu düşünülürse bu bütünün bir sözcüğünü büyük, ötekini küçük harfle başlatmak doğru olmasa gerek. “Ali Amca” dendiğinde o kişinin adı, iki sözcükten oluşuyor. Bu yüzden Ali gibi, amca sözcüğü de büyük harfle başlatılmalı.

15 Temmuz Pazar

“05. 07. 2012 günlü Türkçe Günlüklerinde, Bayram Bilge Tokel'in Türküler Kalır kitabını tanıtırken, kitaptan alıntıladığınız bir tümcede geçen "...Cumhuriyet sonrasında ise..." anlatımına takıldım. Yazar, tümcesine " Cumhuriyet dönemi öncesinde..." sözcükleriyle doğru bir giriş yapmışken, "...Cumhuriyet sonrasında... " diyerek, sanki, Cumhuriyetin bittiği gibi bir izlenime yol açıyor. Doğrusu, "...Cumhuriyet döneminde..." olması gerekmez mi?” Hüseyin Güney’in bu sorusu bana, “Türk edebiyatı üçe ayrılır” diye başlayan sınıflandırmayı anımsattı. Bu ezberlenmiş ayrıma ne zaman değinsem “İslamlıktan önceki Türk edebiyatı” dedikten sonra durup öğrencilere bir tuzak hazırlardım. Kimi öğrenciler, “İslamlıktan sonraki Türk edebiyatı” diye atılırlardı hemen. “Sonraki?” sözcüğünü bir kez daha vurgulamamdan sonra anlarlardı hatalarını. İslamlıktan sonrası diye bir şey yok ki! “Cumhuriyet sonrasında” derken, “Cumhuriyetin ilanından sonra” denmek istenmiş; ama Hüseyin Bey’in önerdiği gibi söylense yanlış anlama önlenmiş olurdu.

16 Temmuz Pazartesi

Çocuklara çocuk diliyle konuşulması, suya “bu”, gezmeye “atta” vb. şeyler denmesi, çocuk anadilini öğrenmeye çalışırken onu zora koşmak olur. Doğrudan “su” demeyi öğreneceğine önce “bu” demeyi öğrenmesi, çocuğun anadilinin diksiyonunu kavramasını, sözcük dağarcığını zenginleştirmesini geciktirir. 50 yaşına gelmiş, hâlâ “çocukça” konuşarak sevimli olduğunu sananlar konunun dışında! “Çocukça” dediğim dili, çocuklar için büyüklerin icat ettiğini düşünürdüm. Öyle değilmiş. Torunum kafasını iki yana sallayıp “Ee - ee” demeye başlayınca, “Uykusu gelmiş. Bak kendi ninnisini kendisi söylüyor” dediğimde annesi, “İyi ama, ben ona şimdiye kadar hiç ninni söylemedim ki!” deyince aklım suya erdi. “Atta”yı da ilk kez onun ağzından duyduk. “Taytay” da mı dedi ne? “Mama” kesin çocuk icadı. “Cici” ve “kaka” da öyle. Bakın siz şu çocuklara, ne sözcükler üretmişler.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (19 Temmuz 2012)

4 Temmuz Çarşamba

Aziz Naci Doğan, Türkçe Günlükleri’nin katılımcılarıyla "Azerbaycan Türkçesinin içerdiği belirgin sorunlar" konusunu tartışmamızı istemişti. Okurlarım onun beklediği ilgiyi göstermeyince üzüldüğünü ve derin bir düş kırıklığı yaşadığını bildirdi. Aşağıdaki türkü ile birlikte:

Evleri var hana hana,
Evleri var a gülüm, hana hana!
Men kül oldum yana yana,
Men kül oldum ay anam, yana yana!

(...)
Obaları oymak oymak,
Obaları a balam, oymak oymak!
Yavan sözdür, yardan doymak,
Yavan sözdür ay anam ay anam, yardan doymak!

Sözünü, “Öz kardeşlik duygularını her daim canlı tutmalıyız derim ben!” diye bağlayarak şunu da anlatmıştı:

“Bu güzelim Azeri ezgisini yıllar önce (1994 baharında) TRT ekranlarında, Turgut Özakman ve Ziya Öztan imzalı o müthiş Milli Mücadele destanı başyapıtı Kurtuluş dizisinin beşinci bölümünde ilk kez dinlediğimde nefesim kesilmişti. 26 Ağustos 1922 Büyük Taarruzu öncesinde, Azerbaycan Büyükelçisi İbrahim Abilev'in ev sahipliğindeki şık resepsiyonda, kadın Azeri halk sanatçısının dilinden dökülmüştü türkü ve hemen ardından da piyano başında Türk ve Azeri hanımlar, beraberce İzmir'in Kavakları’nı seslendirdiklerinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa'nın gözleri dolmuştu Elçi Abilev'le kucaklaşırken.”

7 Temmuz Cumartesi

Adı çoktandır market olan mahalle bakkalında bu sabah Recai Şeyhoğlu ile karşılaşmak sürpriz oldu. Yazları Ayvalık - Sarımsaklı’ya geldiğini biliyordum; ama evlerimizin bu kadar yakın olduğunu tahmin etmiyordum. Bu karşılaşma, Erhan Çiftçi’yi anımsattı bana. “Aslında sorumu size, Ayvalık sokaklarında rastladığımda sorabilirdim” diye yazmıştı o da. Erhan Bey, Ayvalık’ta bir ilköğretim okulunda öğretmenmiş. Henüz karşılaşmadık; ama yazın buradaysa onunla da karşılaşabiliriz bir gün.

Sorusu “ilköğretim okulu” sözünün kısaltmasıyla ilgiliydi Erhan Çiftçi’nin. “İlköğretim kavramı bitişik yazıldığı için” kısaltmanın da İÖ olması gerektiğini düşünüyor; ama resmi belgelerde İ.Ö.O, İÖO gibi kısaltmalarla karşılaşıyormuş. En son “İÖ.O” diye bir kısaltma görünce bana yazmaya karar vermiş.

Yeni 4’lü sistem uygulanmaya başlanınca “ilköğretim” kavramı kalacak mı, bilmiyorum. Yalnız “ilköğretim” sözcüğü için değil, bütün bileşik sözcükler için bir genelleme yapılabilir. Bileşik sözcük, artık tek sözcüktür. Bileşik sözcüklerin bileşik değilmiş ve iki ayrı sözcükmüş gibi algılanarak kısaltılmaları yanlış. "İlköğretim" de bileşik bir sözcük. Bu yüzden yapılacak kısaltmada tek sözcük sayılması gerekir. Gelelim noktalı mı, noktasız mı yazılacağına… Büyük harflerle yapılan kısaltmaların arasına nokta konmaz. Kural böyle. Öyleyse "ilköğretim okulu" sözünün kısaltması "İO" olmalı.

8 Temmuz Pazar

Elif Çalık’ın sorusu da bileşik sözcüklerle ilgiliydi? “Türkçenin ucubeye dönüştürülmesinin acı sürecine tanıklık eden biri olarak, Cumhuriyet'in Kitap ekindeki yazılarınızın ilaç gibi geldiğini söylemek istiyorum. Söz konusu çirkinleşmeden rahatsızlık duyan ve bunu engellemek isteyen insanların olduğunu bilmek güzel. Bu yoldaki tüm çaba ve emekleriniz için sizi kutluyor ve teşekkür ediyorum.” diye incelik gösterdikten sonra sorusuna geçmiş, “Uzun zamandır aklıma takılan ve doğrusunu kimsenin tam olarak bilemediği bir sorum var size.” diyerek şunu sormuştu:

“Beylerbeyi semtinde bir adres tarif edecek olsam ‘Beylerbeyi'nde’ mi, yoksa ‘Beylerbeyi'de’ mi demeliyim? Doğrusu ‘Ahmet Bostanoğlu'ndan...’ mı, yoksa ‘Ahmet Bostanoğlu'dan...’ mıdır? Verdiğim örnekteki gibi özel isimlerde, sanki tamlananmış gibi görünen ikinci sözcüğe vurgu yapar gibi ‘...-nde/-nda’ eki mi, yoksa sözcüğü bir bütünmüş gibi algılamayı kolaylaştıran ‘...-de/-da’ eki mi kullanılmalıdır?”

Bileşik sözcük yapısında olan yer adlarında o ad, (tamlama olduğu unutulup) tek sözcük olarak algılanmaya başlanıncaya kadar, tamlama olarak işlem görüyor. Şunu demek istiyorum: "Emin+ön-ü", tıpkı "beyler+bey-i" gibi, belirtisiz ad tamlaması biçiminde yapılmış bir bileşik sözcük. Ancak "emin" ve "ön" sözcükleri, kendi anlamlarından tümüyle uzaklaşıp "Eminönü", tek sözcüklük bir yer adı olarak algılandığı için, "Eminönü-n-ü" yerine (artık) "Eminönü-y-ü" demek, kulağımızı tırmalamıyor, daha doğal geliyor.

"Beylerbeyi" için bu dönüşümün ne kadar süreceğini tahmin etmek pek kolay değil. Ancak "Beylerbeyi-y-i" denmesinin çok uzun süreceğini; hatta kulakta bıraktığı tınıdan (kakafoni) dolayı hiçbir zaman bu biçimi almayacağını söylemek kehanet olmasa gerek. Kısacası, daha uzun süre, "Beylerbeyi-n-i, Beylerbeyi-n-e" demeyi sürdüreceğiz.

"Ahmet Bostanoğlu'ndan" yerine, "Ahmet Bostanoğlu'dan" demenin ise daha kısa süreceğini söyleyebilirim. Şimdi bile "Ahmet Bostanoğlu'dan" diyebiliriz. Yadırganacağını sanmam. Demek istediğim, bu bir süreç meselesi. Zamanı dolduğunda; yani bileşik sözcük sıradan bir sözcük olarak algılanmaya başlandığında kendisine getirilecek ekler de herhangi bir sözcüğe getirilen ekler gibi olacaktır.

9 Temmuz Pazartesi

Türkçenin konuşulduğu bir TV programında tanışmıştık. O da Türkçeye emek verenlerden biriydi. Malzeme Bilimi ve Mühendisliği Terimleri Sözlüğü hazırlamıştı. Aynı üniversitedeymişiz. Daha sonra öğle yemeklerinde karşılaştık sık sık. Emekli olup bütün zamanını ve gücünü yazmaya ayırmayı düşündüğünde eşi Seher Hanım’dan büyük destek gördü. Çatı katında bir yazı odası hazırlayacaktı kendine, yazacaktı. Yazdı da. Bir romanı, bir oyunu, bir de öykü kitabı yayımlandı. “93 Harbi’nden 1918’e Doğu Anadolu” alt başlığını taşıyan Vatan Vardı Kurtarılacak adlı romanı abm yayınevi tarafından yayımlandı. Bana 8. 11. 2011 tarihinde imzalayıp göndermiş. Kitap elime, yazarı Nihat Kınıkoğlu’nun ölüm haberini aldıktan sonra geçti. Yaşam ne garip!

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (12 Temmuz 2012)

26 Haziran Salı

Tarih Üzerine Söyleşi adlı kitaptan daha önce söz etmiş miydim? Oliver Stone’un sorduğu soruları Tarık Ali’nin yanıtladığı bir söyleşinin kitabı bu. Pınar Arpaçay Türkçeye çevirmiş. “İki muhalif, Amerikan bayrağını bir dart tahtasının üzerine gerip sallıyorlar oklarını. Hedef bir ülke değil elbette. Hedef, Birleşik Devletler’in II. Dünya Savaşından sonra kurduğu küresel imparatorluğun dünya coğrafyasındaki tarihsel seyri. Ve bu tarihin insanların yaşamlarını tümüyle değiştiren ‘asla kaybolmayacak’ izleri” Bu kitap gibi, Alfa -Tarih dizisinden çıkan bir başka kitap da Kapitalizm Tarihi alt başlıklı Amansız Devrim. “Kitabın başlıca savlarından biri, kapitalizmin doğuşunun engellenemez, kaçınılmaz bir olgu ya da kader olmadığı.” Joyce Appleby’nin yazdığı, Ali Cevat Akkoyunlu’nun dilimize çevirdiği Amansız Devrim, “…önüne çıkan her şeyi yutarak büyüyen bu acımasız sistemin çarpıcı öyküsünü” anlatıyor.

27 Haziran Çarşamba

Giovanni Scognamillo'nun, Halit Refiğ'e gönderdiği mektupta "film" kelimesini "filim" diye yazdığına dikkat çekmiştim. Orçun Üçer, sözcüğü Enis Batur’un da “filim” diye yazdığını anımsamış, “Eskiden de edebiyatımızda böyle bir kullanım var mıydı (ki, okunduğu gibi yazılan dönemler olduğunu eski kitaplarda görüyoruz: Descartes’ı ‘Dekart’ yazmak gibi. Dolayısıyla, var demektir bu), yoksa, yazarların tercihleri mi?” diye sormuştu.

Arapçadan ve Farsçadan Türkçeye sözcüklerin aktarıldığı Osmanlı döneminde o dillerle aynı alfabe kullanıldığı halde, yazım sorunları vardı; ama bugünkünden epey farklıydı. Fransızcadan sözcük alınmaya başlandığında bir bocalama yaşandı. O sözcükler, özellikle de özel adlar nasıl yazılacaktı? Alfabe değişmeden önce bir süre, Arap yazısının içinde Fransızca sözcükler, Fransızcadaki yazılışlarıyla yer aldı. Alfabe değişikliğinden sonra Fransızca sözcükleri (özel adlar da dahil) Fransızcada yazıldığı gibi değil, söylendiği gibi yazma başarısını gösterdik. Böylece bu sözcükler kendiliğinden Türkçeye uydurulmuş oldu. Bunun Batı karşısında onurlu ve dimdik durduğumuz bir döneme denk gelmesi bence rastlantı değil; çünkü daha sonra batı karşısında eğildikçe onların sözcüklerini kendimize uydurmaktan çekinir olduk. “Spor” sözcüğü de bir dönem “sipor, ispor” diye yazılmaya çalışıldı. Bugün ise “spor”ların “sport”a dönüştürülme çabasında siyasal duruşun etkisi olmadığı söylenebilir mi?

Bugün yazımda, benimsenmiş, yerleşmiş kurallara uyuyoruz. Bu kuralların dışındaki kullanımları “yazarların tercihi” saymak benim içime sinmez doğrusu. Yazarların dilin geçerli yazım kurallarını dikkate almamak gibi bir özgürlüğü olabilir mi? İngilizce, Fransızca yazarken kılı kırk yaran, bu dillerin kurallarıyla ilgili nutuklar atanların iş, kendi dillerine geldiğinde kural dışı kullanımları “özgürlük, tercih” vb. saymaları Türkçeye haksızlık olmaz mı? Dile en başta saygı göstermesi gereken kişi yazar değilse kimdir?

28 Haziran Perşembe

“Medyada ‘birkaç, birçok’ gibi yerine göre sıfat ya da belgisiz zamir olarak kullanılabilen sözcüklerin birbirinden ayrılarak yazıldığını görüyoruz: ‘bir çok, bir kaç’ gibi. Bu sözcükleri böyle kullanmanın yazım yanlışı olup olmadığını size sormak isterim. Eğer bu sözcükler artık bu şekilde yazılıyorsa ‘bir kaç’ veya ‘bir çok’ derken sözcüklerin boşluk bırakılarak okunması gerekmiyor mu? O zaman iş büsbütün çığırından çıkıyor diye düşünüyorum.” demiş Tarık Kaya.

Şimdi buna da yazarların tercihi, yazar özgürlüğü falan mı diyeceğiz? Olmaz ki! “Medya”da o sözcükleri ayrı yazanlar, yüksek yüksek okullar bitirdiler; kapı gibi diplomalar aldılar; ama o sözcüklerin bitişik yazılacağını, neden bitişik yazılmaları gerektiğini öğrenememişler demek ki! O sözcükler ayrı yazılmıyor, hayır! O sözcükler daima bitişik yazılıyor. Bunun nedeni, bileşik sözcük oluşturmaları ve oluşturdukları bileşik sözcüğün artık tek sözcük gibi işlem görmesi gerektiği. Bileşik sözcüğün oluşup oluşmadığının en kolay denetlenme yolu da sözcüklerin tek başınayken taşıdıkları anlamı hâlâ taşıyor olup olmadıklarına bakmak. Şunu diyorum: “Kaç” sözcüğü tek başınayken “Kaç?” diye yazılan bir soru sözcüğü değil midir? “Birkaç”taki “kaç” bu anlamda mı? Değil. O zaman bileşik sözcük oluşturmuş; yani, tek sözcük olmuş. Demek ki “birkaç” diye yazılması gerek. “Birçok”taki “bir” ve “çok” da artık kendi anlamlarını taşımıyor; demek “birçok” da bir bileşik sözcük, o da bitişik yazılacak.

Bir de kendi anlamını yitirmemiş sözcükleri bitiştirmeye kalkanlar var. Yapmayın! Sözcüklerin de bağımsızlık hakları var. Durup dururken onları başka bir sözcüğün kuyruğuna takıp bağımsızlıklarına son veremezsiniz. Bu türdeki yanlışlar en çok “her” ve “bir”in yanına küçük sözcükler geldiğinde yapılıyor.

Şöyle bir liste işe yarar mı acaba?

Daima bitişik yazılacaklar: Daima ayrı yazılacaklar:

herkes (herkez değil) her şey
herhangi (bir şey) her an
hiçbir her gün
birkaç bir şey
biraz bir an
bir gün

30 Haziran Cumartesi

Ercan Dalkılıç, “Sanırım üç noktanın art arda kullanılması gerektiği hallerde, iki nokta kullanılabiliyor üç nokta yerine ya da ben öyle anladım Vüs'at Bener'in metinlerinden... Başka yerde kullanımını görmedim çünkü. Aydınlatabilirseniz beni çok mesut olurum.” diye yazıp Vüs'at O. Bener'de gördüğü yan yana iki noktanın (..) kullanımını sormuştu.

Yan yana iki nokta (..) diye bir işaret hiçbir yazım kılavuzunda yer almaz. Eğer cümle bitmişse nokta (.) konur; bitmemişse, duygu devam ediyor ya da başka örneklerin varlığı sezdirilmeye çalışılıyorsa üç nokta (...) konur. Yan yana iki nokta diye bir işaret YOK. Yan yana iki nokta kullanımına ne yazık ki pek çok köşe yazarında da rastlanıyor ve gazetelerde görüldükçe böyle bir işaret olduğu sanılıp yaygınlaşıyor.

1 Temmuz Pazar

Torunum farkında olmadan bana dil kullanımının çocukta nasıl geliştiğini gözleme fırsatı veriyor. Aras şu anda konuşmuyor. Konuşmuyor mu dedim? Yanlış! Konuşuyor, hem de durmadan konuşuyor. Biz sormadan Birleşik Arap Emirliklerinin başkentini söylüyor; sık sık De Gaulle’den söz ediyor. Sesleri art arda dizip sözcükler oluşturuyor. Demeç verir gibi elini kolunu sallıyor. Sesinin tonunu kâh sorar gibi, kâh şaşar gibi değiştirerek soru ve ünlem tümceleri kuruyor. Ne var ki bu konuşma, bilinen dillerin hiçbirine uymuyor. Uzakdoğu dillerini andırdığını söyleyenler ya da Çeçenceye benzetenler var; ama şimdiye dek ne dediğini tam olarak anlayanımız yok.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (5 Temmuz 2012)

21 Haziran Perşembe

Olcay Akkent uzun süredir yazmıyordu; bir sokağın “Faikbey” olan adının bir günde niçin “Betül” olduğunu sorduğumuz günlük onun da derdini depreştirmiş. Anneannesi ve dedesinin 1900’de Nişantaşı’ndan Üsküdar’a geldiklerini, Ayazma Mahallesinin Hasbahçe adlı sokağında aldıkları arsaya ahşap bir ev yaptırdıklarını, kendisinin de bu evde dünyaya geldiğini anlattıktan sonra, sözü günümüze getirip yerel seçim öncesinde mahallenin adının Aziz Mahmut Hüdai diye değiştirildiğini söylüyor Olcay Hanım ve haklı olarak soruyor: “110 yıllık mahallemin adı neden değiştirildi? 110 yıl zarfında kaç kuşak yetişti o mahallede. Yalnız bana değil, o mahallede yetişmiş insanların tümüne yapılmış bir saygısızlık değil midir bu?”

Ankara'da aynı şeyin yapılagelmekte olduğunu bildiren İlter K. Akbuğ: “Bahçelievler'deki cadde ve sokak numaraları değiştirilmiş, bazılarına yani adlar konurken bazıları ise yeniden numaralanmış ve tabelalara yeni numara ile beraber ‘Eski No....’ şeklinde bilgi verilmiştir. Bu durumda eski numaralar niçin değiştirilmiştir; bu konuda kimsenin bilgisi yoktur.” dedikten sonra Ankara'da Çayyolu Koru Sitesi yanında bulunan bir bulvarın adını yazmış: Banga Bandhu Şeyh Mucibir Rahman Bulvarı. Birileri Ankaralılarla dalga geçiyor olmalı.

Kadıköy Belediyesi Basın Danışmanı Arife Avcu, yakındığımız değişiklikleri Kadıköy Belediyesinin değil, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin yaptığını belirtiyor ve yalnız sokak adlarının değil, kapı numaralarının da değiştirildiğini söylüyor. Konuya ilişkin iki fotoğraf ile Semra Çelebi’nin Gazete Kadıköy’de yayımlanan yazısını da eklemiş. Bu karışıklığın bir yetki karmaşasından kaynaklandığı belirtilen yazıda Kadıköy Belediyesi bütün yenileme işlemlerini bitirdikten sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesinin yeniden işe giriştiği anlatılıyor ve şöyle deniyor: “Kadıköylü vatandaşlar, özellikle de dükkânı olan esnaf şikâyetçi çünkü kapı numaralarında yapılan ufak değişiklikler bile, bir dolu sıkıntıya yol açıyor. Bunun yanında her binada iki levha olması da çirkin bir görüntüye neden oluyor. Kimi yerlerde İBB’nin levhaları, Kadıköy Belediyesi’nin duvara monte ettiği levhaların üzerine yapıştırılmış ancak bunlar da güçlü bir rüzgârda yerlere düşüyor.” Gazetenin haberi, “Bütün bu karmaşanın ardından vatandaşların şikâyetlerini de dikkate alan Kadıköy Belediyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi ortak bir çalışma başlattı. İBB Harita Müdürlüğü ve Kadıköy Belediyesi Harita ve Numarataj Bürosu elemanlarının ortak çalışmasıyla farklılıklar en aza indirilmeye ve vatandaşın mağduriyeti giderilmeye çalışılıyor.” diye umutlu bitiyor.

22 Haziran Cuma

“Sözüm ona” mı, “sözümona” mı? Cumhuriyet’te gördüğü bir resmin altındaki yazıdan hareketle Mustafa Kemal Oyman sormuştu. Kolayca tahmin edileceği gibi, TDK’nin Yazım Kılavuzu ayrı, Dil Derneğininki bitişik yazımı önermiş. Neye göre karar verilmeli? Sözcüklerin tek başınayken taşıdıkları anlamı yitirip yitirmediklerine göre. Yitirmişlerse bileşik sözcük oluşturmuşlar demektir; o zaman bitişik yazılmaları gerekir. “Sözüm sana değil, sen hiç alınma; sözüm ona” dendiğinde elbette ayrı yazılmaları gerek. “Güya, sanki, sözde” anlamlarına gelecek biçimde, “Sözümona iyi giyiniyor” gibi tümcelerde kullanıldığında ise bitişik yazılmaları doğru sayılmalı.

23 Haziran Cumartesi

“Altı yaşında bir çocuğum var” diyen Satı Kılıç Kaymak, daha önce üzerinde durduğumuz“…anne ve babaların çocuklarına ‘anneciğim’, ‘babacığım’ demeleri” konusuna değiniyor: “Çocuğumun doğumundan beri, ben ‘anneciğim’, eşim de ‘babacığım’ kelimesini bir kez olsun kullanmadık. Nedenine gelince sosyolog olan eşim, çocuklara ‘anneciğim’, ‘babacığım’, ‘dayıcığım’, vb. dendiği zaman, soyut algılama becerisi henüz gelişmemiş olan çocuklarda, bunun bir algılama sorununa neden olabileceğini ve çocuğun kendisinin mi annesinin annesi, yoksa annesinin mi kendisinin annesi olduğunu karıştırabileceğini söylüyor. Bu nedenle çocuklara bu hitapların kullanılmasının yanlış olduğunu dile getiriyor. ‘Anneciğim’i çocuğun annesine söylemesi gerekirken anne çocuğa söylüyor, bunun mantıklı hiçbir açıklamasını da bulamadım açıkçası. Aslında ‘anneciğim’ yerine ‘yavrucuğum’, ‘çocuğum’ desek ya da çocuğun adıyla hitap etsek (örneğin, Aslıcığım, Artuncuğum gibi) daha doğru ve güzel olur kanısındayım.”

24 Haziran Pazar

Kapı Yayınları Halil Cibran’ın kitaplarını ardı ardına yayımlamayı sürdürüyor. Yeryüzü Tanrıları ve Öncü’den sonra Kaçık ile Kum ve Köpük de yayımlandı.

Malik Aksel’in Bütün Eserleri dizisinin 5. kitabı Sanat ve Folklor alt başlığını taşıyan Malik Aksel kitabı da Kapı Yayınları arasında çıktı.

Çinli şair Lu Yu en ideal çayın, Türk süvarisinin deri çizmeleri gibi boğumlu yapraklardan elde edildiğini söylermiş. Kemalettin Kuzucu’nun yazdığı Bin Yılın Çayı - Osmanlı’da Çay ve Çayhane Kültürü, adından anlaşıldığı gibi çay konusunu işliyor; yayınevi Kapı.

Kapı Yayınları arasında çıkan iki de romandan da söz edeceğim. Sevinç Çokum, Lacivert Taşı adlı romanında “İpekyolu ticaretinin son temsilcilerinden, güneydoğulu çerçi bir ailenin hikâyesi”ni anlatıyor. “Koca bir imparatorluktan arta kalan bir avuç toprakta, Arap ya da Ermeni, Türk ya da Kürt olmayı önemsemeden insan olmayı, insan kalmayı başarabilmiş bir azınlığın hikâyesi. Bir zamanların bilimle, sanatla ama illaki incelikle yoğrulmuş bitek topraklarının nasıl çoraklaştığının hikâyesi”.

Sürgün ve Hürriyet adlı romanın alt başlığı Paris’te bir Jön Türk. Yazarı Emre Caner. “Kızıl Sultan olarak da bilinen Abdülhamit, ‘İstibdat Dönemi’ni başlatarak muhalifleri baskı ve sansürle kuşatırken Paris, Jön Türklerin sığındığı ve örgütlendiği önemli bir merkez olmuştu. Emre Caner, Türkiye’nin kaderini belirleyen o yılları, Paris’te sürgünde olan bir Jön Türk’ün yaşadıklarını romanlaştırarak anlatıyor.”

“İskender Pala, her sabah Boğaziçi’nin iki yakasından birinde Beylerbeyi’yle selamlaşan, İstanbul şiirinin en lirik mısrası gibi insanları yıllardır gözleyen bir saraydan, Dolmabahçe Sarayı’ndan sesleniyor. Dolmabahçe Sarayı’nın, yani ‘Boğaziçi’ndeki Mücevher’in kitabını, eşyaları konuşturarak, onların ağzından hikâye ediyor ve her gün önünden binlerce insanın geçip gittiği mekânın ruhuna ortak olmaya çağırıyor.” Anlaşılmıştır, Kapı Yayınlarının bir başka kitabı, İskender Pala’nın Dolmabahçe Sarayı’nı anlattığı Boğaziçi’ndeki Mücevher.

Bayram Bige Tokel’in Türküler Kalır kitabının yayınevi de Kapı. Kitabın arkasında anlamlı bir soru var: “Cumhuriyet dönemi öncesinde ‘avama has kaba nağmeler’ olarak nitelendirilip ‘ilm-i şerif’ statüsündeki ‘musiki’nin dışında tutulan, Cumhuriyet sonrasında ise ancak ‘Batı’nın son musiki kurallarına göre’ çok seslendirilmek kayıt ve şartıyla ‘yeni medeniyet’imize ayak uydurabileceği söylenen ‘türkü’, nasıl olmuş da hiçbir zaman arkasında sermaye gücü, medya kayırması, devlet desteği ve akademik katkı olmadığı halde ülke müzik gündemindeki yerini ve ağırlığını koruyabilmiştir?

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (28 Haziran 2012)

13 Haziran Çarşamba

Mustafa Kemal Oyman’ın iletisindeki sorulara ve önerilere iki haftadır yer veriyorum. “Mor” sözcüğünden “moruk”a geçmişti Oyman; “moruk”un, Ekşi Sözlük’ü tanık göstererek, Japoncada da aynı anlamda kullanıldığını söylemişti. Mor ile moruk arasında bir yakınlık olmasa gerek. Sözlüklerde “moruk”un Ermeniceden geldiği yazıyormuş. “Ermeni gönüldeşlerimizi” sıkıştırıp “Taa Japoncadan sizin aracılığınız ile bize nasıl gelmiş?” diye sormuş M. Kemal Bey; ama yanıt alamamış. Buradan kalkarak yöneltiyor sorusunu: “Sözcüklerin devinim bilimi var mı? Nasıl olmuş ta Uruguay Arjantin sınırındaki dünyanın en büyük çavlanlarının adı, Büyük su ya da uçan su anlamında ‘İgaasSU’ olmuş. Bizim su ile benzerliğine ne diyorlar ya da su sözcüğü, Arjantin'e nasıl gitmiş? Sözcüklerin çeşitli coğrafya ve tarihlerde evrimi (devinimi) için çalışma aktarabilir misiniz?”

Bu konularda yazılmış kitaplar var; üniversitelerin dilbilim bölümlerinde yapılmış çalışmalar var. Sözgelimi, şu anda masamın üzerinde duran İstanbul Kültür Üniversitesi yayını iki çalışma Oyman’ın birçok sorusuna yanıt bulabileceği kaynaklar… Bunlardan biri, Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Kongresi (UTEK 2007); öteki, II. Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Öğrenci Kongresi Bildirileri. İkisi de ikişer kalın ciltten oluşuyor.

Diller arasındaki sözcük geçişleri, gerçekten ilgi çekici bir konu; ama çoğu kez yakın coğrafyalarda bir sözcüğün hangi dilden hangi dile geçtiğini söylemek zor. Sözgelimi “mor” sözcüğü, ufak tefek değişikliklerle Arapça, Ermenice, Rumence, Bulgarca, Sırpça, Arnavutça, Makedoncada da varmış. Bu bilgiyi aktardığım Prof. Dr. Günay Karaağaç’ın Türkçe Verintiler Sözlüğü (TDK yayını) “moruk” sözcüğünün, “yaşlı insan veya hayvan” anlamıyla Bulgarcadan geçtiğini söylüyor. Nişanyan ise “moruk”un Ermenice olduğunu söylüyor; ama moruk, Ermenicede “sakal” anlamındaymış. Karaağaç’ın sözlüğünde “su” sözcüğüne de baktım. Çeşitli değişikliklerle bu sözcüğün geçtiği diller şöyle sıralanmış: Çince, Farsça, Rusça, Bulgarca, Arnavutça, Makedonca, Yunanca.

Sözlüklerde "adam” sözcüğünün karşılığının “insan” diye verildiğini; oysa “kişi” denmesi gerektiğini de söylüyor Oyman. “Ayrıca her uygun yerde, adam sözcüğü yerine, ‘kişi’ sözcüğü kullanılmalı” diyor ve soruyor: “‘Bilim adamı’, ‘fen adamı’, ‘uzay adamı’, ‘dava adamı’; ‘sanat adamı’ yerine ‘bilim kişisi’, ‘fen kişisi’, ‘uzay kişisi’ ‘dava kişisi’, ‘sanat kişisi’ denilemez mi?” Denilir de biz bir iki hafta önce, bunlardan biri, “bilim adamı / bilim insanı” yerine “bilimci” dense demiştik. Oyman’ın verdiği örnekler üzerinden gidersek (fen bilgisi öğretmenleri için de olsa) “fenci” deniyor; “uzaycı” yok; ama “davacı, sanatçı” zaten var. Bir de şu “-cı, -ci” eki üzerine de konuşmamız gerek. Yarın…

14 Haziran Perşembe

Günseli Aksoy, “-cı, -ci” ekinin Japonca “-jin”den geldiğini, Nihonjin’in Japon, Torukojin’in Türk olmasındaki gibi, “insan, kişi” anlamı kattığını söylüyor. “Simitçi”nin "simit satan kişi" olmasına bakarak, “…sanatçı sanat satan, tarihçi tarih satan, bilimci de bilim satan kişi demek oluyor galiba” deyip ekliyor: “…bir Türkçe öğretmenimin dediği gibi -ci eki ‘satıcı’da olduğu gibi satan kişi anlamına geliyor.”

Nereden başlamalı? Bir kez, “-cı, -ci” eki, Türkçenin en işlek yapım eklerinden biridir; Japoncanın “jin”i ile ilgisi olmaz. “Satan kişi” anlamı mı? O da ne? Bakın ne anlamlar katar (Kaynak: Türkiye Türkçesi Grameri, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, s.41-42):
1. “Bir işi yapan” anlamı baskın olduğu için “meslek eki” diye de bilinir: arabacı, boyacı, camcı, demirci…
2. Aracı, dünürcü, erkenci’deki gibi, adın bildirdiği işle ilgili “kimse” anlamı katar.
3. “Sahiplik” anlamı katar: fırıncı, hancı, yatırımcı…
4. Alışkanlık sıfatları yapar: akşamcı, çıkarcı, inatçı…
5. Bir görüşü, düşünceyi benimseme bildiren sözcükler yapar: Atatürkçü, gerici, halkçı…
6. Yer adları türetir: Ayrancı, Bostancı, Cebeci…
7. Farsça “-dar” ekinin yerini tutar: emektar=emekçi, kindar=kinci…
8. “-kâr, -gâr” eklerinin yerini tutar: bestekâr=besteci, hizmetkâr=hizmetçi…
9. “î” nispet ekinin yerini tutar: hesabî=hesapçı, kemanî=kemancı…
Yeter mi?

15 Haziran Cuma

Yazın yurt dışına çıkacaklar için çok yararlı cep kitapları... Alfa Yayınlarından Rough Guides patentli Cepte Gezi Rehberi. İçinde “renkli, ayrıntılı, açılabilir harita; restoranlar, barlar, mağazalar, oteller; günlük geziler ve hafta sonları için önerilen gezi programları” var. 10 kitaplık bir dizi. Bol fotoğraflı, adresli, şemalı ve nasıl özendirici… 10 kitapta 10 kent: Barselona, Amsterdam, Londra, Venedik, Atina, Prag, Lizbon, Roma, Paris ve New York.

16 Haziran Cumartesi

Bana gelen kolilerden sadece kitap çıkar. Bu kez bir kutu geldi ve içindeki kitap değil. Ne olabilir, diye biraz da ürkerek açtım. İçinden el emeği göz nuru bir kalemlik ve bir notluk çıkmaz mı? Yakup Şeşan’a bana bu sevinci yaşattığı için binlerce teşekkür.

17 Haziran Pazar

Tülay Özerman, “‘İtiraf’ kelimesi kavram olarak içinde biraz da ‘suçluluk veya pişmanlık’ içeren bir anlam taşımıyor mu? Geçen gün bir haber sitesi manşeti Ahmet Türk'ün Diyarbakır Cezaevi'nde yaşanan olaylara ilişkin açıklamalarını ‘Ahmet Türk'ün itirafları’ şeklinde verdi. Halbuki Ahmet Türk bu olayların faili değil, mağduru. Burada ‘itiraf’ kelimesinin kullanılması, yanlış bir algı uyandırmıyor mu?” diye sormuştu.

İtiraf sözcüğünün anlamı, "Bir kimsenin başkalarına söylemek istemediği bir gerçeği veya suçu artık saklamaktan vazgeçip açıklaması, bu yolda gerçeği gizlemeden yapılan açıklama." diye verilmiş TDK sözlüğünde. Gazeteciler tam da Tülay Hanım’ın rahatsız olduğu o yanlış algıyı uyandırmak için haberi çarpıtmışlar. Ahmet Türk'ün “itirafları"nın, "açıklamaları"ndan daha çok ilgi çekeceği düşünülerek; yani bilerek yapılmış bir yanlış…

18 Haziran Pazartesi

Benim bir domates kasasının üzerinde gördüğüm İngilizce yazılarla yaşadığıma benzer bir şaşkınlık yaşamış A. Tarık Emre. Bildiğimiz kurabiye başkalaşım geçirmiş. Ne olmuş? “Quarabyy” Eh, gözümüz aydın.

19 Haziran Salı

Aras geldi. Tam 13 aylık şimdi. Henüz yürümüyor ve konuşmuyor; ama o artık bir delikanlı. Sevgili torunumla geçirilecek kocaman bir ay bizi bekliyor.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (21 Haziran 2012)

7 Haziran Perşembe

“Bahçelerde mormeni / Verem ettin sen beni” dizelerinde geçen “mormeni” sözcüğünü sormuş Mustafa Kemal Oyman. Sorarken Karacaoğlan’ın dizeleri olduğunu söylemiş; ama mani formunda söylenmiş bir halk türküsü olduğunu ve sahibinin belli olmadığını sanıyorum ben. “Gaziantep Yolunda” adıyla da biliniyor türkü. Ekşi Sözlük’te TRT Türk Halk Müziği Repertuarındaki numarası (0281) bile verilmiş. İlk dörtlüğün özgün biçimi,

“Bahçelerde mormeni
Verem ettin sen beni
Ya sen İslam ol ahcik
Ya ben olam Ermeni”

iken TRT düzeltmiş (!) sözleri, “Nasıl verem olmayım / Seversin sen elleri” yapmış.

Yinelenen dizeleri, “Ben sana yandım gelin / Yanağı allı gelin /Gaziantep yolunda / Öldürdün beni gelin” olan türkünün devamını da yazacağım, çok güzel çünkü.

“Bahçelerde meleme
Yar göğsün düğmeleme
Ölürsem kanlım sensin
Gözlerin sürmeleme

Bahçelerde saz olur
Gül açılır yaz olur
Ben yârime gül demem
Gülün ömrü az olur”.

Oyman, “mormeni” (“mor meni” diye yanlış yazılmış birçok yerde) sözcüğünü araştırmış; sözlüklerde bulamamış. Bir arkadaşı “Böğürtlendir” demiş. Yaşar Çağbayır’ın Ötüken Türkçe Sözlük’ü bu arkadaşı doğruluyor; “böğürtlen” diye veriyor sözcüğün anlamını. Buradan “mor” sözcüğüne geçiyor Mustafa Kemal Oyman. TDK Türkçe Sözlük’e bakmış sanırım. “Kırmızı ile mavinin karışmasından oluşan renk, menekşe renginin kırmızıya çalanı” tanımına karşı çıkıyor çünkü: “Mor, gökkuşağının içte olanının, en içindeki renktir” diyor ve sürdürüyor: “Menekşe: mor renkli çiçek, de diyor. İç çelişkili. Fizik Terimleri Sözlüğü'nden İngilizcesi violet=menekşe rengi, Sözlükte ultraviolet radiation=morüstü ışınım diye geçer. Newton prizmayı ters tutmuş (!)” Morötesi için, “Sözlüklere ‘gök kuşaklarının en içindeki kuşağın en içinde göze görünmeyen ışınım’ yazmak uygun olmaz mı?” diye soruyor. Bilemeyeceğim. Buradan da “moruk” sözcüğüne geçmiş; ama ben bugün geçemeyeceğim “moruk”a.

10 Haziran Pazar

Bu tür kitaplara ne ad vermek gerekir, bilmiyorum. “Şifa ve değişim-dönüşüm” konusunda yazılmış Mucizelerin Bilimi var elimde. “On yıl kadar önce, Dr. Richard Bartlett, kayropraktik çalışmaları sırasında akıllara durgunluk veren bir keşifte bulundu. Bartlett, niyetlenerek odaklandığında sadece hafif bir dokunuşla hastalarındaki gerginliği anında çözüp eritiyordu.” (Aksu Yayıncılık) denmiş arka kapakta.

Kişisel gelişim kitaplarından söz etmeyeli epey oldu. Turgay Biçer bir buçuk yıl önce imzalayıp vermiş Beyaz Yayınları arasında çıkmış iki kitabını: NLP Kişisel Liderlik ve Yaşamda ve Sporda Doruk Performans. İki kitabın kapağında da birer özlü söz var: Platon’dan “Kendini yöneten dünyayı yönetir” ve Konfüçyüs’ten “Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir”.

Elma Yayınlarından iki kişisel gelişim, dört tane de iş ve yönetim kitabı: Arka kapağında “Ya yetenek, sıkı çalışma ve mükemmel performansla ilgili tüm bildikleriniz hakkında yanılıyorsanız?” diye soran Yetenek Dediğin Nedir ki? – Dünya Çapında Başarılı Kişileri Farklı Kılan Ne? Kitabının yazarı: Geoff Colvin, çevirmeni ise Kemal Atakay. Akın Alıcı’nın yazdığı Yeni Görgü Kuralları’nın arka kapağında da “Eski dönemlerde insanların çadıra girerken mızraklarını dışarıda bırakmaları önemli bir nezaket kuralıymış. (…) Cep telefonu, internet ortamı başta olmak üzere imaj, beden dili ve empati gibi kavramlarla yeniden şekillenen görgü kuralları, eskiden sadece belli bir kesimin uyguladığı sosyetik davranışlar olmaktan çıkmış, özellikle bu yeni haliyle çağımız insanı için vazgeçilmez olmuştur” yazıyor.

İş ve yönetim kitapları arasında ise şunlar var: İmajınızı Nasıl Alırsınız? – İçten Dışa Kişisel İmaj Yönetimi; yazan: Suna Kabadayı; Doğanın İnovasyonu – İnovasyon İçin Doğadan İlham Al; yazan: Şafak Altun. Kitapta anlatılan, doğadan esinlenilerek yapılan buluşlara iki örnek: “Zimbabve’de 1996 yılında yapılan Eastgate binasının soğutma sistemi tamamen akkarıncaların yuvalarındaki havalandırma sistemi örnek alınarak tasarlanmış.” Ya fermuar nasıl bulunmuş? 1948 yılında İsviçreli bilimci George de Mesral’ın köpeğinin tüylerine bir pıtrak yapışmış. Mesral o pıtrağı çıkarıp mikroskop altında incelemiş. Zaten, “Doğa 3, 8 Milyar Yıldan Beri Ar-Ge Yapıyor”, “Hangisi Daha Zeki? Tırtıl mı, Orson Welles mi?”, “Örümcek Adam Olmak Hayal Değil” gibi ara başlıkları görünce kitabı elinden bırakamayacağını anlıyor insan.
Özden Aslan’ın yazdığı “Ben Bilirim - Şikâyetim Var - Dost musun, Düşman mı?” alt başlıklarını taşıyan kitabın adı: İşte Zor İnsanlar. Öğretmenler İçin Beden Dili kitabının yazarı ise Çağlayan Babacan.

12 Haziran Salı

Diyarbakır'ın Ergani ilçesine bağlı Yamaçlar köyünün birleştirilmiş sınıflı ilköğretim okulunda öğretmenlik yapan Mehmet Uygun: “Öğrencilerimiz okumaya çok hevesli, bunun için okulumuzda öğrencilerimize kütüphane (çocuk kitapları, ansiklopedi, araştırma, tarih kitapları vb.) oluşturma çabası içerisindeyiz. Fakat maddi imkânsızlıklar nedeniyle bunu yapamıyoruz” diyor ve destek istiyor. Adres:Yamaçlar Köyü, Yamaçlar İlköğretim Okulu, Ergani / Diyarbakır Tel: 05073770883 (Mehmet Uygun)

Afyonkarahisar'dan, “Okul kütüphanemizi güncellemeye çalışıyoruz” diye yazan Türkçe Öğretmeni İbrahim Özmen ise yeni kitap istiyor. “Eski baskı, dağılmış, cildi yıpranmış kitaplarla artık pek talep görmeyen ansiklopedi grubu kitapların yerine güzel güzel şiir, hikâye, romanlar koymaya çalışıyoruz” diyor. “100 Temel Eser Türk Klasiklerimiz ve Batı Klasiklerimiz var elimizde” diyen Özmen “tarih, edebiyat ve kişisel gelişim alanlarıyla ilgili bir miktar -mümkün ise yeni- kitap” istiyor. Onun adresi de şöyle: Miralay Reşatbey İlköğretim Okulu, İstasyon Cad. No: 72 / 03500 Sandıklı – Afyonkarahisar. Okul tel: 0272 512 50 47”

Benim bir önerim var: İbrahim Bey ellerindeki “artık pek talep görmeyen ansiklopedi grubu kitapları” Diyarbakır - Ergani’ye göndersin; biz de onlara yeni kitap gönderelim.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (14 Haziran 2012)

29 Mayıs Salı

“Şimdi bir de "kamu spotu" çıktı televizyonlarda. Bizleri eğitmeye, uyarmaya yönelik (eğitim, silah kullanımı vb.) çalışan kısacık gösterimlerde ekranın üst köşesinde beliren "kamu spotu" ne anlama geliyor?” diye sormuş Müfit Akyos; ama sormakla yetinmemiş TDK’nin sitesinden “spot” sözcüğünün anlamlarına da bakmış”. Ben de Türkçe Sözlük’ten (kitap olandan) baktım. İngilizce bir sözcükmüş “spot”. Sözlükte anlamları şöyle sıralanmış: 1. Herhangi bir aynalı alet ile ekran üzerinde oluşturulan görüntü. 2. ekon. Bir malı çok miktarda toptancıdan veresiye aldıktan sonra piyasada değerinden daha aşağıya peşin olarak satma. 3. sin. Dar bir alana çok güçlü ışık yöneltebilen stüdyo lambası, ışıntı lambası, reklam ışıntısı. Ayrıca “spot” sözcüğünün “spot alım, spot lambası, spot mağaza, spot satım” gibi kullanımları da varmış. Bunlardan hangisi “kamu spotu” ile ilişkilendirilebilir? İnternet sözlüğünde “Tanıtımcık” diye bir anlamı daha verilmiş. Buna da tam uymaz ya, belli ki bununla. “Kamu” sözcüğünün yanına Türkçe bir sözcük bulunamaz mı? Sözgelimi “kamu uyarısı, kamuya uyarı, kamusal uyarı…” Olamaz mıydı?

30 Mayıs Çarşamba

“Spot” sözcüğünün anlamları sıralanırken 2 numaralı anlamda bir anlatım bozukluğu yapıldığını dün yazarken fark etmiştim, sonra unutmuşum. “Bir malı çok miktarda toptancıdan…” derseniz toptancının “çok miktarda” olduğu anlamı çıkar. Doğru sıralanış şöyle olmalıydı: “Bir malı toptancıdan veresiye, çok miktarda aldıktan sonra…”

Ali Püsküllüoğlu bu anlamı, anlatımını düzelterek almış sözlüğüne; Dil Derneğinin sözlüğünde bu anlam yok.

2 Haziran Cumartesi

Okullar kapanmadan yeni çocuk kitaplarından birkaç tanesini anımsatsam iyi olur. Önce Elma Yayınlarından anne-babalar ve çocuklarla iletişim durumunda olan herkes için hazırlanmış, “Yaşanmış Örnekler ve Etkili Yaklaşımlar” alt başlığını taşıyan Çocukları Anlama Kılavuzu. Uzm. Psk. Özgün Kızıldağ yazmış, büyüklere yardımcı olacak, gerçek bir kılavuz.

Nuran Kansu’nun yazdığı, renkli resimli, “Çocuğumun Zekâ Alanlarını Geliştiriyorum” alt başlığını taşıyan Çocuğumla Doğadayız, yine Elma Yayınları arasında yayımlandı.

Funda Bahçeci’nin 8 yaş ve üstü çocuklar için yazdığı Bilge Köstebek dizisinin ikincisi Zenginler Köyü’nün yayınevi “bu”.

Cynthia Lord’un yazdığı Kardeşim Benim, “Otizmli erkek kardeşine duyduğu sevgiyle onun özel ihtiyaçlarının verdiği bunaltı arasında kalan abla Catherine’in kendini keşfetme serüveni”ni anlatıyor. Yayınevi: günışığı kitaplığı.

Yayınevi yine günışığı kitaplığı olan bir başka kitap: “Akademisyen Yazar İshak Reyna, gençleri aşktan kendini tanımaya, futboldan sanata, mizahtan siyasete uzanan geniş bir düşünceler dünyasında dolaştırıyor. Türk ve dünya edebiyatından 30 usta yazardan 30 farklı düşünce” içeren denemeler toplamının adı: Yetişkinler Ejderhalardan Neden Korkar?

Arka kapağında, “Var olmayanı görüp, sesi olmayanı duyduğunuzda, davranışlarınıza dikkat edin! Yalnız olmayabilirsiniz…” diyen Kırmızı Arabanın Hayaleti’nin yazarı: Aytül Akal, yayınevi: tudem.

3 Haziran Pazar

Cadde ve sokaklara verilen adlara değindiğimiz günlükten sonra yazmıştı Adil İzci. Epeyce beklettim iletisini, daha fazla bekletmeyeyim: “…bu konuda eskiden beri bir tuhaflık söz konusu. Bizim Acıbadem'deki sokağımız da bu yakınlarda söz konusu tuhaflıktan ne yazık ki payını aldı. Nice zamandan beri "Faikbey Sokağı" olan adı, bir günde "Betül Sokağı"na dönüştü. Nedenini bilen yok. Benim özellikle merak ettiğim, "Faikbey" adının ne sakıncası vardı; uzun yıllardan beri bu adla bilinirken birdenbire ne oldu bitti? Sonra, sokağımıza adı verilen bu "Betül" kimdir, neyin nesidir, nasıl bir değeri, özelliği vardır da adı yeğlenmiştir? Kadıköy Belediyesi'nden bir görevli bizim sokakta oturuyor olabilir mi; "Betül" de onun bir yakını falan mıdır? Ya da bu konuyla ilgili görevliler, akıllarına gelen herhangi bir sözcüğü yeğleyip kendilerine göre bir karar mı veriyorlar? Kısacası, hangi yönden baksanız, bir tuhaflık var! Sonra bir sokağın adı değiştirilecekse, böyle bir gereksinim doğmuşsa, bilim, kültür, sanat vb. alanlarda bunca değerli insanın adı sanı dururken hiçbir özellik içermeyen "Betül" neden yeğlenir? Tam bir ‘dam üstünde saksağan...’ örneği.”

(Hacı) Faik Bey, çok bilinen, çok sevilen, “Nihansın dideden ey mest-i nazım” adlı şarkı da içlerinde olmak üzere 120 kadar eseri TRT repertuarında yer alan, klasik Türk musikisinin büyük bestekârlarından biri. Betül kim? Hem insanların yıllardır yaşadığı, benimsediği, adresinde kullandığı sokak adını değiştirmeye kim karar veriyor? Nasıl bir gerekçeyle değiştiriliyor adlar? O sokakta oturanların sokağın adı üzerinde hiç mi hakları yok? Bir gün, hiçbir neden göstermeden, birdenbire, “Sizin sokağınızın adı artık o değil, bu!” demek, bunu bile dememek; eski levhayı söküp yeni bir levha getirip sokak başına çakmak, o sokağın sakinlerine yapılan bir saygısızlık değil mi?

4 Haziran Pazartesi

Mustafa Kemal Oyman, ne zamandır yazıyor; pek anlamadığım için geçiyorum. Biraz dağınık; ama konuya yakın olanlar Oyman’ın dediğini anlayacaklardır. Ben aracılık ediyorum yalnızca: “Üniversitelerimizde cehalet var. Profesörlerimize, ‘E=mc2 önermesinde c nedir?’ diye soruyorum. ‘Işık hızı’ diyorlar. ‘Hız nedir?’ diye sorunca da: ‘Hız, birim sürede alınan yoldur.’ diyorlar. Oysa c (yol/süre) boyutlu sayısal bir niceliktir. ‘Hız, birim süredeki yer değişikliğidir.’ c de ışığın birim sürede aştığı yol olarak bilinir. Değişebileceğini M. V. Lalan (1937), Kürkçüoğlu (1938) öngördü. OPERA DENEYLERİ kanıtladı. Özel Görecelik Kuramı'na göre, ‘c, yalnızca Galile Başvuru Dizgelerinde ışığın birim sürede aldığı yoldur.’ Türkçemizde karşılığı sözlüklerde yanlış verilmektedir. Sür ve at sözcüklerinin birleşimi olduğunu, Arın Engin Okulu (1950) yakıştırmakta (?). bak: Arapçadaki 10.000 Sözcüğün Türkçe Kökeni’ Sür'at=speed dilimize hoş gelmiyor. O nedenle yenisi de aranmamış. Oysa sözlüklerde var. İvinti (akarsu ivintisi) ben düşündüm. İvintiyi kırptım. İvme [=birim süredeki yer değişikliğinin (hızın) birim süredeki değişikliği] gibi ivi diyorum. İvi birim sürede alınan yol. Ne dersiniz? Nasıl öğretmeli? Sözlüklerimize nasıl sokmalı?”

Oyman’ın başka değinileri de var; onları da haftaya bırakıyorum.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (7 Haziran 2012)

20 Mayıs Pazar

M. Türker Acaroğlu, 29. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarına (2011) katılan yayınevlerinin adlarına bakmış ve ne görmüş? 145 yayınevi, kendisine Türkçe kökenli olmayan sözcüklerden ad seçmiş. Bu da balığın başı demek oluyor, kokmanın nereden başladığı anlamında. Bu kadar adı burada sayamam; ama birkaç örnek vermeden geçmek de Türker Bey’in emeğine saygısızlık olur. Anatolian Puzzle, Aram, Aratos, Ava, Avesta, Birun, Broy, Carpe Diem, Damla Soft, Domingo, Dex, Doğan Egmont, Pianalitik, Paloma, Taschen, Nubihar, Pera Orient, Versus… Anlamlarını araştırmadım; Carpe Diem’e baktım yalnız. Latince bir sözcükmüş ve “Gününü gün et, yarını düşünme” anlamına gelirmiş. Bir yayınevinin adı olduğuna göre, “Günü yakala, şu anı yaşa!” demek olduğunu söylemek daha anlamlı olsa gerek.

21 Mayıs Pazartesi

Yunus Emre Divanı yanılmıyorsam ilk kez bu kadar kapsamlı bir çalışmaya konu oluyor. Yunus Emre şiirlerinden yapılan derlemeler çok; ama Dr. Mustafa Tatcı, yirmiye yakın yazma nüshayı taramış, karşılaştırmış ve Dîvan-ı İlâhiyât (Kapı Yayınları) adıyla (dizinler ve sözlükle birlikte1177 sayfalık) dev bir eser koymuş ortaya. Birden çok Yunus Emre bulunduğu bilinmekte. Yazar “sözbaşı” adını verdiği önsözde bu konuya değiniyor ve şöyle diyor: “Bugün ilmi bir gerçek olarak kabul edilmektedir ki birden çok Yûnus yaşamıştır. Bunların başında Emir Sultan tarafından yetiştirilen ve ‘Bizim Yûnus’tan ayırt edilmesi için ‘Âşık Yûnus’ diye andığımız XIV-XV. asırlarda yaşayan bir şair daha vardır. XIII. asırda Orta Anadolu’da yaşayan Bizim Yûnus’un şiirleriyle bu zatın şiirleri iç içe girmiş, birbirileriyle karıştırılagelmişlerdir. Diğer taraftan Yûnus Emre okulunun en önemli takipçilerinden biri bu zattır.” Bu nedenle yazar Âşık Yunus şiirlerinden seçmelere de yer vermiş kitabında.

22 Mayıs Salı

Faik Başaran Ankara Bayındır Sokak'taki Washington Apartmanı'nın öyküsünü anlatmış; apartmanın adının 1960'lı yıllarda solcu gençlerin protestosu ile değiştiğinden, o protestocu gençlerin arasında Çayan, Gezmiş ve Kürkçü’nün de olabileceğinden söz etmişti. Joshua Bear, “Faik Başaran Beyefendi'nin hatırladıkları ile benim hatırladıklarım arasında biraz fark var. Bildiğim kadarı ile:

1. Lokantanın baş aşçısı (veya sahibi) daha önce Türkiye'nin Vaşington Büyükelçiliğinde aşçı olarak çalışmıştı. Lokantanın adı oradan kaynaklanıyordu.

2. Lokantanın adı Hitit olarak değil, Kristal olarak değiştirilmişti.” demekle yetinmedi “Lokantanın web sayfasından” diyerek kimi bilgiler de aktardı. Buna göre: "1974 yılında Kıbrıs Barış Harekâtı’nın başlamasıyla birlikte Şişman Kardeşler Amerika’yı protesto etmek amacıyla restoranın adını değiştirerek 1976 yılına kadar Kristal adıyla hizmet verdiler. İki yıl süren isim değişikliğinin ardından Washington adı yeniden kullanılmaya başlandı. 1993 yılına gelindiğinde WR, 21 yıl boyunca hizmet verdiği Bayındır Sokak 22 numaradan Nenehatun Caddesi’ne taşındı." Özetle “İsim değişikliği 1960’lı yıllarda değil, 1974 yılında meydan gelmiştir ve solcu gençlerle alakası yoktu.” diyor Joshua Bear.

24 Mayıs Perşembe

Avukat Cenap Güven, “Önce, yazılarınızı her zaman büyük bir zevkle okuduğumu belirteyim.” dedikten sonra “5 Mayıs Cumartesi yazınızda Hasan Bülent Kahraman'dan alıntı: ‘Eskinin yıkılıp gitmesine sesimi çıkarmıyorum. Bari yerine onun boşluğunu kurtaracak birşeyler koyulsa?’ cümlesi irdelenip yorumlanırken gerek sayın Abdullah Bizden, gerek siz ‘koyulsa’ sözcüğü ve cümle sonundaki soru işareti üzerinde durmuşsunuz. Bu konudaki haklı ve yerinde eleştirilerinize katılmakla birlikte belirtmek istediğim bir husus var. Cümleyi okuduğumda beni daha çok rahatsız eden ‘boşluğunu kurtaracak’ şeklindeki söyleyiş oldu. Bence, ‘boşluğu doldurmak’ daha doğru değil mi? Daha ötesi, ‘boşluğu kurtarmak’ tümden yanlış diye düşünüyorum. Boşluğu kurtarınca ortada yine boşluk kalır ki bir değişiklik olmaz. Yoksa haksız mıyım?”

Haksız olur musunuz sayın Güven. Tümüyle haklısınız. Biz gözlerimizi baktığımız yerden alıp tümcenin bütününe yöneltememişiz.

28 Mayıs Pazartesi

Recai Şeyhoğlu, Muzaffer İzgü’nün “Rasime - Recai Şeyhoğlu Kütüphaneler Zinciri”nin sahiplerinden olduğu için “Kütüphaneciler İmparatoriçesi” dediği annesine bir gezi armağan etmek istemiş. İlk iş olarak anneciği yorulmasın, rahat rahat dolaşabilsin diye ona bir tekerlekli sandalye almış. Panama bandıralı Ocean Majesty ile denize açılmışlar. Sonra ver elini Rodos, Santorini ve Mikonos… İşte bu geziyi anlatmış ya sas komşu (bassaray yayıncılık) adlı kitabında. Çok içten, çok sıcak anlatmış; ama fotoğrafların çoğunda kendisi göründüğüne göre o güzel fotoğrafları besbelli annesi çekmiş. Aynı yayınevinden çıkan İyi ki Gazeteler Var adlı kitabında da on bir yıl boyunca çeşitli gazete ve dergilerde çıkan yazılarını toplamış Recai Şeyhoğlu.

“En hoşa giden düşünce, Doğu ile Batı arasında sızdırmaz bir duvar olduğu düşüncesi: Kültürler arasında uçurum var, deniyor. Son çözümde, beyinler arasında fark gözetiliyor. Böyle bir fark gözetilince de uygarlıklar çatıştırılır. Ne var ki Arapça ve Latince alanında yapılan araştırmalar derinleştikçe, felsefe ve bilimler tarihçileri anladılar ki Yunan ve Arap çevre bilinmeden ne ‘Rönesans’ anlaşılabilir ne de aklın evrimi. Ortaçağ denilen yüzyılların Arap - İslam görünümü artık iyice ortaya çıktı. İki kültür öylesine ayrılmaz biçimde kaynaşmış ki yüzde yüz Hıristiyan bir Batı hiçbir zaman olmamış.” İzzet Tanju’nun İslam’dan Batı’ya Düşüncenin Yol Alışı (Ötüken) kitabının arka kapağında yazanlardan bir bölüm… Küçük ama insanların bakış açısını değiştirecek, doğrultacak, önemli bir kitap…

Ahmet Hamdi Tanpınar, Türkiye’de sağın ve solun, değeri üzerinde tartışmasız birleştiği nadir kişilerden biri. Kapı Yayınları arasında iki yeni Tanpınar kitabı yayımlandı: Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi öğretim üyelerinden İbrahim Şahin’in Ahmet Hamdi Tanpınar – Haz ve Günah – Bir Tanpınar Yorumu ile Besim F. Dellaloğlu’nun Ahmet Hamdi Tanpınar – Modernleşmenin Zihniyet Dünyası – Bir Tanpınar Fetişizmi adlı kitapları okunmak için meraklısını beklemekte.

Halil Cibran Lübnan’da doğmuş; ama yaşamının büyük bölümünü ABD’de geçirmiş şair, ressam, filozof, “deha”... Bir zamanlar çok okundu Türkiye’de. Kitaplarından Kıssalar ve Hikmetler içeren Gezgin ve Nebi – Tanrı Elçisi, Cahit Koytak tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Kapı yayınları arasında yayımlanmış.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (31 Mayıs 2012)

16 Mayıs Çarşamba

Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Vakfı her yıl çocuk ve gençlik edebiyatı alanında düzenlediği yarışma ile bu kapsamdaki bir çalışmayı ödüllendiriyor. Bu yılki ödülün sahibi Hüsnan Şeker’e ödülü, Gülten Dayıoğlu’nun doğum günü olan 15 Mayıs’ta, Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesinde verildi. Ödül töreni her yıl başka bir üniversitede yapılıyor. Törenin o üniversiteye nasıl bir canlılık getirdiğini dün gözlerimle gördüm. Coşku büyüktü, katılım çok iyiydi, televizyoncuların diliyle duygulu anlar yaşandı. Adnan Binyazar’ın yönettiği çocuk edebiyatı konulu panelde Sedat Sever, Selahattin Dilidüzgün ve ben kısa birer konuşma yaptık. Etkinlik dışındaki zamanda Sagalassos antik kentini ve İnsuyu Mağarasını gezdik. Gidiş ve dönüş yolculukları çok eğlenceliydi. Murat Dayıoğlu’nun dört tane karşılıklı koltukla rahat bir salon gibi döşenmiş minibüsünde yaşamımın en zevkli yolculuklarından ikisini yaptım. Çay molaları, yemek molaları, Adnan Binyazar ve Selahattin Dilidüzgün’ün yanı sıra Tekin Özertem’in sohbeti… Kısaca çok güzel üç gündü. Gülten Dayıoğlu’na teşekkür eder, daha nice yaş günlerini hep böyle şenliklerle kutlamasını dilerim.

17 Mayıs Perşembe

Aziz Özkan yılan hikâyesine dönmüş “-sal, -sel” ekini sormuştu. Yavuz Bülent Bakiler Sözün Doğrusu adlı kitabında bu eklerin Fransızcadan geldiğini belirtiyormuş. “Sizce bu ekleri mi kullanmayı tercih etmeliyiz, yoksa Arapça ‘î’ nispet ekini mi?” demişti. Bu ekin Türkçe ‘kum-sal’ sözcüğünde bulunmasını yetersiz görenler ille de Fransızcadan geldiği konusunda yıllardır ısrar edip dururlar. İşin garibi bu ekten rahatsız oldukları kadar ne “cash-para, afiyet catering, kent plus” gibi kullanımlardan rahatsız olurlar ne de “şah” ile “sultan”ın arasına giren & işaretinden. Bu ek Fransızcadan gelmişse "nispet i'si denen uzun i de Arapçadan gelmiş. Fransızca yabancı dil de Arapça yerli dil mi?

18 Mayıs Cuma

Recep Nas “ayaz” sözcüğünü sormuş, pek çok tatlı sormuş: “‘Ayaz’ sözcüğünü annem ’aydınlık’ anlamında kullanırdı. Gün ağarmaya başlayınca ‘Hava ayazıdı’ derdi, ben de öyle belledim. Trakya’da bu anlam yaygındır, özellikle Romanya ve Bulgaristan göçmenlerinde… ‘Ayaz’ın -kuru- soğuk anlamına geldiğini sonradan öğrendim. Aklıma geldikçe güldüğüm, çevreme de gülerek anlattığım bir öykücük var. Yeğenim öğretmen olunca Erzurum’a atanmıştı, kışın kardeşine yazdığı mektupta ‘Burada geceler çok ayaz’ demiş. Kardeşi bu mektubu okuyunca şaşırmış, geceler nasıl aydınlık olabilir? Meydan Larousse’a baktım, ‘ayaz’ın ikinci anlamı (halk dilinde) olarak ‘parlak, saçsız’; Dil Derneği’nin Türkçe Sözlük’ünde de (gene halk dilinde) ‘açık, çıplak’ deniyor. Sözlükte bir de tümce var: ‘Çocukların ayaz kafaları parlıyordu.’ Buradan yola çıkarak ‘ayaz’ın aydınlık anlamına varılabilir mi, bilemedim. Annem acaba ‘ayas’ı (dolunay, mehtap), ‘ayaz’ olarak mı dillendiriyordu? Ama bir türkü var: Ay doğar ayaz olur/ kar yağar beyaz olur. Buradaki ‘ayaz’ aydınlık anlamında değil mi?”

Recep Nas’ın baktığı kaynaklara yeniden bakmadım. Bu gibi durumlarda yararlandığım Yaşar Çağbayır’ın Ötüken Türkçe Sözlük’üne baktım. “Ayaz”ın ilk anlamını “açık, bulutsuz hava” olarak vermiş sözlük. “Durgun ve bulutsuz havada çıkan sert soğuk, serinlik” ikinci anlamı. Sözcük, ağızlarda pek çok anlam kazanmış. Bunların arasında “tahtaboş” var, “çardak” var, “yıldız” var, “avlu” var, “kel” var, Recep Bey’i ferahlatacak “aydınlık, ışık” anlamı da var. Annesinin bir yanlışı yokmuş.

“Dersane mi, dershane mi?” Recep Nas’ın ikinci sorusu da buydu. “Gazetemizde (Cumhuriyet) aynı gün (09.11.2011) 1. sayfada ‘dersane’, 9. sayfadaysa ‘dershane’ yazıyordu. Ben ‘h’nin ünlüyle biten sözcüklerden sonra düştüğünü biliyordum, ama Dil Derneği’nin Yazım Kılavuzu ‘dersane’ yazınca ben de öyle yazmaya başladım. Bu arada, bilgisayar ‘dersane’ yazılışını yanlış saydı.”

Ben de iki gün önceye, Sagalassos’u gezerken “T. Flavius Severianus Neon Kütüpanesi” diye bir tabela görünceye kadar, “dersane” yazımının doğru sayılması gerektiğini canla başla savunuyordum. Şimdi o kadar emin değilim. Söylerken “ders-hane” demiyoruz, söylerken düşürdüğümüz h’yi, yazarken niye koruyalım, diye düşünüyordum; ama bu gerekçe “kütüphane” sözcüğüne de uyar. Bu sözcüğü söylerken de h sesini çıkarmıyoruz. H’leri düşürmeye başlarsak bu işin sonu nice olur? Dedim ya, aklım karıştı. Yazım kılavuzlarına bakarsak onlar benim aklımdan daha karışık. “Dersane”yi doğru sayan kadar, “dershane”yi doğru sayan da var.

“‘Kerliferli’ mi, ‘kellifelli’ mi?” Recep Nas’ın son sorusu da buydu: “CBT’nin aynı sayısında (19.08.2011 Sayı:1274) Doğan Kuban ‘kelli felli’ diyor, Tınaz Titiz’se ‘kerli ferli’…Deyimler Sözlüğü’nde (TDK, 1976) ‘kelli felli’ (ayrı yazılmış) yazılmış. Dil Derneği’nin ‘Türkçe Sözlük’ünde ikisi de var, ikisi de bitişik yazılmış.”

Bu konularda en çok güvendiğim kaynak Kubbealtı Lügatı, “kerliferli - kelliferli” diye, ikisini bir arada vererek ikisinin de kullanıldığını vurgulamış. Kerliferli, Farsça güç ve kuvvet anlamındaki ker ü fer’den geliyormuş; benzeşme yoluyla kellifelli olmuş. Her iki biçiminin de kullanıldığı anlaşılan sözcük, “gösterişli, iyi giyinmiş, ağırbaşlı, vakarlı” anlamlarına geliyor.

19 Mayıs Cumartesi

Günün anlam ve önemine uygun bir kitap: Atatürk’ün İstanbul’daki Günleri. Alfa Yayınlarının bastığı kitap Niyazi Ahmet Banoğlu tarafından yazılmış, tam 756 sayfa. Kapakta “1899 - 1919 / 1927 - 1938” tarihleri var. Atatürk bu tarihler arasını İstanbul’da geçirmiş demek. Sabahtan beri kitap elimde. Buraya aktarılacak kısa bir bölüm seçmek çok zor.

Yeni Türk harfleri konusunda Ahmet Haşim 22 Ağustos 1928 tarihli İkdam gazetesinde, sözcüğün biçiminin, taşıdığı düşüncenin niteliği üzerinde etkili olduğunu söylediği yazısında şöyle demiş: “Fakat yeni harflerin bütün bilinen kurallarına karşın eski yazının bir tür yandaşları vardır ki bunlar yalnızca bırakacağımız yazının estetiği ile ilgilidirler. Şimendiferin kervanı, transatlantiğin yelkenli gemiyi, motorun atı kaldırmış olmasından yakınan ‘manyak’lar türünden olan bu gibi karşıtların karşı çıktıkları şey yalnız harf devrimi olmadığı için onları ilerleme ve evrim düşüncesine yöneltmek boşunadır.” (s. 187)

Şu fıkrayı da araya sıkıştırayım: “Eskiden en büyük bilim Arapça idi. En büyük bilgin de Arapça bilen! Bir gün bu evvel zaman bilginlerinden biri Eminönü’nden geçerken bir dükkânın camında şu levhayı görmüş: “Altmış altı kuruştur”. Kafası nasara yensürunun bin bir sigası ile (Arapça fiil çekimi kurallarıyla?) dolu olan yobaz, bir an durup okumuş: “Eltemeş selleti graveş dürrün.” Yeni Türk alfabesi medrese bilginlerinin bilimlerini de sarıkları gibi, bir hamlede başlarından aldı.”

“Altmış altı kuruştur” Arap harfleriyle yazıldığında gerçekten de yobazın okuduğu gibi okunabilir.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (24 Mayıs 2012)

8 Mayıs Salı

Adil Aşçıoğlu dikkatimi çekmişti; ben de “özlemle özlemek” gibi söyleyişleri, yineleme; yani bir çeşit hatalı söyleyiş saydığımdan söz etmiştim. Sharon Erel, bu konuda benim gibi ve Adil Bey gibi düşünmediğini yazmış; çok da güzel örnekler vermişti. Araya başka konular girdi, o konuya eğilmeyi ihmal ettim. Yabancıların hakkımızda ne düşündüklerini hep merak ederiz ya ben de Sharon Hanım’ın söylediklerini kıt İngilizcemle Türkçeye çevirmeye çalışayım. “Yazı yazmak, soru sormak” gibi kullanımların Türkçenin en hoş, en sevimli özellikleri olduğunu düşündüğünü söyledikten sonra “pespembe, simsiyah, dosdoğru, besbelli” gibi sözcüklerle ses taklidi yoluyla oluşturulmuş “langır lungur, takır tukur, fosur fosur” ile “yavaş yavaş, tatlı tatlı, pis pis” gibi yinelemelerin (Bu sonuncusunun kendisine “pis pis gülmek”i anımsatıp gülme isteği uyandırdığını da söyleyerek) uyaklı söyleyişlerle “ekmek mekmek” deyişlerimizi gerçekten çok şirin bulduğunu yazmış Sharon Hanım. Bunların günlük konuşmalara çekicilik, zekâ, albeni, hatta dostça bir sıcaklık ve nükte kattığını söylerken seslerin yinelenmesinden rahatsızlık duyuluyor olabileceğini; ancak bunun kötü bir şey sayılmaması gerektiğini belirtmiş ve şöyle demiş: “Merak ediyorum kaç dil insana, komşusuyla basit bir konuşma yaparken aliterasyon, ses taklidi ve iç uyağın şiirsel olanaklarını kullanma şansı verir?”

9 Mayıs Çarşamba

Mehmet Yılmaz ne zamandır öneriyordu. Bugünkü Cumhuriyet’te Orhan Bursalı’nın “bilimci” dediğini görünce hem M. Yılmaz adına hem Türkçe adına sevindim. “'Bilimci' mi, yoksa 'bilim insanı' mı denmeli?” diye sorduktan sonra düşüncesini şöyle açıklıyordu Mehmet Bey: “Erkek cinsiyeti çağrıştırdığı için olsa gerek, 'bilim adamı' kavramından vazgeçilerek 'bilim insanı' denir oldu. Olabilir, ama kulağa garip geliyor. Ayrıca, Türkçemizde daha iyi bir olanak var: ‘Bilimci’. Sanat yapana 'sanatçı' dendiği gibi, bilim yapana da pekâlâ 'bilimci' denebilir. Üstelik daha kısa. Zaten, örneğin, 'sosyal bilim insanı' yerine 'sosyal bilimci' demiyor muyuz? 'Bilim insanı' yerine 'bilimci' yazmayı önersek, gazete editörleri ne der acaba?”

“Sanatçı” diyoruz, “tarihçi”, “edebiyatçı”; niye “bilimci” demeyelim? “Bilim insanı” sözü yalnız kulağa garip gelmiyor; aynı zamanda, “bilim hayvanı” da varmış ve bilimle ilgilenen kişiyi, insan olma özelliğiyle ondan ayırıyormuşuz gibi bir izlenim de yaratıyor.

Bir de “tavşan hayvanı” der gibi, her duyduğumda bir aşağılama sezinlediğim “Türk insanı” lafı var. Hem Türk hem de insan anlamına geliyor gibi. “Fransız insanı”, “Arap insanı” diyor muyuz ki “Türk insanı” diyelim!

10 Mayıs Perşembe

Futbol kulüplerinin ürün satış mağazalarına verdikleri adlardan daha önce söz ettiğim için Can Hayat Özyurt’un iletisine yer vermeyi ihmal etmişim ve ayıp etmişim. Üstelik bir lisenin kantininde “patates” yerine “PATATEZ” yazıldığını da görmüş Özyurt, bir pidecinin hem de cadde üzerindeki kocaman tabelasında pide çeşitlerini “kıymalı, patatesli, ıspanaklı, kaşatlı” diye sıraladığını da. Futbol takımları hakkında da şunları yazmış:

“Ülkemizin en büyük ortak paylaşım alanı futbol ve bunun büyük kulüpleri
Fenerbahçe'nin ürün satış mağaza adı: FENERİUM,
Galatasarayın mağaza adı: GS STORE,
Trabzonsporun mağaza adı: TS CLUB,
Ordusporun mağaza adı: CAFE STORE FİFTY TWO 52;
sadece Beşiktaş Türkçe isim kullanmış. Onların mağaza adı: KARTAL YUVASI.”

Takım yöneticilerinden bir şey beklemememiz gerektiği ortada. Ama taraftar tepki gösterebilir bu tutuma. Dükkânlarının adı İngilizce olunca futbollarının kalitesi mi yükseliyor? Nedir bu özenti?

11 Mayıs Cuma

“Operatris”… Nedir? Ali Murat Atay yazdı: “Akdeniz Üniversite Hastanesi’nin genel poliklinik randevu telefonunu aradım. Önce ‘Numarayı biliyorsanız girin, bilmiyorsanız sizi operatöre bağlayacağım’ kaydı geliyor, az bekledikten sonra bu kez de ‘Sizi operatris’e (!) bağlıyorum’ kaydı geliyor. Evet ‘operatris’… Anlaşılan Amerikancayı bitirdik, Fransızcanın masculin / feminen özeliklerini dilimize yerleştirmek kaldı.” Dinlemek isterseniz, deyip telefon numarası da bildirdi. Yalnız dinlemek değil, şikâyetçi olma yürekliliğini göstermek isteyecekler için ben de yazıyorum o numarayı: 0 242 249 60 00.

“Artık bitirdiğiniz bir konuda da bir iki şey yazmak isterim.” deyip yılan hikâyesine dönen konuya da değinmiş Atay: “Çocuklara ‘anneciğim’ denmesi Antalya’da ciddi dal budak salmış durumda. ‘Anneciğim’ her yerde kullanılıyor, burada erkekler de yaygınca kullanıyor, bolca ‘babacığım’ da var. Sanıyorum insanlar bunda çok duygusal bir şeyler buluyor. Aman çocuğum oldu, ben de onun anneciği oldum, gibi bir durum mudur? Birbirlerinden duydukça sanki daha çok kullanma yarışı yapılıyor.
Antalya’da kendimden az yaşlı bir kadına adres sordum diyelim. Bana ‘İki sokak yukarısı ablam‘ derse artık şaşırmıyorum. Ya da daha yaşlısı ‘Şurdan dönüver teyzem’ diyecektir. Bir erkek de aynı şekilde ‘amcam’ diyebilir. (…) Bir dolmuştayken vb. bir anne ve çocuğu binerse bekliyorum, kadının ‘anneciğim’ demesi en fazla 30 saniye alıyor. Bu konuda Antalya kâbus gibi.”

12 Mayıs Cumartesi

“Dünyanın 103 ülkesine ihracat yapan, bu ülkelerde dillerini konuşamadığı insanlarla bile dost olabilen, bir zamanlar sadece kalıplarını ürettiği ürünleri şimdilerde taklit edilecek kadar rağbet gören bir sanayiciyi konuşuyoruz. (…) “Sadık Özgür tüccarlık ile sanayiciliği birleştiren o haslet sayesinde piyasayı, piyasanın nabzını, kilit sektörünü ve ileri teknolojiyi aynı anda hissedebildi. Bir Anadolu insanıydı o.” Dünyaca ünlü Kale Kilit Kurucusu ve Kale Endüstri Holding Onursal Başkanı Sadık Özgür’ün yaşam öyküsünü anlatan Benim Kale’m, kale gibi bir kitap olmuş gerçekten. Bu kitabı yazmak için epeyce emek vermiş olduğu anlaşılan Rıdvan Akar, Önsöz’de kitabın Sadık Özgür’ün yaşam öyküsü olarak okunabileceği gibi, Türkiye’de sanayinin yapısal dönüşümünün öyküsü olarak da okunabileceğini söylüyor. Yoksul Bayırüstü köyünün küçük çobanının nasıl bir sanayi devi haline geldiğini; azmin zaferini anlatıyor kitap.

13 Mayıs Pazar

Ne zamandır duyuyorum. “O binaların yerine ne yapılacağı hâlâ muallak” diye tümceler kuruluyor. Muallak, “asılmış, asılı, havada, boşta duran” anlamında Arapça bir sözcük. Mecaz olarak “sonuca bağlanmamış, sürüncemede kalmış” anlamında “muallakta kalmak” diye kullanılırdı eskiden. “Muallak” diye tek başına kullanılmamalı.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (17 Mayıs 2012)

3 Mayıs Perşembe

Remzi Karabulut’un soruları ilginçti:

“Cep telefonu” mu doğru, “ceptelefonu” mu?
“Telefonla konuşuyor” mu doğru, “telefonda konuşuyor” mu?
“Telefonla aradı” mı doğru, “telefondan aradı” mı?

"Cep telefonu" örneği yazım kılavuzlarında yok. Benzerleri ile ilgili uygulama da değişik. TDK, "cep defteri, cep feneri" örneklerini böyle, ayrı yazmayı öneriyor; Dil Derneği "cepdefteri"ni bitişik, "cep harçlığı"nı ayrı yazıyor. Ana Yazım Kılavuzu'nda "cep harçlığı, cep saati" ayrı, "cepdefteri" bitişik.

Bitişik yazım, sözcüklerin kendi temel anlamlarından uzaklaşmaları ve tek kavramı karşılamaları durumunda kurallaşır, önerilir. Cep defteri de cep harçlığı da tek kavramın karşılığı. Cep defterinin “cepdefteri” diye yazılması önerilirken defterin cepte taşınması gerekmediği, dolayısıyla "cep" sözcüğünün anlam kaymasına uğradığı düşünülmüş olmalı. Oysa “cep defteri”, “cep”le ilişkisini koruduğu gibi, “cep harçlığı”nın “cep”le bağlantısı kalmamış olabilir. Gelelim “cep telefonu”na… O da tek kavramın (tek nesnenin) karşılığı. “Cep” sözcüğüyle hiçbir anlam ilişkisinin kalmadığı söylenebilir mi? Hayır. Öyleyse "cep telefonu" diye ayrı sözcükler olarak yazılmalı. Bence sözcükler kendi anlamlarından iyice uzaklaşmamışsa bitiştirme yoluna gidilmemeli. Türkçenin eklemeli bir dil olduğu göz önüne alınırsa eklerle zaten genişleyecek olan sözcükleri, bileşik sözcük oluşturduğu kesinlik kazanıncaya kadar ayrı yazmakta yarar var.

"Telefonla konuşuyor” mu doğru, “Telefonda konuşuyor mu?" Telefon, konuşmanın aracı olduğuna göre "Telefonla konuşuyor" daha doğru görünüyor.

"Telefonla aradı” mı doğru, “Telefondan aradı mı?" Bana daha doğru gelen, aynı gerekçeyle, "Telefonla aradı".

4 Mayıs Cuma

Edebiyat dergilerindeki atışmaları severim. Mühür’ün 38. sayısında ilk sayfada “Bir Meselesi Olmayan Salyalı Tipler Hakkındadır” başlığını görünce, hele öfkenin vardığı düzeyi sezince hem şaşırdım hem sevindim. Atışmalar iyidir, edebiyata canlılık getirir. Erkek bir şair olduğunu anladığımız o salyalı tipin adı verilmemiş; çizilen tipin birçok kişiye uyuyor olması ise düşündürücü. Mühür Kitaplığınca yayımlanan iki de kitap var elimde. Biri Ali Galip Yener’in yazdığı inceleme - araştırma kitabı: Şairin Sabrı. Kitapta, “Gelenek, muhafazakârlık, mitoloji, ironi, ‘sol melankoli’, kır - kent ikilemi, acı, intihar, küçük burjuvazi, yalnızlık, metafizik eğilim vb. parametreler çerçevesinde şiir / şair eleştirisi örnekleri sunuluyor.” Öteki de Hilal Karahan tarafından yazılan Şiir ve Kuantum. Kuantum fizik kuramına ve felsefesine bir giriş niteliği taşımaktaymış kitap; “şiirin yapı taşlarından imgelemin oluşumunu da bir nebze açıklamayı amaçlamakta” olduğu söylenmiş arka kapakta.

5 Mayıs Cumartesi

Abdullah Bizden’in sorusunu ne çok bekletmişim. “7. 3. 2012 tarihli Hürriyet gazetesinde bir köşe yazısında Hasan Bülent Kahraman'dan şöyle bir alıntı vardı: 'Eskinin yıkılıp gitmesine sesimi çıkarmıyorum. Bari yerine onun boşluğunu kurtaracak birşeyler koyulsa?' Cümle sonundaki soru işareti bir yana, bu alıntıdaki 'koyulsa' sözcüğü benim kulağımı tırmalıyor. Ben olsam 'konsa' ya da 'koysalar' derdim. ('Koyulsa' sözcüğü olsa olsa 'Şu muhallebi de artık bir koyulsa'daki gibi koyulaşma için kullanılabilir diye düşünüyorum.) Siz ne dersiniz? Bu konuda bir dilbilgisi kuralı var mıdır? ( Hasan Bülent Kahraman'ın dil titizliğini biliyor ve alıntıda bir yanlışlık olabileceği ihtimalini de göz ardı etmiyorum elbette.)”

“Rızkını yiyip seni aç mı kodum
Ya ansızın seni muhtaç mı kodum”

Eski Türkiye Türkçesinde, Yunus Emre’nin bu dizelerinde de kullandığı, “ko-mak” eylemi var. Halk ağzında bu biçimiyle sürmekle birlikte ölçünlü (standart) dilde yerini, büyük ölçüde, “koymak”a bırakmış görünüyor. Bu yüzden “… yerine bir şeyler konsa” denmesi gereken yerlerde “konulsa” diye çifte edilgenlik kullanlır oldu. Oysa “ko-“ eylem kökü yaşıyor ve yaşatılmalı. Kısaca, A. Bizden’in aktardığı alıntıdaki ikinci tümce, “Bari yerine onun boşluğunu kurtaracak bir şeyler (birşeyler değil) konsa…” olmalı. Sona en uygun işaret üç nokta olur bence.

6 Mayıs Pazar

Sokaklara, caddelere, meydanlara verilen adları söz konusu ettiğimizi görünce Faik Başaran Ankara'nın en eski apartmanlarından, Bayındır Sokak'taki Washington Apartmanı'nın öyküsünü anlatmış. Bu apartmanın giriş katında bulunan, hem Ankaralılara hem de köşke hizmet veren lokanta, “Washington Restaurant” adını alınca solcu gençlerin dikkatini çekmiş. Gerisini Faik Başaran’dan dinleyelim:

“1960'lı yıllarda Bayındır Sokak'taki Washington Apartmanı ve restorana 500 metre uzaklıkta Mithat Paşa Caddesi üzerinde, Ajans Türk çaprazındaki Amerikan Tuslog binası bulunmaktaydı. Bu binanın önü solcu gençlerin gündüz ise sloganlarıyla, gece ise hem sloganları hem de ellerindeki meşalelerle protesto yürüyüşü yaptıkları yerlerdendi. Günlerden bir gün, yine bir protesto esnasında, yürüyüş Tuslog önünde değil Washington Apartmanı önünde sonlandı. Solcu gençler Amerikan emperyalizminin yanı sıra yabancı adlı bir apartmanı ve lokantayı protesto ettiler. Washington adındaki apartman ve lokanta hedeflerindeydi. Apartmanda oturanlar kapalı perdeler arkasından bu protestoyu seyrettiler. Gençler isteselerdi camı -çerçeveyi aşağıya indirebilirlerdi. Hiçbir taşkınlık yapmadılar. Sloganları ile mesajlarını iletip apartmanın önünden ayrıldılar. Olaydan sonra hemen toplanan Apartman Yönetim Kurulu durumu değerlendirdi. Gençlere kulak verdiler ve onları kırmadılar, isteklerini yerine getirdiler. Artık apartmanın adı Hitit, lokantanın adı Hitit Restaurant oldu. Bu olay solcu gençlerin işyerlerine verilen yabancı isimlere karşı ilk tepkilerindendir. Olayın geçtiği yıllar ve gençlik önderleri değerlendirildiğinde Çayan, Gezmiş ve Kürkçü'nün protestocu grup içerisinde olmaları muhtemeldir.”

7 Mayıs Pazartesi

Pazar akşamları TRT 1’de yayımlanan bir dizi var: “Avrupa Avrupa”. Devlet eliyle İngilizceye özendirme bu kadar açık, bu kadar gözümüze sokar gibi yapılır mıymış? Dizideki tiplerden birinin “bye, thank you, please” gibi sözcükleri sıradan Türkçe sözcüklermiş gibi kullanmasıyla yetinilmemiş, “Temizlik bitmeden where are you going?” de dedirtilmiş kendisine; “Sen give me to me” diye yalan yanlış tümceler de kurdurulmuş. Karşı komşu Gülbahar’ın adı bile “Rosebahar” (?) biçimini almış bu tipin ağzında. Bizim de bunlara gülmemiz gerekiyor. Vah benim garip ülkem!

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (10 Mayıs 2012)

25 Nisan Çarşamba

Aziz Özkan’ın “ulusal devlet - ulus devlet” konusundaki sorusunu, “Aynı anlamda sözcükler kullanım içinde zamanla farklılaşıyor. ‘Milliyetçilik’ ile (bence yanlış türetilmiş) ‘ulusalcılık’ın aynı anlama geldiğini söyleyemediğimiz gibi, ‘ulus devlet’ de ‘ulusal devlet’ten farklı bir anlama geliyor bence. Diyorum; ama farkın ne olduğunu da tam açıklayamıyorum. Belki bir açıklayan çıkar diye de yazıyorum.” diye yanıtlamış, başka bir deyişle yanıtlamamış, topu okurlarıma atmıştım. İki okurum ses verdi.

Osman Bahadır: “Son birkaç yil içerisinde ‘ulusal devlet’ tabiri kalktı ve onun yerine ‘ulus devlet’ tabiri yerleşti. Artık akademisyenler de bu şekilde kullanıyor. Bunun bir de tirelisi var. Ulus ile devlet arasına tire işareti koyunca herhalde özel bir anlam kazandırmış olduklarını düşünüyorlar. Ben bunu dilin yozlaşması olarak görüyorum. Ulusal devlet, imparatorluk olmayan devlettir. Başka bir deyişle de uluslaşmış veya uluslaşmakta olan bir halkın devleti anlamındadır. Ayrıca ‘ulus’ isim, ‘ulusal’ ise sıfat değil midir? Sayın Aziz Özkan'ın ıstırabına katılmamak elde değil. Bu önemli konuyu dile getirdiğiniz için çok teşekkürler.” diye yazdı.

Öteki yanıt, Ergün Özkan’dan geldi: “… Aziz Özkan'ın sorusuna ‘bir türlü yanıt veremedim’ derken ve “…'ulus devlet' de 'ulusal devlet'ten farklı bir anlama geliyor bence ama farkın ne olduğunu açıklayamıyorum" derken ne denli haklı olduğunuz ortada. ‘Ulus devlet’ ad tamlaması ile ‘ulusal devlet’ tamlaması arasındaki ayrım bence, anlatımda seçilen siyasal bakış açısında yapılan ayrımdan geliyor olmalı. Ayrı ayrı slogan durumuna getirilmişler. Bugün, ‘ulus’ ve ‘ulusal’ sözcüğünü, ulusalcılığı kullananlarla ‘millet’ ve ‘milli’ sözcüğünü, milliyetçiliği kullananlar ayrı gerçeklere işaret ettiklerini düşünüyorlar. ‘Ulus devlet’ ile ‘ulusal devlet’ tamlamalarındaki fark; ilkinin, devlet modellerini kategorik olarak ayırmak amacıyla söylenmiş olabileceğini düşünüyorum. Kent-devlet, özerk devlet, emperyal devlet gibi... İkincisi ise ulusa ait devlet, salt ulusun olan, ulusun oluşturduğu devlet gibi düşünülebilir. Ancak birincisi Türkçe yazım kurallarıyla nasıl bağdaştırılmış; ona aklım ermiyor. ‘Ulus’ ile ‘devlet’ birleştirilmiş. Benim eskiden beri savunduğum görüşü doğruluyor sanki: Yanlışlar çok kişi tarafından çok sık yinelenirse, doğruları kovup yerlerine geçiyor ve doğru model oluyorlar. Tıpkı günümüzde doğru olan 'iddia' yerine, iddaa'yı kullanmak gibi...”

28 Nisan Pazar

Ali Durmaz, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının (CSO) 15 - 16 Mart 2012 tarihinde verdiği konserin program kitapçığına biraz dikkatle bakınca neler görmüş neler:

“Şef Valery Vatchev”in adı ………………..Valerı Vatchev (sayfa 3),
“Essen’deki” olması gerekirken………….. Essen’daki (sayfa 4),
“…Berlin Radyo Orkestrası ile 2 senelik…” olması gerekirken, “…Berlin Radyo Orkestrası’nda 2 senelik” (sayfa 4),
Broşürün her yerinde “yıl” kullanılmışken burada “sene” denmiş.
“…Jung ile sürdürdü ve eğitimini Prof. Klaus Thunemann’ın…” olması gerekirken, “…Jung ile sürdürdü ve eğitimi Prof. Klaus Thunemann’ın…” (sayfa 5),
5. sayfada “gümüş madalya” ibaresindeki “g” sanki özel isimmiş gibi büyük harfle (Gümüş) yazılmış,
“uluslararası” “uluslar arası” şeklinde,
“bugün” “bu gün” şeklinde,
“…Berlin Filarmoni Orkestrası ile…” olması gerekirken, “Berlin Filarmoni ile”, “2009’dan” olması gerekirken, “2009,dan”
“Weimar’da” olması gerekirken, “Weimar,da”
6. sayfada “…belli değildir. Değişmeyen…” olması gerekirken, “…belli değildir. ; değişmeyen…”
“…biçimi ya da…” olması gerekirken, “biçimi, ya da…”
7. sayfada “…sanatçısı” olması gerekirken, “…sanatcısı” şeklinde yazılmıştır.

Bir yorum eklememiş Ali Bey. Yorumu benden beklemiş. Bence saygısızlık bu! “Cumhurbaşkanlığı” adına saygısızlık, konser dinleyicisine saygısızlık, sanatçıya saygısızlık… Sanata ve sanatçıya yönelen düşmanca tavrın bir başka yansıması! Kimse “Gözden kaçmış,” diye açıklayamaz bu durumu. Ayıptır! O kitapçığı hazırlayan ve bastıranlar içinde Türkçe bilen hiç kimse yok mu? Demek ki CSO bünyesinde bir Türkçe öğretmeninin de görev yapması gerekiyor. Yalnız broşür düzeltmek için değil, ilgililere Türkçeyi öğretmek için de.

30 Nisan Pazartesi

Yıldız Cıbıroğlu, iğneyle kuyu kazar gibi çalışan bir yazar, bir araştırmacı. Kadın Saçı - Büyü ve Türban’da (Payel Yayınevi) kadın büyüsü ve büyücü kadınlardan başlayıp mitolojik çağlardaki tanrıça başlıklarına, oradan Hitit’te, sonra eski Atina’da görülen çarşaflı kadın çizimlerine, saçın Divan ve Halk edebiyatlarındaki anlatımına kadar neler neler incelemiş. Carlos Saura’nın bir filmini değerlendirirken şöyle demiş: “Kadın saçı eski çağlardan beri çift nitelikli. Ya tapılırcasına sevilmiş, güç ve şifa verici bulunmuş, tılsımlı kabul edilmiş ya da özellikle ataerkil söylemde erkeği kendine bağlayan, tutsak eden, erkeğin fizik gücünü sıfıra indiren büyülü bağlar olduğuna inanılmış.”

Arkeoloji ve Sanat Yayınlarından çıkan son kitabı Anadolu’da Kadının Kültürel Şifreleri’nde ise Türk Dil Kurumu Derleme Sözlüğü’nün M harfiyle başlayan sözcüklerinden Cumhuriyet öncesi kırsal kesimin söz varlığına ulaşmış; bu alandaki incelemesi de “anne dili”ne ilişkin önemli veriler sunmuş yazara. Önsöz’de şöyle diyor Cıbıroğlu: “‘Anne’ dili yeryüzündeki doruk noktasına Sumer’de erişmiştir. (…)Dil üretmeyle ilişkilidir. Kadınlardan erkeklere geçmiştir üretim. Zanaat ve sanat üreten kadınlar anlam da üretmişler, ürettikçe dil büyümüştü.” Kitabın arkasında söyledikleri daha da önemli: “Bu kitapta TDK Derleme Sözlüğü’ndeki sözcük kodlarını inceledim ve Anadolu’da erkeğin, kadını yok saymak amacıyla, dili genel bir strateji aracı olarak kullandığını gördüm. Bugünkü ‘kadın katilleri’ o köhne zihniyetin kurbanlarıdır.”

1 Mayıs Salı

Şiirlere ve şarkı sözlerine, günlüklere biraz renk katsın diye yer veriyorum. Bu yazıların öğretici olmaktan biraz da olsa uzaklaşıp daha zevkli okunabilir olmasını sağlamak için... Yoksa şiirde ya da güftede yanlışın çok da söz konusu edilmemesi gerektiğini bilmez değilim. Şarkı, “Seni aradım kadehlerdeki dudak izlerinde” dediğinde, dudak izine bakmanın birini aramak için uygun bir yöntem olmadığından söz ediyor muyum örneğin? “Zeytin gözlüm özlem ektim yollara / Rast gelirsen halimi sor onlara” dediğinde, “Ekilmişse toprağa gömülmüştür onlar, bir şey sormak için büyümelerini beklemek gerekir ki bu da çok zaman alır.” diyor muyum? Amacım günlük okurlarını azıcık gülümsetmek… Çok da ciddiye alınmaya…

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (3 Mayıs 2012)

15 Nisan Pazar

İstanbul dışına çıkılmayınca baharın geldiği anlaşılmıyormuş. Burhaniye’deki bir etkinlik için Ayvalık’tayım. Dün, bugün sürekli yağmur vardı; ama yağmur da nisan yağmuru. Adı bile güzel.

16 Nisan Pazartesi

Bir araştırma yapılsa adı en çok (caddeye, sokağa, meydana, vapura…) verilen şairin Mehmet Akif Ersoy olduğu kolayca anlaşılır. Kendisi bile bu kadarını tahmin etmezdi herhalde. Etseydi “Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir” demezdi. Yok, karşı çıkmıyorum da başka şairleri de var ülkenin. Hadi Nâzım Hikmet adı risklidir diyelim (Niyeyse? Alpaslan Türkeş’ten Emine Erdoğan’a kadar herkes şiirlerini okur; ama adını anmak bile hâlâ tehlikeli olabilir. Sözgelimi bu satırların yazarı bu adı andığı için soruşturma geçirmiştir.) herkes tarafından benimsenen başka şair mi yok?

Ayvalık’taki birçok yere verilmiş, Mevlana, Yunus Emre, Mehmet Akif adlarını hep görürüm de bu kez aklıma geldi. İçinde çocukların çığlık çığlığa oyun oynayabildikleri bir parkın adı niye Orhan Veli Parkı olmasın? Şükran Kurdakul, ölümünden önceki son günlerini burada geçirdi, niye onun adı verilmesin bir yere? Fikret Mualla, Ayvalık Ortaokulunda resim öğretmenliği yapmış; resimlerine layık bir parka da onun adı verilse güzel olmaz mı?

18 Nisan Çarşamba

Caddelere, sokaklara verilen özel adlar bana Ali Durmaz’ın iletisini anımsatmıştı; İstanbul’a döner dönmez “arşiv”imde aradım buldum iletiyi. Ankara Dikmen’deki cadde, sokak adlarından, “Cahit Sıtkı Sokağı, Emrah Sokağı, Fehmi Tacer Sokağı, İsa Yalçın Sokağı ve en önemlisi Sokullu Mehmet Paşa Caddesi" diye örnekler verdikten sonra sormuş Ali Bey: "Cahit Sıtkı kimdir? Herhangi bir kişi mi, yoksa kast edilen, Şair Cahit Sıtkı Tarancı mıdır? Eğer kastedilen, Şair Cahit Sıtkı Tarancı ise neden sokağın adı ‘Şair Cahit Sıtkı Tarancı Sokağı’ değildir? Aynı şekilde ‘Emrah’ kimdir? Herhangi bir kişi mi, ‘Ercişli Emrah’ mı, ‘Küçük Emrah’ mı, ‘Erzurumlu Emrah’ mı, yoksa kuzenimin nişanlısı ‘Emrah’ mı?”

Fehmi Tacer ve İsa Yalçın’ın kimler olduğunu da merak etmiş Ali Durmaz: Google arama motorunda, Fehmi Tacer ve İsa Yalçın ile ilgili bilgiye de sokağa adını verecek unvanlı bir kişiye de rastlamamış. Bir mahallenin sokaklarına ad vermenin bu kadar basit olmaması gerektiğini düşünen Ali Durmaz Sokollu Mehmet Paşa adının doğrusunu merak ediyor. "Sokollu” Mehmet Paşa mı “Sokullu” Mehmet Paşa mı?

Paşanın doğum yeri olan kasabanın adı Sokol; ama paşanın adı birçok tarih kitabında ve ansiklopedide “Sokullu Mehmet Paşa" olarak geçiyor. Hangisinin doğru sayılacağına artık bir karar verilse iyi olur gerçekten.

“Dilimizin yozlaşmasına, bilincimizi de eklediğimizi düşünüyorum.” diyen Ali Bey’in çözüm önerisi de var: “Her kurum bu türde yazım yanlışlıklarına mahal vermemek için, neden bir Türkçe öğretmeni istihdam etmez? Bu sayede, atanamayan öğretmenlerimize istihdam sağlanmış olur. Dilimizin ve bilincimizin kirlenmesine engel olunur.”

Cumhuriyet’teki bir yazıda "motorsiklet" diye geçen sözcüğün doğru yazımının “motosiklet” olması gerektiğini de yazmış A. Durmaz. Haklı; ama sokak adlarıyla ilgili söylediklerinin yanında bu, o kadar da önemli gelmedi bana.

23 Nisan Pazartesi

Sanırım bugüne en uygun etkinlik, masamın üzerinde beklemekte olan çocuk kitaplarının hiç değilse bir bölümüne yer vermek olacak:

Günışığı Kitaplığı yayınlarından başlayayım:

Müslim Çelik’in çocuk şiirlerinin toplandığı kitabın adı: Küçücek,
Necati Tosuner’in çocuk romanı: Dur Bakalım Petek,
İrem Uşar’ın öyküleri: Kuuzu ve Lunapark Ailesi,
Müge İplikçi’nin çocuk öyküleri: Acayip Bir Deniz Yolculuğu,
Hacer Kılcıoğlu’nun öyküleri: Aydede Her Yerde,
Behiç Ak’ın Karikatür Kitabı,
İsmet Bertan’ın tarihsel romanı: Boğa Güreşçisi.

Karanlık Yaşam’ı Kat Falls yazmış, Münevver Çelik çevirmiş, yayınevi: Tudem.
Habib Bektaş’ın Bakboklar - 1 de Tudem Yayınlarından çıkmış.

Gourdan - Fouchier - Le Gohan’ın emekleriyle Desen tarafından yayımlanan Ellerimdeki Kelimeler ise bir çizgi roman.

Attilâ Şenkon’un yeni çocuk kitabı, Cumhuriyet Kitapları arasında yayımlandı: geveze kitap tatilde.

Grimm Kardeşlerin ünlü masalı Kurbağa Prens ve Renan Özdemir’in Çıtı Pıtı Bir Kedi Olmak İstemiyorum’u Kelime Yayınları arasında çıktı.

Elma - Çocuk’tan iki kitap: Dilara Yalçın Okur’un yazıp Vicdan İleri’nin resimlediği Cesur Aktör Gerçekler Ormanı’nda ve Ahmet Önel’in yazıp Sait Munzur’un resimlediği Düş Hırsızının Çırağı.

Maya - Çocuk’tan iki kitap: Süleyman Bulut’un yazdığı, Tansu Özel’in resimlediği Kardeşlik Çemberi ve Çevreci Kahramanımız Dodo Kuşu Cosmo - Hazine Avı.

Kavis - Çocuk’tan Fedai Çakır’ın yazdığı, Alanna Marohnic’in resimlediği Kara Yele.

Sultan Su Esen’in Koza Dünyası Çiçek Kokulu Kitaplar arasında çıkan Aslı’nın Dürbünü’nü de buraya eklemeliyim.

Bir de Prof. Dr. Gülçin Alpöge’nin yazdığı Bilgi Yayınevi tarafından yayımlanan Okul Öncesinde Değerler Eğitimi adlı kitabı anmadan geçmeyeyim.

24 Nisan Salı

Selendi Anadolu Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Yusuf Topakçı, “Bir Kitabı Bin Umuda Dönüştürelim” adıyla açtıkları kütüphane kurma kampanyasına destek beklediğini yazdı. Okulun telefon numarası: 0236 788 23 33.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (26 Nisan 2012)

9 Nisan Pazartesi

Demir İnan’ın mektubu babamı anımsatmıştı bana. Acı bibere bayılırdı babam, gözünden yaş gelinceye kadar da yerdi; ama “acı biber” değil, Demir Bey’in hoşuna gidecek biçimde “yakar biber” derdi. Demir İnan şöyle diyor:

“‘Acı’ olgusu istenmeyen bir olgudur; ‘Çok acı çekiyor zavallı’, ‘Elimdeki kesik çok acıyor’, ‘Sadece davranışları değil, sözleri de acı veriyor’ gibi söylemlerde bu durum açıkça görülür. Bir de yiyeceklerde ‘acı’ vardır. Örneğin, ‘Bu yağ acımış’, ‘acı salatalık
(bugünlerde pek rastlanmıyor)’, ‘Acı patlıcanı kırağı çalmaz, ‘Bu kuyunun suyu acı, içilmez’. Yani, ağzımızda istenmeyen, kekremsi bir tat bırakan tatlar. Ve de ‘acı’ biber. Aslında biberin ‘acı’sı acı değil ‘yakıcı’dır. Biberin ‘acı’ olması onun istenmeyen bir tatta olmasını gerektirmez. Tersine, meraklısı için bu tür biber çok istenen bir yiyecektir. Evet, alışık olmayanın pek hoşlanmayacağı şekilde dilini yakar ve bu durumda da ‘Yandım Allah!’ dedirtir. Yandım Allah dedirtmesi de dilinin yandığını, yani biberin yakıcı olduğunun göstergesidir; acı değil. ‘Ağzına biber sürerim’ deyimi de ağızda acı bir tat vermek için değil dilini yakmasını amaçlamaktadır. Belki dilde tutunması zor olabilir ama, biber ‘acı’ olamaz, olsa olsa ‘yakıcı’ olur. Lütfen bu savı benimseyenler ‘yakıcı biber’i kullanmaya başlasın.”

Öyle olmuyor işte… “Acı” sözcüğünün temel anlamı, biberdeki acı. “Tadı ağızda yakıcı bir etki bırakan, dille alınan duyulardan tatlının karşıtı olan: “Acı biber.” Sözlük (Kubbealtı Lügatı) böyle diyor. Sözcüğün ilk anlamı bu; ötekiler, daha sonra kazanılmış anlamlar… “Acı söz” ve “acı gülüş”teki “İnsanda üzücü bir etki bırakan, dokunaklı, hüzünlü” anlamını da “acı son” ve “acı gerçek”teki “Iztırap verici, üzücü” anlamını da “mecaz” olarak veriyor sözlük. “Acı” sözcüğünün mecaz kullanımları temel anlamını bastırmış görünüyor; ama bu, temel anlamını başka türlü algılamamızı gerektirmez. Kaldı ki “yanmak, yakmak” sözcüklerinin “biber”le ilgili kullanımları, yan anlamdır. Bu sözcüklerin temel anlamlarını yazmaya bile gerek yok. Bir de en başta söylenmesi gereken sanırım şu: Dile ne kişisel isteklerle ne de buyruklarla yön verilebilir. “Dil, kendi yolunu bulur,” sözünü bu anlamda söylenmiş saymalı.

10 Nisan Salı

“Cumhuriyet’in ilavesi Kitap’taki yazılarınızı, uzun süredir büyük bir beğeniyle izliyor ve yararlanıyorum. Sizin gibi ( tabir yerindeyse ) ‘Cengaver Yazar’ların köşeleri, geometrik hızla kuruttuğumuz güzel Türkçemiz için adeta ‘Vaha’ gibi geliyor bana ve onun için de ‘Savaşa devam’ diyorum. Elinize sağlık, dilinize sağlık…” diye beni benden alan övgüler sıraladıktan sonra, daha çok gençlerin, örnek verirken kullandıkları “atıyorum” sözcüğüne bir açıklama getirmiş Oktay Ormancıoğlu:

“Gerçekten konuşma sırasında (yazınızda belirttiğiniz yer ve zamanlarda) ‘Atıyorum’ diyoruz ama, bence kesinlikle “atmıyoruz” ve aslında, sözlerimizi açıklayıcı, bildiğimiz / yaşadığımız örneklerden birini, ortaya koymak istiyoruz, diğer bir ifadeyle ‘Ortaya atıyoruz’. Yani buradaki ‘atmak’, kafadan atmak değil de muhatabımızın bir konuya dikkatini çekmek istediğimiz bir tabir oluyor sanki.” Savunma kabul edildi sayın Ormancıoğlu; ama yine de kullanılmamaya çalışılsa iyi olur.

11 Nisan Çarşamba
Taner Can, geçen yaz, “Başucu kaynağı olarak kullanabileceğimiz Türkçe sözlük ve dilbilgisi kitaplarının bir listesini köşenizde paylaşırsanız çok sevinirim.” diye yazmıştı. Yurtdışındaydım, kaynaklarımdan uzaktım. Bu yüzden ertelemiştim yanıtlamayı; sonra da unuttum gitti. (Yaş, 60’ı aşınca böyle laflar rahatlıkla söylenebiliyor. Kimse, “Aa, unutulur mu hiç!” demiyor. Bu yaşta ve bundan sonraki yaşlarda unutulabilir. Baştan söyleyeyim, kavga çıkmasın.) Geçen hafta Türkçe kitaplarını yazınca anımsadım. Bugün sözlükleri yazayım. Bildiğim sözcükler için bile sözlüğe bakarım. Önce Türk Dil Kurumunun, Dil Derneğinin ya da Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe sözlüklerinden birine. Bunlarda sıralanış ve açıklamalar birbirine çok yakın olduğu için, bir de İlhan Ayverdi’nin Misalli Büyük Türkçe Sözlük’üne (öteki adıyla Kubbealtı Lügatı) mutlaka bakarım. Ali Nazîmâ ile Faik Reşad’ın Mükemmel Osmanlı Lügati’ne elim alışmadı. Muallim Naci’nin Lügat-ı Naci’sine de pek bakmıyorum. Hele Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Türki’si, eski yazı olduğu için, ona bakmak daha zor geliyor; ancak çaresiz kalırsam başvuruyorum. Osmanlıca sözcükler için ilk başvuru kaynağım Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca - Türkçe Ansiklopedik Lügat’ı. Yerel sözcükler için Yaşar Çağbayır’ın Ötüken Türkçe Sözlük’ünü kullanıyorum. İngilizce sözcükler söz konusu olduğunda önce Fahir İz’in İngilizce - Türkçe Sözlük’üne, orada bulamadıklarım için Hâmit Atalay’ın İngilizce - Türkçe Sözlük’üne, orada da yoksa Redhouse’a bakıyorum.

12 Nisan Perşembe

“En son örneğini Paul Auster'in Kış Günlüğü isimli kitabının çevirisinde gördüm. Benim bildiğim ‘eninde sonunda’ deyimi, ‘önünde sonunda’ olarak kullanılmış. Ben mi yanlış biliyorum, yoksa bu şekilde kullanımın haklı bir gerekçesi var mı?” diye sormuş Ali Durmaz.

Aslının “önünde sonunda” olduğunu biliyorum; çünkü bu, karşıt anlamlı sözcüklerle yapılmış bir deyim. “En” ve “son” sözcükleri arasında bir ilişki yok; ama “ön” ve “son” ilişkili sözcükler. Yine de emin olmayalım ve sözlüklere bakalım. Dün sözünü ettiğim sırayla önce TDK Türkçe Sözlük. “Eninde sonunda” maddesinin karşısında “Önünde sonunda” yazıyor. Örnek var; ama başka açıklama yok. Açıklama “önünde sonunda” maddesinde: “1. Mutlaka. 2. Nihayetinde, en sonunda.” Kubbealtı Lügatı’nda “eninde sonunda” diye bir madde yok. “Ön” maddesinde “önünde sonunda”ya yer verilmiş: “Neticede, en sonunda, eninde sonunda”. Sonuç olarak söylenecek söz şu: Aslı “önünde sonunda” olmakla birlikte “eninde sonunda” da kullanılmaktadır.

13 Nisan Cuma

Süheda Utku’nun soruları zordu. Beni sinir eden, “Senden çok var” şarkı sözündeki “çok” sözcüğünün görevini sormuş Süheda Hanım. Sorusu şöyle: “Zarfların tanımında hep fiil, sıfat ve zarfla çalışır diyoruz; fakat ‘Senden çok var.' örneğinde çok sözcüğü miktar zarfı değil mi, yani böylelikle isimle çalışmış olmuyor mu?”

Azlık - çokluk zarfları (belirteç), S. Utku’nun da dediği gibi, eylemin, sıfatın ya da başka bir belirtecin miktarını belirtir. Adla ilgili azlık - çokluk bildiren sözcüğün görevi sıfattır. Bu “çok” sözcüğü sıfat mı peki? Önceki gün sözlüklerden söz ederken “Daha çok var,” diye yazdığımda düşünmüştüm. (Sözünü etmediğim) “daha çok sözlük var,” tümcesinde “sözlük”ü kullanmayınca “çok” sözcüğü, “sözlük”ün de yerine geçmiş oluyor. O sevimsiz söz de, “Senin gibi olan (sana benzeyen) daha çok insan var” demek istiyor aslında. Sağından solundan kırpıp kuşa çevirince o garip biçimi almış.

“Yerli yerinde” ikilemesinin “isim tamlaması yoluyla” oluşup oluşmadığını da sormuş Süheda Utku. Anlamca pek uyuşmadığından içime pek sinmedi; ama başka bir açıklama da getiremedim.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (19 Nisan 2012)

5 Nisan Perşembe

Mehmet Sağnak’ın sorusunu bir türlü yanıtlayamamıştım. Artık sıra ona gelsin. Benim “Hem Gültekin Emre'nin Ülkü Tamer'le yaptığı söyleşi çok güzeldi, hem de okunan şiirler." tümcemden kalkarak “hem… hem de…” kullanımını, daha doğrusu ikinci “hem”den sonra bir “de” getirmenin doğru olup olmadığını sormuş Sağnak. “Ayrıca cümlenin ilk yarısının virgül ile kesilip arkasından ‘hem de’ kullanılmaktadır. ‘Hem’ bir bağlaç ise virgül ve ‘de’ kullanılabilir mi?” diyor; iletisini, “Benzer bir tereddütü, ‘gerek’te yaşıyorum.” diye sürdürürken “Gerek Ortadoğu ülkeleri gerekse AB ülkeleri...." tümcesini örnek vererek: “Burada da ‘gerek’ bir bağlaç gibi kullanılıyor. İkinci ‘gerek’te ‘se’ takısı doğru mudur? Virgül burada da yer alabilir mi?” diye soruyordu.

“Hem… hem…” bağlacı böyle de kullanılabilir; ikinci “hem”den sonra “de “ getirmek de yanlış sayılmaz. “Ne… ne…” bağlacının kullanımında da yapıyoruz aynı şeyi. “Ne… ne de…” kullanımını diyorum; yanlış sayamayız. Virgüle gelince… Eğer “hem nalına hem mıhına” gibi bir söyleyiş söz konusu ise; yani “hem”lerin arasına fazla sözcük girmemişse elbette virgül gerekmez; ama benim kullandığım gibi, “hem”ler iki tümceyi birbirine bağlıyorsa anlama kolaylığı sağlaması açısından virgül koymak sakıncalı sayılmamalı. “Gerek… gerek…” de bir bağlaç; onun için de aynı şeyler söylenebilir. Sözlük (Kubbealtı Lügatı), “‘Gerek… gerekse…’ şeklinde de kullanılır.” diyor.

6 Nisan Cuma

Dün Can Yayınlarının ödül töreni vardı. Bu yılki ödülün sahibi: Murathan Mungan. Mungan hiç beklemese, kendisi katılmasa da bu ödülü ve kendisine verilmiş, verilecek bütün ödülleri sonuna dek hak etmiş bir şair - yazar. Bunu, hakkında eleştiriler yapmış biri olarak söylüyorum. Doğrusu dün akşamki duruşunda her zamanki kibirinden eser yoktu; kibirli olmadan da “karizmatik” olunabileceğini gösteren soylu bir duruşu vardı. Bu arada… “Karizmatik” sözcüğünü galiba ilk kez kullanıyorum; ama açık söyleyeyim; öyle görünmeye çalışan çok kişi gördüm de bu nitelemeyi Murathan Mungan kadar hak eden başka bir yazar - şair tanımadım.

7 Nisan Cumartesi

Bu bir uyak kazası değil, ölçü kazası olabilir. Avni Anıl’ın hicaz şarkısı:

Rüya gibi uçan yıllar, biraz durun, durun biraz
Kaybolan günlerim için, hesap sorun, sorun biraz
Güzel bir kumral uğruna, küstüm esmer beyazlara
Bu akılsız garip başa, şimdi vurun, vurun biraz

Güzel şarkı… Ama o “esmer beyazlar” nedir? Kumral olmayanlara örnek verilmiş besbelli, “esmerlere ve beyazlara” denmek istenmiş. Araya virgül konsa… Yok, virgül de kurtarmazdı. Türkçede sona gelen ek, önceki sözcüklerle de çarpıma girer, onları da bağlar. “Amca, dayı, hala ve teyzelerimi çok severim.” dendiğinde tümceden “amcalarımı, dayılarımı…” anlamını alırız. Öyleyse “esmer beyazlar”dan niye “esmerler ve beyazlar” anlamını alamıyoruz? “Esmer” sıfat görevine girme eğiliminde olduğu için, yanındaki sözcükle bütünleşiveriyor hemen. Ortaya “beyaz karalar” gibi çelişik bir anlam çıkıyor. Üstelik beste de bu bütünleşmeyi desteklemekte. Sözler, sevgili bir arkadaşımın babası olduğu için, İzmir’deki yıllardan tanıdığım Rüştü Şardağ’a ait. Severdim de Rüştü Amca’yı; ama ne yapabilirim?

Yine 7 Nisan Cumartesi

Avni Anıl’ın şu kürdilihicazkâr şarkısının sözlerini ise Şadi Kurtuluş yazmış:

Sevmek acı bir arzu derler, sevilmiyor sevenler
Ağlayan şu gözlerim ne güldü ne de gülecekler
Hayat böyle bu yoldan daha kimler geçecekler
Ağlayan şu gözlerim ne güldü ne de gülecekler

“Gözlerim gülecekler” olur mu hiç? Hem uyak hem ölçü kazası mı saymalı bunu? İnsan dışındaki varlıklar çoğul özne olduğunda –eğer (masallardaki gibi) bir kişileştirme çabamız yoksa– tekil yüklem kullanırız. “Dizlerim ağrıyorlar, dudaklarım titrediler” demediğimiz gibi, “gözlerim gülecekler” de demeyiz.

8 Nisan Pazar

Üç gündür dergiler dört bir yanımı sarmış durumda. Yalnız benim gözümün değmesini onca emeğe haksızlık saydığımdan götürüp bir sanat - kültür merkezine bırakacağım; ama önce karıştırmam, bakmam, okumam gerek.

“‘Güzel’ Olanın Frekansı” alt başlığıyla çıkan “Alfa”, “güzel” kavramıyla ilgili alanlara el atmış; nitelikli görsel malzemeyi pırıl pırıl bir baskıyla sunmuş; sanatçılarla yapılmış söyleşilere yer vermiş, resimler, fotoğraflar, tanıtılan sanatçıların yapıtlarından örnekler, çerçeveletip duvara asmak istenecek güzellikte sayfalar…

Karacasu Geliştirme ve Eğitim Vakfı tarafından çıkarılan “afrodisyas-sanat”, Karabüklü, 12 yaşında; ama hiç yaşlanmayan “tay”,
Alanya’dan gelen “şiirsaati”,
İzmir- Karşıyaka’dan “kurşun kalem”,
Aydın - Didim’in Akköy’ünden Güven Pamukçu’nun çabasıyla 12 yıldır ses veren “Akköy”
Zonguldak’ın Devrek’inden İbrahim Tığ’ın çabasıyla sekizinci yılını yaşayan “Şehir”, Aydın - Söke’den Talat Avcı’nın çabasıyla çıkan 23 yıllık “Beşparmak”,
Bursa - Osmangazi’den “çinikitap”,
Kahramanmaraş Kültür Sanat Evi yayını “Alkış”,
Ankara - İskitler’den “Edep”,
Manisa’dan çıkıp gelen dokuz yaşındaki “Sunak”,
Aylık okul öncesi, çocuk ve gençlik kitapları gazetesi “İyi Kitap”,
3. saysında adım geçtiği için bana gönderilen çiçeği burnunda “Yazınsal”, Eskişehir’den 5. sayısına ulaşmış olan “dünden bugünden edebiyat”,
iki aylık sosyalist siyasi kültür dergidi “Kızılcık”,
Ankara - Sincan’dan “Sincan istasyonu”
1961’den beri uzun ya da kısa aralıklarla çıkan Trabzonlu “Kıyı”,
İstanbul’da yayımlanan “Aylık kitap tahlili ve eleştiri dergisi Ayraç”,
Sivas kent kültürü dergisi: “Sultanşehir”,
Dil ve Edebiyat Derneği tarafından İstanbul’da yayımlanan aylık “Dil ve Edebiyat”.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (12 Nisan 2012)

27 Mart Salı

Dinçer Kışoğlu sitem etmiş. Günlüklerde yer vermemiştim; ama sorularını yanıtlamış ve iletmiştim kendisine. Buraya aktaralım o zaman. İlk sorusu şuydu: “Türkiyeli tanımı nasıl türetilmiştir? German / Alman; Italian / İtalyan; Russian / Rus; American Airways / Amerikan Havayolları / American Army / Amerikan Ordusu derken, AMERICAN kelimesini neden AMERİKALI şeklinde dilimize çeviriyoruz?”

Türkiyeli sözcüğünü ilk kim, ne zaman kullandı bilmiyorum. Milliyet ayrımını ortadan kaldırdığı, etnik kökenle ilgili bir belirtme özelliği taşımadığı için benimsendi sanırım. "Amerikalı" için de benzer bir şey söylenebilir belki de. Amerika'da her ırktan, her türden insan var ve birbirilerine etnik yakınlıkla değil, ABD vatandaşı olma bağıyla bağlılar. Rus, Alman örnekleri gibi, İsveçli, Hollandalı, İsviçreli gibi kullanımlar da var. Sözgelimi İran halkı için eskiden Fars ve Acem denirdi; ama şimdi yalnız "İranlı" deniyor.

“‘Teröristle - terör örgütüyle savaş’ tanımı yanlış değil mi? ‘Ayşe İLE Ahmet sinemaya gittiler’ der gibi... Ya da ‘Camı taşla kırdı’ benzeri... Doğrusu, ‘teröriste karşı savaş’ değil mi? Yabancılar ‘fight against terorist’ derken, biz neden bir eylemi birlikte yapıyormuş gibi İLE’yi kullanıyoruz?” Bu da ikinci sorusuydu Dinçer Bey’in.

"İle" sözcüğü, "araç" ve "birliktelik" anlamları yanında "karşılıklı yapma" anlamı da katıyor. Özellikle eylemin işteş özelliğinden dolayı, karşılıklı yapılması gereken "savaşmak, çatışmak, kapışmak, tartışmak" gibi eylemlerle kullanıldığında…

31 Mart Cumartesi

“Hayattan rengi alın / geri neyi kalır ki” diye bir reklam ezgisi kulağıma çarpıp duruyor. Yanlış anlıyor olmayayım diye baktım; sözler alt yazıyla da verilmiş. “Geriye ne kalır ki” demek varken, “geri neyi kalır ki” demek yanlış değil mi? “Geri bir şeyi kalmak / kalmamak” diye bir kullanım yok çünkü. “Geriye bir şey kalmamak” var. Öyle dendiğinde kastedilen anlama ulaşıldığına göre, bu söyleyiş niye yeğlenmemiş acaba?

1 Nisan Pazar

Baki Asiltürk’ün “Metin İnceleme ve Oluşturma” alt başlığını taşıyan Yazılı Anlatım (İkaros Yayınları) alışageldiğimiz kompozisyon kitaplarından farklı bir anlayışla yazılmış. Üniversitelerdeki Türk dili dersinde yararlı olacağı gibi, kendisini yazı konusunda yetiştirmek isteyenler tarafından da rahatlıkla kullanılabilecek bir kitap.

Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan’ı TV izleyicileri deprem sonralarındaki programlardan bilirler; ama ödünsüz bir Öz Türkçe tutkunu olduğunu çok kişi bilmez. Şu Üretken Türkçemiz adlı “konulu sözlük” (Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı) “Türkçe’nin üretme gücünün yanı sıra, söz varlığının da ne ölçüde büyük olduğunu” gösterme amacıyla yazılmış. Yazarın ürettiği binlerce sözcükten birkaç örnek: bilimtay (üniversite), ulusbay (cumhurbaşkanı), bilmen (profesör), bilgen (doçent), bilger (yardımcı doçent), öke (bilim doktoru), kaysak, turak (yer kabuğu levhası), görnük, alınlık (dükkân levhası…

13 - 15 Mayıs 2010 tarihinde yapılan toplantıda sunulan tüm bildiriler, anlatılan anılar, aktarılan görüş ve izlenimler, toplantı ile aynı adı taşıyan kitapta bir araya getirilmiş: Prof. Dr. Cahit Kavcar Türkçe Eğitimi Çalıştayı. Çok önemli yazıların yer aldığı kitabı Cahit Kavcar Hoca’nın öğrencisi Prof. Dr. Sedat Sever yayıma hazırlamış.

Yusuf Çotuksöken’in üniversite öğrencileri için yazdığı Uygulamalı Türk Dili ile üniversiteler ve eğitim fakülteleri için hazırladığı Uygulamalı Türkçe Yazılı ve Sözlü Anlatım kitaplarının yanı sıra Papatya Yayınları tarafından basılan bir kitabı daha var: Yapı ve İşlevlerine Göre Türkiye Türkçesi’nin Ekleri. Öğrenci ve öğretmenlerin sorularına yanıtlar içeren bu kaynak kitap, üniversitelerin ilgili bölümleri için de yardımcı ders kitabı olma özelliği taşıyor.

Fizik Yüksek Mühendisi Prof. Dr. Demir İnan’ın hazırladığı Fizik ve Fizik Mühendisliği Terimleri Kılavuzu, TMMOB Fizik Mühendisleri Odası tarafından yayımlanmış. Alanın İngilizce terimlerine bulunan Türkçe karşılıkları içeren kitap ikinci basımını yapmış. Önsözde, “Dili bir yandan besleyip bir yandan yabancı sözcüklerden arıtma işlemi yılları gerektiriyor. Zaman süreci içinde üzerinde sürekli uğraşıldığında dil zenginleşiyor, gelişiyor.” diyen İnan’a katılmamak elde mi?

Prof. Dr. Sedat Sever, Öğr. Gör. Zekeriya Kaya, Yrd. Doç. Dr. Canan Aslan tarafından hazırlanan Etkinliklerle Türkçe Öğretimi de (Tudem Yayınları) ikinci basımını yapmış. Kitap, çocuklara Türkçe öğrenmenin zevki yanında, yazma isteği ve okuma hevesi vererek dil bilinci kazandıracak biçimde hazırlanmış.

Prof. Dr. Yücel Tangün’ün hazırladığı Türk Hematoloji Derneği tarafından basılan kitapçık, Kanbilimciler İçin Daha Çok Türkçe Daha Güzel Türkçe adını taşıyor. Tangün belli başlı Türkçe sorunlarına ve çözüm yollarına değiniyor. Türkçesi olan terimleri bir sözlükçe ile sık kullanılan yabancı terimlere Türkçe karşılıkları da abece düzeniyle verirken doğru ve güzel olmayan örnekleri de sıralıyor.

Dr. Mesut Ersönmez, 1965’ten beri sürdürdüğü çalışmayı Demirci Belediyesinin katkısıyla kitaplaştırmış: Demirci’de Sözcükler. Demirci ağzı sözlüğü, sözcüklerin geçirdiği değişim, nasıl söylendikleri verilmiş. Takma adlar, aile adları, yer adları sıralanmış, kitapçığın sonuna da eski yıllara ilişkin fotoğraflar konmuş.

3 Nisan Salı

Aziz Özkan sormuştu; bir türlü yanıt veremedim; geçenlerde yeniden anımsattı. “Birtakım yazarlar ‘ulusal devlet’ yerine ‘ulus devlet’ demeyi tercih ediyorlar. Halbuki ulus demek, millet demektir ve ulusalın yerini tutmaz. ‘Millet devlet’ kullanımı kulağa hoş gelmediğine ve Türkçeye uygun olmadığına göre ulusal devlet denmelidir. Ben böyle düşünüyorum. Küresel devlet yerine küre devlet nasıl diyemezsek ulusal devlet yerine de ulus devlet demememiz gerekir. Bilmem siz ne dersiniz?”

Aynı anlamda sözcükler kullanım içinde zamanla farklılaşıyor. “Milliyetçilik” ile (bence yanlış türetilmiş) “ulusalcılık”ın aynı anlama geldiğini söyleyemediğimiz gibi, “ulus devlet” de “ulusal devlet”ten farklı bir anlama geliyor bence. Diyorum; ama farkın ne olduğunu da tam açıklayamıyorum. Belki bir açıklayan çıkar diye de yazıyorum.

4 Nisan Çarşamba

Mevsimin ilk çileğinin çıktığı haberini Ali Kırca “Çileğin müdavimlerine müjde!” diye mi vermiş? Üstelik “müdavim” sözcüğü haber içinde yinelenip durmuş. “Ben en çok çileğin müdavimlerine acıdım.” diyen Kâzım Karabaş, “müdavimlerin” nereye devam edeceklerini merak etmiş. “Madem haberi böyle verdiniz, bari nereye gideceklerini de söyleyeydiniz. Ortada şaşkın şaşkın dolanacaklar, ona yanarım.” diyor.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (5 Nisan 2012)

21 Mart Çarşamba

Nimet Olcar, “tahin” sözcüğünün söylenişinden yakınmış iletisinde: “Bir süredir aklıma takılan, tahin sözcüğünün telaffuzu hakkındaki rahatsızlığımı Türk Dil Kurumuna ilettim ve sizinle de paylaşmak istedim. ‘Tahin’ sözcüğü TDK Sözlüğü'nde de yazdığı gibi Arapça bir sözcük ve dolayısıyla ilk hecesinin uzun olması gerekiyor. Nitekim yazılı sözlükte de ilk hecenin uzun olduğu belirtilmiş, ayrıca yıllardır çevremizde de bu şekilde duymaya alıştığımızdan son dönem ilk hecenin kısa okunması kulak tırmalıyor doğal olarak. Dili bozma pahasına ve sözcüğün aslı reddedilerek neden böyle bir değişiklik yapıldı, acaba bir fikriniz var mı?”

TDK gerçekten sözcüğün okunuşunu “ta:hin” diye göstererek a’nın uzun okunacağını belirtmiş. Sözcük, Nimet Olcar’ın dediği gibi Arapça; ancak Arapça olması, a’nın uzun okunmasını gerektirmiyor. Çünkü sözcüğün Arap harfleriyle yazılışına bakılırsa a’nın değil, i’nin uzun okunması gerek. “Marul”un İstanbul ağzında “ma:rul” söylenişi kazanması gibi, “ta:hin” diye seslendiriliş de sözcüğün İstanbul ağzında aldığı biçim olabilir.

22 Mart Perşembe

İlk öyküsünün ilk sayfasını okumuştum yalnızca. Öykü işliğime giderken, belediye otobüsünde, ancak o kadarını okumaya fırsat bulabilmiştim. İlk öykü uzundu; bu yüzden kursta, daha kısa bir öykü seçtim ve okunması için verirken, “Ben öyküden anlarım” özgüveni içinde kim bilir kimden ödünç aldığım bir söz ettim: “Bir kumaşın kalitesini anlamak için bütün topa bakmanız gerekmez. Okuduğum tek sayfadan anladım ki iyi bir öykücü karşısındayız.” dedim. Yanılma payı bile bırakmadım kendime. O kısa öykü okundu, pek bir şey anlayan olmadı. Herkesin gözünde neredeyse alaycı diyebileceğim bir ifade: “Hani yanılmazdınız!” Yenilgiyi kolay sindirebilenlerden değilim. Yüksek sesle okunmaya elverişli olmayabilirdi öykü. Biraz dağınıktı; ama ben de zaten kurgusunu değil, anlatımını beğenmiştim. Geçiştirdim; çünkü gerçekten de tek sayfaya bakarak karar vermiştim. Hafta içinde öteki öyküleri okudum sırayla. Yanılmamıştım işte. Has bir öykücü vardı karşımızda. Bu hafta yine aynı kitapla gittim kursa. Biraz kendimi haklı çıkarmak için, daha çok da yazarı bir haksızlığa kurban etmemek için, az sonra aşağıya alacağım kısa öyküsünü (belki de şiir demeli buna) okudum ilk, sonra “Kara Yeşil Bir Uyku” adlı öyküyü. Kitabı gösterdim; bir hafta önceyi anımsattım, haksızlığı giderdim. Dolu dolu gözlerle kitabın adını not ettiler. “Ne haber? Anlar mıymışım öyküden?” demedim artık, ayıp olmasın diye. Elimdeki, Berat Alanyalı’nın Ömrün Yazı (Bilgi Yayınevi) adlı ikinci öykü kitabı. (İlkinin adı Tin Kovuğu’ymuş.) Arka kapakta Ayla Kutlu’nun söylediği, “ömrün yazı” tamlamasındaki çift anlam üzerinde de düşünmemiştim. Neyse ki yazar, üçüncü bölümün başına koymuş açıklamayı: “Arkadaşlar ‘ömrün yazı’ diyorlar, doğrudur. Yazıdan ibaret bir hayatım var.”

İşte o kısa öykü:

SERENCAM
Şiddete dayanamaz, kırılıverir. Aşk gibi.
Parçalanırsa dikkat! Keskindir. Acı çekenler gibi.
Şeffaftır. Ne varsa ardında, serer göz önüne. Dürüst olanlar gibi.
Okşamazsan bulanır, kaçar ışığı. Sevilmeyen çocuk gibi.
Doğru yerde durursan, yansıtabilir seni. Dost gibi.
Sanki yoktur, ayırdığı şeylerin arasında. Çarpınca anlarsın. İlişkilerdeki mesafe gibi. Kısa ya da uzun, gün gelir dolar ömrü. Her şey gibi.
Düşer, başa döner. Ayrışır, öze döner. Topraktan gelmiştir, toprağa karışır. İnsan gibi.

Budur serencamı cam.

25 Mart Pazar

Buket Barlas Waechter, on yedi yıla yakın bir süredir yurt dışında yaşadığını, Türkçedeki değişimleri izleyemediği duygusuna benim yazılarımın ilaç gibi geldiğini söyledikten sonra yazım kuralları konusunda duyduğu sıkıntıyı belirtmiş. Türkçe konuşmaya ve öğretmeye çalışırken kimi zaman en basit yazım kurallarında bile hangi kaynağa başvuracağını bilememenin tedirginliğini dile getiren Buket Hanım yazımında tereddüt ettiği kimi sözcükleri ve asıl, hangi kaynağı önerdiğimi sormuş.

Sorduğu sözcükler şunlar:

kurşun kalem - kurşunkalem / dolma kalem - dolmakalem / bir şey - birşey / her şey - herşey / hiç bir şey - hiçbir şey - hiç birşey / sağ ol - sağol / hoşça kal - hoşçakal

Bu kılavuzda TDK’nin önerilerini de görebileceği için, Büyük Yazım Kılavuzu’nu önereceğim Buket Hanım’a (yazan: Nijat Özön, yayınevi: Kabalcı). Takıldığı örneklere gelince… Sözcükleri kısa ya da uzun olmalarına göre birleştirip ayırmayız. Bitişik ya da ayrı yazımı belirleyen ölçüt, sözcüklerin bileşik sözcük oluşturup oluşturmamasıdır. Bileşik sözcük oluşup oluşmadığını da iki basit soru sorarak anlayabiliriz: 1. Sözcükler tek başınayken taşıdıkları anlamdan uzaklaşmış mıdır? 2. Sözcükler bir araya geldiğinde tek kavramı mı karşılamaktadır?

Yukarıdaki sözcüklerin doğru yazımları şöyle olmalı:

kurşunkalem
dolmakalem
bir şey
her şey
hiçbir şey
sağ ol
hoşça kal

Nedenlerini de açıklamaya çalışayım: TDK’nin Yazım Kılavuzu “kurşun kalem” diye verir; oysa “kurşunkalem”de kurşun, “dolmakalem”de dolma sözcükleri anlam kaymasına uğramış. Kurşunkalemde kurşun yok, dolmakalemde de dolma bulunmaz. Buna karşın, “sağ ol”, sağ ol demektir; “hoşça kal” da hoş kal, hoş olarak kal demek. “Hiçbir”e de bakalım. “Hiçbir”, ne “hiç” demektir ne de “bir”. Buket Hanım sormamış; ama “herhangi bir”i de ele almakta yarar var: “Her” ve “hangi” sözcükleri, tek başlarınayken taşıdıkları anlamı taşımıyor; demek ki bileşik sözcük oluşturmuşlar; bitişik yazılmaları gerek; “bir” ise yine “bir”, o yüzden de ayrı yazılmalı.

“Bir şey, bir an, bir gün…” ve “her şey, her an, her gün…” yazımında en çok yanlış yapılan sözler… Sözcüklerin küçük olmasına aldanmamalı. Küçük olmaları, kendi anlamlarını yitireceklerini göstermez. Bunlar küçük; ama bağımsız sözcükler. Böyle olmayı yazımda da sürdürmeleri için ayrı yazılmaları gerek.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (29 Mart 2012)

14 Mart Çarşamba

Elma Yayınlarının İş ve Yönetim Serisi başlığı altında yayımladığı kitaplardan biri Suna Kabadayı’nın yazdığı İmajınızı Nasıl Alırsınız? Kitabın alt başlığı: İçten Dışa Kişisel İmaj Yönetimi. “Evde, işte, sokakta, tatilde, davette kendinize yakışanı seçebilmek, her daim kaliteli bir şıklık sergilemek istiyorsanız… ‘İmaj danışmanının gerçekten sihirli bir değneği mi var?’ diye merak ediyor ve benim de olsa diyorsanız…” bu kitabın sizin için yazıldığı söyleniyor arka kapakta.

“Bugün kullandığımız pek çok eşyanın kökeninde doğanın tasarımları yer alıyormuş. Bilim insanları doğadaki pek çok faaliyeti izleyerek ulaştıkları sonuçları insanlığa hediye etmişler.” deniyor sunuş yazısında. Arka kapağa kitabın “bir iş kitabı olduğu kadar bir doğa kitabı” olduğunu belirtenlerin sözleri alınmış. Yazarın, “… doğanın mükemmel tasarımındaki ilmiklere büyüteç tutarak, iş dünyasına ilham veren yeniliklerin nasıl doğduğunu” anlattığı vurgulanmış. “İnovasyon” sözcüğünün anlamını da bu yazılanlardan çıkarmaya çalıştım. Şafak Altun‘un yazdığı kitabın adı bu çünkü: Doğanın İnovasyonu.

15 Mart Perşembe

Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel’in katıldığı bir TV programında Beyaz (Beyazıt Öztürk, Kadir Çöpdemir’le birlikte konuklarla söyleşiyordu) örnek vermek istediğinde “Atıyorum.” deyince Sevgi Hanım onu, “Atmayın.” diye uyarmıştı da neden uyarıldığını anlamamış, şaşırıp kalmıştı Beyaz. Türkçe Günlükleri’nde yazmam ricasıyla Güven Uluköse anımsattı bu “Atıyorum” sözcüğünü. “Bu ne demek?” diye soruyor Uluköse, “Özellikle gençler ve herkes, konuşmayı güvenilir olmaktan çıkaran bu tümceyi kullanıyor. Eski dilde ‘misal’, yeni Türkçede ‘örnek olarak’ veya ‘örneğin’ deyişi artık hiç kullanılmıyor.”

Güven Bey’in, “Konuşmayı güvenilir olmaktan çıkarma” saptaması çok doğru. Bu deyişin nasıl oluştuğuna gelince… “Kafadan atmak” deyiminin kısaltılmış biçimi olmalı. Son yıllarda modalaşan kullanımlardan biri. Yalnız gençlerin değil, yılları sahnede geçmiş tiyatro sanatçılarının bile diline bulaşmış. Gençlerden biri böyle dediğinde, “Niye atıyorsun çocuğum; vardır aklına gelen bir örnek. Onu söyle.” diyebilirsiniz; ama konuşma konusunda iddialı yetişkinlere ne denebilir?

18 Mart Pazar

Her yerde ve her yaşta insana İngilizce öğretmeye çalışmamızla ilgili yakınmayı okuyunca Adil İzci yazdı: “Diyelim Halitağa Caddesinden, Kadıköy Çarşısından geçiyorsunuz. (Aslında pek çok yerde görmek mümkün ama sözü uzatmanın gereği yok.) Sağlı sollu iki genç, "İngilizce öğrenmek ister misiniz?" diyerek bir broşür uzatıyor. Bir salgın gibi bu. Adım başı diyeyim size... Bazı gazeteleri internetten izliyorum. Orada da çoğu haberin, en olmazının bile altında bir duyuru: İngilizce öğrenmenin artık çok kolay olduğu üzerine... Daha Türkçeyi doğru dürüst öğretemezken bu salgın bana o ünlü sözümüzü anımsatıyor: "Her boyaya boyandın, bir fıstıkî yeşil kaldı." Durumumuz, özetle bu.”

“Bir de merakım var” diye sürdürmüş Adil İzci: “Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargıda. Herhalde 12 Eylül dönemindeki eylemlerinden dolayı. O eylemlerden biri de Atatürk'ün vasiyetini hiçe sayarak Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumunu bugünkü hale getirmeleri... Acaba bu konuda da yargılanacaklar mı? Yargı sonunda söz konusu kurumların eski yapılarına (ya da düzenlerine) dönmesi gerekmez mi?”

Bu konuda bilgisi olan var mı?

19 Mart Pazartesi

Yavuz Şener, sanırım bu sözcüklerin yanlış söylendiğine dikkat çekmek için “iyade mi, iade mi”, “grup mu, gurup mu” diye sormuş önce. Açıklama istememiş; ama ben yine de açıklamadan geçemeyeceğim. “İyade” diye bir sözcük yok, bunu söylemeye gerek de yok. “Gurup” ve “grup” ise iki ayrı sözcük, ikisi de anlamlı.

Grup: (Fransızca groupe) 1. Küme. 2. Ortak özellikleri olan varlıklar, nesneler bütünü. 3. (mecaz) Görüşleri çıkarları bir olan kimseler bütünü, ekip (…)

Gurup: (Arapça ġurūb - eski) 1. Ay, güneş, yıldız vb. gök cisimlerinin ufkun altına inmesi. 2. Güneşin batması, batış: “Git bu mevsimde gurup vakti Cihangir’den bak” Y. Kemal Beyatlı.

(Tanımları TDK’nin Türkçe Sözlük’ünden aldım. “Gurup” sözcüğünün 1. anlamındaki “güneş” sözcüğü böyle yazılmış, küçük harfle. Oysa güneş derken varlığı tek olan gök cismi kastediliyor. Yani burada “güneş” özel ad. Öyleyse büyük harfle başlatılıp “Güneş” diye yazılmalıydı. Dil Deneğinin ve Ali Püsküllüoğlu’nun sözlüklerine baktım. Oralarda düşülmemiş aynı hataya.)

Şener’in asıl söylemediği şu: (Şener, bağıran adama büyük harfin daha iyi gideceğini düşünmüş olmalı. Ben de öylece bıraktım.)

“M. A. BİRAND’IN SUNDUĞU ANA HABER PROGRAMINDA ARALARDA KONUŞAN BİR ADAM VAR, DİNAZOR YAVRUSU GİBİ BÖĞÜREREK KONUŞUYOR VE BEYİNLERE İŞLEDİLER BU SES VE KONUŞMAYI. YAYMAYLA - BÖĞÜRME ARASI BİR KONUŞMA DA DENEBİLİR. BİLMİYORUM, SİZ NE DERSİNİZ?”

O böğüren adama ben de katlanamıyorum doğrusu. M. Ali Birand’ın ana haberde ve 32. Gün’de o adamı nasıl ( ve neden? F.H.) bağırttığını bilemediğini de yazmış Yavuz Bey. Mehmet Ali Birand demişken… Keyfiniz yerindeyse sizi eğlendirebilir; ama değilse sinirlendirebilir. Mardin yerine Madrit’in Midyat ilçesinden söz edebilir. “Döviz” yerine “ceviz” diyebilir, “manastır”ı “Malatya” anlayabilir. Van depreminde Erciş yerine ilk üç gün boyunca Ercis demişti örneğin. “Eee”lerini, “ııı”larını söylemiyorum bile. Şöyle bir tümce (tümce mi?) kurmuşluğu bile var: “Fenerbahçenin sarı - lacivert başkentin Ankara’nın bembeyazlı senfonisini Mehmet Okur’un mavi - beyaz moruyla (boruyla?) döneceğiz.”

20 Mart Salı

Savaş Sönmez’in bir önerisi var. Belki sevilir de kullanılmaya başlanır diye aktarıyorum: “Sesli reklamlarda ya da duyurularda ‘site’ adresleri verilirken ‘dabılyu-dabılyu-dabılyu’ diye 9 hece kullanılarak söze başlanıyor. Bunun yerine hem Türkçe hem de sadece üç hece kullanarak ‘üç-çift-ve" desek nasıl olur?”

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (22 Mart 2012)

7 Mart Çarşamba

Okşan Aytolu: “Türkçenin nasıl katledilmekte olduğunu hep birlikte görüyoruz; bunda en büyük suçun (en büyük suçluları asla unutmadan) televizyon ve radyolarda olduğunu da biliyoruz. Siz çok önemli bir iş başarmaktasınız; gönül isterdi ki sesiniz daha geniş kitlelere ulaşsın.” dedikten sonra dikkatimi hava durumu sunucularının sıklıkla kullandıkları şu kalıba çekmiş: “‘Marmara bölgesinde sabah saatlerinde sis olayı görülecektir.’ Neden yalnızca sis göremiyoruz ve neden ille de sis olayı demek zorunda hissediyor bu insanlar kendilerini? Bu kullanımı neredeyse kanıksamışken ‘olay’ kelimesinin yetmediğini düşünmüş ve sunuşuna renk katmak istemiş olduğunu sandığım ve sesinden çok genç olduğu belli olan bir spiker hanımın aynen şöyle dediğini işittim: ‘...bölgesinde sis olayı ve don hadisesi görülecektir.’ Bu gibi dil fantezilerine bir son vermek gerek, ama nasıl?”

“Nasıl”ını bir bilebilsem… “İzmir açık ve az bulutlu geçecek.” diyenleri de duymadık mı? İzmir nereye geçiyor, neden geçiyor? Bu insanları sokaktan toplamıyorlar. Hepsinin iyi kötü bir eğitimi vardır. İyi kötü bir eğitim mi dedim, tümü üniversite bitirmiş; çoğu da yabancı dille öğretim yapan okullarda okumuştur. Belki de bundan dolayı Türkçeyi iyi bilmiyorlar. İşe İngilizce sınavıyla alınmışlardır; Türkçelerine bakmak da kimsenin aklına gelmemiştir.

“Vurgulamada yapılan büyük yanlışlara da yer verirseniz çok mutlu olacağız.” da demiş Okşan Hanım. Ya… Vurgulaması yanlış olanlar da ne bol… Önlerindeki aletten (“promter”a da Türkçe bir ad bulamadık!) okudukları metni doğru dürüst seslendiremiyorlar. Sonra Ankara’nın “Bâlâ” semtini “bala” diye söyleyeni mi ararsınız, “hâyâ” ile “haya”yı karıştırıp utanması olmayan bir adamı “hayasız” diye duyuranları mı? Kadını “vâris”leri yerine “varis”leriyle konuşturanı mı? Kazada ölen olmadığı haberini, “Kazada / şans eseri ölen / olmadı” diye okursanız kimi ölümlere şansın yardım ettiği anlamı çıktığını fark etmeyeni mi? Bir polisin hayati tehlikeyi atlattığı haberini, “Polis Hayati / tehlikeyi atlattı.” diye sunanları mı? Yanlışlardan yanlış beğenmek için bol renkli bir seçenek yelpazesi var önümüzde. Seç, beğen, al.

9 Mart Cuma

Nalan Yılmaz genç bir öykücü. İzmirli. Köz de ilk kitabı (Şenocak Yayınları). Daha önce çeşitli dergilerde yayımlanmış öykülerini toplamış Köz’de. Kitapta bu adı taşıyan bir öykü yok. Arka kapakta, “Köz yaşam gibidir. Kendinden yeni alevler üretir. Başladığı yerde biter, bittiği yerde başlar.” deniyor. Kitap üç bölüm olarak düzenlemiş. Biraz Hayal, Biraz Gerçek, Ne Hayal Ne de Gerçek. Simgesel anlatımların çoğu eğlenceli; ama herhangi bir soyutlamanın “aşk anlatılmaz yaşanır” gibi bir kalıba bağlanması okurda düş kırıklığı yaratabilir.

Saime Bircan da İzmirli. Çocuklarımın okulunda yöneticilik de yapmış olan Fransızca öğretmeni, arkadaşım… Daha önce Fransızcadan Françoise Giroud’nun Lou Özgür Bir Kadının Öyküsü adlı romanını çevirmişti (İmge Yayınları). Şu anda kendi kitabı Beyaz Üşüme (Şenocak Yayınları) elimde. Okumaya başlamadan önce nedense öykü kitabı diye tahmin etmiştim; romanmış. Bir kadın romanı… Yaşanmışlıklardan damıtıldığı belli. Yoksa bu gerçeklik duygusu ve anlatımdaki içtenlik, sıcaklık kolay kolay sağlanamazdı.

10 Mart Cumartesi

Edebiyat eğitiminde yeni arayışları heyecanla izliyorum. Bugün Özel MEF Lisesinde “Edebiyatın Eğitimi Sempozyumu” vardı. 300 edebiyat öğretmeninin katılımıyla gerçekleşecekti; ama katılım sanırım 200 dolayında kaldı. Yine de az değil! Bu kadar öğretmen edebiyatın eğitimi / öğretimi konusunda rahatsız ve çözüm arayışında ise çözüm er geç bulunur. İl Milli Eğitim Müdürlüğünün “Yazarlar Okullarda” projesi başarıyla sürdüğüne göre MEB de arayış içinde demek ki! Talim Terbiye Kurulundan Mustafa Karaşahin konuşmacılar arasındaydı bugün. Bu da Talim Terbiye’nin sonunda öğretmenlerin karşısına geçip onlara açıklama yapmayı benimsemesi diye yorumlanabilir. Umut üretmek için elverişli bir durum…

11 Mart Pazar

Yeryüzünde Türkçe kadar siyasete alet edilmiş başka bir dil yoktur. Türkçe konuşurken kullandığınız her sözcük, karşınızdakilere dünya görüşünüz hakkında fikir verir. “Sözcük” dediyseniz bir yandasınızdır, “kelime” dediyseniz öte yanda. Kısaltmalara da turnusol kâğıdı görevi yüklenmiştir. IMF kısaltmasını “i-me-fe” diye okuyanla “ay-em-ef” diye okuyan, aynı yanda yer alabilir mi hiç? Biri ne kadar Batılı olduğunu kanıtlamaya çalışacak, öteki zorunlu olarak yerli kalacak. Bu sancılı kısaltmalardan biri de PKK. “Pe-ke-ke” diye okursanız yandaşsınız, “pe-ka-ka” diye okursanız karşı! Ali Fahri Altuneli bu kısaltmayı sormuştu. “Kendim için değil, ben bunun doğru okunuşunun PeKaKa olması gerektiğine inanıyorum. Ancak, bilimsel kanıtını-açıklamasını öğrenmek istiyorum (ki bu inatçı arkadaşlara da anlatabileyim).” dediği için bir türlü yanıt yazamadım Ali Fahri Bey’e. Ben de “pe-ke-ke” denmesi gerektiğini söyleyecektim çünkü ve onu inatçı arkadaşlarına kendi savını kanıtlama şansından yoksun bırakacaktım. “TSK ‘Te Se Ka’ olarak, eski SSK ‘Se Se Ka’ olarak, MGK ‘Me Ge Ka’ olarak okunuyor, yıllardır bu kısaltmaları böyle okuyoruz.” diye benzer kısaltmalardan örnekler vermiş Altuneli. “Bir de K harfinin başta olduğu bir kısaltma örneği vereyim” deyip KKTC’nin “Ka Ka Te Ce” olarak okunduğunu söylemiş. Peki, “k” harfinin ortada olduğu kısaltmalara ne demeli? AKP kısaltmasını kimse “a-ka-pe” diye okumuyor, AKM’ye de “a-ka-me” diyen yok.

Bir zamanlar okullarımızda h’nin “ha”, k’nin “ka” diye okunacağı mı öğretilmiş? Böyle diyenler oldu; ama kesinleştiremedim bu bilgiyi. Şu anda, bildiğim bütün yazım kılavuzlarında, h’nin “he”, k’nin “ke” diye okunacağı belirtiliyor. Bence kimi k’lerin “ka” diye okunmasına ideolojik olan dışında bir neden daha aranırsa kısaltmanın okunuşunu tekdüzelikten kurtarma, söylenişi hareketlendirme isteği bulunabilir. Aklıma başka bir neden gelmiyor.

13 Mart Salı

Elma Yayınlarının İş ve Yönetim Serisi başlığı altında yayımladığı işe yarar kitaplar var. (“İş bitirici” kitaplar da denebilir. “İş” sözcüğüyle yapılmış böyle “iş bitirici, işini bilmek” vb. deyimler nedense bana Turgut Özal’ı anımsatıyor. “Nedense” olur mu hiç? Memurları “işini bilir” kılan o değil miydi?) Öğretmenler İçin Beden Dili kitabının yazarı Çağlayan Babacan. “Sınıfa bilgimizi, tecrübemizi ve bedenimizi götürürüz. İlk ikisi kolay fark edilmez, üçüncüsü her zaman ortadadır. Kitap, akıllı tahtadan, projeksiyon cihazından ve görsellerden daha işlevsel olan bedenimizi doğru kullanmanın, olası hatalarımızı fark etmenin ve etrafımızdakilerin bedenlerinden dökülen mesajları anlamanın yollarını gösteriyor.”

Özden Aslan’ın önceki kitabının adı: Zor İnsanlarla Zorlanmadan Baş Etmek’miş. Elimdeki kitap, öncekinin ışığı altında yazılmış: İşte Zor İnsanlar. “Hizmet sektöründe çalışanlar (tarafından) ısrarla tavsiye” edilmiş.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (15 Mart 2012)

29 Şubat Çarşamba

Mahmut Turgut, on birinci ayda, kitap fuarında imzalayıp vermişti. Bir türlü denk getirip söz edemedim. Oysa sözü edilesi bir çalışma. Enver Ercan yayına hazırlamış, TÜYAP basmış, büyük boy, kuşe kâğıt, Mahmut Turgut’un kusursuz fotoğraflarıyla bezenmiş bir özleyiş kitabı: Yüreğimdeki Çiçekler - Mahmut Turgut’un Objektifinden Kaybettiklerimiz. “Edebiyat dünyamızın yakın zamanda yitirdiği değerli isimler” yer alıyor kitapta. Böyle olacağını bildiğim için erteleyip durmuşum belki de söz etmeyi. Her sayfada bir tanıdık. “Ah, evet. O da ölmüştü değil mi?” diye bir acı. Onlarla bir daha görüşemeyecek olmanın acısı. Ama kitap güzel, çok güzel…

1 Mart Perşembe

“Süre” ve “süreç” sözcükleri birbiriyle karıştırılıyor ve karıştıranlar gittikçe çoğalıyor. Hem Okşan Aytolu hem de Selim Yekta Işık birbirilerinden habersiz bu konudan yakınmışlar. “‘Süre’ ve ‘süreç’, anlamları farklı iki kelime, fakat son zamanlarda -hem de en ciddi ağızlarda- bu iki sözcüğün karıştırıldığını, ‘süreç’ kelimesinin artık neredeyse ‘süre’ yerine kullanılmakta olduğunu şaşkınlık ve üzüntü ile görmekteyim. Bu yanlış kullanımı dile getirirseniz çok sevinirim.” demiş Okşan Aytolu. "Süreç" sözcüğünün yerli, yersiz ve çoklukla da yanlış kullanımı mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Daha önce değindiyseniz tekrar zahmet etmeyin lütfen ama dikkatinizden kaçtı veya değinmeye fırsat bulamadıysanız, konuya açıklık getirirseniz sevinirim.” diyen Selim Yekta Işık, o açıklığı kendisi getirmiş zaten: “TDK Sözlüğünden tekrar kontrol ettim: ‘Aralarında birlik olan veya belli bir düzen içinde tekrarlanan, ilerleyen, gelişen olay veya hareketler dizisi, vetire, proses’ şeklinde tanımlanan bir isim olmasına rağmen, yaygın olarak ve giderek de pervasızca ‘Süre, müddet, zaman, zaman dilimi, aşama, merhale’ sözcüklerinin yerini almış durumda; özellikle de görsel basında.” dedikten sonra, doğru ve yanlış kullanımın örneklerini de vermiş:

"Süreç işliyor; yargı sürecine müdahale etmeyin."(DOĞRU)....(Ama bazı siyasiler tarafından ağızlara pelesenk edildiği için hoş değil!)
"Bu üç günlük kısa süreçte...."(YANLIŞ; sözcük "sürede" olmalı)
"Bu süreçte yapılabilecekler bununla sınırlı." (YANLIŞ, sözcük "aşamada" olmalı)

Ben de bunu yapacaktım zaten. Sözcüklerin anlamlarını verip aralarındaki farkı vurgulamaya çalışacaktım. Süre, “başı ve sonu belli bir zaman aralığı” demek. “Akıp giden zamanın içinde belli bir bölüm”. Süreç ise devam eden bir akış, “bir olayın ya da olayların, işlemlerin belli bir sonuca doğru gidişi, düzenli olarak birbirini izleyen değişmelerle gelişip oluşması”.

2 Mart Cuma

Canan Aratemur Çimen’in sorusu ilginç: “Özellikle haber kanallarındaki tartışma programlarında reklam zamanı geldiğinde sunucular ya ‘Şimdi bir araya gidiyoruz’ veya ‘Şimdi reklama gidiyoruz’ ifadelerini sıkça kullanıyorlar. Türkçede reklama veya araya gitmek doğru bir ifade değil diye düşünüyorum. Sizin bu konudaki düşüncenizi merak ediyorum.”

Öyle diyorlar gerçekten ve bir yere gittikleri yok; oturuyorlar oturdukları yerde. Dilsel açıdan bakarsak “gitmek” eylemine bir yan anlam daha eklemiş oluyorlar. Yanlış sayamayız; ama yadırgatıcı. Bir sure daha duyarsak yadırgamaz olacağımız kesin. Her programı sık sık bölmekten rahatsız olmalılar ki reklamların başlayacağını nasıl haber vereceklerini bilemiyorlar. Kimi zaman da “kısa bir reklam arası” veriyorlar. O kısa ara, bitmek bilmiyor; biter gibi olduğunda yeniden başlıyor. Bizim Amerikalı damat bile Türk TV’lerindeki reklamların çok uzun sürmesinden yakınmıştı. Demek Amerikalıyı bile şaşırtmayı başarıyoruz bu “ara”larla. Ekranın her yanından reklam fışkırdığı yetmedi, şimdi bir de dizilerin içine reklam alınır oldu. Bakıyorsunuz en duygulu sahnede kahramanımız ışıklar saçan, dev gibi bir reklam panosunun önünde dikilip hayal kuruyor.

3 Mart Cumartesi

Madem TV dünyasına daldık Semih Oktay’ın sorusuna da yer verelim: “27 Şubat 2012 Pazartesi günü Haber Türk televizyon kanalında 13.00 haberlerinde sunucu Didem Hanım Suriye'den seçimleri bildirecek olan iş arkadaşı Ceyda Karan'a ‘Merhabalar Ceyda’ diye hitabına başladı. ‘Merhabalar Didem’ diyerek karşıladı onu arkadaşı; habere devam ettiler sonra. Bu ‘merhabalar’ deyişi bana doğru gelmiyor. Bir ihtimal bu deyiş, dışarıdan içeri giren birinin, içerideki kalabalık kitleye hitabı olabilir. Tek bir kişinin, bir kişiye hitabı ‘merhabalar’ biçiminde olabilir mi?”

Aklıma gelmeyecek bir soru… Dubai Havaalanının girişinde “Merhaba Service” diye bir tabela gördüğümde nasıl da şaşırmıştım. Bir de Yakup Kadri’nin Yaban romanında geçer. Ahmet Celal, “Merhaba” deyince köyün hocası sinirlenir: “Merhaba, merhametten gelir. Sen kim oluyorsun da bana merhamet ediyorsun?” diye paylar Ahmet Celal’i. Daha önce de bir okurum, “Merhaba, ‘Benden size zarar gelmez.’ demekmiş, doğru mu?” diye sormuştu. Osmanlıca Lugat (Ferit Devellioğlu) “‘genişlenin’, ‘rahat oturun!’ manasına bir saygı sözü” diyor “merhaba” için. Sözcüğün, çoğul ekini, seslenilen kişilerin sayısına göre alması gerektiğini sanmıyorum. “Merhabalar” derken eklenen “-lar”, “selamlar” derkenki gibi, bir abartma anlamı katmak için konuyor olmalı.

5 Mart Pazartesi

Balıkesirli yazarlar ve şairler bir dernek kurmuşlar. Kısa adı BAYŞAD (Açılımı: Balıkesir Yazarlar ve Şairler Derneği). Yay/ada Alışveriş Merkezi destek oluyor, salon veriyormuş. Daha önce bir şiir etkinliği düzenlemişler. İlk konukları da sanırım ben oldum dün. Bu büyük alışveriş merkezleri pek çok yerde var artık. Belki onlar da bulundukları yerdeki kültür sanat etkinliklerine destek olmak isterler, diye yazdım. Hani akıllarına gelmiyordur belki, anımsatayım diye…

6 Mart Salı

Kahire’nin Mor Gülü adlı öykü kitabı gelince Anais Martin’in niye kitabına Woody Allen’ın filminin adını verdiğini düşünmüştüm. Oysa kitapta aynı adı taşıyan bir öykü var; bu öyküde de sık sık filme göndermeler yapılmış. Adına uygun, morun egemen olduğu bir kapağı, bir de mor bir iç kapağı var kitabın, kapaktaki kabartmalı yazılar da mor olunca mor bir şenlik kurulmuş. Anais’i tanımasam öykülerinde kendisini bu kadar bulur muydum kestiremedim. Öykülerin Moda - İstanbul ile Valance - Fransa’da yazıldıkları bilgisi, Anais’in yaşamıyla ilgili bir ipucu. Öykülerdeki baskın müzik öğesi ve öykülerde geçen müzik terimlerinin öykünün sonunda “meraklısı için” diye bir notla verilmesi de Anais’in operacı kimliğinin kanıtı gibi. Şaşırtıcı, muzip öyküler içeriyor kitap, eğlenceli.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (8 Mart 2012)

24 Şubat Cuma

Ercan Cem sormuştu: “Türkçede ‘ki’ bağlacından sonra virgül konmaması gerektiği söyleniyor. Bu her zaman böyle olmak zorunda mıdır? Örneğin, ‘Ona öyle bir ders verdim ki bir daha yanıma yaklaşacağını sanmıyorum.’ Bu cümlede ‘ki’ bağlacından sonra belli bir duraklamayı istiyorsam, ‘ki’den sonra virgül koymam hâlâ yanlış mı olur? İkinci olarak; şu cümle yanlış mıdır: ‘O dediğinin ben de farkındayım; ki zaten farkında olmasam buraya gelmezdim.’ (Bir önceki örnekte olduğu gibi, noktalı virgül ile belli bir duraksama koymak istiyorum.)”
Dil Derneğinin Yazım Kılavuzu’ndaki ilgili madde şöyle: “‘ve, veya, ya, ya da, ile, ki’ bağlaçlarından önce ve sonra virgül imi kullanılmaz.” Ki bağlacı, virgülün işini yaptığı için onunla birlikte virgül kullanılması gerekmediği düşünülerek düzenlenmiş bir kural.
"Ona öyle bir ders verdim ki bir daha yanıma yaklaşacağını sanmıyorum." örnek tümcesinde “ki” zaten vurguyu üzerine çekiyor ve okuyanı yeteri kadar duraksatıyor.
İkinci tümcede ki’den önce virgül değil, noktalı virgül kullanmış Ercan Cem.
"O dediğinin ben de farkındayım; ki zaten farkında olmasam buraya gelmezdim."
Bu tümcede noktalı virgül, bence ki'nin yapacağı işi yapıyor ve ki’yi gereksiz kullanım konumuna düşürüyor. Bana mı öyle geliyor; “ki” çıkarıldığında tümce daha derli toplu, daha güzel olmuyor mu?
Virgülün nerelerde kullanılacağını değil, nerelerde kullanılmayacağını, elimiz değmişken TDK’nin Yazım Kılavuzu’ndan aktarsak mı?
• “Metin içinde tekrarlı bağlaçlardan önce ve sonra virgül konmaz: Hem gider hem ağlar. Ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli.
• Cümlede pekiştirme ve bağlama görevinde kullanılan da / de bağlacından önce virgül konmaz: İmlamız, lisanımız düzelince lisanımız da kafamız düzelince düzelecek, çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil! (Yahya Kemal Beyatlı)
• Metin içinde -ınca / -ince anlamında zarf-fiil görevinde kullanılan mı / mi ekinden sonra virgül konmaz: Ben aç yattım mı kötü rüyalar görürüm nedense. (Orhan Kemal)
• Şart ekinden sonra virgül konmaz: Tenha köşelerde ağız ağza konuşurken yanlarına biri gelecek olursa hemen susuyorlardı. (Reşat Nuri Güntekin)
• Metin içinde zarf fiil ekleriyle oluşturulmuş kelimelerden sonra virgül konmaz.
Açıklamayı ben yapayım: Başta -ıp / -ip olmak üzere -ınca / -ince, -dıkça / dikçe, -alı / -eli, -madan / -meden gibi ekler almış ulaçlardan sonra virgül kullanılmaz.
“Yavaş yavaş, güzel güzel” gibi ikilemelerin arasına virgül konmayacağını da ben ekleyeyim.

28 Şubat Salı

Yahya Kemal’in Sessiz Gemi şiirindeki “Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol” dizesinde geçen “kol sallamak” kullanımıyla ilgili bir tartışma başlatmış olduk. Tartışmanın, geminin arkasından “el” mi sallanır, “kol” mu, diye yapılmasının, kendisinde şiirin yanlış yorumlandığı kanısı uyandırdığını bildiren Prof. Dr. Olcay Önertoy, “…şiirde sözü edilen normal bir gemi, içindeki yolcular ve rıhtımda onları geçirmeye gelenler değil. Hepimizin bildiği gibi, şair şiirde ölümü anlatıyor. Gemi olarak sözü edilen de yine bilindiği gibi ‘tabut’tur. Tabutun arkasından doğal olarak el ya da kol sallanmaz. Şiir dikkate alındığında, özellikle şiiri bitiren

‘Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti, dönen yok seferinden’

dizeleri bu durumu çok iyi kanıtlıyor. Köşenizde tartışmacıları bu konuda uyarabilirseniz bir yanlışlığı düzeltmiş oluruz diye düşünüyorum.” diye yazdı.

Nafia Altınok da şiirin, “Karaköy rıhtımından, Samsun gemisindekileri yolcu eder gibi” anlaşılmasını yadırgamış, “Bir ölüyü, bir tabutu” dikkate almayıp “oğlunu askere gönderir gibi” bir anlayışla yapılan açıklamayı eleştirmiş. “Bir tabut coşkuyla gönderilebilir mi? Kollar sallanarak...” dedikten sonra, sözü şakaya vurmuş, “Laf aramızda, tabutunun ardından coşkuyla el, kol, bacak sallayacağım politikacılar da var ya, neyse…”

Aynı dizelerde bir de “ne… ne…” kullanımı var. Recep Nas, ‘ne… ne…’lerden ötürü yüklemin ‘sallanmaz’ değil, ‘sallanır’ olması gerektiğini söyleyenler de bulunduğunu bildirdi. “Ne… ne…” bağlacı genelde olumlu yüklemle kullanılır; ama bu dizelerdeki gibi, eylem (yüklem) “ne” ile bağlanan öznelerden ya da tümleçlerden önce gelirse olumsuz yüklem kullanılabilir. Eğer yüklem başta olmasaydı eylemin, “sallanmaz” değil, “sallanır” olması gerekirdi: “O kalkışta ne mendil sallanır ne de bir kol” gibi.

“Bu sözlerin, -sizin de belirtmiş olduğunuz gibi- bir ‘uyak kazası’ olduğuna ben de katılıyorum.” diyen Ergün Özkan da “gemi uğurlama örneğinin” cenaze törenini anlatmak için yanlış bir seçim olduğunu düşünüyor.

Sharon Erel, bir kez Türkçe yazmıştı bana ve bir Amerikalıya göre, Türkçesi gayet iyiydi. Bu iletisinde İngilizceyi yeğlemiş ve son günlerde Türkçe Günlükleri’nde yer bulan konularla ilgili düşüncelerini yazmış; bu arada tartışılan konuyla ilgili görüşünü de bildirmiş. “Uyak kazası” sözünün anlamını bilmediğini; ama ne kastedildiğini anladığını söyledikten sonra “kol sallamak” ile “el sallamak” ifadelerini hem ses hem da anlatım bakımından karşılaştırıp “kol sallamak”ın şiire daha çok uyduğunu söylemiş. (Tabii bunlar benim, doğru anladığımı umarak, gariban ingilizcemle yaptığım çeviriler.) Bir şiirsever olan Sharon Hanım, Yahya Kemal’in şiiriyle yıllar önce karşılaştığında, şiirde geçen sözcüklerin üçte birini bilmezken bile sevmiş bu şiiri. Bir de sorusu var: Rıhtımda kalan yolcular için şairin söylediği, “Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu! / Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!” dizelerini ilk duyuşta “ne “ sözcüğünün “ne kadar, ne kadar çok, ne büyük derecede” anlamlarında kullanıldığını sanmış ve bu dizeleri, “Ne kadar büyük manada son olan gemi, ne kadar derin anlamda son olan matem” diye anlamış. Sonra birine okumuş şiiri, o da bu dizeleri, “Bu ne son gemidir ne de son matemdir” diye açıklamış. Yine de emin olamamış; oysa sorduğu kişinin söylediği doğru. “Bu giden, son gemi olmadığı gibi, çekilen ayrılık acısı da son acı değildir.” diyor şiir. Bu şiir, ölümü mü anlatıyor; yoksa bir şehir efsanesi olarak dillerde dolaştığı gibi, şairin âşık olduğu kadının, (bu kadının da Nâzım Hikmet’in annesi olduğu söylenir) ada vapuruyla iskeleden uzaklaşmasının ardından duyulan hüznü anlatmak için mi yazılmıştır? Doğrusu, şairin hangi duygusal yönelimlerle bu şiiri yazdığı okur olarak bizi pek de ilgilendirmez. Biz ne duyuyorsak onu anlatıyordur.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (1 Mart 2012)

12 Şubat Pazar

Tür olarak senaryo ile sarmaş dolaş bir çeşitlilik, anlatım olarak özgün benzetmelerle çeşnilenmiş, renkli ve zengin bir öykü dünyası sunuyor ikinci kitabı olan Peruk Gibi Hüzünlü (Yapı Kredi Yayınları) ile Yalçın Tosun. Eşcinsel eğilimlerin bangır bangır bağırılmadan, hiç mi hiç iğrençleşmeden, başka ve özel bir dünyanın kapısını aralayarak ve insanın en derinine dokunarak nasıl anlatılabileceğini gösteriyor. Anlatılmak isteneni can damarından yakalayan ustalık, sarsıcılığını her öyküde biraz daha artırıyor; son öyküde de yüreğinizi ıslak bir çamaşır gibi burup bir köşeye atıyor.

13 Şubat Pazartesi

Çok yorulduğundan söz edince anlamamış gibi bakmış olmalıyım; “Küçüklere İngilizce öğretmek zor.” dedi. Türkiye’nin her yerinde, pırıl pırıl, çok modern okulları bulunan bir “zincir”in okullarından birinde, bir İngilizce öğretmeniyle söyleşiyoruz. Yorgun görünüyor gerçekten ve bana yorgunluğunun nedenini açıklamak gereğini duyduğu anlaşılıyor. “Küçükler” sözcüğünün uyandırdığı kuşkuyla yoksa anaokulu öğrencilerine mi İngilizce öğretmeye çalıştığını soruyorum. Uluslararası okulculuk, yabancı dile başlama yaşının en az 10 olması gerektiğini, bizdeki sistemle ilköğretimin dördüncü sınıfından önce yabancı dil öğretimine geçilmemesi gerektiğini kabul ediyor. Bunu öğrendiğimden beri anaokulunda başlatılan İngilizce dersi haberi almaktan ödüm kopuyor. Tam da buymuş. Anaokulunda İngilizce öğretmenliği yapıyormuş karşımdaki hanım öğretmen. “Çok erken de ondan.” diye bir şeyler gevelerken ilköğretimin hemen öncesindeki anasınıfını düşünüyorum. Meğer öyle değilmiş. Üç (3) yaşındaki bebeklere İngilizce öğretmenin zorluğundan söz etmekteymiş öğretmen hanım. “Sayıların Türkçelerini bilmiyorlar; ben onlara İngilizcelerini öğretmeye çalışıyorum. Renkleri henüz öğrenmemişler; İngilizcelerini öğretmek için uğraşıyorum.” diye dert yanmaya başlıyor. Benim içimden gelen ise bağıra bağıra ağlama isteği. Boşuna uğraşıyorum. Bunca yıldır Türkçe de Türkçe diye çırpınmamın hiçbir anlamı yok. Gelecek başka türlü biçimlenecek. Bu açık işte. Anadilinden önce İngilizce öğrenenin anadili yine de Türkçe olur mu? Dindar olması amaçlanan gençliğin İngilizce konuşacağı anlaşılıyor. Ne Türkçenin bir hükmü var artık ne aklın ne de bilimin.

14 Şubat Salı

“Kanguru” sözcüğünün ortaya çıkış öyküsünü aktarmıştım. Prof. Dr. Emrullah Güney, “Kanguru adının zoolojiye girmesi gibi, yer adlarında da tuhaflıklar yaşanmış.” dedikten sonra iki örnek yazmış. İlki şöyle:

“1492 sonrasında İspanyol kâşifler Meksika'nın güney doğu kıyılarına yanaşıyorlar.
Gemide silahlı askerlerin yanında haritacı, botanikçi, misyoner gibi kişiler de bulunuyor. Kıyıda eski Maya uygarlığını kurmuş bir halk var. Merakla bekliyorlar.
Gemiden birisi bağırıyor: ‘Buranın adı nedir?’
Yanıt veriyor kıyıdakiler : ‘Yukatan, yukatan’.
Hemen haritaya işleniyor Yukatan adı. Burası bir yarımadadır.
Aradan zaman geçiyor. Maya, Aztek halklarının dili ile İspanyolca sözlük hazırlanıyor.
O zaman anlaşılıyor ki, Yukatan, ‘Biz sizi anlamıyoruz,’ demektir.”

İkincisi de şu:

“Bizim Lale Devri'ne karşılık gelen yıllarda Rus Çarlığı, sınırlarını Baltık Denizi'nden Bering Boğazı'na değin uzatma girişimindeydi. Askerler bir yeri işgal ettikten sonra, Rusya Bilimler Akademisi hemen oraya haritacı, botanikçi, coğrafyacı, toprakbilimci, zoolog gönderiyordu. Günümüzdeki Yakut Türklerinin yaşadığı ve Yakutistan Otonom Respublikası olarak bilinen yereyleri haritacılar incelemişler. Çekirdeği buz kütlesi olan çok sayıda tepe vardır burada. Haritacılar hepsine aynı adı yazmışlar: Bulgunyak.

Petrograd'daki Rusya Bilimler Akademisi Coğrafya Kurulu haritaları incelerken bu adlar dikkat çekmiş. Araştırmışlar, neden aynı adı taşıyan çok sayıda tepe var. Haritayı çizen bir mühendisi çağırıp, sormuşlar. Haritacı anlatmış: Hangi tepenin adını sorduysak, Yakut halkı hep ‘bulgunyak’ dedi. Aradan zaman geçiyor. Yakut Türkçesi - Rus Dili Sözlüğü hazırlanırken anlaşılıyor ki, bu (bulgunyak) ‘Bilgim yok, bilmiyorum,’ demekmiş.”

16 Şubat Perşembe

Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesinden Öğretim Görevlisi Hasan Birgölge, kimi sözcüklerin yanlış sesletiminden yakındığı iletisinde “…-ıp …-ıpmadığını” yapısı üzerinde durmuş. “Bilindiği gibi bu yapı, eylemin gerçekleşip gerçekleşmediğini sorar; oysa soru adılları (‘nasıl, ne zaman, nerede’ gibi) bu ‘...ıp ...ıpmadığı’ kalıbıyla birlikte kullanılıyor.” deyip olağan kullanımın örneklerini vermiş: “‘Gelip gelmeyeceğini bilmiyorum.’ denir. ‘Ne zaman geleceğini bilmiyorum.’ denir. ‘Ne zaman geleceğini ya da gelip gelmeyeceğini bilmiyorum.’ (da) denebilir elbette.” Sonra her duyuşta benim kulağımı da tırmalayan kullanımın örneğini vermiş: “Ne zaman gelip gelmeyeceğini bilmiyorum.” Böyle denmez gerçekten. Nedeni üstünde biraz düşünelim.
“Gelip gelmediği, bilip bilmediği, çıkıp çıkamayacağı, görüp görmediği” gibi kullanımlar, kuşku bildirmenin yanı sıra eylemin olumlusunu da olumsuzunu da söz konusu etmekte. “Gelip gelmeyeceğini bilmiyorum.” diyen kişi, anılan her kim ise onun geleceği hakkında da gelmeyeceği hakkında da fikri olmadığını söylüyor. Dolayısıyla “gelmek” ve “gelmemek” diye iki olasılık söz konusu. “Ne zaman?” sorusu ise bu olasılıklardan birinin, olumlu olanın gerçekleşme zamanını soruyor olabilir. İki olasılığı birden karşılayamaz. Sanırım bu yüzden bu, yanlış bir kullanım sayılmalı.

20 Şubat Pazartesi

Şevket Apalak, şiirlerini Kalbim Bir Eğlenceden Başka adlı bir kitapta toplamış. Bu şiiri de Orhan Veli’nin Üç Nal Lokantası ile ilişkisini öğrendikten sonra yazmış: “Bulsam şimdi üç nal lokantasını / şairin masasına baksam / nasıl görünürdü penceresinden köhne sokak / burada mı yazıldı altındağın hikâyesi / nerden bilirdim / danıştayda muvaffak sami / şapkası elinde çıkarken merdiveni / tanır şair Orhan veli’yi”.

Aslı Durak’ın şiiri, kendisi gibi güzeldir. Sen Anlat Yüreğim ve Sır’dan sonra, üçüncü şiir kitabının adını, kendi adına uydurmuş, pek güzel olmuş: Aslı Gibidir (artshop). Üzüm adlı şiiri, tadımlık: “sıyrıldık yaz aşklarından / Eylül’e döndü yüzün / puslu, hüzünlü, ıslak / Eylül’ün hüneri hasat / ve şaraba dönme umudu üzümün”.

Acı Bahar (Kanguru Yayınları), Mustafa Yıldız’ın altıncı şiir kitabı. Çiçek adlı şiir: “herkes çiçek versin birbirine // papatya gelincik lale / sümbül menekşe / gül de olur nergis de // haydi / birer öpücük bırakalım denizlere / yazalım sulara / yükleri çiçek olmayan Gemiler / giremez diye // sen de sevgilim / siz de bayım / bir çiçek koyun kalbinize // ilaçla neşterle iyileşmiyor yaralar”.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (23 Şubat 2012)

6 Şubat Pazartesi

“Ben Türkçe öğretmeni değilim, gramer kurallarını pek bilmem, sadece okuma kültürüm vardır.” diyen Ercan Ertem, “kendisini basının amiral gemisi olarak gören bir gazetenin” (Hürriyet) attığı bir başlığı bildirmişti. Üzerinden çok zaman geçti; ama bu acınacak durumun yinelenmeyeceğine ilişkin bir güvencemiz yok; bundan sonrasını kurtarabilme umuduyla değinelim. Başlık şu:

"İsrail'in olmasını en çok istemeyeceği şey oldu."

Gerçekten ne kadar dolambaçlı bir anlatım bu! Bu haber metnini yazan, daha havalı söyleyeceğim diye kendisini kasmasa, rahat bıraksa, İngilizce söyleyişlere özenmese böyle çeviri Türkçesiyle haber yapmaz. İletişim fakültelerinde bile İngilizceye gösterilen özen Türkçeye gösterilmediğine göre, bu hatalara şaşırmamak gerek. Doğrusunu da bildirmiş Ercan Bey: “İsrail'in olmasını hiç istemediği şey oldu." Şöyle de denebilir bence: “İsrail’in en istemediği şey oldu”.
7 Şubat Salı
Prof. Dr. Emrulah Güney, dilimize çoğul olarak girmiş, kullanımda tekilleşmiş sözcüklere değindi bir iletisinde. Asıllarının çoğul olduğu zamanla unutulunca sözcükleri yeniden çoğul yapmakta sakınca görmemişiz. Sözgelimi “baharat”, “bahar” sözcüğünün çoğuludur. Bu unutulunca rahatça “baharatlar” diyoruz. Emrullah Bey de “ulema” ve “cühela” sözcüklerini anımsatmış: “Ulema, âlimin çoğulu. Biz ulemalar diyerek bir kez daha çoğul yapıyoruz. Vurgu için, güçlendirme için de tekil ile çoğulu yan yana kullanıyoruz: Cahil cühela gibi...”

Başka dillerden alınan sözcüklerde sıklıkla yaşanan bir durum bu. “Enkaz” sözcüğü de “bina yıkıntıları” anlamındadır ve (aslında) çoğuldur. “Erbab” çoğuldur, “esnaf”, “esvap” çoğuldur. Bu ve benzeri sözcüklerin çoğulluklarını dikkate almak zorunda mıyız? Değiliz, olmamalıyız. Dikkate almamız gereken, bu sözcüklerin Türkçede kazandıkları anlam. Türkçe konuşmak, yazmak için Arapça bilmek zorunda değiliz.

Şimdi Arapça dersleri mi konuyormuş, hem de ilköğretime? Eyvah ki ne eyvah! Yüzlerce yıl denendi, başarılamadı; şimdi Araplaştırma uğraşı yeniden mi başlatılıyor?

8 Şubat Çarşamba

Yahya Kemal'in Sessiz Gemi şiirinde, “Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol / Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol” dizelerinde geçen “kol sallamak” kullanımını Hasan Ali Koyuncu sormuştu. Ben de bunun bir çeşit “uyak kazası” olduğunu yazmıştım. Servet Torun’u kızdırmışız anlaşılan. Bu konuda bana da Hasan Ali Koyuncu'ya da katılmadığını yazdıktan sonra bir veda tablosu çizmiş: “Uzaklaşan bir gemide bir yakınınız var, siz rıhtımdasınız. Ona nasıl el sallarsınız ki, kolunuzu tamamen yukarı kaldırır, elinizle birlikte kolunuzu da bir hayli güçlü bir şekilde sallarsınız, hatta belki elinizde bir mendil ya da bir açık renk eşarp olabilir, ta ki siz onu o sizi seçemeyinceye kadar hüzünle devam eder bu kol sallamak. Ya da tam tersi, bir gemi uzaktan yanaşıyor, içinde beklediğiniz var. Daha onu güvertede seçemeden önce kolunuzu kaldırıp sallamaya başlarsınız iki yana, elinizle birlikte, sevinçle. Bu sahneyi hayal edin, kolunuzu kaldırıp sallayın, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. El sallamak çok yakın gidişlerde; kapıdan ya da bir arabayla gidenlere
yapılabilir. Bebeklere söylenir, yanına giremediğiniz hastanedeki birisine pencereden veya kapıdan, yakın durumlarda yapılan bir veda ya da selam işaretidir. Hakaret anlamındaki kol sallamak zaten kolu yukarıya kaldırarak yapılmaz.”

Kol sallama eyleminin nasıl ve hangi durumlarda yapıldığını ayrıntısıyla öğrendim de salladığımız kol ya da mendil ya da açık renk bir eşarp bile olsa yapılan bu eylemin adı yine de “el sallamak” değil midir? “(Birine) kol kanat olmak / germek, kol uzatmak, kol vermek, kol vurmak, kolları kopmak, kolları sıvamak, (birine) kollarını açmak, kollarını sallaya sallaya gelmek, kollarının arasına almak” vb. pek çok “kol”lu kullanım var da “kol sallamak” diye bir kullanım yok. Bunu söylemek istemiştik.

9 Şubat Perşembe

“Solgun bir güle dokunmaksa niyetin / Haberi olmalı Necatigil’in / Duvara dörtlük yazmaksa beklentin / Hatay Lokantasonda Cemal Süreya // Cebeci Köprüsünün onaran kim / Sivas Yollarında Cahit Külebi / ‘Masa da masaymı ha’ ver ver ver / Son çiviyi çakıyor Edip Cansever” Necdet Tezcan’ın Az Bulutlu Kuşlar (Sone Yayınları) kitabının Nice Şair’inden iki dörtlük… Şükran Bingül’ün yok sanki adıyla kitaplaştırdığı şiirlerin yayınevi de Sone. Halk edebiyatı tarzında söylenmiş tek şiirin son dörtlüğü: “Şükran söyler acısını / Düşüncenin yarısını / Açar sevgi kapısını / Dürüst olan girsin diye” Kuş Ucu Sone Yayınları) Hakan Sürsal’ın altıncı şiir kitabı. Öykü de yazıyor Sürsal (Sigaralar ve Kargalar adlı öykü kitabını okumuştum daha önce) ama öncelikle şair. Sözcüklerle oynamayı seven; bunu oyun olsun diye yapmayan, eleştirel şiirlerin şairi. Kitaptaki gar gara şiirinden: “orada bir şeyler yapalım / boş durmayalım üşütürüz / çünkü çocuklar çıplak / çünkü yalnızız hâlâ / ve hâlâ konuşuyoruz / gözleri yumup yarına / dünümüze kına yakalım / herkes kendine döşensin / işgal sermayeli bu garda”

11 Şubat Cumartesi

İngilizce hayranlığına sık sık değiniyorum bu köşede. Televizyon kanallarına bakarsanız herkes İngilizce biliyor. Kullanılan İngilizce sözcük sayısı, çağdaşlığın biricik ölçütü sayılıyor. Kimileri o kadar biliyor ki söylediği Türkçe sözcüğü, İngilizcesiyle açıklamaya çalışıyor. A. Tarık Emre, bu İngilizce hayranlığı konusunda bana hak verdikten sonra şöyle demiş: “Bu hayranlığın en basit örneğini televizyon kanallarına çıkan herkesin illa ki İngilizce bir şey yumurtlamasından anlıyoruz. Ancak, Muck isimli yeni diziyi yapanlar bu kelimenin İngilizce (gerçi Türkçe böyle bir kelime var mı bilmiyorum) anlamını bilmiyorlar galiba. Çünkü kelimenin özellikle Britanya İngilizcesinde değişik anlamları var. Çiftlik hayvanlarının dışkısı, gübre, pislik, kir ve iğrenç olan her şey!”

Sözlüklerimizde “mucuk” (bir çeşit küçük sinek) diye bir sözcük var da “muck” yok. Henüz yok, demek gerek. Bu diziden sonra, öpüşme sesinin taklidi, yansıma bir sözcük olarak belki girer sözlüklere. Tarık Bey’e güvenmediğimden değil, sağlama yapmak istediğim için ben de baktım İngilizce - Türkçe sözlüğe. İngilizce sevdalılarına bir katkımız olsun diye, işte “muck”un anlamları: 1. gübre, 2. gübreli kara toprak, ümüs, 3. bataklık çamuru, pislik, 4. karışıklık, keşmekeş, 5. (Britanya İngilizcesinde) çöp, çöplük, 6. (madencilikte) maden damarı bulununcaya kadar kazılması gereken işe yaramaz taş, toprak vb. 7. gübrelemek, gübre dökmek, 8. kirletmek, pisletmek, lekelemek… Aynı doğrultuda beş - altı anlamı daha var; ama sevdalılara bu kadar katkı yeter.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (16 Şubat 2012)

30 Ocak Pazartesi

Tarih kitaplarına yeni gelenleri de eklemeliyim. Tarih Musahabeleri (Kapı Yayınları), Osmanlı’nın son vakanüvisi Abdurrahman Şeref’in yazdığı, Übeydullah Kısacık’ın eski yazıdan günümüz yazısına çevirdiği; ama diline dokunmadığı (günümüz Türkçesine çevirmediği) bir kitap. Osmanlıcasına güvenenler için şölen sayılır; ama eski dili bilmeyenlerin okuyup anlaması çok zor. Kapitalizm Tarihi alt başlıklı Amansız Devrim (Alfa Yayınları) kitabının yazarı: Joyce Appleby, çevirmeni: Ali Cevat Akkoyunlu. Tarık Ali’nin Oliver Stone’un sorularına verdiği yanıtları içeren Tarih Üzerine Söyleşi (Alfa) kitabını Pınar Arpaçay dilimize kazandırmış. Çok ilgin çekici bir kitap. “İki muhalif, Amerikan bayrağını bir dart tahtasının üzerine geçirip sallıyorlar oklarını. Hedef bir ülke değil elbette. Hedef, Birleşik Devletler’in II. Dünya Savaşından sonra kurduğu küresel imparatorluğun dünya coğrafyasındaki tarihsel seyri. Ve bu tarihin insanların yaşamlarını tümüyle değiştiren ‘asla kaybolmayacak’ izleri.”

1 Şubat Çarşamba

Adil Aşçıoğlu, benim kızımı, torunumu yolcu ettiğimi söylediğim günlükle ilgili, “Gittiler.” dedikten sonra, “Kızım, damadım, ille de torunum, yaza kadar, demek en azından dört beş ay, sanal görüşmelerin dindiremeyeceği bir özlemle özlenecek.” derken kullandığım “…özlemle özlenecek” dememe takılmış. Doğrusu yazarken “özlem” yerine “hasret” demeyi düşünmüş; ama hemen vazgeçmiştim. Öyle deyince de tutarsız oluyor çünkü. “Bu tür düzenlemeler dilimizde sıkça kullanılmaktadır.” diyor Adil Bey, “tutanak tutmak, boya boyamak, dikiş dikmek, örgü örmek” örneklerini veriyor. Dilimizde böyle aynı kökten türetilmiş adın ve eylemin birlikte kullanıldığı örnekler epeyce çok. Sözgelimi Hakkı Devrim, “soru sormak” dememek için, “sor-mak” eyleminden türetilmiş “soru” sözcüğü yerine “sual”i kullanarak “sual sormak” dediğini yazdı kaç kez. Sanki bu türdeki yineleme yalnız “soru sormak”ta varmış gibi. “Yemek yemek”i ne yapacağız? Buradaki ilk “yemek” sözcüğü yerine de “taam” mı denecek? Yabancı dillerde bu tür düzenlemelere rastlamadığını belirtiyor Adil Aşçıoğlu. “Bence bu, dilimizde bir yanlış ya da bir eksikliğin işaretidir.” diyor. Türkçenin bir eksikliği midir bu? Eklemeli bir dil olmasından kaynaklanan, bir anlamda da kaçınılmaz bir durum mudur yoksa? Ses yinelenmeleri gerçekten kulağa hoş gelmiyor; ama bu sözcükleri yan yana kullanmak zorunda değiliz. Hem “örgü” hem “örmek” kullanılacaksa araya sokulacak başka sözcüklerle kötü ses (kakafoni) izlenimi azaltılabilir. Kaldı ki çok zaman eylem söylendiğinde o kökten türemiş adı söylemeye gerek de kalmaz. “Yedim” dediğimde yediğim şeyin “yemek” olduğunu söylemem niye gereksin? Başka ne yiyecektim? “Örmek” sözgelişi, evet, geçişli eylemdir, nesne gerektirir; ama bu nesnenin ille de “örgü” olması gerekmez. Örülen şey ne ise o söylenir. “Bu kazağı oğluma örüyorum.” denir; “Bu patikleri bebeğime ördüm.” denir. Eğer aynı kökten sözcüklerin arka arkaya gelmesi rahatsızlık veriyorsa… (“bunu önlemek için bir önlem bulunabilir” diye yazıyordum ki aynı durumun ortaya çıktığını fark edip durdum. “Önlem” sözcüğü de “önle-mek“ten türetilmiş. “Çare” mi demeli? O da Farsça. “Önle-mek” ya da “önlem”den yalnız birini kullansam? Olur tabii. Bu tümce,) bu durum önlenebilir (diye tamamlanacağı gibi) bir önlem bulunur (diye de tamamlanabilir).

Bir de “afaki” sözcüğü hakkında ne düşündüğümü sormuş Aşçıoğlu. “Türk Dil Kurumu, bu sözcüğün nesnel olmayan, gelişi güzel, kişisel anlamını taşıdığını bildiriyor. Oysa AFAKİ objektif, nesnel anlamına gelmekte ve karşıtı da ENFÜSİ olmaktadır. Buna rağmen Türk Dil Kurumu afaki’yi sübjektif, öznel olarak kabul etmektedir. Şemseddin Sami'nin Türkçe - Fransızca lûgatında enfüsi (sübjektif), afaki (objektif) olarak yer almaktadır.” diyor.

TDK’nin Türkçe Sözlük’ünde “afaki”nin iki anlamı verilmiş:
1. Belli bir konu üzerine olmayan, dereden tepeden (konuşma): “Biraz afaki sohbetten sonra oradan kalktık.” - Ahmet Rasim
2. Nesnel: “Bir anda bütün hislerini kaybederek afaki düşündü.” - Peyami Safa

Hemen altında “afakilik” sözcüğünün anlamı da “Nesnellik” diye verilmiş. Adil Bey’i yanıltan sanırım, sözcüğün ilk anlamının tek anlamı olduğunu sanmak olmuş.

5 Şubat Pazar

Emekli Mimar-Yönetici Sudaay Ilgın’ın iletisi biraz uzun; ama kısaltmaya pek gönlüm elvermedi. Olduğu gibi alıyorum aşağıya:

“19 Ocak 2012 tarihli Cumhuriyet Kitap Eki’ndeki yazınızda 7 Ocak Cumartesi günlüğündeki 97’lik delikanlının anlatısını okudum. Çok etkilendim. Turhan nasıl çıldırdı? Ben ve benim gibi Türkçesine âşık kişiler de çıldırıyoruz. Sadece çıldırmakla kalıyoruz, yüksek bir yer bulup atlamak içimizden gelmiyor. İyi ki varsınız ki, böyle bir zemin bulduğumuzda da sizinle paylaşarak biraz rahatlıyoruz.

‘Türkçemize sahip çıkalım, yabancılaştırmayalım’ sorunu 90 yıl öncesi Türkiye’sine göre bugün azalacağına günbegün artmış, artmış adeta canavarlaşmıştır. Suç kimin? Ülke içi yöneticilerinin mi? Ülke dışı yöneticilerinin mi? Yoksa anadiline sahip olamayan toplumun mu? Aynı tarihli kitap ekinin 7. sayfasında ‘Çocuklarımız harçlıklarıyla klasikleri alabilsinler diye ’ başlayan cicili-bicili tam sayfa reklam var. Reklamı veren firma Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Kitabın tanesi 3 TL. Olayı çok beğendim, takdir ettim. Sayfada 45 adet çocuk kitabının adı, yazarın adı ve çevirmenin adı var. Ancak 45 kitabın içinde gözüm Türk yazarlarını da aradı. Bir tane bile bulamadım. Türk yazarlarının klasikleri yok mu? Çocuklarımız 15 günlük tatillerinde Hans, Mary, George’larla mı yoğrulacak? Bu ülkenin Ayşe’si, Can’ı, Cansu’su, Ali’si yok mu?

Milliyet gazetesi haftada bir gün çocuklar için ek veriyor. Küçük kartlar. Kartların bir yüzünde İngilizce sözcük ve çizgi resim ile sözcüğün tanımı var. Çocuk daha gelişme çağındayken, anadiliyle konuşup düşünmesi gerekirken, dağarcığının İngilizce sözcüklerle doldurulmasını anlayamıyorum. O kartların bir yüzü ülkemizle ilgili genel kültür bilgileri, diğer yüzü de matematiksel ifadeler olabilirdi. İşin daha ilginç yanı, ebeveynler çocuklarını yuvaya verirken bile, İngilizce var ise, o yuva tercih etme nedeni oluyor. Burası sözün bittiği yerdir. Toplum olarak milli duygulardan yoksunuz. Yarının büyükleri olacak olan bu neslin beyinleri böylesine ‘anadilinden uzak, yarım yamalak Türkçeyle doldurulursa, internet ortamında sesli harfleri yok sayarak kısaltılmış yazışmalar çığ gibi büyüyorsa sokaklarda, caddelerde, reklam panolarında Türkçe yazı görmek mümkün olmayacaktır. Yüksek yerden atlayamıyorum ama yüreğim sızlıyor desem, kendimi anlatabilir miyim?”

Burası da sözün bittiği yer! Sayın Ilgın’ın söylediklerine ne ekleyebilirim ki?

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (9 Şubat 2012)


25 Ocak Çarşamba

Bana gönderilen kitapların her biri, olabildiğince kısa sürede yapılması gereken birer okuma ödevidir benim için. Yakınmıyorum ama o kitaplar beni kitaba para harcamaktan kurtardığı oranda seçme özgürlüğümü de sınırlar. Sinek Isırıklarının Müellifi (İletişim Yayınları) bana gönderilen kitaplardan bir değildi. Beğenisine güvendiğim bir arkadaşımın önerisiyle aldım. Barış Bıçakçı’nın kitabı... Kolay okunan, hafif bir kitap gibi görünüyor; oysa değil. Hiçbir şey anlatmıyor gibi görünüp çok şey söyleyen bir kitap… Bol çağrışımlı benzetmeler… Hayran olunası bir düş gücü… Kolayca söylenivermiş gibi görünen en zor saptamalar… Açıkça söylenmediği halde açıklıkla duyurulan duygular… Esprili bir anlatım… Sözün kısası, zengin bir kitap… Gündelik olaylardan, “Büyük yalanlar çabucak taraftar toplar” gibi evrensel kurallar çıkarıveriyor Bıçakçı. “Gökyüzü insan elinden beslenmeye alışmış bir vahşi hayvan gibi başını eğerek yaklaşıyordu” gibi alışılmadık benzetmeler kuruyor. Şiirsel olmaya çalışmadan, “Bir kez daha geliyor, Cemil’i üzen yanlış bir telaffuz gibi sonbahar” gibi şiirsel cümleler kuruyor. Ne yapmak istediğini iyi biliyor ve söylüyor zaten: “Yazmak bir bakıma anlatılmaya değmez olanı anlatmaktır. Böylelikle anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir.”

26 Ocak Perşembe

Yok, daha fazla direnmiyorum. Teslim olacağım. Cumhuriyet bile böyle yapıyorsa ben kime, ne söylüyorum?

“Sert çıkmak” sözünün “çıkışmak”la aynı anlamda olmadığı yolunda açıklama yaptığım 9 Ocak tarihli günlükte, “Çıkışmak, ‘azarlamak’ demek. Karşı tarafta birinin olmasını gerektiriyor; oysa en çok başbakanın konuşma biçimiyle örneklendirilen “sert çıkmak”, karşıda azarlanacak birilerinin bulunmasına o kadar da bağlı değil. Başbakana bakarak söylüyorum, ‘sert çıkan”, kendi kendisini sinirlendirerek ağır sözler etmeye başlayabiliyor ya da ‘onlar’ diye hayali bir düşman icat edip o düşmana çatabiliyor.” diye yazmıştım. Bugünkü Kitap ekinde benim “başbakan”lar hep “Başbakan’ın, Başbakan’a” diye düzeltilmiş. Başbakan sözcüğünü yanlışlıkla küçük harfle başlattığım, yanlışlıkla kesme kullanmadığım sanılmış olmalı. Oysa ad aktarmalarında bu biçimde büyük harf kullanmanın pek çok yanlışa davetiye çıkarmak olacağını yazmış, pek çok kez de örnek vermiştim. Başbakanlık, “kurum, kuruluş ve kurul adları” kapsamında olduğundan büyük harfle başlanarak yazılır; ama başbakan, yanında bir özel ad varsa büyük harfle başlanarak yazılmalıdır; “Başbakan Erdoğan” derken evet, böyle. Yalnız “başbakan” deniyorsa? “Kaymakam Kâmil, Bakkal Erol” derken “kaymakam” ve “bakkal” sözcükleri büyük harfle başlanarak yazılır. Yanlarında bir özel ad olduğu için. Peki tek “kaymakam”, yalnızca “bakkal” deniyorsa? Sözgelimi, “Oğlum, bir koşu bakkala git de bir ekmek alıver” diyeceksek “Oğlum, Bakkal’a git” diye mi yazacağız? Söz konusu bakkalsa “bakkal” diye yazılır; ama söz konusu olan “başbakan” ise o zaman “Başbakan” diye yazılmalıdır! Kuralı böyle değiştirecek miyiz? O zaman sormazlar mı, bakkal ile başbakan arasında ne fark var diye? (Yazım bakımından canım, başka bir şey kastetmiyorum.)

27 Ocak Cuma

Salah Ünsaler’in “yemeğe almak” kullanımıyla ilgili yakınmasına yer vermiştim geçen hafta. Bir derdinin de “siyah çay” sözü olduğunu söylüyor Salah Bey. “Eskiden ‘çay’ denince bildiğimiz çayı anlardık. Diğer çayları ifade etmek için de çay kelimesinin önüne ‘nane, ıhlamur, papatya’ gibi, o bitkinin ismini ilave ederdik. ‘Siyah çay’ diye bir laf yoktu.” diyor. Doğru söze ne denir! Türkçe gereksiz sözcüğü sevmez aslında. Birbirine yakın iki kavramdan birini belirtmişseniz ötekini belirtmeye gerek yoktur. Örneğin yeşil çayı bilmezdik eskiden. Öğrendik. O zaman, bizim her gün içtiğimiz çay ile karışmasını öğrenmek için ona “yeşil çay” demek yeterlidir. Bizimkini “siyah çay” diye ayrıca belirtmemiz gerekmez.

Ama biz bunu hep yapıyoruz. Kendimizin olanı benimseyip ötekini (dilsel açıdan) biraz uzak tutmak yerine, kendimizin olandan vazgeçiveriyoruz. Kahvede de yapmadık mı aynı şeyi? Yabancı kahve çeşitleri ile tanıştığımızda onlar için ayırt edici sözcükler kullanmak yerine, bizim olduğuna yürekten inandığımız (Yunanistan’a kaptırmamak için zaman zaman savaşımlar verdiğimiz) kahveyi, “Türk kahvesi” diye belirtmeyi seçtik. Bildiğimiz çaya “siyah çay” demeye başlamamızla ilgisi yok mu bunun?

28 Ocak Cumartesi

Anne ve teyzelerin, yeni doğmuş bebeğe “annem, teyzem” diye seslendiklerini duydukça yeğenin Alman kocası, “Neden böyle diyorsunuz? O, sizin anneniz mi, teyzeniz mi?” diye şaşırıyormuş. Bunu da yazmış Servet Torun; ama anne ve babasının ölünceye kadar, kendisine, öteki kardeşlerine “annem” ve “babam” dediklerini de. 29 ve 30 yaşlarındaki oğulları seslendiğinde kendisi de hep “annem” diye yanıtlamış onları. Bu söyleyişin yalnız Ege’de değil, bütün Türkiye'de çok yaygın olduğunu, Türkçe açısından yanlış olsa da bir sevgi ifadesi sayılması gerektiğini belirtiyor Servet Hanım.

29 Ocak Pazar

Tarih kitaplarını ayırdım bugün. Şöylece karıştırmak için elime aldığım kitapların değişik yerlerinden, değişik bölümler okudum. Resimli olanların resimlerine baktım. Murat Bardakçı “Cumhuriyet Devrinde Bir Osmanlı Prensesi” olarak Neslişah’ı (Everest Yayınları) yazmış. “Son padişah Sultan Vahideddin ile son halife Abdülmecit Efendi’nin torunu olan Neslişah Osmanoğlu, altı asırlık Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıştan önce dünyaya gelmiş son prensesi” imiş. “1921’in 4 Şubat’ında doğmuş, Osmanlı ailesinin mensuplarının kaydedildiği Hanedan Defteri, onun ismiyle noktalanmış”.

Devrilen Kazan (Kapı Yayınları), asıl adı Samih Fethi olan M. Turhan Tan’ın romanı. Arka kapaktan: “Osmanlı tarihinin en kanlı dönemlerinden biri. Devletin ordusuyla savaştığı, İstanbul sokaklarında yeniçeri terörünün kol gezdiği zamanlar. Padişahları katleden, halkı haraca bağlayan, yüzyıllardır adları ülkenin her yanında zorbalıkla anılan yeniçerilerin ocaklarının Sultan Mahmut ve bu zulümden yılmış halk tarafından başlarının yıkılmasının hikâyesi.”

“Güneşin doğduğu topraklardan, batıya açılan üç pencere. Smyrna (İzmir), İskenderiye ve Beyrut…” Philip Mansel, “Akdeniz’de İhtişam ve Felaketler” alt başlığını taşıyan Levant’ta (Everest Yayınları) “Doğu ve Batı’nın tarih boyunca
Süren diyalog ve çatışmalarını barındıran bu şehirlerin bir panoramasının sunuyor.” Türkçeleştiren: Nigâr Nigâr Alemdar.

Filibeli Ahmed Hilmi’nin yazdığı, N. Ahmet Özalp’in yayına hazırladığı A’mak-ı Hayal (Kapı Yayınları), “roman tekniği ile geleneksel anlatı geleneğini birleştiren bir yapıt.”

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (2 Şubat 2012)

17 Ocak Salı

İstanbul’a kar yağmayınca Türkiye’ye kış gelmez ya, dünden beri geldi: İstanbul’a kar yağdı.

Her yanı bembeyaz kılıyor; ama adı “kara” kış! Neden? Türkçenin bir cilvesi!

18 Ocak Çarşamba

“Uzun bir zamandır, garip bir ifade tarzı dilimize yerleşti. ‘Yemeğe almak’! Eskiden biri yemeğe çağrılırdı veya daha zarif bir ifade ile davet edilirdi, şimdi millet birbirini yemeğe alıyor.” diyor Salah Ünsaler. Doğru! “Yemeğe almak” dendiğinde de pek zarif bir laf edildiği sanılıyor.

19 Ocak Perşembe

Türkiye’de herkesin İngilizce bildiği kabul ediliyor, desem yadırganır şimdi; ama işte kanıtı: Cumhuriyet gazetesi bile böyle kabul ediyor. Bunu nereden mi çıkardım? Bugünkü gazetenin televizyon sayfasından.

Günün Filmleri köşesinde filmin özgün adı verilmiş; ama Türkçe adların kuyruğu kanadı kırpılmış. Flight of the Intruder’miş filmin özgün adı. Türkçe adı? “Intruder’in…” Bu kadar. Gerisi? İngilizcesini anlamak zorundasınız. Aşağıda başka bir film: Death Sentence. Türkçe adı yine kırpık: “Ölüm…” A-Aa! Yoksa İngilizce bilmiyor musunuz? O zaman Türkçe bir gazete okumaya nasıl kalkışıyorsunuz? Bu ne cüret! Happy Endings’in “Mutlu…” diye başlayan bir çevirisi olduğunu yazdık işte, yetmez mi? My Best Friend’s Girl için “Arkadaş…” demek yetmeli canım! Gerisini getiriverin artık. Observe And Report’un Türkçe adı mı? “Gözüm…” diye başladığını söylesek siz “Kaç harfli?” diye sormaya kalkarsınız şimdi. Olmaz ki canım! Türkiye’de yaşamayı sürdürecekseniz İngilizce öğreneceksiniz. Başka yolu yok.

20 Ocak Cuma

Çocuk kitaplarının adlarından önce yazmalıydım. Eğitim Sen’in hazırlayıp pırıl pırıl bir kitap olarak yayımladığı bir çalışma vardı: İlköğretim Çocuk Edebiyatı Kitap Kataloğu. İşte bu kataloğun yeni basımı yayımlanmış. Ayrıca katalog, iki yılda bir yeni kitaplarla varsıllaştırılarak yenilenecekmiş. Anımsatmak için söyleyeyim: Yaş öbeklerine göre sınıflandırılmış kitaplar tek tek tanıtılmış. Ayrıca kataloğun başında çok önemli yazılar yer alıyor. “Öğretmenler, veliler, ilköğretim dönemi çocukları, alan araştırmacıları, kütüphaneciler, yayınevleri ve kitabevleri için” hazırlanmış, vazgeçilmez bir kaynak.

Yalnız çocuklar mı? Tatil, liselilerin de ara tatili. Eğitim Sen’in bir başka çalışması da Gençlik Edebiyatı ve Genel Edebiyat Kitap kataloğu. Çocuklarımız kadar gençlerimizin de okumaya ısındırılması gerek. Hatta gözlemim odur ki ilköğretim basamaklarına okumayı seven çocuklar, liseye geldiklerinde, büyümenin bir gereğiymiş gibi, okumaktan uzaklaşmaktalar. Oysa bir dünya görüşü edinmenin, kişiliğini berkitmenin en sancılı döneminde onları yalnız bırakmamak, mutlaka kitaplarla buluşturmak zorundayız. Eğitim Sen’in kataloğu işte bu, gençlerimizi edebiyat okuru yapma düşünü gerçekleştirmek amacıyla hazırlanmış. Yerli - yabancı ayırt etmeden, kendilerine ulaştırılan kitapları okuyup inceleyip değerlendiren öğretmenlerin tanıtımlarına, kitapların kapak fotoğrafları, tadımlık alıntılar, özlü sözler, ünlü resimler eşlik etmiş. İnsanı tanıtılan kitaplara yönlendirmekle kalmıyor; günlerce başından kalkamayacağınız bir edebiyat şöleni de sunuyor.

21 Ocak Cumartesi

Atiye Hanım ölmüş. Tudem Yayınlarının sevgili anası… Nasıl üzüldüm. Günüm karardı. Oysa yalnız kitap fuarlarında görüşürdük; ama öyle sıcak bir dostluk gösterirdi ki insanın kendisini önemli, değerli duyumsamasını sağlardı. Güle güle Atiye Aykanat.

Tudem’in son yayımlanan kitaplarından söz etmeye hazırlanıyordum zaten. Edeyim. Toprak Işık’ın yazdığı, Doğan Gençsoy’un resimlediği Babam Okulun En Çalışkanı, bir roman; ama fen ve teknoloji dersinin “canlılar ve hayat” konusunu işleyen bir roman… Kurmaca aracılığıyla öğretilen konuların daha kolay öğrenileceği ve daha kalıcı bilgi olacağı açık. Aşkın Güngör’ün yazıp Gökçe Akgül’ün resimlediği, Sözcük Korsanı üst başlığını taşıyan Gizemli Şeyler Dedektifi Bol Bel’in İnanılmaz Serüvenleri, adından da anlaşılacağı gibi, çocukların soluk soluğa okuyacakları bir kitap. İgi ve Ben ise çeviri bir çocuk romanı. Yazan: Jenny Valentine, resimleyen: Joe Berger, Türkçeleştiren: Tuna Alemdar.

24 Ocak Salı

“Yahya Kemal gibi bir şair için söz söylemek, sıradan bir Türkçe öğretmeninin haddine düşmez.” diyerek yıllarca ertelediği soruyu, Sessiz Gemi şiirindeki şu dizelerin uyağını sormuş Hasan Ali Koyuncu.

“Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol,
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol”

“Bir yolcunun, hele hele sonsuzluğa uğurlanan bir yolcunun arkasından kol sallanmaz, el sallanır. El sallamak, ‘uğurlar olsun’ anlamındadır, olumlu bir eylemdir. Kol sallamak ise neredeyse hakaret içerir, argo ‘nah’ sözcüğüyle ifade edilir. Uyak yarım değil de tam olsun diye büyük şairlerin böyle bir tutuma hakları var mı? (…) Yahya Kemal’in güzel söyleyiş yanında anlama da çok önem verdiğini göz önüne alırsak bu konuda ne dersiniz?”

Dedim: “Ah!” (Remzi Kitabevi, 1999) adlı kitapta bu dizelerdeki durumu, “uyak kazası” diye adlandırmış ve şöyle demiştim: “… Yahya Kemal de uyak kazasına uğrayanların en bilinenlerindendir. Ünlü ‘Sessiz Gemi’ şiirinde gemiyi uğurlayanlara, kol sallamanın ne anlama geldiğini bile bile, el yerine kol sallatmasının tek nedeni vardır; üst dizedeki ‘yol’ sözcüğü.” Hâlâ öyle diyorum.

Koyuncu’nun ikinci sorusu üzerinde ise daha önce düşünmemiştim. “Ne mutlu özgür olana”, “Ne mutlu özgürüm diyene”, hepimizin aklındaki örnek üzerinden gidersek “Ne mutlu Türküm diyene” kalıplarında kurulan tümcelerde özne ile ilgili bir sorun olduğunu düşünüyor Hasan Ali Koyuncu. Tümce “Türküm diyen çok mutludur.” olsa “Türküm diyen” özne olacak. Ama yönelme durumu eki alan bir sözcük (diyene) özne olmaz; çünkü özne ek almaz. Bu kullanımın başka ve eski örnekleri de var. Refik Halit Karay şöyle kullanmış sözgelimi: “Tarihlerinde velev hayali büyük bir kadın bulunan eski ve yeni milletlere ne mutlu!” (Kubbealtı Lügatı) Başka örnekler de bulunabilir; ama örnekler, Koyuncu’nun sorusuna yanıt oluşturmuyor. Doğrusu, ben de bilemedim.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (26 Ocak 2012)

8 Ocak Pazar

Yakın bir zamanda bir çocuk kitapları listesi vermiştim; ama tatilin başını kaçırmadan yenilerinden bir bölümü de eklemeliyim. Hani çocukların okuma zamanını yakalayalım diye…

Gülten Dayıoğlu Mo’nun Gizemi dizisini, 3. kitap İkizler’le (Altın Kitaplar) bitirdi. Yine çocukları bekleyen heyecanlı bir serüven… Muzaffer İzgü’nün, bembeyaz kâğıtlı, renkli resimli, kalın, ciltli kitabının adı: Kedicik Patileri Minicik (Bilgi Yayınevi). O güzel resimleri yapan da Süleyman Özkonuk. Bilgi Yayınevi Halikarnas Balıkçısı’nın öykülerinden 12’sini, çocuklar için Gülen Ada adıyla yayımlamıştı; kitabın 4. basımı çıkmış. Çocuklar Balıkçı’nın coşkulu biçemiyle tanışmak için büyümeyi beklememiş demek. Mavisel Yener’in Dolunay Dedektifleri dizisinin 5. kitabı Ölüler Ormanı da yeniden basılmış. (Resimleyen: Murat Sayın) Yener’in Çılgınlar Sınıfı dizisinin de iki yeni kitabı var: Korsan Takımı ve Çıldıran Kasaba. İkisini de Dorukhan Özcan resimlemiş: .Bilgi Yayınevi’nin öteki çocuk kitapları arasında tanıdık adlar var: Hidayet Karakuş’un kedili öykülerden oluşan Sahibini Gezdiren Kedi’sini de Murat Sayın resimlemiş. Murat Sayın’ın resimlediği bir başka çocuk kitabı Melike Funda Kaynak’ın Senfonik Öyküler’i. Batıkent Çocuk Şenliği’nin yazarı Necla Ülkü Kuglin, resimleyeni ise Cavit Yaren.

Marion Montaigne’in yazdığı ve resimlediği Hayvanların Çılgın Yaşamı (Desen) bilgi veren dört dosyadan ve kitabın sonundaki eğlenceli testten oluşuyor; baştan sona resimli.

“Ne zaman / Aynı yoldan / Geçsem / Bir taş takılır / Ayağıma / Oysa / O kadar da / Uzun değil ayaklarım / Bu taş / Arkadaş mı arıyor / Yoksa…” Çocuklar için bir şiir kitabı… Atila Er yazmış, Babıali Kitaplığı basmış: İlknur Büyümek İstemiyor.

Devamı haftaya…

9 Ocak Pazartesi

Av. Mehmet Önder: “Yanılıyor da olabilirim; ama televizyon haberlerinde kulağımı tırmalayan bir deyim var: Sert çıkmak. Konuşmacı haberleri okuyor örneğin, ‘Başbakan muhalefete sert çıktı.’ diyor. Biri çıkıp ‘Pazardan fasulye aldım sert çıktı, kaynat kaynat pişmiyor’ dese, tamam. Buradaki ‘çıkmak’ sözcüğünün ‘çıkışmak" olması doğru olmaz mı? Verilen haberdeki eylem açıkça ‘çıkışmak’ çünkü.”

“Sert çıkmak”, yeni bir kullanım; bu yüzden sözlüklerde bile yer almıyor. “Çıkışmak”la aynı anlamda mı? Tam olarak aynı anlam değil bence. Çıkışmak, “azarlamak” demek. Karşı tarafta birinin olmasını gerektiriyor; oysa en çok başbakanın konuşma biçimiyle örneklendirilen “sert çıkmak”, karşıda azarlanacak birilerinin bulunmasına o kadar da bağlı değil. Başbakana bakarak söylüyorum, “sert çıkan”, kendi kendisini sinirlendirerek ağır sözler etmeye başlayabiliyor ya da “onlar” diye hayali bir düşman icat edip o düşmana çatabiliyor. Sanırım bunu, yeni bir deyim olarak kabul etmek zorundayız. “Sert yapmak” diye benzerleri bile türedi çünkü. O da -yanlışım yoksa- “kızmış, öfkelenmiş rolü yapmak” anlamına geliyor.

10 Ocak Salı

Okurlarımla aramda sessiz bir anlaşma oluştu. Ben, “Okurlarımdan bilen vardır” ya da yalnızca “Bu konuyla ilgili bilgim yok” dediğimde kesinlikle sesime yanıt veren bir ses gelir. Sema Haznedar’ın anne ve babaların çocuklarına “annem”, “babam” diye seslenmelerinden yakınan iletisine yer verdiğimde "Anadolu’da böyle bir seslenme alışkanlığının olup olmadığını bilmiyorum" demiştim. Dr. Mehmet Ali Işıksoluğu: “Ege'nin bazı yörelerinde bu tür seslenmeler var ama farklı anlamda. Eskiden ilk doğan çocuklara, ölen anne ve babanın adları verilirdi. ‘Annem’, ‘babam’ gibi seslenmeler sadece bu çocuklar için kullanılırdı, tüm çocuklar için değil.” diye bir açıklama iletti. Ben pek katılamadım; ama bu kullanımın Amerikan dizileriyle bağlantılı olduğunu da düşünüyor Işıksoluğu: “Kentlerdeki kullanış şekli Amerikan dizilerinden kaynaklanan bir özenti. O dizilerde erkekler diğer bir erkeğe genellikle ‘adamım’ diye seslenir.” diyor. İnternetteki dilin “iç sızlatıcı” olduğunu söyledikten sonra, “Eskiden en doğru Türkçenin İstanbul'da konuşulan dil olduğu söylenirdi. Oysa günümüzde kentleşmemiş kenttekiler Türkçeyi giderek bozuyor, yavanlaştırıyor.” diye ekliyor.

12 Ocak Perşembe

Sevgili konuklarımı dün yolcu ettim. Gittiler. Kızım, damadım, ille de torunum, yaza kadar, demek en azından dört beş ay, sanal görüşmelerin dindiremeyeceği bir özlemle özlenecek.

13 Ocak Cuma

Türk Dil Kurumu Başkanı Şükrü Haluk Akalın görevinden ayrılmış. Kötü haber! Birileri bıktırmış olmalı Akalın’ı. Gazeteci deyişiyle bir “uzlaşma zemini” bulunmuşken, kimi yanlışlar kabul edilip düzeltme yoluna gidilmişken, hele yerine ondan daha iyi birinin gelmeyeceği bu kadar açıkken… Çok kötü olmuş.

15 Ocak Pazar

Tülay Yücel, çok kişinin aklında dolaşan bir soru sormuştu: “Türkçede cümleye ‘ve’ sözcüğü ile başlanır mı?”

Genel kural olarak cümle “ve” ile başlamaz; “ve” bağlaç olduğuna göre, iki tarafında bağlayacağı iki öğenin bulunması gerekir. Ancak, anlamı güçlendirmek için, dikkati ve'den sonrasına çekmek için, söze şiirsel bir tat katmak için cümlenin başında “ve” kullanılabilir. Çok büyük bir yanlış sayılmaz.

16 Ocak Pazartesi

Semra Bayrı, “İddialı bir yarışma programında ‘Hangisi yanlış bir kullanımdır?’ şeklinde bir soru soruldu. Seçenekler: a) artık yıl, b) arabesk, c) armatür, d) nüans farkı (olarak verildi) yarışmacı d şıkkı dedi ve kazandı. Halbuki ‘nüans’ hem ‘ayrıntı’, hem de ‘fark’ anlamına gelir ve de biz ‘nüans farkı’ diye kullanırız. Yanlış mı düşünüyorum? Lütfen beni aydınlatın.” diye yazdı.

“Kim Milyoner Olmak İster?” miydi programın adı? (Bu adda beni rahatsız eden nedir?) Ben de izlemiştim o programı, bu sorunun sorulmasına da sevinmiştim. Çünkü yaygın bir yanlıştır şu “nüans farkı” kullanımı. Türkçe sözlüklerde "nüans”ın anlamı, “ince fark, ayırtı" olarak verilir. Sözcüğün içinde zaten "fark" anlamı varken "nüans farkı" demek, aynı anlamın yinelenmesi olduğundan yanlış sayılır.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (19 Ocak 2012)

4 Ocak Çarşamba

Mehmet Büyükçelik, “kanguru” sözcüğünün ortaya çıkış öyküsünü göndermiş; çok ilginç: “İngiliz kâşif James Cook (1728 -1779) Sosyete Adaları'nı ve Yeni Zelanda'yı keşfederek haritalarını yaptığı 1769 yılında, Avustralya'nın doğu kıyılarına da gidip bitki örtüsünün zenginliği dolayısıyla ‘Botany Bay’ (Botanik Koyu) adını verdiği koyda, Avustralyalı yerlileri ilk gören yabancı oldu. Yerlilerle el kol hareketleri yaparak güçlükle anlaşabilen Cook, karınlarındaki ceplerinde yavrularını taşıyan ve arka ayakları üzerinde zıplayarak hareket eden uzun kuyruklu hayvanları görünce, yine el kol hareketleri ve çeşitli işaretlerle, onların adlarının ne olduğunu sordu. Yerlilerin ‘Kanguru?’ demesi üzerine o hayvanları dünyaya kanguru diye tanıttı. Aradan 50 yıla yakın bir süre geçtikten sonra, 1800'lerin başında, bu sözcüğün, Avustralyalı yerlilerin dilinde, ‘Ne demek istiyorsun, yabancı?’ demek olduğu anlaşıldı.

5 Ocak Perşembe

“İngilizler tireni icât ederlerken diğer ülkelerin dillerine bizim dilimizden uyarlama bir kelime ile geçecek diye şart koştuklarını sanmıyorum. Ya da dile sonradan uyarlanan kelimelerin diller birbirlerinden etkilenir gibi bir bilgiye göre uyarlanıp da sadece aradaki 'i'nin göze batıyor olup konulmamasını anlamıyorum” diyen Bünyamin Ergen, “TDK'ya göre 'grup', 'tren' gibi kelimelerin söylenen ama yazılmayan ünlüleri için şöyle mi diyeceğiz: Yazarken tek heceli ama okurken iki heceli.” diye soruyor. Daha ilkokuldayken öğretmeni, Türkçenin yazıldığı gibi okunan bir dil olduğunu söylediğinde ona, “'Eczane' niye 'eczane' yazılıp 'ezzane' okunuyor?” diye soran Bünyamin Ergen, TDK dahil hiçbir yerden doyurucu bir yanıt alamayınca “profil, tren, kredi” gibi sözcükleri, “tiren, gurup, purofil vs.” diye, okunduğu gibi yazarak kullanmaya başlamış. Bu sözcükleri aldığımızda yazımını da dilimize uydursaymışız keşke. Ama yapmamışız. Şimdi artık konmuş kurala uymaktan başka çaremiz yok. Yazım kuralları, bir kabul edişler dizgesidir çünkü. Halit Refiğ’e yazılmış mektupları okuyorum şu sırada. “Film” diye yazdığımız sözcüğü, Giovanni Scognamillo hep “filim” diye yazmış. Mektupta olur tabii, niye olmasın?

Sözü hazır bu kitaba getirmişken söz etmezsem hiç olmaz. “Bu kitap” dediğim, Sevgili Halit – Halit Refiğ’e Mektuplar (Everest Yayınları). Kimlerle yazışmamış ki Halit Refiğ! Oğuz Atay, Pakize Barışta, Yıldız Kenter, Adnan Saygun, Giovanni Scognamillo, Sami Şekereoğlu, İlhan Usmanbaş. Selim İleri’nin de katkısı ve desteği ile Mehmet Said Aydın yayına hazırlamış kitabı. Selim İleri’nin “Noktalarken” dediği gibi, “Şimdinin kof ortamıyla 1970’lerin çarpıntılı, kaygılarla yüklü, hep ‘güzel’ bir şeyler yapmak ülküsüyle dolup taşan ortamını, o bambaşka ortamı kıyaslayanlar elbette çıkacaktır.” Ben henüz 90 sayfasını okudum; ama yemek yaparken, sofra kurarken, torunumu severken bile aklım kitapta. 70’li yılların ikinci yarısından dedikodular, kıskançlıklar, yakınmalar… Oğuz Atay’ın “Kimseye yaranılmıyor abicim” diyerek, “İnsanların içi ölmüş Halitçiğim” diyerek yakınmaları söz gelimi… Alt çizerek okuyorum. Örneğin Oğuz Atay’ın şu sözlerinin altını çizdim hemen. “Ben de yabancı bir ülkede olsam, yazdıklarımı çevirtme, yayımlama imkânlarını araştırabilecek kadar orada kalabilsem; bunu çok isterdim. Çünkü -beylik bir laf ama- bizi burada anlamazlar.” Hele devamı… Bundan 35 - 36 yıl önce söyledikleri, bugünün pek çok gerçeğine uymuyor mu? Şu sözler, bir çeşit bilicilik sayılmaz mı? “Sen hep söylersin ya, Batı’dan Doğu’ya torpil yaptırmak lazım abicim. Çünkü buradaki Batıcılar bile, hatta Doğucular bile, Batı’dan fetva çıkmasını bekliyorlar bir şeyi beğenmek için.”

7 Ocak Cumartesi

Halit Refiğ’e yazılmış mektuplar bana, artık unuttuğumuz, “mektup” denen türün sıcaklığını yaşatırken gerçek bir (hatta iki) mektup beni bekleyip durmaktaymış meğer. Bölümümüz Davutpaşa’ya taşındıktan sonra, bana “Yıldız - Beşiktaş” adresine gönderilen kitapların, dergilerin, mektupların çoğu oraya gider oldu. Oysa ben pek gitmiyorum Davutpaşa’ya. Bu yüzden gönderiler elime epey geç ulaşıyor. M. Türker Acaroğlu bu yüzden ilk mektubunu almadığımı düşünüp ikinciyi göndermiş. Son gidişimde ikisini birden aldım. “97 yaşına basmış bir araştırmacı - yazar olarak” daktiloda, iki parmakla yazılmış mektubunda, yakındığımız dil derdinin ne kadar eski olduğunu bildiren bir örneği paylaşmış benimle. Ama ben aradan çekileyim. Eli öpülesi 97’lik delikanlı tatlı tatlı anlatsın:

Efendim, geçen gün kitaplığımda bir kitap ararken, Müftüoğlu Ahmet Hikmet’in (1820 - 1927) vaktiyle okumuş olduğum ‘Çağlayanlar’ kitabının yeni basımı (1971) elime geçti. Dilinin sadeliğine hayran kaldım. Orada, Nisan 1922’de yazılmış, ‘Turhan Nasıl Çıldırdı?’ başlıklı bir öykü dikkatimi çekti. Okuyunca gördüm ki hani şimdi bütün levhaların, markaların İngilizce yazılışından şikâyetçiyiz ya, meğer bu sorun bundan 89 yıl (artık 90 yıl, F. H.) önce de Türkiye’de aynen varmış. Bakınız yazar ne diyor: “…Turhan sokakta, duvarlarda ve camekânlardaki, dükkânların üstlerindeki Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, hattâ Rusça ilanlara, reklamlara bakar: ‘Yarabbi! Bu memlekette bir zabıta, bir şehremaneti, bir Matbuat Nizamnamesi yok mu?’ diye feryad ederdi. Çünkü Avrupa’nın hiçbir tarafında yerlilerin lisanından başka bir dil, bir yazı ile sokaklarda ilan, yafta görmemişti. Burası Babil Kulesi miydi? … Paris’te, Londra’da, New York’ta Dersaadetten pek çok ecnebi mevcut olduğu halde, İngiltere’de, Amerika’da İngilizceden gayrı sokaklarda bir yazı görülmezdi.”

Turhan buna bir çare olarak, “asri ve ulvi bir mektep açıp talebeye dini ve milli, sınai ve ameli tahsil vererek teşebbüs ve kifayet sahibi, imanlı ve becerikli, yılmaz ve yorulmaz gençler yetiştirecek, milletdaşlarını yuvarlanmak üzere oldukları uçurumun derinliğinden haberdar eylemek için büyük bir gazete neşredecekti. Bu gazetenin idarehanesinde bir konferans, bir konser, bir de mütalaa salonu tesis eyleyecekti… Dilimizin, imlamızın sakatlığına, kusurlarına mektebiyle, ceridesiyle, çareler bulacaktı…”

Türker Bey, “Sonuçta Turhan, Rusya’daki babasından beklediği “külliyetli nakit” gelmeyince, umutsuzluğa düşüp hayranı olduğu Yavuz Sultan Selim’in yaptırdığı Selimiye camisinin minaresine çıkıp kendini boşluğa atar!” diye öyküyü özetledikten sonra, düşündüğü çareleri, kendi önerilerini sıralıyor:

“Gördüğünüz gibi, bu sorun yeni değil, çok derinlere gidiyor. Bunun çaresi okul açmak değil. Nitekim bütün okullarda Türkçe, dilbilgisi, edebiyat dersleri okutulmaktadır. Önemli olan belediyelerin bu tür yabancı levhalara, markalara, şirketlere ruhsat vermemesidir. Ayrıca Fransa’da olduğu gibi, bizde de ‘Türk Dilini Koruma Yasası’ çıkarılmalı, yabancı levhalar, markalar, şirket adları yasaklanmalıdır. İktidar bunu yapmadığına göre, muhalefet partileri buna önayak olmalıdır, diye düşünüyorum.”

Mektubunu Emekli Derleme Müdürü diye imzalamadan önce Avcılar’da gördüğü “Piliçland” levhasını bildirmeyi de ihmal etmemiş Türker Acaroğlu. Bir de bana “selam, sevgi ve saygılarını” sunmuş. Selam ve sevgi başım üstüne; ama saygı… Yok, saygı benden, değerli hocam, saygı benden.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (12 Ocak 2012)

28 Aralık Çarşamba

“2000’e beş kala”, “2000’e üç kala” diye beklediğimiz 2000’e girişimiz daha dün gibi. 2010’lar bitti, 2020’lere doğru ilerlemekteyiz şimdi. Ne çabuk geçti zaman ve ne kötü geçti. 2011’i bitirirken dönüp geriye bakmak içimden hiç gelmiyor. Çok acı yaşattı bize bu yıl. Yıl mı? Acıları yıllar yaşatmıyor ki! Çoğunu insanlar insanlara yaşatıyor. Ne diyordu şarkı? “Yılların günahı ne?”

29 Aralık Perşembe

Noel tatilinden yararlanıp Türkiye’ye geleceklerini öğrendiğinde ablası, bizim damada Türkiye’de Noel’in kutlanıp kutlanmadığını sormuş. Koyu dindar bir Hıristiyan olan ablasının bu sorusundan tedirgin olmuş damat ve Türklerin Müslüman olduğunu, Türkiye’de Noel’in elbette kutlanmadığını söylemiş. Ancak… Geldiğinden beri nereye baksa Noel Babalar görüyor, Noel ağaçları, Noel süslemeleri… Sonunda karar vermiş: Türkler Noel’i kutluyor; ama kendi tarihinde değil, yılbaşında kutluyor.

30 Aralık Cuma

Çocuklarımız kitaplardan, okumaktan uzaklaşınca kendimizi suçlamak aklımıza pek gelmedi. Oysa o çocuklar, kitapların, yazı makinelerinin TV’lerde “örgütsel doküman” olarak “teşhir” edildikleri ortamlarda büyümüşlerdi. Şimdi yine sanatı suçlu ilan etmeye çalışan bakanlarımız var; ama anlamlı işler de yapılıyor. Ne var ki kimileri de yapılan olumlu çalışmaları yıpratmayı görev edinmiş. Bir karalama çabası da sürüp gidiyor öte yandan. İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü, yıllardan beri ilk kez son derece yararlı bir uygulama başlattı. Yazarlarla devlet okullarında okuyan öğrencileri buluşturuyor. Yazar, çocuğun ayağına gidiyor. Onun sorularını yanıtlıyor. Yazar denince ölmüş insanları anlayan çocuklarla, gençlerle buluşuyor. Tekirdağ’da anlatmışlardı. Edebiyat öğretmeni, okullarına gelecek yazarlardan söz etmeye başlayınca, okullarına bir yazarın gelmesini ne derecede olanaksız görüyormuş ki bir öğrenci, “Amma da yaptınız!” anlamında bir kahkaha atarak sormuş: “Hocam, yaşayan yazar mı var!” Duyduğumdan beri aklımdan çıkmıyor. Yazarı, edebiyat kitaplarında, Behçet Necatigil’in dediği gibi, “Adı, soyadı / Açılır parantez / Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti / Kapanır parantez.” diye “kitaplarda bir isim, bir soyadı” olarak bırakmak, “bir çizgilik yerde hapis” etmek istemiyorsak bu projeyi desteklememiz gerekmez mi?

Yazarlar Okullarda Projesi Sorumlusu Yusuf Çopur bildirdi: “(Bu proje) kapsamında öğrencilerimiz her ayın ilk iki haftası bir Türk veya dünya klasiği, sonraki haftalarda da çağdaş bir yazarımızın eserini okuyacaklar. (…) Bu kitapları okuyan öğrencilerimize ödül olarak okuduğu kitabın yazarını onlarla buluşturacağız. Ve bu şekilde öğrencilerimiz okuduğu kitap hakkındaki olumlu-olumsuz eleştirilerini birebir kitabın yazarına iletme fırsatı bulacak. Bu, onlar için hem özgüven hem de düşünce üretme ve düşündüğünü ifade etme anlamında kıymet biçilmez bir fırsat olacak. Bu projeyle Türkiye’de ilk defa bir il bütün ilçe ve okullarıyla ve onlarca yazarla birlikte bir okuma seferberliği gerçekleştiriyor.”

İstanbul’un 39 ilçesinde 80'e yakın yazar, öğrencilerle buluşacak. Her ilçenin ilköğretim ve ortaöğretime yönelik iki yazarı olacak. Bu yılki yazar - ilçe eşleştirmeleri kura ile belirlendi. Sonraki yıllarda bu eşleştirmeler değişecek ve farklı ilçelerde öğrenim gören öğrencilerin daha çok yazarla tanışmasına olanak sağlanacak.

Son sözü de Yusuf Çopur’a bırakayım: “Yoksulluk ve cehalet hiçbir çocuğun kaderi olmamalıdır. İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü olarak daha önce yaptığımız çalışmalarla kitap ve edebiyat sevgisiyle aşılamayacak engelin olmadığını göstermeye çalıştık. Şimdi de bu projeyle hayalimizi bir adım daha ileriye taşıyor ve ilk yılda 120 bin öğrencimizi birebir kitapla ve yazarlarla buluşturmayı hedefliyoruz. Onları, kitapla kurulan dostluk anlamında hayatlarının güzel ve anlamlı yolculuklarından birine hazırlıyoruz. Kitapla dost olan şiddete düşman olur, sloganıyla öğrencilerimizi kitap sevgisiyle her türlü olumsuz alışkanlıklardan korumayı hedefliyoruz.”

1 Ocak Pazar

Everest Yayınlarından son aylarda gelen inceleme - araştırma kitaplarıyla ilgilendim bugün. Saro Dadyan’ın yazdığı, belgelerle, fotoğraflarla zenginleştirilmiş Osmanlı’da Ermeni Aristokrasisi adlı kitap, “Osmanlı İmparatorluğu’nda aristokrat bir zümre var mıdır?” sorusuna Ermeni Amiralar cephesinden bakarak yanıt arıyor.

“Avrupa’nın büyümesinin başlangıç noktasının herhangi bir dinin veya kapitalizmin yükselişiyle hiçbir ilgisi yoktur – ancak karabiberle son derece ilgilidir.” Henry Hobhouse’un bu sözünü okuyuncaya kadar Kristof Kolomb’un Hindistan’a niye gitmek istediğini pek de düşünmediğimi fark ettim. Paul Freedman’ın yazdığı, İmge Tan’ın çevirdiği Doğu’nun Baharatı adlı kitap, alt başlığında dendiği gibi, Baharatın Yolculuğu’nu anlatıyor. “Ortaçağ Avrupa’sında baharatlara olan talep büyüktü. Baharatlar lüks ürünlerdi; egzotik, yabancı ve pahalıydılar. Gelişmiş bir damak tadının yanı sıra zarafetin ve sosyal statünün de sembolüydüler. Zamanla bu tutku o denli büyüdü ki ticaret yolları, yeni koloniler ve keşifler onun etrafında gelişti.”

3 Ocak Salı

Sema Haznedar: “ TV dizilerinde gittikçe çoğalan konuşma şekli beni deli ediyor; anne çocuğuna, annem; baba, çocuğuna, babam; halam, dayım vs. diye hitab ediyor. Bu, Anadolu’da vardır, ama artık şehir dizilerinde de senaryoya bile yazılır oldu. Sizce bu ne demek oluyor?” diye sordu. Birkaç yıl önce bu söyleyişin modalaşmaya başladığını fark etmiş ve bu sayfalarda konuya yer vermiştik. Ama azalmak bir yana, daha da arttı. Özellikle Türkçeyi yeni yeni öğrenmeye başlayan yabancılarda nasıl bir şaşkınlık yarattığı görülmeye değer. “Ee, o, onun annesi değil mi? Niye kızına ‘annem’ diyor? Kızı da ona ‘kızım’ mı diyecek?” diye sorduklarında verecek yanıt bulmak güç.

Sema Hanım daha sonra bir ileti daha gönderdi: “Şimdi hatırladım da 35 - 40 sene evvel yazlığa gidiyorduk. Florya’da çok kalabalık bir kamptı. 'Gel annem' diyen hiçbir anne yoktu. İstanbullu insanlardı. Sonra Orta Anadolu’dan bir komşu geldi. ‘Gel babam, gel annem’ diye çocuklarına hitap ediyorlardı. Bütün kampta herkese alay mevzuu oldu; çok hoşlarına gitti. Espri olsun diye öyle konuşmaya başladılar. Bence bu espri günümüze kadar geldi. Siz demiştiniz, insanlar yanlışlara çabuk alışır diye. (…) Ben bir TV eleştirmenine de yazmıştım. Hemen köşesinde yazdı, ama maalesef daha da çoğaldı.” diye yazdı. Ben de fark ediyorum çoğaldığını. Anadolu’da böyle bir seslenme alışkanlığının olup olmadığını ise bilmiyorum. İstanbul’da geçen olayları anlatan dizilerde annelerin kızlarına “Annem!” diye seslendiğine ben de tanık oldum. Senaryo yazarları az daha özen gösterseler mi; yoksa Sema Hanım’a dediğim gibi, “Ben yazarım yazmasına; ama onlar benim yazdıklarımı okumazlar ki!” mi desem, bilemedim.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (5 Ocak 2011)

22 Aralık Perşembe

Dilbilgisiyle ilgili teknik bir konuydu. Belirtisiz ad tamlamalarında çoğullaştırma, tamlanana çoğul eki getirilerek yapılır demiştim. Örnek olarak, çoğullaştırmanın cep telefon-lar-ı, su bardak-lar-ı biçiminde olduğunu, cep-ler telefon-u, su-lar bardak-ı denmediğini söylemiş, öğretmen-ler oda-sı gibi birkaç örneğin bunun dışında kaldığını yazmıştım. Kadir Sinan Küçük beni, “okuru yanlış bilgilendirmek”le suçlayıp “‘Çoğul eki çoğullaştırılacak isim hangisiyse ona getirilir’ kuralını görmezden gelmenizin sebebini anlamış değilim.” deyince konu genişledi, uzadı. K. S. Küçük, “diğer okuyucuların da fikir ve değerlendirmelerine açık bir tartışma” istemişti; öyle olsun. Fazlı Aycan, “Belirtisiz ad tamlamalarında çoğullaştırmanın, tamlanana çoğul eki getirilerek yapıldığında kuşku yok: cep telefonları, su bardakları (birden çok telefon ve bardak)” dedikten sonra, tamlayanın çoğul eki aldığı belirtisiz ad tamlamalarının, “zaten çoğul ad tamlaması” değil, “öğretmenler odası (tek oda), öğretmenler kurulu (bir kurul), Kızlar Sivrisi (bir dağ)...” olduğunu söyleyerek son noktayı koysun. Çünkü ben biraz sonra yedi aydır görmediğim (yok, teknolojik olanaklar sayesinde görüyorum da dokunamıyorum, koklayamıyorum, öpemiyorum…) torunumu, karşılamaya gideceğim. Annesini, babasını da tabii. Ama beni asıl heyecanlandıran, Aras. O Aras ki bugün, annesinin ülkesine, aylardır onun da ülkesi olması için çırpındığımız Türkiye’ye, bir yabancı olarak, vizeyle girecek.

23 Aralık Cuma

Aras geldi. Annesinin ülkesine bir yabancı olarak girdi gerçekten de. Pasaportunda “180 gün içinde 90 gün geçerli müteaddit giriş vizesidir” damgasıyla… Kadının bu kadar mı hükmü yok? Kendi çocuğunu, kendi ülkesine kabul ettiremeyecek mi? T.C. İçişleri Bakanlığı, çocuğu babanın malı mı saymaktadır? O çocuğu dokuz ay karnında taşıyan, doğuran, sütüyle besleyen kadın, yasa karşısında çocuğuna yabancı kalmak zorunda, öyle mi? Ey kadın dernekleri, ne diyorsunuz bu duruma? Bir yabancıyla evlenmişseniz, çocuğunuza kendi soyadınızı veremiyorsunuz, yasa karşısında artık çocuğunuz için bir yabancısınız. Eşiniz sizin soyadınızı alsa bile, çocuğunuza ortak soyadınızı, o soyadı başlangıçta size ait olduğu için, vermeniz yasak! Kadının çocuğu doğurup kocasına armağan olarak sunması, sonra aradan çekilmesi mi gerekiyor? Çocuk üzerinde kadının hakkı yok mu? Kendi ülkesine kendi çocuğunu kabul ettirebilmek için ille de baba; yani erkek olmak mı gerekiyor? Yapılacak bir şey olmalı.

24 Aralık Cumartesi

Aydın Menderes ölmüş. Cenaze töreni haberini veriyor Show TV: “Mezarı hıncahınç doluydu.” diyor. Mezarlık yerine mezarı mı doldurmuş insanlar? Cenazeye yer bırakmamışlar mı? “Cenaze” dedim de… “Enkaz”ın Arapça çoğul bir sözcük olduğunu, zaten “yıkıntılar” anlamına geldiğini bilmiyor olabilirler. “Enkazlar” denmesi bu yüzden bağışlanabilir bir yanlıştır; peki, “cenaze”nin, “kefenlenip tabuta konmuş, gömülmeye hazırlanmış insan ölüsü” (TDK, Türkçe Sözlük) anlamına geldiğini de mi bilmezler? Kanal D, Van depremiyle ilgili haberleri verirken onlarca kez “Enkazların altından cenazeleri çıkarıyorlar” deyip durdu. Terkos Gölü’nde dört balıkçı kaybolduğunda da Show TV, “ilerleyen saatlerde bir kişinin daha cenazesi çıkarıldı” demedi mi? “Ceset” demekten kaçınıyorlar gibi. “Ceset” sevimsiz de “cenaze” çok mu sevimli? Ayrıca sözcükleri sevimli ya da sevimsiz olduklarına göre değil, ilettikleri anlama göre seçmek gerekmez mi? En önemlisi, doğru sözcükleri kullanmak değil mi?

25 Aralık Pazar

Kemal Ateş’in “Edebiyatta ve Üniversitede 40 Yıl” töreni için konuşmamı hazırlarken önce Ateş’in öyküleri üzerinde durmaya niyetlenip öykü kitaplarını okudum. Benden beklenenin dilciliği hakkında bir konuşma yapmak olduğunu sezince de dil kitaplarına yöneldim. Tümünü tekrar elden ve gözden geçirdim. Öğretemediğimiz Türkçe’de Nurullah Ataç’la sıkça karşılaşınca onun imlediği yanlışların bugün yanlış bile sayılmadığını düşündüğüm kadar, Ataç bugün yaşasaydı okuduğu, duyduğu dil yanlışları karşısında ne derdi, diye düşünmekten de kendimi alamadım. Sözgelimi, Seyfettin Turhan’ın “Dost evine boş elle gitmeyi ar edinmişiz” diye yazmasını eleştirip, “‘Boş elle’ demenin ne yeri var, ‘elimiz boş’ demek dururken böyle söylemek biçimsiz olmaz mı?” diye soruyor. Hata diye bunu görüyor. O gün, konuşmamı hazırladıktan sonra açtığım televizyonda Bizim Yenge dizisinin eski bir bölümü yayımlanıyordu. Bizim yenge, kocasının kendisine eskisi kadar ilgi göstermediğinden yakınırken, inanılır gibi değil, ama şöyle diyordu: “Sen eskiden böyle miydin; altımdan girer, üstümden çıkardın.” Ataç bunu duysa ne yapardı acaba?

27 Aralık Salı

En son, Burhan Günel’in Güz de Geçer (Sarissa Yayınları) ve Ahtapot (abm yayınevi) romanlarını okudum galiba. Sonra romana pek elim değmedi. Günel’in her iki romanı da gerçeklerden hareketle kurgulanmıştı. Güz de Geçer’in öyküsünü hem yaşayanlardan dinlemiş yazar hem de onlardan birinin tuttuğu günlüklerden yararlanmış. Ahtapot ise “yazarın hem tanığı hem yakınanı olduğu hem de eleştirilerde, yergilerde bulunduğu 12 Mart 1971 olgusunun içeriden bir bakışla kotarılmış ‘dönem romanı’”.

Erendiz Atasü’nün Güneş Saygılı’nın Gerçek Yaşamı’nı (Everest Yayınları) okumak istiyorum sonra. Selim ileri o kadar övgüyle söz etmişti ki Atasü’nün yazarlıkta 30. yılını kutladığımız toplantıda, okumamak olmaz. Hem Erendiz’in hemen hemen her yazdığını okuyorum ben. Bu son romanı okumazsam çok ayıp!

Sone Yayınlarının imzalı kitapları var sırada. Süleyman Ekinci, Ertelenmiş Sevdalar’da 1968 - 70 arasında sürdürülen devrimci mücadeleyi konu edinmiş. Kitabını, “Yaşamlarında memleket sevdasını ‘ben’ olmak sevdasına yeğleyenlere” adamasından ve kitabın arka kapağında, “uzun bir yürüyüştü devrim / ölüme marşlarla gitmeyi bildik / ecelsiz düşerken toprağa / sevdayı kendimize hak görmedik / ne konuşmayı becerebildik sevgiliye / ne de ihanet ettik devrime / umudu yüreğe hapsedip / biz sevdalarımızı erteledik” demesinden rahatça anlayabiliyoruz bunu.

Beytullah Özilhan’ın Koreli’si de adıyla açıklıyor konusunu. Kitabı okunmak üzere ayırırken şöyle bir karıştırmayı ihmal etmedim. Bölüm başlarına çok güzel özlü sözler alınmış. “Öfke, kafesteki özgürlüğü kısıtlanmış aslan gibidir; kafesten çıktı mı, bir daha asla kafese girmez” Victor Hugo’nun sözüymüş. “İnsan o kadar acı çeker ki tüm canlılar arasında yalnız o, gülmeyi icat etmek zorunda kalmıştır” da Nietzsche’nin. Cat Stevens’ın bir sözü de var kitapta: “İki şey aptallık belirtisidir. Söyleyeceği yerde susmak, susacağı yerde söylemek.” Koreli, Beytullah Özilhan’ın ikinci kitabı, ilk kitabının adı: Kaval.

Kayboluş da Selma Özkurt’un ikinci kitabı. İlk kitabı Kâbus’ta töre cinayetlerini anlatmış, Kayboluş’ta ise annelere seslendiğine, romanı kızı Mine’ye ithaf ettiğine bakarak kadınları anlattığını tahmin ettim. Bakalım, okuyunca göreceğiz.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (29 Aralık 2011)

16 Aralık Cuma

Ankara’daydım diyeceğim, yanlış olacak. Ankara Üniversitesindeydim. Salı akşamüstü üniversiteye girdim, perşembe sabahı İstanbul’a hareket etmek için çıktım. Hovardaca harcanmış bir zaman dilimiydi. Değdi ama! Kemal Ateş’in “Edebiyatta ve Üniversitede 40 Yıl”ını güzel bir törenle kutladık. Gidişte ve dönüşte otobüsü yeğledim. Şehir Hatları, THY, herhalde Devlet Demiryolları da İngilizce adlarla dergiler çıkarırken Kâmil Koç’un “Yolculuk” adında bir dergi çıkarması çok hoşuma gitmişti. Sonra bu dergiye yazmam önerildi. 2012 Ocak sayısına 39. yazımı gönderdiğime göre üç yılı aşkın bir süredir yazıyorum Yolculuk’a. Arada böyle bir yakınlık da olunca otobüs yolculuklarında hep Kâmil Koç’u yeğler oldum. Başka otobüs firmalarının üstünde kocaman harflerle CLASS, FREE vb. yazdığını gördükçe hiç de pişmanlık duymuyorum. Ankara yolu çok güzel, otobüs de “Rahat” hat olunca gidişte ve dönüşte toplam iki gazete bir dergi, iki öykü kitabı ile Kürşad Oğuz’un Gündüz Vassaf’la yaptığı nehir söyleşi gündüz feneri’nin de ilk 60 sayfasını okudum. Gündüz Vassaf’ın çocukluğunu geçirdiği dönemin Amerika’sı hakkında çok ilginç şeyler öğrendim, öğrenmeyi de sürdüreceğim.

Okuduğum öykü kitaplarından biri, Suzan Bilgen Özgün’ün Gölgede Kalanlar’ıydı (Aya Kitap). Yapmacıklıklardan uzak, özentisiz; ama özenli bir dille yazılmış öyküler… Annesinin ölümünden sonra fotoğrafını çerçeveletmek için gittiği dükkânın sahibinin hayırsız babası olduğunu öğrendiğimiz delikanlıdan, kedisiyle dertleşen yaşlı çevirmene, yıllar sonra buluştuğu sevgilisinin eşcinsel olduğunu öğrenen orta yaşlı dula, tanıdık insanların bilinmeyen öykülerini anlatıyor Özgün, güzel anlatıyor.

Öteki öykü kitabı da Datça Öykü Günleri’nde tanışıp söyleştiğimiz genç doktorun, Tülay Güzeler’in Dar Koridor’uydu (Kanguru Yayınları). Tanıştığım kişilerin kitaplarına ürkerek yaklaşırım genellikle. Beğenmezsem ne diyeceğim, ürküntüsüdür bu. Tülay’ın kitabı beni rahatlattı. “Gerçek”le hesaplaşırken bir yandan felsefeye göz kırpıyor öyküler, bir yandan psikolojiye. “Annesini yeni kaybetmiş çocuk yalnızlığı”na inat, “Yalnız yaşamaya karar verdim derken, yaptığımız gerçekten yalnız yaşamak mıdır? Güneş var ya. Ağaçlar, bu deniz, fesleğenler, toprak, çocuklar var ya.” derken çok da doğaldır. Hele “İstasyon Mahallesi Kadınları”nı anlattığı öyküye bayıldım. “Çok güzelmiş gibi baktığı için, onu olduğundan daha da güzel görürdük.” diye anlatılan Ahunaz Teyze ilginç; ama “Evlilik dışı bir ilişkiyi müthiş bir gösteriyle ortaya seren, hiç utanmayan bir kadına karşı, bir mahallenin tamamen hazırlıksız ve şaşkın olduğunu hayretle görüyordum. Bu ilişkiyi görüyor ve aynı hızla yok sayıyorlardı.” diye anlatılan Afitap Teyze daha ilginç. “Meydan okuyan bir kadına karşı insanların nasıl hazırlıksız olduğu, ne yapacaklarını şaşırıp alıklaştıkları” müthiş bir gözlem!

18 Aralık Pazar

“Ünlemek” sözcüğüne önce Zehra Ünüvar Aydın’dan ses verdi: “‘Ünlemek’ sözcüğü, ‘çağırmak, seslenmek’ anlamında Ege’de şimdi de kullanılır.” dedi ve Özay Gönlüm’ün sevilen türküsünü örnek gösterdi. Rahim Gür de Özay Gönlüm’ün, "Ünnen gelsin Haççeyi” türküsünü örnek vererek coğrafyayı genişletti: “ÜNLEMEK eylemi, ses, seslenmek, anlamında İç Anadolu, Kapadokya, Karaman, Kırşehir, Kaman, Küçük Menderes, Büyük Menderes havzalarında halkın günlük dilinde yoğunlukla kullanılır.” “Ünüboydan ağlamak” da “yüksek sesle ağlamak” demekmiş.

Av. Mehmet Seyrek, İzmir’den yazdı: “Ünlemek sözcüğü Ege'de çok yaygın olarak kullanılır. (…) Ün kökünden türemiş pek çok sözcük ve ünlemek sözcüğünün değişik kullanımları vardır. Buldan'da kullanılırken söyleyiş zorluğu nedeniyle ‘ünlemek’ yerine ‘ünnemek’ şeklinde söylenir. Anlamı: seslenmek, çağırmaktır. Ayrıca ünlemek sözcüğü deyimlerimizde de yer alır. Örneğin, ‘anasını ünnetmek: perişan etmek, zor duruma sokmak; Neler çektiğimi bilemezsiniz. Sıcaktan anam ünnendi.’ Değişik bir anlamda: ‘Paranın anasını ünnetmek’. Örnek: ‘Kardeşimle ortaklığı bozmasaydım şimdiye paranın anasını ünnetirdim. Yani, şimdi çok paraya sahip olurdum.” Sonra Dr. Mehmet Ali Işıksoluğu yazdı: “Ünlemek sözü Ege'nin kırsal kesiminde de kullanılırdı; günümüzde yaşlıların dilinde kaldı. Gençler bilmiyor. Nedeni okul kitaplarındaki dil. Köyde yaşayan gençler, yerel sözlerden uzak, genellikle kitabî konuşuyorlar. Zaten yeterince derleme de yapılmış değil; güzelim sözler yaşlılarla birlikte göçüp gidiyor.” Bir de “yapalaz” sözcüğünden söz etmiş Mehmet Ali Bey. Bu sözcüğü sözlüklerde bulamadığını yazmış. Bir de anlamını yazsa ne iyi olur.

21 Aralık Çarşamba

Doğumundan iki gün sonra Amerikan vatandaşlığına geçti; ama yedi aydır uğraşılıyor hâlâ Türk vatandaşlığına geçemedi. Torunum… Bu kadar mı zorluk çıkarılır? Bir anlama çabası gösterilmez mi? Baştan anlatayım, çok ilginç. Kızım ABD’de nikâhlanınca Türk vatandaşı olarak kızlık soyadıyla kalamayacağını, kocasının soyadını almak zorunda olduğunu öğreniyor. Kocası da "Sen benim soyadımı almak zorundaysan ben de seninkini alayım." diyor ve kendi soyadına ek olarak Hepçilingirler soyadını da alıyor; soyadı değişikliği evlilik belgelerine de böylece işleniyor. Tarih: 14 Mayıs 2009. İki yıl sonra Aras doğunca annenin ve babanın ortak soyadlarını almasından daha doğal bir şey olamazmış gibi geliyor; ama öyle değil işte. Kızıma önce, “Siz oğlunuza kendi soyadınızı veremezsiniz. Çocuk babasının soyadını almak zorunda!" deniyor. Babası Amerikan yasalarına gayet uygun olarak soyadını evlilik sırasında değiştirmiş ve karısıyla aynı soyadını taşıyor zaten. Olmazmış efendim. Türk Konsolosluğu, evlilik belgesini soyadı değişikliği belgesi olarak kabul edemezmiş. Babanın soyadı değişikliğini gösteren bir mahkeme kararı gerekirmiş. İki yıl önce olmuş bitmiş soyadı değişikliği için yeni bir mahkeme kararı alınabilir mi hiç? Olacak iş değil.

Pasaport, uluslararası geçerliliği olan bir belge. Soyadı değişikliği pasaporta yansıtılırsa sorun çözülür diye düşünülüyor. Hepçilingirler soyadını da taşıyan yeni bir pasaport çıkarılıyor. Konsolosluk, Aras'ın doğum belgesi başvurusuyla birlikte, evlilik belgesi, yeni pasaportun fotokopisi ve durumu anlatan dilekçeyi düzenleyip İçişleri Bakanlığına gönderiyor. İçişleri Bakanlığı başka ülkenin vatandaşı olan birinin o ülkenin yasalarına uygun bir biçimde yaptığı değişikliği niye kabul etmesin diye düşünülür, değil mi? Ama etmiyor. Anlatım bozukluklarıyla birlikte gerekçe şöyle:

“Oğlunuz Aras için yaptığımız yazışma sonucunda nüfus müdürlüğü soyadı değişikliğini kabul etmemiştir. Türk medeni kanununun 187. Maddesine göre, sadece kadın, eşinin soyadı ile birlikte kendi soyadını kullanabilir ibaresine istinaden, erkeğin böyle bir hakka sahip olmadığı gerekçesi ile işlemi kabul etmemektedir.
Acaba eşinizin mahkemeden bir karar alma durumu mevcutmudur. Eğer eşiniz mahkeme kararı sunabilirse bir nebze daha faydalı olacaktır.”

ABD, kendi ülkesinde doğmuş, büyümüş Amerikalı bir babanın ve oğlunun Türk soyadı taşımasına izin veriyor; ama benim güzel ülkem, babası değil de annesi Türktür diye, bir çocuğun Türkçe bir soyadı taşımasına izin vermiyor; o çocuğu Türk yurtaşlığına kabul etmemek için elinden geleni yapıyor.

“İMDAT!” diye bağırsam sesimi duyan olur mu acaba?

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (22 Aralık 2011)

6 Aralık Salı

Kadir Sinan Küçük, sözü, yılan hikâyesine dönen “çanta doluları”na getirip şöyle diyordu: “… ‘çanta doluları’ tamlaması bir bileşik kelime olmadığı gibi, ‘dolu’ kelimesi burada isim olarak kullanılmamıştır. Bir durum belirtmektedir. Sizin kullandığınız biçimiyle çanta kelimesi değil, ‘dolu’ kelimesi çoğullanmıştır ki, hem dilbilgisine, hem de mantığa aykırıdır. Doluluğun çoğul bir biçimi olmaz. Dolu durumdaki çantaların çoğul biçimi olur. ‘Çoğul eki çoğullaştırılacak isim hangisiyse ona getirilir’ kuralını görmezden gelmenizin sebebini anlamış değilim.”

“Anlamadım” yerine “anlamış değilim” demeler de bana ters; ama konuyu dağıtmamak için şimdilik ona değinmeyeceğim. Şöyle başlayayım: Eylem (fiil) olmayan her sözcük, temelde addır. "Dolu" sözcüğü bir başka adın başında kullanılsaydı sıfat görevine girerdi; ama bir ad tamlamasının içinde, tamlanan görevinde kullanıldığına göre, o da addır ve ünlemler, bağlaçlar dahil bütün adlar çoğul yapılabilir.

Belirtisiz ad tamlaması, iki sözcükten oluşmuş bir bütündür. Dolayısıyla çoğullanması gerektiğinde tek tek sözcükler değil, tamlama çoğullanır. Bunun için de çoğul eki tamlanana getirilir. Tamlayanın çoğullanması özel bir durumdur. Kuralı değiştirmez. Kadir Sinan Küçük’ün bana yeterince güvenmediği ortada olduğuna göre, öncekilere ek olarak birkaç kaynaktan daha alıntı yapmalıyım.

Haydar Ediskun, Yeni Türk Dilbilgisi (Remzi Kitabevi, 1963) kitabında, "Belirtisiz isim takımlarında çoğul ekini, çok kere belirtilen, bazan da belirten alır." (s. 124) dedikten sonra o "bazan"a bildiğimiz örnekleri vermiş: "öğretmenler toplantısı, atalar sözü, uluslar antlaşması".

"Belirli ve belirsiz ad takımları tek kavram halinde yalın adlar gibi çekim ekleri, birleşik ad sayıldıkları ölçüde de yapım ekleri alırlar." (Tahsin Banguoğlu, Türkçenin Grameri, TDK Yayınları, 8. baskı, s. 336)

"Belirtisiz tamlama, yalnız tamlananın ek aldığı bir söz öbeğidir." (Muhittin Bilgin, Anlamdan Anlatıma Türkçemiz, s. 197)

Kısaca, "Çoğul eki çoğullaştırılacak isim hangisiyse ona getirilir." diye bir kural yok. En azından benim bildiklerim arasında yok.

8 Aralık Perşembe

Japonya’da öğrenci velileri, çocuklarının Japonca öğrenim görmemesi için öğretim bakanlığına başvurdu, desem kimse inanmaz, değil mi? Almanya’da Alman veliler, çocuklarına matematik, fizik, kimya, biyoloji derslerinin Almanca verilmemesini istediler desem… Aynı şaşkınlık. Fransa’da, Çin’de ya da dünyanın herhangi bir bağımsız ülkesinde fen ve matematik derslerinin yabancı bir dilde verilmesini isteyen herhangi bir anne baba çıkar mı? Böyle bir aymazlık hangi ülkede olsa şaşırılmaz? Evet, Türkiye’de. Ancak Türkiye’de veliler, çocuklarının anadillerinde eğitim görmemesi için dilekçe üstüne dilekçe yazıp İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünü harekete geçirirler.

Bugün “yabancı dilde eğitim” konusunda konuşmak için Kadıköy Anadolu Lisesindeydim. Bir süre sonra fark ettim ki ben, “Birine gerçekten bir şey öğretmek istediğiniz zaman anadiliyle anlatmalısınız.” dediğimde bir öbek alkışlıyor; bir öğrenci söz alıp İngilizce eğitimin parlak bir gelecek anlamına geleceğini söylediği zaman başka bir öbek. Meğer okul aylardır için için kaynamaktaymış. Fen ve matematik öğretmenlerinin çoğu, bu derslerin Türkçe anlatıldığında daha kolay anlaşılacağı konusunda birleşiyor. Okulun eğitim vakfı ve sırtını vakfa dayayan veliler ise matematiğin, fiziğin, kimyanın, biyolojinin, üstelik öğrencilerin bu derslerle ilk kez karşılaşacakları hazırlık sınıfında ille de İngilizce anlatılması için toplantılar düzenleyip İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden karar çıkarmayı başarıyorlar. Anladığım kadarıyla Türkçe anlatıldığında bile anlaşılması zor olan bu derslerin İngilizce anlatılması durumunda kişisel çıkar sağlama hesapları da var işin içinde. Öyle ya, çocukların diyelim matematiği, daha yeni öğrenmeye başladıkları bir dilde anlatıldığında anlamayacakları açık değil mi? Anlamaları için başka birilerinin onlara Türkçe anlatması gerekmeyecek mi? Doğrusu sormak isterdim: Siz birine Türkçe öğretmek istediğinizde ona Türkçe kimya ya da biyoloji mi anlatırsınız? Matematiği neden İngilizce öğretme aracı durumuna sokuyorsunuz? Matematik bilmek, en az İngilizce bilmek kadar önemli değil midir? Yarın üniversite giriş sınavının da İngilizce yapılmasını mı isteyeceksiniz?

9 Aralık Cuma

İsmet Berkan’ın ordu - siyaset ilişkisini işlediği “Asker Bize Siyaseti Verir mi?” adlı çalışmasının ardından Everest Yayınları Celal Başlangıç’ın Kanlı Bilmece’sini yayımladı. İlk baskısı 1987’de yapılan kitap, “‘Kürt Sorunu’nun o zamandan bugüne göz göre göre ‘büyütülmesine’ ve günümüzde içinden çıkılmaz bir açmaza dönüşmesine tanıklık” ediyor. Hasan Cemal de Kürtler kitabından sonra Kürt Sorununa Yeni Bakış üst başlığıyla yayımlanan Barışa Emanet Olun adlı kitabında aynı soruna değinmiş.

12 Aralık Pazartesi

Gaye Dinçel, “Hoş geldiniz” sözünün neden ayrı yazıldığını sormuş; “Bana bitişik yazılmalı gibi geliyor.” demişti. İngilizcesi “Welcome” diye bitişik yazıldığı için Türkçede de bitişik yazılmalı gibi geliyordur. İngilizcenin, ilk bakışta göze çarpmayan böyle etkileri de var Türkçeye.

Ata Nur da “Aldın mı dediğin gözlükleri?” sorusunu, öyküsünü de tatlı tatlı anlatarak iletmişti: “Bir arkadaşım kendisine bir gözlük arıyordu. Belirli bir markanın belirli bir modeli, ABC markasının 123 kodlu gözlüğü. Birkaç alışveriş mağazasında ve birkaç çevrimiçi mağazada beraber baktık bu gözlüğe. Sonra bir sosyal paylaşım sitesinde arkadaşımın bu gözlüklerle çekilmiş bir fotoğrafını gördüm ve ‘Aldın mı dediğin gözlükleri?’ yazdım fotoğrafın altına. Arkadaşım da ‘Çoğul kullanmışsın :)’ yazmış. Bir süre düşündüm. Evet aldığı tek bir gözlük ve ben ‘Aldın mı dediğin gözlüğü?’ değil de ‘Aldın mı dediğin gözlükleri?’ yazmışım. ‘Aldın mı dediğin gözlüğü?’ ve ‘Aldın mı dediğin gözlükleri?’ Her ikisi de bana doğru gibi görünüyor.”

İşte bu da İngilizcenin etkisi… Kitap ve film çevirilerinde böyle kullanıldığı için, çoğumuza doğru gibi geliyordur. Oysa İngilizcenin çoğul kullandığı bu tür sözcükleri biz Türkçede tekil kullanmıyor muyuz? "Gözlükler" dendiğinde birden çok gözlükten söz edildiği anlamını çıkarmıyor muyuz? Yoksa bir süre sonra, “Eskiden, Türkçenin Türkçe olduğu dönemlerde biz böyle derdik.” mi diyeceğiz?

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (15 Aralık 2011)

2 Aralık Cuma

Sivas denince hep o acı olay geliyor akıllarımıza: 2 Temmuz, Madımak Oteli, göz göre göre yakılan aydınlar, sanatçılar… Böyle bir olayla anımsanmak, bir kent için ne büyük talihsizlik. Sivas bunu hak etmiyor oysa. Son iki günü Sivas’ta geçirdim. Cumhuriyet Üniversitesi’nde konuştum; eğitim fakültesinin genç hocaları tarafından Sivas’ta gezdirildim. Sivas köftesinin, sebzeli Sivas kebabının tadına baktım. (“Tadına baktım”ı hep böyle dendiği için kullandım; yoksa tadına bakmakla yetinir miyim hiç? Sonradan bana kilo olarak geri döneceğini bildiğim halde şapır şupur yedim hepsini de.)

“Geçmiş” olarak neden yalnızca Osmanlı’nın benimsendiğini, Selçuklu’yu geçmişimiz, atamız saymakta niye isteksiz davrandığımızı düşündüm. Kentteki Selçuklu eserlerini, medreseleri, medreselerin o görkemli kapılarını gördükçe düşünmemek pek de olası değildi zaten. Osmanlı’dan önceki geçmişe, yalnız Selçuklu’ya değil, bu topraklarda yaşamış bütün uygarlıklara sahip çıkmamız gerek. İnsanoğlu da ağaçlar gibi, bütün bitkiler gibi, doğduğu, yaşadığı topraklardan beslenmiyor mu?

3 Aralık Cumartesi

Kaç haftadır çocuk kitaplarını yazıyorum. Tatil gelmeden aileler çocuklarına güzel güzel kitaplar seçecek zamanı bulsunlar diye…Bu hafta sırada Tudem Yayınları var: Niran Elçi’nin yazdığı, Serap Deliorman’ın resimlediği Adamı Zorla Cadı Yaparlar’dan başlayalım. Erol Büyükmeriç’in Kanatlı Düşler adlı şiir kitabını da Serap Deliorman resimlemiş. Miyase Sertbarut’un Kimsin Sen? adlı kitabı, bir gençlik romanı. Christine Nöstlinger’in yazdığı Puding Poli Karıştırıyor’un resimleri Tülay Sözbir Seidel’den, kitabın sonunda yer alan yemek tarifleri ise Elfriede Jirsa’dan. Çocukların ve gençlerin deyim bilmediklerinden atasözlerine yabancı olduklarından yakınır dururuz. Süleyman Bulut çocuklara deyim ve atasözlerini öğretmenin en iyi yolunu bulmuş; deyimleri de atasözlerini de öyküleriyle birlikte anlatmış: 101 Deyim ve 101 Atasözü. Mesnevi’den Seçmeler’i Mevlana’nın Mesnevi’sinden derleyen: Elif Kayhan, resimleyen: Ethem Onur Bilgiç. Hayalet Tozu adlı kalın; ama sürükleyici romanın yazarı da Hanzade Servi.

4 Aralık Pazar

Ben dün ve bugün ders verdim; ama Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının (kısa adı: um:ag) Yazma Okulu, 20 Ekim 2011 tarihinden bu yana Kadir Has Üniversitesinde sürüyor. Ankara’dan sonra, bildiğim kadarıyla, İstanbul’da ilk kez açıldı. Haydar Ergülen ön hazırlıkları yaptı; eğitmenlerle konuştu, anlaştı; kadroyu oluşturdu. Şimdiye dek Nursel Duruel, Müge İplikçi ve Baki Ayhan öyküyle ve şiirle ilgili hemen her konuya değindiler. Kurslar, programa göre, önümüzdeki hafta benim derslerimle bitecek. Katılımcılar ise kursların hiç bitmemesini istiyorlar; öyle hoşnutlar.

6 Aralık Salı

Belirtisiz ad tamlamalarında çoğullaştırmanın, tamlanana çoğul eki getirilerek, cep telefon-lar-ı, su bardak-lar-ı biçiminde yapıldığını, cep-ler telefon-u, su-lar bardak-ı denmediğini, öğretmen-ler oda-sı gibi birkaç örneğin bunun dışında kaldığını yazmıştım. “Konuyla ilgili olarak, okuyucuları yanlış bilgilendirdiğinizi düşünüyorum.” diyen Kadir Sinan Küçük, karşı çıkışlarını madde madde sıralayıp gönderdi:

“1. Belirtisiz isim tamlamalarında çoğul eki tamlanana değil, çoğullaştırılacak isim hangisiyse ona getirilir. gül fidanları, yürekler acısı, avuçlar dolusu gibi. Bu nedenle öğretmenler odası bu kurala aykırı bir örnek değildir. hayvanlar kralı, boğazlar sorunu, rüyalar ülkesi gibi.

2. Sizin söylediğinizin aksine, belirtisiz isim tamlamalarında değil, yalnız takısız tamlamalarda tamlananlar çoğul eki alır. çelik süngüler, yün ceketler, taş bebekler gibi.”

“Okuyucuları yanlış bilgilendirmek” ağır bir suçlama… Rasim Şimşek’in, Örneklerle Türkçe Sözdizimi kitabı elimin altındaydı; hemen ona başvurdum. "Adtakımlarının Çoğullanması" (s. 339) başlığının altında "Belirtisiz ad takımlarında genellikle belirtilen çoğullanır." denip örnekler sıraladıktan sonra, "Kimi özel durumlarda belirtisiz ad takımının belirteni de çoğul kullanılabilir." diyordu Şimşek ve "özel durum"a "öğretmenler kurulu" örneğini veriyordu. Rasim Şimşek’in “takım” diye anlattığı ad tamlamaları bileşik sözcük yapmaya da en elverişli sözcük öbekleri olduğu için yazar buraya, "Ad takımlarının çoğullanmasında görülen özellik, bunlardan gelen bileşik sözcüklerde de görülür” diye bir not ekleme gereğini duymuş:

tekil çoğul
-------- -----------
tahtakuru-(s)u tahtakurular-ı
ateşböceğ-i ateşböcekler-i
gözyaş-ı gözyaşlar-ı"

K. S. Küçük’ün 2. maddede örnek verdiği "çelik süngü, yün ceket, taş bebek" gibi tamlamalar takısız ad tamlaması değil, sıfat tamlaması olarak kabul ediliyor. Açıklama, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz'ın Türkiye Türkçesi Grameri (Şekil Bilgisi) kitabından (s. 275):

"... tahta masa, taş köprü, yün kazak gibi şekiller, birinci adın ikinci ad önünde işlev bakımından bir sıfat görevi yüklendiği dikkate alınarak bir kısım gramerlerde yerinde bir ayırımla sıfat tamlaması olarak gösterilmiştir. (...) Yukarıdaki örneklerde birinci ad daima birer sıfat görevi yüklenmiş olduğundan, bunları sıfat tamlaması olarak kabul etme gereği vardır."

Bu açıklamaları bildirdiğim iletiyi, Kadir Sinan Küçük, “Okuru yanlış bilgilendirdiğiniz yönündeki görüşüm devam etmektedir.” diye yanıtladı ve “… bu iddiamı ve yanıtınızı yine aynı köşeden vermenizi beklerdim. Böylece diğer okuyucuların da fikir ve değerlendirmelerine açık bir tartışma olurdu.” dedi.

Çok özel dilbilgisi açıklamaları gerektirmediği sürece, okurlarımın sorularını gecikerek de olsa, zaten buradan yanıtlıyorum.

“Tahtakuruları, ateşböcekleri”… Rasim Şimşek’in, bileşik sözcüklerde bile durum budur, anlamında verdiği bir örnekti; ben de bunu demek için aktarmıştım.

Küçük: “…‘tahtakuruları’ sözcüğünde her iki bileşen de isimdir ve çoğul ekinin kullanımında herhangi bir hata yoktur zaten.” diyerek karşı çıkışını sürdürdü; ama benim yerim bitti; haftaya sürdürebileceğim ancak.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (8 Aralık 2011)

17 Kasım Perşembe

Tomris Uyar dostumdu, arkadaşımdı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünün (özellikle Handan İnci’nin) hazırladığı, adını Edip Cansever’in Tomris Uyar için yazdığı şiirlerin birinden alan 70. “Yaş Değiştirme Törenine Yetişen…” Tomris Uyar sempozyumundaydım bugün. Tomris Uyar hemen hemen bütün yönleriyle anıldı, bilmeyenlere tanıtıldı. “Hemen hemen”; çünkü Ahmet Cemal çevirmenliği konusunda konuşacaktı; rahatsızlığı nedeniyle gelemedi. Kapanış konuşmasını Leyla Erbil yaptı; İsa Çelik saydam gösterisi sundu. Oğlu H. Turgut Uyar, annesini anlattı. Dört ayrı oturumu yönetenler ve bu oturumlarda konuşanlar şunlardı: Prof. Caner Karavit, Prof. Dr. Abdullah Uçman, Murat Yalçın, Mahmut Temizyürek, Sema Kaygusuz, Zeynep Miraç Özkartal, Fatih Özgüven, Sırma Köksal, Sevengül Sönmez, İbrahim Yıldırım, Nursel Duruel, Baki Asiltürk, Zeki Coşkun, Haydar Ergülen, Süha Oğuzertem, Behçet Çelik ve ben.

19 Kasım Cumartesi

Günışığı Kitaplığının Çıtır Çıtır Felsefe dizisi 20. kitabına ulaşmış. Brigitte Labbé’nin yazdığı (Danışman: Michel Puech), Jacques Azam’ın resimlediği, “sözcükler, düşünce, dil, iletişim, konuşmak, dinlemek, sessizlik ve haklar” temalarını ele alan 20. kitabın adı: Söz ve Sessizlik, çevirmeni: Azade Aslan. Brigitte Labbé Tüyap Kitap Fuarının yabancı konukları arasında ve şu anda Türkiye’de.

Günışığı Kitaplığının öteki kitapları da çok güzel… Karin Karakaşlı ilk kez çocuklar için yazmış, Şirin Dağtekin Yenen de resimlemiş: Gece Güneşi. Behiç Ak’ın yazıp resimlediği kitabın adı ise Akvaryumdaki Tiyatro. Fenerden Taşınan Işık‘ı İrem Uşar yazmış, Huban Korman resimlemiş. Gücünü Yitiren Kral’ın yazarı Pakize Özcan, resimleyeni Mustafa Delioğlu. Çocuklar şiir sevmez mi hiç? Adil İzci bu kez çocuklar için yazmış; Sadi Güran da resimlemiş: Deniz Olsun Adı. Geldik resimsiz ya da az resimli; demek ki büyücek çocuklar için yazılmış Günışığı kitaplarına: İzmir’de Üç Çocuktuk adının altındaki “Sezen, Haluk, Meltem” adları, sahiplerini pek ele vermiyor; çünkü İzmir’in yetiştirdiği bu yıldız kişilikleri biz soyadlarıyla birlikte tanıyoruz. Hacer Kılcıoğlu, Sezen Aksu, Haluk Bilginer ve Meltem Cumbul’un İzmir’in aynı semtinde geçen çocukluklarını anlatmış; bir de güzel anlatmış ki o kadar olur. Tolga Gümüşay, Anadolu lisesi hazırlık sınıfında yaşadıklarını romanlaştırmış Hazırlıksız adlı kitapta. Nihat Ziyalan da Çukurova’da geçen çocukluk yıllarından kesitler aktardığı öykülerini Kısa Pantolonlu Sevda adlı kitapta toplamış. 2010 Memet Fuat Yayıncılık Ödülünü kazanan Köprü Kitaplar arasında Müge İplikçi’nin Yalancı Şahit adlı romanı, Oktay Akbal’ın Kırmızı Yoyo adlı öykü kitabı ve Fakir Baykurt’un Yandım Ali adlı romanı yayımlanmış. Günışığı Kitaplığının bir ödüllü kitabı da Zeynep Cemali’nin 1. Türkan Saylan Sanat ve Bilim Ödüllerinin 2011 Sanat Ödülünü kazanan Ankaralı adlı romanı.

20 Kasım Pazar

Tüyap Kitap Fuarında Erendiz Atasü’nün 30. sanat yılını kutladık. Konuşmacıların arasında Türkan Şoray da vardı. O gelemedi; ama onu görmek için gelenler geri gitmediler, konuşmaları sonuna kadar dinlediler. Ayla Kutlu, Dilek Direnç, Selim İleri ve ben Erendiz Atasü’nün edebiyatçı ve aydın kişiliğinin çeşitli yönlerini irdeleyen konuşmalar yaptık. Yazarların, sanatçıların, bilim insanlarının değerlerinin yaşarken bilinmesi gerektiğini düşündüm sonra. Anma toplantıları da ölüm yıldönümlerinde değil, doğum yıldönümlerinde yapılmalı.

27 Kasım Pazar

Kendimizin ya da bir yakınımızın sağlık sorunu olmadan sağlığın önemini ve değerini anlayamıyoruz. Benim kafamdaki şimşek de çocuklarımın babası kalp krizi geçirip hastanelik olunca çaktı. Bu bir akıl koyma mıdır? Değildir. Eski düzen geri geldiğinde yine öncelikler yer değiştirecek. Sekiz yıldır yazıyorum bu köşede, geçen hafta ilk kez, yazımı zamanında gönderemedim. Ama bitti. Sağlık geri geldi, eski işler de…

28 Kasım Pazartesi

Metin Güvener, Düzce'de yaşamakta olan bir yakınının anlattığı bir olayı (karşılıklı konuşmayı), “kırsal yörelerimiz dışında kullanılan konuşma dilinde, hemen hiç yer almayan bir kelimenin kullanılması” ilgisini çektiğinden benimle paylaşmıştı: “Öyküyü anlatan yakınım, tanıdığı yaşlıca bir bayanla karşılaşıyor. Yaşlı bayan: ‘..... Bey, geçenlerde sizi gördüm, ünledim, ünledim; sesimi duyuramadım.’ demiş. Hemen aklıma, 'ünlü ve ünsüz harfler' geldi ve bu hanımın ÜNLEMEK kelimesini, SESLENDİM yerine kullandığını anladım. Acaba doğru mu düşündüm? Bir de sormak isterim, 'ünleme' kelimesini, 'seslenme' yerine kullanan yörelerimiz nerelerdir?”

"Ün" sözcüğünün temel (asıl) anlamı "ses, yüksek ses, nida, avaz, seda". "Şan, şöhret" anlamını bu ilk anlamına bağlı olarak daha sonra kazanmış. Eski Türkçede "ün", yalnızca "ses" anlamında kullanılırdı. Kubbealtı Lügatı, Süleyman Çelebi'den örnek vermiş sözgelimi: "Nagehan bir ün işitti kulağım / Ol zamandan bilmezem solum sağım". Demek ki "ün", en az 14. yüzyıldan beri Anadolu'da "ses" anlamında kullanılıyor. Kentlilerimiz bu sözcüğü unutmuşlar; ama Anadolu'nun her yerinde, kırsal yörelerimizin hemen her yanında duymamız olası. Seslerimizin ve harflerimizin, sedalı - sedasız, vokal - konsonant yerine "ünlü - ünsüz" diye adlandırılması da bundan.

29 Kasım Salı

Aziz Özkan’ın sorusunu yanıtlayamamıştım. Önce soru: “Aylardır medyada bir ‘arap baharı’dır dolaşıp duruyor. Biz bu kelimeleri büyük harfle yazıyoruz. ‘Arap baharı’ kelimelerinin baş harfi büyük harflerle mi yazılmalıdır? Yabancılar büyük harfle yazıyor diye biz de mi büyük harfle yazmalıyız? Biz kafamıza göre istediğimiz kelimeleri büyük harfle başlatabilir miyiz? Okuduğum kitaplarda bununla ilgili o kadar çok örnek var ki...”

Kimi kavramların önemsendiğini belirtmek için onları büyük harfle başlatarak yazma modası epeydir var. Yanlış elbette! Önemsemek göreceli bir durum… Hangi sözcük kime göre önemli ya da değil? “Arap baharı” derken ikinci sözcüğün de büyük harfle başlatılarak yazılmasının nedeni, bence, önemsemek değil. Özel adlar büyük harfle başlatılarak yazılır. Özel adları da varlığı tek olan kavramlar diye tanımlıyoruz. “Arap baharı”, dünyada varlığı tek olan bir olayı anlatmak için kullanıldığına göre büyük harfle başlanarak “Arap Baharı” diye yazılabilir.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (24 Kasım 2011)

1 Kasım Salı

Cumhuriyet Kitap ekinin 10 Kasım sayısı Tüyap Kitap Fuarı özel sayısı olarak yayımlanacakmış. Bugün gönderdiğim yazı, 17 Kasım’da yayımlanacak. Bu on beş günlük tatil demek. Yaşasın! Bu fırsatı değerlendirip okunmayı bekleyen kitaplarıma, yanıt bekleyen iletilerime dönebilirim ben de.

Kitaplara, en küçüklerin büyük boy, bol resimli kitaplarından başlayalım:

Ayla Çınaroğlu tarafından yazılıp Mustafa Delioğlu’nun resimlediği Uçanbalık Yayınevinin kitapları: Mızmız Mırnav 1: Okulda ilk Gün, Mızmız Mırnav 2: Kırmızı Yastık ve Mutlu Bir gün.

Tudem Yayınlarının “Yaz, Çiz, Boya Kitaba Merhaba” yarışmasının birincilik ödülü alan kitabı: Aysun Berktay Özmen’in yazdığı ve resimlediği Bahçıvan Köstebek ve Uçan Karınca Kıvırcık; aynı yarışmanın ikincilik ödülü: Şafak Okdemir’in yazdığı ve resimlediği Perili Öykü; üçüncülük ödülü: Sait Munzur’un yazdığı ve resimlediği Mavi Kuyruk. Yine Şafak Okdemir’in yazdığı ve resimlediği Merdivenli Ada’yı da bu kapsamda sayalım.

Ayla Kutlu’nun çocuk öykülerinden oluşan kitabı Melek ve Dostları Bilgi Yayınevinden çıktı. Mavisel Yener ile Aytül Akal’ın Şaşkın Şiirler’i ve Hidayet Karakuş’un Can Dede’nin Eşeği adlı çocuk romanının yayınevi de Bilgi. Elma Çocuk’tan Ceren Kurt’un yazdığı Kırmızı Denizyıldızı’nı Ayşe Akıllıoğlu resimlemiş. Net Çocuk tarafından yayımlanan Çocuklar İçin Cinsel Eğitim Öyküleri kitabını yazan Yaşam Yanardağ Çelik, resimleyen ise Hülya Günal.

7 Kasım Pazartesi

Aziz Naci Doğan’ın, üstelik, “Size gönderdiğim bu iletimin değerli ‘Türkçe Günlükleri’ köşesinde çok yararlı olacak dinamik bir görüş alışverişi sürecini başlatması dileği”yle sunduğu iletisini ne çok beklettim. Kendi derdimiz bitti; Azerbaycan Türkçesine de mi el attık, denmeyeceğini umarak iletiyi olduğu gibi alıyorum aşağıya:
“Bugünkü Azerbaycan Türkçesinin içerdiği kimi sorunları dikkatinize getirmek istiyorum, izninizle. Kardeş Azerbaycan yurttaşlarının hoşgörüsüne sığınarak ilk elde söylemeliyim ki Türk Dil Devrimi'ne benzer bir özleşme ve arılaşma devrimi gereksinmesi çok açıktır. Bugün konuşulan Azeri Türkçesi, 19'uncu yüzyıl Türkiye Türkçesinin damgasını taşıyor. Osmanlıca, dolayısıyla da Arapça ve Farsça ağırlığı hemen dikkati çekiyor. Buna bir de en temel terim ve kavramlarda kırma bir İngilizcenin eşlik ettiğini görüyoruz. Sözgelimi ‘Azerbaycan Cumhurbaşkanı’ yerine ‘Azerbaycan Prezidenti’, ‘Azerbaycan Televizyonu’ yerine ‘Azerbaycan Televiziyası’, ‘Sayın Başbakan’ yerine ‘Hörmetli Vezir’ denmesi pek şirin gözükmekle birlikte, çok ciddi sıkıntıları da birlikte getiriyor. Azeri kardeşlerimiz için de bir Kutup Yıldızı işlevindeki yüce Atatürk'ün ‘ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen ulusların dillerini de yabancı diller boyunduruğundan mutlaka kurtarmaları gerektiği’ yolundaki temel yaklaşımının ivedilikle anımsanması gerekiyor.”

Sayın Doğan ve ben katkıları, yorumları bekliyoruz.

11 Kasım Cuma

Yıldız Teknik Üniversitesinde üç gün sürecek uluslararası bir sempozyumun ilk günüydü bugün. “Türk Dilinin ve Edebiyatının Bugünkü Sorunları ve Çözümleri adını taşıyan sempozyuma Türkiye’nin pek çok üniversitesinden (Türkiye’de üniversite sayısı 170 mi olmuş, ben mi yanlış duydum bugün?) ve Rusya, Fransa, Norveç, Polonya, Yunanistan, Azerbaycan, ABD, Almanya, İngiltere gibi ülkelerden yüksek bir katılım vardı; ama dinleyenler ve konuşanlar genellikle aynı kişilerdi. Üniversitelerin dışına pek çıkılmamıştı. Bildiri sunacakların büyük çoğunluğunu akademisyenler oluşturuyordu. “Bugünkü” diye vurgulanan sorunları en iyi bilenler, yazarlar, şairler; edebiyatçılar yoktu. Dışarıdan katılım da yoktu, halkın sanıyorum haberi bile olmamıştı. Bu kadar nitelikli insan emek verip çalışmalar yapmış, bildiri hazırlamış, işini gücünü bırakıp İstanbul’a gelmişse daha büyük kitlelerle buluşturulmalı değil miydi? Herkes herkesin bildiği şeyleri anlattı. Ben “İngilizcenin Türkçe Konuşma ve Yazı Diline Etkileri” başlıklı bildirimi yarın sunacağım. Kime? Zaten konuyu bilen ve zaten bilmesi gereken öğretim üyelerine. Üniversiteler bu kadar kendi içine dönük olmamalı. Sonuç olarak bilimsel çalışma da toplum içindir, araştırma da, inceleme de… Topluma bir yarar sağlamıyorsa üniversite ne işe yarar?

15 Kasım Çarşamba

Türkiye’de Türkçe konuşmanın yasak olduğu bir yer… İnanılır gibi değil. İzmit’te belediyenin açtığı bir kafede Türkçe konuşmak yasakmış!

Haber şöyle:

“İzmit Belediyesince açılan kafeteryaya sadece İngilizce bilenler gelebiliyor, İngilizce bilmeyenlere 'Ya İngilizce konuş ya da gelme' deniyor. İzmit Belediyesi binası yanında 50 metrekarelik alanda açılan Speaking Cafe'de tamamen İngilizce konuşuluyor. Kafeteryada iyi derecede İngilizce bilen 3 personel görev yapıyor.”

“Tamamen İngilizce konuşulan kafeteryada İngilizce konuşmayan müşterilere önce kafeteryada sadece İngilizce bilenlerin oturabileceği söyleniyor daha sonra 'Ya İngilizce konuş ya da gelme' deniyor ve servis yapılmıyor. İzmit Belediyesi'nce hizmet binası yanında açılan kafeteryada AA muhabirine konuşan İzmit Belediye Başkanı Nevzat Doğan, belediye olarak İzmit'i Türkiye'nin cazibe merkezi, dünyanın tanıdığı 'Yeni Bir İzmit' yapmak için çeşitli projeler hayata geçirdiklerini söyledi.”

Bu projenin Türkiye'de ilk olma özelliğine sahip olduğunu ve çok ilgi göreceğine inandığını da belirtmiş belediye başkanı. İnsanları İngilizce konuşmak zorunda bırakarak dillerini geliştirmelerine yardımcı olmak istediklerini dile getirmiş. Haberi bana ileten Ahmet Eren Özen, kaynağı da bildirdi: http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1200524&title=bu-kafede-turkce-yasak)

Belediyelerin İngilizce öğretme görevi de mi varmış? İzmitlilerin İngilizce öğrenmekten başka gereksinimleri kalmamış mı? “Cazibe merkezi” olmak İngilizce bilmeyi mi gerektiriyor? Kimleri cezbetmeyi düşünüyor acaba başkan? Bir de 8 yıllık ilköğretimin kalkacağı, 5-16 yaş arası 12 yıllık “temel eğitim”in geleceği haberi var. Buna göre, tüm liseler kalkacak mıymış? Yerine a) Yaşam boyu öğrenme kursları, b) Üniversite hazırlık 2 yıllık kolej sistemi mi gelecekmiş? Devlet üniversiteleri tümden kalkıyor, paralı sertifikalı dersler sistemine mi geçiliyormuş? Temel eğitimin ilk basamağında “bir sınıf öğretmeni ile bir yabancı İngilizce konuşan dadı” mı olacakmış? Yok canım! Şaka olmalı bütün bunlar! Şakaysa da çok tatsız bir şaka…

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (3 Kasım 2011)

17 Ekim Pazartesi

Anadolu’nun her yerinden gönderilen dergiler… Büyük boy ve kalın olanlar, tek formalık inceler, kaymak gibi kuşe kâğıda basılanlar, saman kâğıtla yetinmek zorunda olanlar, çok parayla çıkarılanlar, üç kuruşluk aylıklardan arttırılanlarla kotarılanlar… Tümü gönül işi, tümü emek ürünü. Hele çocukların ürünüyle, katkısıyla oluşan okul dergileri. Onların en güzellerinden biri olan Yüz Akı, Prof. Dr. Erol Güngör İlköğretim Okulu tarafından yayımlanıyor. Öğrencilerin çektiği fotoğraflarla, çizdiği resimlerle, yazılarla, şiirlerle renkli mi renkli bir dergi…

Söke’nin de Beşparmak’ı var, hem de 22 yıldır. İhsan Topçu’nun, Ahmet Günbaş’ın Ahmet Uysal’ın ve Oğuz Tümbaş’ın üzerinde durduğu şiirde yoğunluk konusu, sevimli bir çizimle kapağa da taşınmış: şiir: bir eksiltme. Alkış, Kahramanmaraş’ta çıkıyor; onuncu yılında ve Kasım - Aralık 2011 tarihinde çıkacak dergi ile 60. sayıya ulaşmış olacak. Kurşun Kalem, İzmir - Karşıyaka’dan. Temmuz - Ağustos 2011 tarihli dergi, hem kendi şiirleri hem de hakkında yazılanlarla Mehmet Sadık Kırımlı özel sayısı olmuş. Bursa - Osmangazi’den gelen çinikitap 8. sayısında “Okuru olmayan öykünün ağırlığı nedir?” diye sormuş; Adnan Özyalçıner, Murat Tuncel, Şaban Akbaba, Ronî War, yazılarıyla bu soruya yanıt aramış. 9. sayısında da şair kadınlara yönelik kapsamlı bir soruşturma var. 2. yılındaki aylık edebiyat dergisi Edep Ankara’da yayımlanıyor. Nuri Pakdil’in, “İnsan seni savunuyorum sana karşı.” sözünü slogan edinen dergi, şiirlere, öykülere, kitap tanıtımlarına, araştırma ve inceleme yazılarına yer veriyor.

Dil ve Edebiyat, pırıl pırıl bir kâğıda basılan, büyük boy bir dergi… Türkçenin ve edebiyatın geçmişteki izlerinin peşine düşen, yüzyıllar öncesine yönelen dikkatli bakışlarla hiç aksamadan çıkıyor, 35. sayıya ulaştı ulaşacak. Sivas Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü tarafından yayımlanan sultanşehir de 5. yılına ulaşmış. O da özenilesi bir baskıyla yayımlanıyor. Kitaplarında M. Turhan Tan adını kullanan Samih Fethi Tan’ı tanıtan yazıların yanı sıra, Sivas’tan yetişenler, yolu Sivas’a düşenler ve Sivas’ta yaşatılan geleneksel sanatlar da dergide yer bulmuş.

İstanbul’da yayımlananlar arasında Varlık var; Türkiye’nin en köklü dergisi. Her sayısı gerçek edebiyat okuruna sesleniyor. Evrensel Kültür de aksamadan çıkan dergilerden biri; her sayısı dopdolu. Edebiyatın yanı sıra sanatın hemen her dalına, toplumsal yaşamın çözülmesi gereken sorunlarına, ezilen, hırpalanan, öldürülen kadın konusuna yürekli yaklaşımıyla dergiler arasında kendine özgü yeri koruyor. Sonra Tiroj var. Kürtçe ve Türkçe iki dilde yayımlanıyor. Siyasi yazılara da yer veriyor; şiire de. “Elazığ - Malatya yolu üzerinde bir kavşağın ortasında duran Çayda Çıra heykeli”nin Elazığ Belediyesi tarafından yıktırıldığını bu dergiden öğrendim. Kars’ta yıkılan “İnsanlık Anıtı” karşısındaki çaresizliğimiz, “müstehcen” bulunup kırılan, karanlık mahzenlere hapsedilen heykeller karşısındaki suskunluğumuz yüzünden cesaret geliyor sanat düşmanlarına. Onların gözünde bütün heykeller put. Tepki görmeyeceklerinden emin, kırıyorlar, yıkıyorlar böyle.

18 Ekim Salı

“Türkçe Günlükleri önemli tartışma başlıkları açmayı sürdürüyor. Çok yararlı oluyor. Sağ olun.” diye söze başlayan Dil Derneği Yayın Yönetmeni Günay Güner, "Sözcüklerin kullanımını zorlamak, yapaylaşmaya götürebilir dilimizi.” diyen okurumun yazdıklarından yola çıkarak dilin bütünsel bir yapı olduğunu söylüyor ve şöyle sürdürüyordu iletisini: “Anlamsal, iletişimsel, düşünce, soyutlama gücü açıklığına, yalınlığına da bağlıdır. Diğer deyişle duyulduğu anda köküyle, ekiyle sözcüğün anlamının, çağrışımının algılanmasına bağlıdır. Öyleyse bu gücü bir dilin öz durumundan başka ne kazandırabilir? Karman çorman bir dil bu yeteneği sağlayamaz sanırım. Bu tutumun tekilcilikle, tutuculukla ilgisi yoktur. (1970'lerin Türkçü, İslamcı, tutucu Tercüman gazetesi çevresinin Dil Devrimine karşı Osmanlıcacı, Arapçacı, çorba dilci saldırılarını anımsamak gerekir). Çok önemli bir devrim olgusu olarak dil alanı boşluk götürmez. Şu da olsun, bu da olsun, ne çıkar, dendiği anda halkın düşüncesini, algısını dilsel gericiliğe kaptırırsınız. Sıklıkla dillendirilen "zorlamak, yapaylaşmak" konusuna gelince, ilk anda yadırgayanlar çıkacak diye dil gözden çıkarılabilir mi? Dile saldırılar düzenleyen güçlerle uzlaşılır mı? Örneğin Atatürk'ün türettiği geometri ve yönetim terimlerini türettiği günlerde yadırgayanlar çıkmışsa, bu olasılık sözkonusu üçgen, dörtgen, kamu gibi terimleri günümüzde akıcılıkla, benimseyerek, tedirginlik duymadan kullandığımız gerçeğini değiştirmez. Sözcükler genellikle saymacadır. Yeter ki dilinin kurallarına, yapısına uygun türetilsin. Devrim ile evrim ayrımı dile yaklaşımı da iyi açıklıyor. Dil devrimle gelişir, evrimle ne yazık ki terk edilir, tutsak edilir. Demem o ki dil kararlılık gerektirir. Özellikle dilin işçileri olan yazarların, inceyazıncıların özleşmekten yüksünmek bir yana, öz dillerine sevdalı olmaları, dillerini oya gibi işlemeleri beklenir.” Bitirirken “Sizin çok çok iyi bildiğiniz konuları yinelemiş oldum, bağışlayın.” deme inceliğini gösteren Günay Güner’e genel olarak katılıyorum; ancak kutuplaşmalardan da bıktım. Yaşamın her alanında barış istiyorum artık, uzlaşma arıyorum.

Yine 18 Ekim Salı

İşte uzlaşma gerektiren bir konu: Selahattin Özpalabıyıklar, "Tırnak içinde yapılan cümle değerinde aktarmaların noktalanması" konusunda düşündüklerini yazdı:

Batı (= Hint-Avrupa) dillerinde, diyelim İngilizcede, bu tür aktarmalarda söz konusu dilin sözdiziminin yol açtığı bir tür "devrikleşme" oluyor. Şöyle: Aslında "John said 'I went to school.'" biçiminde yazılması gereken cümle, "'I went to school,' said John."
biçiminde "devrik" bir sözdizimiyle ifade ediliyor. (Buradaki virgül, görüleceği gibi, noktanın yerine geçiyor, nokta değerinde. Neden öteki noktalama işaretleri kullanılıyor da sadece noktanın yerine virgül kullanılıyor derseniz, sanırım alıntının sonuna konan noktanın hem tırnaktan önce görüntü olarak pek hoş durmaması, hem de dıştaki ana cümleye geçişi [hem anlam hem de görüntü olarak] engellemesi yüzündendir.) Oysa biz Türkçede zaten devrik kuruyoruz (ya da devrik de kurabiliyoruz*) bu tür bir cümleyi: "'Okula gittim' dedi John." Görüyoruz ki, bu sözdiziminde noktayı gösterebilmek için virgül kullanmaya hiç gerek yok. "Okula gittim" cümlesinin zaten noktayla bittiğini varsayabiliriz. Oysa cümle ünlem ya da soru işareti ya da üç noktayla bitseydi, onu göstermemiz gerekirdi.

“Düşündüklerim bunlardı(r). Sabrınız için teşekkür eder, kolaylıklar dilerim.” diye bitirmiş iletisini Selahattin Bey. Böylece düşünme işini bana devretmiş. Şimdi yukarıda “dilerim” deyip noktayı koydum ve tırnağı kapattım ya, ardından gelen “diye”, hemen “Diye” oldu. Sinir bozucu! Oraya nokta yerine virgül koymayı ya da hiçbir şey koymamayı yıllardır içime sindiremedim. Nasıl sindireyim ki derslerde “Tırnak içine alınmış söz, bitmiş bir tümceyse, tırnak kapatılmadan nokta konur, sonra tırnak kapatılır.” Diye anlat, (İşte yine oldu! Benim “diye” yazdığım, “Diye”ye döndü.) sonra kalk, anlattığın kuralı kendi yazında çiğne!

Uzlaşma mı demiştim? Nasıl olacak bu?

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (27 Ekim 2011)

13 Ekim Perşembe

“Tane” sözcüğü, Yusuf Çotuksöken’in dediği gibi, “bir tanem” derken pekâlâ insan için kullanılabilir de “adet” sözcüğü için söyleyebilir miyiz bunu? Bursa Devlet Klasik Türk Müziği Topluluğu (Korosu?) adına verilen bir resmi ilanı Dr. Mesut Ersönmez bildirdi. “Adet” sözcüğünden önce metne yakından bir bakalım:

“Maliye Bakanlığı’nca 375 Sayılı kanun hükmünde kararname istinaden 2011 – 2012 Sanat Sezonu için vize edilen Misafir Sanatçı Pozisyonunda çalıştırılmak üzere;

Yarım tümcede bu kadar çok yazım yanlışı yapabilmek için özel bir yetenek gerekiyor olmalı! “Maliye Bakanlığınca” derken kesme kullanmaya gerek yok (Bkz. TDK Yazım Kılavuzu, 26. basım, s. 47) “375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname” böyle, her sözcüğü büyük harfle başlanarak yazılmalı; çünkü varlığı tek olan bir kararnameden söz ediliyor; özel ad kapsamında düşünülmeli. Bu söz öbeğinden sonra anlatım gereği bir “-y-e” ekinin gelmesi gerek. Kesme burada kullanılacak (Bkz. TDK Yazım Kılavuzu, s. 47), yani son sözcük “… Kararname’ye” olacak. Niye “Sanat Sezonu” diye yazılmış? Bu söz özel ad değil, büyük harfle başlanarak yazılmamalı. “Misafir Sanatçı Pozisyonu” da öyle! Büyük harfler niçin? “Vize edilen” ne demek? Noktalı virgüle de gerek yok, oraya virgül yeterdi.

Tümcenin öteki yarısında kimlere (yoksa “nelere” mi demeli?) gereksinme olduğu sıralanmış:
“1 Adet Kanun Sanatçısı
1 Adet Ud Sanatçısı
1 Adet Viyolonsel Sanatçısı
1 Adet Keman Sanatçısı
İçin sınav yapılacaktır. Başvuruların…”

Halden sebze - meyve siparişine benziyor. O 1’ler nedir öyle? Neden bütün sözcükler büyük harfle başlamış? “Adet” sözcüğü de tüy dikmiş. Bu sözcüğün “tane” anlamı var; ama “Bir düzine diye aldım, paketten on bir adet defter çıktı.” örnek tümcesindeki gibi kullanılıyor. Öteki anlamları da şunlar: “1. Sayı: Silahlarımızın adedi müsavi olsun (Ömer Seyfettin). 2. Sayı bildiren işaret, rakam.” Öyleyse “adet” sözcüğünün insan için kullanılması, en azından ayıptır. Bu tür yazılar nasıl olmalı? Kısa olmalı; ama amacın iyi anlaşılmasını sağlamalı; açık ve kesin olmalı; duygu değeri taşımayan sözcüklerle yazılmalı, nesnel ve yansız olmalı.

15 Ekim Cumartesi

Bir iki hafta once “kimi” sözcüğü üzerinde durmuştuk. Anımsatayım: “Kimi kitaplar diyebilir miyiz? Kimi insanlar, kimi yazarlar olur da, kimi kitaplar, kimi balıklar, kimi yapraklar olur mu?” diye sormuştu Öğretmen Osman Cevat Hızal’. Ben de böyle bir soruyla ilk kez karşılaşmanın şaşkınlığını yaşamış, “kimi” sözcüğünün anlam ve kullanım örneklerini vermeye çalışmıştım.

Benim açıklamalarımdan sonra, kalmışsa eğer Osman Cevat Bey’in kuşkularını giderecek katkı Selahattin Özpalabıyıklar’dan geldi:

Osmanlı ve Osmanlıca konusunda temel başvuru kaynağım Nuri Akbayar, tanışıp beraber çalıştığımız Temel Britannica'da şöyle bir soru sormuştu bana:
"Şeyh Galib'in 'düştü' redifli gazelindeki 'Reh-i Mevlevi'de Galib bu sıfatla kaldı hayran / Kimi terk-i nam ü şane kimi itibare düştü' beytinde geçen 'kimi' neye ya da kime işaret ediyor?" Hemen herkes gibi ben de o dizeden "Kimileri ... kimileri de ... düştü" anlamını çıkarıyordum. Bunu belirttiğimde Nuri Hoca gülerek, bunun çok genel bir yanlış olduğunu, aslında o dizeden "[Galib] kimi zaman ... kimi zaman da ... düştü" anlamını çıkarmamız gerektiğini söyledi. Yıllardır kafamı kurcalayan "Eğer kararsız (= hayran) kalan Şeyh Galib'se, o zaman ikinci dizede neden kimilerinin öyle kimilerinin de böyle yaptığından söz ediliyor?" sorusu da işte o zaman cevabını buldu. Demek ki, sizin de dediğiniz gibi, "Kimi sözcüğü (...) zamanla 'bazı' sözcüğünün bütün anlam alanını kaplamış".

Özpalabıyıkların şu önerisini duyurmayı da görev biliyorum: “Ayverdi Sözlüğü'ne ve bütün Türkçe sözlüklerin "kimi" girişine (= entry) Şeyh Galib'in beytinin tanıklığıyla "kimi zaman" anlamı eklenmeli artık diye düşünüyorum.”

16 Ekim Pazar

Yaz boyunca okula gönderilen dergileri eve taşımayı yeni bitirdim. Daha başka kişilerin gözünün değmesini de sağlamaya çalışacağım; ama önce kendim bakacağım. Tümünü teker teker gözden geçireceğim, ilgimi çeken yazıları okuyacağım; sonra da yolcu edeceğim.

Eskişehir’den ses veren yepyeni bir dergi: dünden bugünden edebiyat. Adını Nursel Duruel koymuş. Haziran - Temmuz 2011 tarihli ilk sayısı dopdolu. Dilerim bundan sonraki sayılarda da nitelik çıtası hiç düşmez. Akpınar 6. yılında ve Niğde’den sesleniyor, edebiyatla, araştırmayla, şiirle… Kızılcık, İstanbul’da çıkıyor; kendisini “iki aylık sosyalist siyasi kültür dergisi” diye tanımlıyor. Edebiyat adına biyografiler yer alıyor dergide. Türk ve dünya siyasetinden çözümlemeler, fotoğrafların yanı sıra çok güzel resimlerle sunulmuş. Olup bitene bir de sosyalist pencereden bakmak isteyenler için... Elimde 27. ve 28. sayıları var; ama “Aylık okul öncesi, çocuk ve gençlik kitapları gazetesi” İyi Kitap şu anda 33. sayının hazırlığı içinde olmalı. En başta öğretmenlere, sonra çocuk edebiyatı ile ilgilenenlere, sonra da çocuğunun beyinsel donanımıyla ilgilenen herkese… “Aylık kitap tahlili ve eleştiri dergisi” Ayraç, üçüncü yılına ulaşmış. İlk iki yılda 168 yazar ve 762 kitabı okurla buluşturmuş. Ağustos 2011 sayısında bir önceki yıl, hangi kitaplarla ilgili hangi yazıların yazıldığının dökümü var. Karabüklü Tay, 119. sayıya ulaşmış. Kapaktan soruyor: “Siz de Tay’ın yelesinden tutanlardan mısınız?” Denizli’nin edebiyattaki sesi Sunak, derginin içeriğini tek sözcüklerle kapakta özetlemiş: savaş… sansür…şiir… söyleşi… bildiri… tanıtım… sergi… sanat… Kapaktaki kırmızı şeridin üstünde de bunların tümünü kapsayan bir özlü söz yer almış: “…yazılmamış şiirler, yapılmamış heykeller, çizilmemiş resimler, basılmamış kitaplar ve yakılacak sanat için artık biz de korkuyoruz! Ama yılmıyoruz.” Beşinci yılını süren Afrodisyas Sanat her sayısında, kapaktan yineliyor: “NASIL ANLATILDIĞI” çok önemli; ama “NE ANLATILDIĞI” da. 28. sayısında halk kültürü, 29. sayısında “Dil, üstdil; yaratıcılık ve dil” konuları işlenmiş. 27. sayıda, Türkiye’nin politik ve ekonomik durumunu, geleceğini nasıl bulduğu sorusuna Bilal Kayabay, “yanıtın şairce yolunu seçip” şöyle demiş: “Arabmerikan / Sevgiyi Boğazla / Güzeli Unut / Süphanallah Wery Good / Eğriyi Hep Sula / Doğruyu Kurut / Hay Maşallah Wery Good / Yalanı Yay Hızla / Gerçeği Uyut / Esteğzübillah Wery Good / Temizi Karala / Kirliyi Durult / Kerimallah Wery Good / Beynini Kirala / İçini Boş Tut / Baarekallah Wery Good / Mideni ayarla / Ne Bulursan Yut / Elhamdülillah Wery Good”.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (20 Ekim 2011)

5 Ekim Çarşamba

Çoğulu “emlak” olduğu içindir belki de “mülk” sözcüğünü birçok kişi, “Ev, dükkân, arazi gibi, taşınmaz ve gelir getiren mal” anlamıyla anlar. Mahkeme salonlarındaki “Adalet mülkün temelidir.” özdeyişini, “Adalet bile malı mülkü olanları; zenginleri koruyor.” diye yorumlayanlarla ben de karşılaştım. Buca Eğitim Fakültesinde bir dönem birlikte çalıştığımız İsmail Kızıldağ mektubunda buna değiniyor; “Mülkün temeli gerçekten adalet olsaydı, gelir dağılımı hakkaniyet ölçülerine göre gerçekleşir; bugün olduğu gibi, zengin - fakir arasında büyük uçurumlar olmazdı. Kapitalizm zaten böyle bir adalete izin vermez.” diyordu. Daha sonra bu özdeyişin yerine, “Vatanın temeli adalettir” yazılmış. Bunu da belli ki “mülk”ü “toprak parçası, arazi” diye düşünenler yazdırmış. Oysa “mülk”ün özdeyişteki anlamı: “ülke”. Sözgelimi, “mülk-i saadet: saadet ülkesi, mülk-i suhan: söz ülkesi, şiir diyarı” demekti eskiden. Ulusal bayram törenlerinde radyo ve televizyon sunucuları, “askeri ve mülki erkân”dan söz ederler ya, oradaki “mülki” de “asker ve sarıklı sınıfının dışındaki memurlar” anlamındadır. İsmail Bey’in anımsattığı gibi, Siyasal Bilgiler Fakültesinin eski adı bu yüzden “Mekteb-i Mülkiye / Mülkiye Mektebi” ya da kısaca “Mülkiye”dir. Yani, “Adalet mülkün temelidir.” sözündeki mülk, “mal mülk” ikilemesindeki mülk değildir. Bu sözcük eski yazıyla m, l, ince k harflerinden oluştuğu için “milk” diye de okunup söylenmiş. Acaba özdeyişte “mülk” değil de “milk” diye mi yazılsaydı diyeceğim; ama o zaman da İngilizce “süt” ile karıştıranlar çıkardı diye korkarım.

Eğer özdeyişin doğru anlaşılması isteniyorsa o yazı, “Ülkenin temeli adalettir” diye değiştirilmeli ve değiştirmekle kalınmamalı; Türkiye’nin, temeli adalet olan bir ülke haline getirilmesi için de var gücüyle çalışılmalı.

9 Ekim Pazar

Onur konuğu olma yaşım gelmiş. Şimdiye dek birkaç kez onur konuğu adayı olarak çağrı almış; tarihleri denk getiremediğim için bu çağrılara olumlu yanıt verememiştim. 3. Datça Öykü Günlerinde onur konuğu olarak ağırlandım. Geçen yıl da Afrodisyas Şenliklerinde yıllardır görmediğim arkadaşları, dostları görmüştüm; yine öyle oldu. İzmir’den, Ankara’dan, Trabzon’dan, Antalya’dan gelen şair ve yazarlarla buluştuk. Adını duyup yüz yüze gelmediklerim vardı aralarında, uzun zamandır görmediklerim vardı. Datça da bir güzeldi, bir güzeldi. Hava, kimi bölgelerimizde yazın göbeğinde bile rastlanmayacak kadar ılıktı. Belediye Başkanı M. Şener Tokcan’ın çalışkanlığı sayesinde Datça en çok sanatsal etkinlik yapılan yerlerden biri. Bu etkinliği Kanguru Yayınları adına Aydın Şimşek desteklemiş; yayınevinin yazar ve ozanları da Aydın Şimşek’ten desteklerini esirgememişler.

11 Ekim Salı

Datça’dan getirdiğim kitapların çoğu (doğal olarak) Kanguru Yayınları tarafından basılmış. Şiir dinletisinde konuklara armağan edilen kitaplardan ikisi, Aydın Şimşek’in Adalar Kitabı ve 2003 Behçet Aysan Şiir Ödülünü kazanan Susmalar Kitabı. Tadımlık, Susmalar Kitabı’ndan: “Dağlara da çıkılmıyor artık. dağları da yaktılar / kumları da… Kum, dağ ve insan. / Sustu! / Kum kan ve dağ / çocukları içiyor dünya // Denizden geldiğim söyleniyor, yalan; / deniz ölümsüzdür. Biraz ihtiyar çokça çocuk.”

Şükrü Erbaş, Unutma Defteri’nde Cemal Süreya’nın “bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemiş” dizesinden esinlenerek şöyle diyor: “Bir Karacaoğlan gelmiş bir daha gitmemiş. Bir köpük denizine akıyor bacakların. Göğsün Deylim bahçeleri. Bütün cümlelerin dışındayız. Zamana iki nokta kulak memelerin. Dilin beden kalemi. Ben okudukça sen yazıyorsun. Tanrı bizden doğuruyor kendini. // Bir doğa masalıyız ikimiz de. Sevgilim… İlk öptüğüm gün öldürdüm seni.”

İsa İnan, Datça’da yaşıyor; otomobil tamircisi. Can Yücel’in adıyla anılan kahvenin bahçesinde o, şiirini okumaya çıktığında eşiğe oturmuş oralı bir yaşlının “Bu da mı okuyacak?” dediğini duyunca kendimizden olanı nasıl da bir yerlere yakıştıramadığımızı düşündüm. Oysa şiirin okulu yok; İsa İnan da iyi şair, çok iyi şair. Bedenimdeki Kuyu, ikinci şiir kitabı. Bu kitaptan Us/ta adlı şiirin başı: “k/adının yazgısı / doğumla başlar // hangi insan / gözyaşlarının içinden ıslanmadan geçebilir ki usta / hangi insan / mahşere kadar tabutunda Azrail’le sevişebilir doyumsuzca”.

Ömer Turan, bu etkinlikte tanıdığım şairlerden biri. Neriman Calap’la birlikte Trabzon’dan gelmişlerdi. Kedi Güzü adlı kitabından birkaç dize: “dağ yoluna vurduk / kayıp takalar haritalar peşimizde / yanağımda ay lekesi birdenbire yağmur // bu kent gözyaşlarımızdan bir kule / çünkü her veda, / ağlanacak duvarlar örmüş içime”.

Birsel Kurt’un İçerdeki Ben Değilim adlı şiir kitabı ile daha önce Türk Öykücülüğünde Deneysellik adlı kitabından bu köşede söz ettiğim Mustafa Albayrak’ın ilk öykü kitabı Dilsizin Yeri ve Hayri K. Yetik’in Romanın Aranışı Aranışın Romanı adlı eleştirel denemeleri de Kanguru Yayınları arasında çıkmış kitaplardan. Yetik’in kitabını Güven Pamukçu’nun düzenlediği, 26 - 27 Kasım tarihlerinde Didim Akköy’de yapılacak “Romanın Şimdisi ve Geleceği” adlı kapalıoturuma hazırlanırken mutlaka okumalıyım.

Kanguru Yayınları tarafından basılmamış üç kitap var getirdiklerim arasında. İlk öykü kitabı Kıyıdakiler’i övdüğüm Müyesser Güner’in ikinci öykü kitabı: Bir Kızılderili Masalı Gürer Yayınları arasında çıkmış. Yalnızca birkaç öyküsünü okuyabildim; ama bu kitapta kendi sesine daha bir sahip çıkan bir Müyesser Güner bulduğumu rahatça söyleyebilirim. Heyamola Yayınlarının İzmir’in semtleri için de kitaplar yazdırdığını bilmiyordum. En son Cafer Hergünsel’in içten, sıcak bir biçemle yazdığı Geçmişten Gelen Esintilerle Emirgân kitabını okumuştum. Datça’da Namık Kuyumcu, İzmirim dizisinin 26. kitabı olarak yazdığı Bir Başkadır Alsancak kitabını imzalayıp verdi. Tanıdıkların fotoğraflarıyla, çoğu Yaşar Aksoy’dan olmak üzere şiirlerle süslenmiş bir semt biyografisi. Alsancak’ı en iyi Namık Kuyumcu anlatabilirdi zaten; anlatmış da.

Cumhuriyet Kitap’ın karşılıklı sayfalarında bakışıp duruyoruz Semih Poroy’un çizgileriyle; ama Feklavye’de (Sel Yayıncılık) o çizgileri birbiri ardına görmek çok başka. Kalabalık içinde okunmamalı, diye bir uyarı mı koymalı, ne yapmalı? Bir kitaba bakıp bakıp güldüğünüzü görenler, hakkınızda yanlış kanılar edinebilirler çünkü.

12 Ekim Çarşamba

Emrehan Zeybekoğlu: “Bu konuları Cumhuriyet'te dile getiriyorsunuz, belki bu sözcüğe de dikkati çekmekte yarar vardır.” diyerek bildirdi: “Muhteşem Yüzyıl dizisinde ‘maiyet’ kelimesi uzun olarak telaffuz ediliyor. Halbuki kısa okunması gereken bir sözcüktür. Duydukça insanın kulağı tırmalanıyor.”

“Üst görevlinin yanında bulunan kimseler, alt kademedekiler (TDK Türkçe Sözlük) anlamındaki “maiyet” sözcüğünün ilk hecesinde bir uzatma söz konusu; ama sonraki heceler kısa olarak, “ma:iyet” biçiminde söylenmeli. Yoksa “nitelik, vasıf, öz, asıl, esas, içyüz” anlamındaki “mahiyet” sözcüğüyle karışması önlenemez.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (13 Ekim 2011)

26 Eylül Pazartesi

“Muhteşem Yüzyıl” dizisini ilgiyle izleyenlerin yüzde kaçında gerçek Osmanlı tarihine karşı bir merak ve ilgi uyanmıştır acaba? TDK başkanlığı ve Dil Derneği başkanlığı yapmış tarih profesörü değerli bir kalemin, Şerafettin Turan’ın kitabı, dizinin anlattığı yüzyılın gerçek tarihini öğrenmek isteyenler için yazılmış gibi: Kanuni Sultan Süleyman Dönemi Taht Kavgaları (Kapı Yayınları).

“Maymunları idam ettiren molla, gözünü kırpmadan oğluna kıyan anne, Paris elçiliğinde gazel okuyan Osmanlı diplomatı, kimsenin kuramadığı yayı bir çırpıda kuran Deli Hüseyin, Sultan İbrahim’in kaftanında taşıdığı cücesi…” M. Turhan Tan’ın Tarihi Musahabeler alt başlığını taşıyan Perde Perde Tarih (Kapı Yayınları) kitabında bunlardan başka daha neler var neler. Birinci basım 1937’de Cumhuriyet Gazete ve Matbaasında yapılmış; dil biraz eski; ama unutulmuş sözcükler dipnotlarla açıklanmış. Ağırlık Osmanlı tarihinde olmakla birlikte İngiltere hükümdarlarından Büyük Alfred’in yediği, canını kurtaran tokadın öyküsü de kitapta yer buluyor; Abbasi tarihinde öz oğlunu boğduran Heyzeran’ın öyküsü de.

27 Eylül Salı

“En iyisi uzmanına sormak” deyip “yukarı - yukarıya, aşağı - aşağıya, ileri - ileriye, geri - geriye, içeri - içeriye, dışarı - dışarıya” sözcüklerini sıralamıştı Remzi Karabulut.

“Çıkamadım işin içinden.” demeden önce iki örnek vererek bunların arasındaki farkı öğrenmek istediğini anlatmıştı:

Adam içeriye girdi, sonra dışarıya çıktı.
Adam içeri girdi, sonra dışarı çıktı.

Ben de günlüklerde yer vereceğimi söyleyerek yanıtladım sorusunu; ama bir türlü yer veremedim. "İçeri, dışarı, aşağı, yukarı, ileri, geri" sözcüklerinde şimdi unutulmuş, kullanımdan düşmüş ve değişime uğramış bir ek var; bir yön eki: "-arı, -eri". Bu eki "dış-arı, iç-eri" sözcüklerinde hâlâ açıklıkla görebiliyoruz. Sözcüklerin yön bildirme özelliğini bu ek sağlıyor. Ancak zamanla ek, sözcükle bütünleşip ayırt edilemez duruma gelinde yön bildirme özelliği azalmış. Bu yüzden bu sözcüklere eylemin yönünü bildirebilmeleri için yeniden ek getirme gereği doğmuş. Yön bildirme anlamını güçlendirmek için, bu sözcüklere getirilen ek, dolaylı tümlecin yönelme durumu eki "-a, -e". Ek almış ve almamış sözcükler arasındaki anlam farkına gelince... Dolaylı tümleç eki "-a, -e" kendisinden beklenen yönelme durumu anlamını tümüyle üstleniyor. “Aşağı” ve “yukarı” sözcüklerinin, “oda, salon, sokak, bahçe” gibi herhangi bir addan hiçbir farkı yok artık. "Çocuk aşağı-y-a indi." dediğimizde "aşağı" diye belirlediğimiz bir yer var, çocuk oraya indi demektir. “Çocuk çarşı-y-a (bahçe-y-e, sokak-a, alt kat-a…) indi.” demekten hiçbir farkı yok bu söyleyişin. Oysa "Çocuk aşağı indi." dediğimizde çocuğun inme eyleminin yönünü söylemiş oluyoruz yalnızca. Şöyle de anlatabilirim: Aşağı inen çocuk, indi, gitti demektir. Aşağıya inen çocuk ise hâlâ aşağıda bir yerde olabilir. Remzi Bey’in örneklerinde de durum böyle. İlkinde adam, "içeri" adı verilen bir yere giriyor; sonra "dışarı" adı verilen bir yere çıkıyor. İkinci kullanımda ise adamın girme ve çıkma eylemlerinin yalnızca yönü söylenmiş oluyor.

29 Eylül Perşembe

Mektupları, iletileri beklettikçe ipin ucunu kaçırıyorum. Hele elle yazılmış mektuplar… En büyük haksızlığa uğrayanlar onlar oluyor. Bildiğimiz (ve özlediğimiz), kâğıda yazılmış, zarflı mektupları, dokunabildiğimiz gerçek mektupları aldığımda çok seviniyorum. Büyük heyecanla okuyup ilettiği konuya değinmek üzere, şimdilik bir yere kaldırıyorum. Sonra, gelen soruları yanıtlama aşamasında, doğduğumdan beri elektronik ortamda haberleşirmişim gibi, sanal âlemdeki posta kutusundan kaydettiklerimden başka yere bakmak aklıma gelmediği için ötekileri koyduğum yerde unutup gidiyorum. Bugün Buca Eğitim Fakültesinde birlikte çalıştığımız İsmail Kızıldağ’ın mektubunun üstündeki tarihi görünce utancımdan yüzüm kızardı. Ayrıca ele alınması gereken bir konuya değindiği için bekletmişim; ama daha çok bekletmeyeceğim, bugünlerde kesinlikle ele alacağım İsmail Bey’in değindiği konuyu.

Ali Günay’ın iletisine geçmeden önce anımsatayım. 13 Eylül tarihli günlükte, iki nokta iminden söz ederken, “‘Üst üste’ dememeye özen gösteriyorum, yan yana iki nokta işaretimiz olmadığına göre, üst üste diye bir belirtme de gerekmez.” demiştim. Ali Bey’in “yanlış anımsamıyorsam” diye verdiği yazar ve kitap adlarını (belki de yanlış anımsıyordur diye) atlıyorum. “Bugünkü Cumhuriyet Kitap'ta ‘...yan yana iki nokta işaretimiz olmadığına göre,...’ diyorsunuz ama son zamanlarda üç nokta yerine kullanıldığına birçok kez tanık olup şaşırdım.” diyor. “Üzerinde durmak ister misiniz?” diye soruyor.

Birçok gazetecinin, birçok köşe yazarının yan yana iki noktalar kullandığını ben de görüyorum. Kimi dostlarımı, akrabalarımı, sözgelimi kuzenim Mehmet Mez’i Türkçede böyle bir işaretin bulunmadığına zor inandırdım (İnandırabildim mi acaba?) O notu da bunları düşünerek eklemiştim açıklamaya. İyi oldu, bir kez daha vurgulama şansımızı kullanalım. Hangi yazım kılavuzuna bakılırsa bakılsın, yan yana iki nokta diye bir işaret bulunamaz. Çünkü böyle bir işaretimiz yok. Yeni işaretler uydurmaya hakkımız ve yetkimiz de yok.

4 Ekim Salı

Mustafa Pala’nın iletisini de bekletmeden aktaracağım: “14 Eylül Çarşamba (Cumhuriyet Kitap, 29 Eylül, 2011) tarihli Türkçe günlüğünüzde, tırnak içinde yapılan cümle değerindeki aktarmaların noktalamasıyla ilgili olarak, ‘Bu uygulamada en büyük sorun, tırnak içine alınan tümcenin sonuna nokta koyup tırnağı kapattığınızda sonraki dedim, dedi vb. sözcüğün otomatik düzeltme tarafından Dedim, Dedi yapılmasıdır.’ diyorsunuz. Evet, böyle bir ‘otomatik düzeltme’ var, biliyorum. Ama sanırım, sözünü ettiğiniz kullanım, özellikle öykü ve romanların yazımında çok yaygın ve eski. Bu türlerde sizin de söylediğiniz doğru noktalamayı görmek neredeyse imkânsız. Ancak, bunun nedeninin ofis programlarındaki ‘otomatik düzeltme’ özelliği olduğunu sanmıyorum.” diyor Mustafa Bey; Oğuz Atay’ın 17 Mayıs 1977'de kızına yazdığı mektuptan örnek veriyor. Oğuz Atay o mektupta, "Sonra, başkalarının konuşmaları tırnak içinde verilirken, tırnak kapanmadan bir virgül konulur: Meselâ, 'Bunu tamamla, sonra neşredelim,' demiş. ..." diyormuş.

Bakacağımız yer, yine yazım kılavuzudur. TDK’nin Yazım Kılavuzu’nda (s. 43) UYARI: “Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan işaret (nokta, soru işareti, ünlem işareti vb.) tırnak içinde kalır: ‘Akıl yaşta değil baştadır.’ atasözü yüzyılların tecrübesinden süzülüp gelen bir gerçeği ifade etmiyor mu?” Dil Derneği’nin Yazım Kılavuzu’na da bakalım (s. 60): “Tırnak imi içine alınan sözler ayrı bir tümceyse kendi noktalama imini korur. Tırnak imi bundan sonra konur: ‘Sen biraz gelsene!’ dedi.’”

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (6 Ekim 2011)

21 Eylül Çarşamba

“Bir sıvıyı ağza alıp yutmak” anlamındaki “içmek” eylemi yerine, sigara için, “tütmek” kullanılsa keşke demiştik bir - iki hafta önce. Türkçe Günlükleri’ne katkılarını hiç esirgemeyen Emrullah Güney, bizim içtiğimiz çorbayı Anglo -Amerikan halkının yediğini (eating soup) söylüyor. Benim gördüğüm kadarıyla Amerikalı, sulu yemeklerin tümünü “çorba” saydığından çorba için kullandığı “yemek” eylemi, bizim “tütün” için kullandığımız “içmek” eyleminden daha yadırgatıcı değil. Tütün için Fransızların “is, duman çıkarmak” anlamındaki “fumer”yi, İngilizlerin ve Amerikalıların “to smoke, smoking”i kullandıklarını belirtiyor Güney. Ben yine araya girip “füme” sözcüğünün Türkçede “islenmiş, tütsülenmiş” anlamında, çeşitli yiyecekler için kullanıldığı gibi, duman rengine de “füme rengi” dendiğini anımsatayım. Emrullah Bey de tütünün içine konduğu metal kutuya “tabaka” (Tobacco = tütün... Fr: Tabac...) dediğimizi anımsattıktan sonra Azerbaycan Türkçesine geçiyor. Sigara içmek için “papiros cekmek” denirmiş Azerbaycan’da, sigara paketlerinin üzerinde sigaranın sağlığa zararlı olduğunu vurgulamak için, “Papiros çekmek sağlığıza ziyan vurur” diye yazarmış. Çekmek eylemi doğru kullanılmış olsa da sigara için “papiros (=kâğıt)” denmesinin doğru olmadığını düşünüyor E. Güney. Eskiden çubuk, nargile için olduğu gibi, bugün de tütün, sigara, pipo için, “içmek, tüttürmek” yanında “çekmek” eyleminin de kullanıldığını vurguluyor.

22 Eylül Perşembe

Ne kadar güzel bir kitap olmuş. Çağdaş edebiyatımızın 31 usta kalemi, Günışığı Kitaplığı’nın 15. yılı için öyküler, anılar, şiirler yazmış; bunlar, adı 15 olan, kalın beyaz ciltli, turuncu sayfalı bir kitapta toplanmış. Yayınlarını kitap eklerinden izlediğim, uzaktan uzağa takdirlerimi sunduğum Günışığı Kitaplığı, o güzel kitaplarından bana da gönderirmiş meğer. Gazeteye gönderilen kitaplardan hiçbiri bana ulaşmıyor ki…

24 Eylül Cumartesi

“Cumhuriyet’in 8 Eylül 2011 günlü Kitap ekindeki yazınızın 21 Ağustos Pazar bölümünde ‘Kimi kitapları yalnızca okuduğumu anımsıyorum.’ şeklinde bir tümceniz var. Bu tümcenin sizin kaleminizden çıkmasını biraz garipsedim. Yoksa ben mi yanılıyorum? Aydınlatırsanız sevinirim. Kimi kitaplar diyebilir miyiz? Kimi insanlar, kimi yazarlar olur da, kimi kitaplar, kimi balıklar, kimi yapraklar olur mu?”
Öğretmen Osman Cevat Hızal’ın iletisi böyleydi. Altta bir satır daha olduğunu fark edinceye kadar bu bölümü birkaç kez okudum. Ne demek istiyor? Sonra alttaki satırı gördüm: “Kim zamirinden yola çıkarak tereddüdümü gidermenizi diliyor…” Hah, mesele anlaşıldı. Osman Cevat Bey diyor ki “kim” adılı, insan için kullanılır; bundan türetilen “kimi” sıfatının da yalnızca insanlar için kullanılması gerekmez mi?

“Kimi” sözcüğünü “bazı” yerine kullanıyorum. Hemen Özleştirme Kılavuzu’na baktım. “Kimi”nin karşısında tek sözcük var: “bazı”. Dil Derneği’nin Türkçe Sözlük’ü ne diyor? “Kimi: Birtakım, bazı”. Örnek Oktay Akbal’dan: “Öyledir, hepimizin kimi giysilere özel sevgisi vardır.” Hızal’ı destekleyen tek açıklama TDK sözlüğünde var; onun da “bazı” maddesinde karşılığı yok. “Kimi” sözcüğünün ilk anlamı olarak “birtakım, bazısı, kimisi”; ikinci anlamı olarak da “bazı” verilirken “canlı varlıklar için” notu eklenmiş. Ama “bazı” maddesinde ilk anlam olarak “birtakım, kimi” denmiş. Az aşağıda “bazısı” sözcüğü var; onun karşılığı olarak da “birtakımı, kimisi” yazıyor. İlhan Ayverdi’nin Misalli Büyük Türkçe Sözlük’üne de baktım. Orada “kimi zaman”ın açıklamasında “yeni” notu var; örnek de Orhan Veli’den: “Dalga geçerim kimi zaman da…” Şöylece toparlamak gerekiyor şimdi: Kimi sözcüğü, insan için kullanılan soru adılı “kim”den iyelik ekinin kalıplaşmasıyla (kim+i) oluşturulmuşsa da zamanla “bazı” sözcüğünün bütün anlam alanını kaplamıştır.

25 Eylül Pazar

Yokluğumda ne güzel kitaplar yayımlanmış. Gül Bakioğlu, Alfa Yayın Grubunun yeni kitaplarını gönderdi. Everest’in yayımladıklarından başladım; birini bırakıp ötekini açıyorum. Çok güzeller…

Öykülerini ilginç bulmuştum; Ali Smith’in romanı çıkmış, hem de Dost Körpe çevirisiyle: gibi. Bu romanın da öyküleri kadar ilginç olacağını sanıyorum.

John Cheever’in Yüzücü’sünün çevirmeni Tomris Uyar. Hemen okumaya başladığım kitap o oldu, bitirmek üzereyim. Amerika’nın Çehov’u olarak tanınması boşuna değilmiş John Cheever’in. Okudukça bu tadı daha çok duyuyor insan.

Sırada Stefan Zweig’ın 1909 -1941 yılları arasında kaleme aldığı denemeleri var. Ahmet Arpad’ın dilimize kazandırdığı kitabın adı Geleceğe Güven. Oysa Zweig, geleceğe güvenememiş ve 1942’de eşiyle birlikte intihar etmişti.

Adını ilk kez duyduğum John Wray’in Dipteki Çocuk adlı romanını İmge Tan çevirmiş. Roman, “ergenliğe adım atan bir çocuğun gölgelerle dolu iç dünyasını aydınlatırken, kendimize dair de ipuçları veren, sürükleyici ve tedirgin edici bir yolculuk”muş.

İpek Çalışlar’ın Latife Hanım biyografisinin gözden geçirilmiş yeni basımı da Everest’ten çıktı. Kitabın arka kapağındaki e-mektupta Cemil Koçak: “Artık bundan böyle (çünkü kitabınızı sizden önce yazılanlarla kıyaslamak büyük haksızlık olur) sizin çıtanızı aşamayacak olan kitaplar için çok yazık olacak.” diyor.

Adını Selahattin Pınar’ın “Gel gitme kadın, ruhumu hicrana yakma” diye başlayan kürdilihicazkâr şarkısından alan gel gitme kadın‘ı (Alfa Yayınları) kapağını görmeden önce bir aşk romanı sanmıştım. Kapakta Atatürk’ün oturduğu, Latife Hanım’ın onun arkasında ayakta durduğu fotoğrafı görünce uyandım. Bu da bir aşk romanı… Mustafa Kemal ile Latife Hanım’ın aşkı. Kitabın üstünde “aşk hiç bitmedi” diye yazıyor zaten. Önsöz’de Oğuz Akay, Beni İki Kadın Çok Sevdi adını taşıyan önceki kitabının Mustafa Kemal ile Latife Hanım’ın ayrılıkları ile son bulduğunu, bu kitabın ise ayrılık sonrası yaşanan yılları anlattığını söylüyor.

“Mezopotamya’nın köklü, kadim ve dirençli uygarlıklarından birisini kurmuş bir kavim Süryaniler…” Mehmet Şimşek’in hazırladığı Horepiskopos Aziz Günel’in Hatıratı kitabının arkasında böyle yazıyor. Süryanileri ne kadar az tanıyoruz gerçekten. Oysa bu toprakların kültürel zenginliklerinden birini de onlar oluşturmakta. Şimşek de bunu diyor: “Bu kitap Türkiye’de yaşayanların unutmaması gereken bir düsturu merkezine alıyor: Renkler solmasın, kültürler kaybolmasın.”

İstanbul kitaplarıyla tanıdığımız Haldun Hürel’in “Bizans İstanbul’unda Ölümsüz Bir Aşk” alt başlığını taşıyan kitabı prenses maria bu kez bir roman. Yayınevi: Kapı.

Yine İstanbul kitaplarıyla tanıdığımız İlhan Eksen’in “İstanbul’da Bir Nihavent Tango” (Everest) bir anı kitabı. Bu kitapta da “Anıların merkezinde, İstanbul yine başrolde.”

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (29 Eylül 2011)

13 Eylül Salı

Dr. A. Erden: İki nokta (:) iminden sonraki sözcüğün ilk harfini küçük yazdığını, bunun doğru olup olmadığını sormuş, “Yazdığımız bilimsel makalelerde –benim de sık kullandığım– bir başlık formatı var. Şöyle: Barsak hastalıklarında yeni bir görüntüleme yöntemi: bilgisayarlı tomografi ya da: Bilgisayarlı tomografi: barsak hastalıklarında yeni bir görüntüleme yöntemi” deyip kendi örneklerini vermişti. “Ayrıca, iki kullanım arasında tercih sebebi olacak bir anlam veya vurgulama üstünlüğü var mı?” sorusunun yanıtını benim yazılarımda bulmaya çalışınca da çelişkiye düşmüştü.

İki noktanın (“üst üste” dememeye özen gösteriyorum, yan yana iki nokta işaretimiz olmadığına göre, üst üste diye bir belirtme de gerekmez), ilk ve en önemli kullanımı şudur: Bir tümceden ya da sözcükten sonra açıklamada bulunulacaksa ya da örnekler sıralanacaksa bu tümceden ya da sözcükten sonra konur. İki noktadan sonra gelen açıklamalar bağımsız bir tümceyse büyük harfle başlar, tek tek örnekler sıralanacaksa küçük harf kullanılır. Dr. A. Erden’in “bilgisayarlı tomografi” örneklerinin ikisi de doğru. Açıklanacak kavramdan sonra iki nokta konur ve açıklaması yazılır.

14 Eylül Çarşamba

Cenap Güven de sorusunun yanıtını benim yazılarımda aramıştı. Sorusu şuydu: “Cümle içerisinde, tırnak içindeki yazımlar büyük harfle mi başlayacak, yoksa küçük harfle mi? Ayrıca, tırnak içi son sözcük sonunda noktalama işareti kullanılacak mı?”
Tırnak içine alınan bölüm bir tümce ise büyük harfle başlar ve o tümcenin hakkı olan im her ne ise (soru imi, ünlem, nokta...) konur. Bir tümce değil de bir sözcük ya da söz ise büyük harfle başlamasına gerek yoktur. Bu uygulamada en büyük sorun, tırnak içine alınan tümcenin sonuna nokta koyup tırnağı kapattığınızda sonraki "dedim, dedi" vb. sözcüğün otomatik düzeltme tarafından "Dedim, Dedi" yapılmasıdır. Bu yüzden birçok yayınevi, tırnak içine alınmış tümcelerin sonuna nokta değil, virgül koymayı yeğlemekte.

16 Eylül Cuma

Türkçe Günlükleri’nin okurları yalnız yazdıklarımı okumaz; onları nasıl yazdığımla da yakından ilgilenir. Türkçe kökenli olmayan sözcükleri liste halinde bana bildiren (Tümcenin buraya kadar olan bölümünden “liste” ve “hal” diye iki sözcük çıktı bile), yanlışımı bulup uyaran, kendi sorusunun yanıtını arayan, alışmadığı her kullanımı yanlış sayan okurlarım vardır. Eski günlüklerden birinde Ayvalık’a “çanta doluları” kitabı taşıdığımı yazmıştım da üç - dört kişi birden “Olmaz!” demişti. “‘Çanta dolusu’ ya da ‘çantalar dolusu’ denir de ‘çanta doluları’ denmez.” Yakınlarıma sordum. “Olmaz.” dedi onlar da. Sonra bir dergide, “Bakın, işte, gördünüz mü? Dil yazıları yazan Feyza Hepçilingirler nasıl büyük yanlışlar yapıyor!” diye ayıplandığımı okudum. Yaklaşık sekiz yıldır bu sayfada yazıyorum; “Olmaz! Denmez!” diye kestirip attığımı hiç anımsamıyorum. Olmaz demişsem, niye olmadığını, her seferinde dilim döndüğü kadar açıklamaya çalıştım; çalışıyorum. Hadi şu “çanta doluları” sözünü inceleyelim. İlk duyuşta kulağı tırmalıyor, doğal gelmiyor. Kabul. Ne olduğuna bakalım mı; yapısı nedir? “Çanta dolu-su” deseydik bu, bir belirtisiz ad tamlaması olacaktı. “Çanta dolu-ları” dediğimde ne? Yine belirtisiz ad tamlaması. Tek değişiklik, tamlananın tekil değil, çoğul iyelik eki almış olması. Aynı yapıda başka tamlamalar düşünelim. Cep telefonu, su bardağı, çay kaşığı, sevgi yoksulu, düş gezgini… Nasıl çoğullanır bunlar? Cep telefonları, su bardakları, çay kaşıkları, sevgi yoksulları, düş gezginleri… Uzatmaya gerek yok. Belirtisiz ad tamlamasının çoğullaştırılması zaten böyle olmaz mı? Cepler telefonu, sular bardağı vb. denmez ki! Çoğul eki zaten tamlanana getirilir. Bunun dışında kalan (öğretmen-ler odası gibi) yalnız birkaç tane aykırı örnek var. O zaman olmayan nedir?

Geçen gün de okuduğum kitapları unuttuğumdan yakınırken “Okuduklarımı unutmayabilmeyi nasıl isterdim.” dedim ve bunu böyle söyleyebilme olanağı verdiği için Türkçemi daha bir sevdim. Bana uyguladığı Türkçe sınavının sonucunu her hafta düzenli olarak bana bildiren gönüllü müfettişim Kamil Karagöz hemen uyardı: “Yazının bir yerinde ‘Okuduklarımı unutmayabilmeyi nasıl isterdim’ diye yazmışsın. Bu sözcük olmamış. Unutabilmek olur da, unutmayabilmek olmaz. Örneğin; kanatabilmek denir de kanatmayabilmek olmaz.” Oysa o duygumu “unutmayabilmek” diye tek sözcükle ifade etiğimde, sözgelimi İngilizcede bu anlamın tek sözcükle iletilemeyeceğini (Büyük olasılıkla öteki batı dillerinde de tek sözcükle ifade edilemiyordur.) düşünmüş, böyle dediğim için yalnız Türkçeyi değil, kendimi de pek bir sevmiştim. Türkçenin bize sağladığı bu olanakları niçin kullanmayalım? Kim engelliyor bizi, neden?

17 Eylül Cumartesi

Radi Dikici, İstanbul’un 1700 yıllık tarihini, Büyük Roma İmparatorluğu, Bizans ve Osmanlı dönemlerini çok iyi bilen, yarı belgesel romanlarla çok da iyi anlatan bir yazar. Önceki kitapları Remzi Kitabevinden çıkardı hep. “Şu Bizim Bizans”ı, “Theodora”yı okuduğumda Müzeyyen Senar’la ilgili bir kitabı olduğunu da öğrenmiş; ama ardına düşmemiştim. Kitabın dördüncü basımı Everest Yayınları arasında çıktı: “Cumhuriyet’in Divası Müzeyyen Senar - Türk Musikisinin 75 Yıllık Hikâyesi”. Everest’in yeni yayınları arasında bana ulaştığında hemen öteki kitapların önüne geçti. Müzeyyen Senar’ı her yönüyle anlatan, bol fotoğraflı bir kitap… Ayrıca kitaba bu kez taş plaktan kaydedilen 15 şarkılık bir de CD eklenmiş.

20 Eylül Salı

Emine Azboz, bu yıl 12 - 14 Ağustos tarihlerinde Datça Belediyesi ile Edebiyatçılar Derneğinin düzenlediği Datça Edebiyat Günleri ile ilgili izlenimlerini gün gün yazmış. Yapılan konuşmaları özetlemiş. Bunlardan biri, fotoğraf sanatçısı M. Aslan Güven’in renkler konusundaki açıklamaları… Renklerin yaşantımızdaki yerini, insanlar üzerindeki etkilerini anlatmış M. Aslan Güven. Türk müziği makamlarının insanlar üzerindeki etkilerini de hep merak etmişimdir. Renklerin etkileri de ilginç. Emine Hanım’a sevgilerimi iletiyor ve anlatılanları özetleyerek aktarıyorum:

Beyaz: Temizlik, saflık, güven duygusu verir. Siyah: Özgüveni artırır. Mavi: Özgürlük duygusu verir, sakinleştirir. Yeşil: Dinlendiricidir, huzur verir. Kırmızı: İştah açar, canlılık verir, insanı ataklaştırır. Sarı: Dikkat çeker, heyecan verir; neşe ve zekâyı, inceliği simgeler. Mor: Bilinçaltını olumsuz etkiler; asaletin, lüksün, itibarın simgesidir.
Pembe: Neşe, güven, rahatlık, tazelik verir. Turuncu: İştah açar; dışa dönüklüğü, dengeleyiciliği, uzlaşmacılığı, yapıcılığı temsil eder. Lacivert: Düşünme gücünü, otoriteyi, verimliliği simgeler. Kahverengi: Toplum içinde rahatlık verir; kapalılığı, gizemi simgeler. Gri: Uzlaştırmacıdır, alçak gönüllülüğü simgeler; yoğun kullanıldığında bunaltıcı olur.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (22 Eylül 2011)

5 Eylül Pazartesi

Radikal’de yazdığı yıllarda hiçbir yazısını kaçırmamaya özen gösterirdim. Ülkü Tamer, şiirine de düzyazıdaki anlatımına da hayranlık duyduğum bir kişi. Haydar Ergülen’le sözleşmiştik. Üstüne bir de onur konuğunun Ülkü Tamer olduğunu öğrenince dünkü şiir dinletisine sevinçle gittim. Zaten benim burada olduğum bir tarihte Ayvalık’a gelmiş şair arkadaşlarımı görmeye gitmezsem ayıp olmaz mıydı? İyi ki gitmişim. Hem Gültekin Emre’nin Ülkü Tamer’le yaptığı söyleşi çok güzeldi, hem de okunan şiirler… Mine Ömer, Kurşun Kalem dergisinin son sayısını armağan etti; “küçük taşlar ikliminden / geliyorum // çakıl kuşlarının ırmaklara / döküldüğü yerden” diyen Halim Yazıcı “küçük taşlar iklimi”ni (Kanguru Yayınları), “ateşi içtim gören duyan olmadı / içine kanayan göçler gibiyim / hücrelerim üşüyor ağzımda ölü bir dil / kapı önlerinde kıvrılarak yanıyor saçlar / kendi derinliğine kapanan evlerde / sessizce süren ağıtlar bizim” diyen Arzu K. Ayçiçek de “Rüzgârı Öpen Çocuklar” ile “Ateşin Türküsü”nü (artshop).

7 Eylül Çarşamba

Ayvalık bitti, tatil bitti, İstanbul’a döndüm. Tatil miydi zaten? Nereye gitsem beni bekleyen bir yığın iş. Kadın olmak, tatil yapmanın en büyük engelidir. Böyle denmeli dürüstçe.

8 Eylül Perşembe

Yalnızca hastaları getirip götürmekte kullanılan böyle araçlar olduğunu bilmiyordum. Ülkü Akyıldız, daha önce, “hastadan başka bir şey taşınabilirmiş gibi” diyerek eleştirdiğimiz, “Hasta Nakil Ambulansı” sözündeki tek yanlışın “ambulans” olduğunu, “cankurtaran”dan farklı olarak o araçların “devamlı yatan hastaları, hastaneye taşımak için” kullanıldığını, içlerinde tıbbi araç ve doktor bulunmadığını bildirdi. "Ambulans” sözcüğü atılarak bu araçların üzerine “Hasta Nakil Aracı" ya da "Hasta Taşıma Aracı" yazılması çok daha uygun öyleyse.

9 Eylül Cuma

“Son köşe yazınızda 'Türkçe yazıldığı gibi okunmaz' konusunda diksiyon eğitmenlerinden destek beklediğinizi görünce kendimi tutamadım.” diye söze başlamış Gonca Erkmen. “…dilimizde okuma formülleri vardır. Konuşmada 'geleceğim'in 'gelicem'e; 'geliyor'un 'geliyo'ya dönüşmesi bu okuma formüllerinden sadece iki tanesi. Daralmalar, yuvarlamalar, yutmalar... Bunlarla beraber vurgularımızı da doğru verebilsek kelimelere, meramımızı anlatmanın büyük bir bölümünü halletmiş olacağız. Ama genelde konuşurken farkında olmadan doğru telaffuz edilen kelimeler, iş okumaya geldiğinde neredeyse heceleniyor öğrenciler tarafından.” demiş iletisinde. Gonca Erkmen’in anımsattıklarından yola çıkarak azıcık duralım bu konu üzerinde. Bizim okullarımızda konuşma eğitimi verilmez. İmam hatip okullarında hatiplik eğitiminin nasıl verildiği hakkında hiçbir fikrim yok; ama başbakanın konuşmasına bakılırsa, güzel konuşmanın, insanların kafasına vura vura, her şeyi silbaştan öğretiyormuş gibi, bütün sözcükleri bastırarak, yineleyerek konuşmak olduğu belletiliyor besbelli. Oysa bütün okullarımıza konmalı diksiyon dersi. En başta öğretmen yetiştiren okulların temel derslerinden biri olmalı. “Bir çocuğun ilk öğretmenlerinin bile diksiyon eğitiminden habersiz olup şiveyle konuştuğunu ve okuduğunu, çocuğun da ilk öğrencilik yıllarını bu konuşmaları duyarak geçirdiğini düşünürsek pek de kızamıyorum öğrencilerime” diyor Gonca Erkmen. Öğrencileri 15-85 yaş arası. Çünkü diksiyon eğitmenleri devlet kadrosunda yer almıyor; yalnızca konuşma konusunda özel olarak eğitilmek isteyenlere öğretme şansları var. Bu da ya özel kurslarda oluyor ya Halk Eğitim Merkezlerinde ya da yerel belediye kurslarında. “Umarım MEB ve YÖK kendilerine yüzlerce kez gönderilen dilekçeleri bir gün dikkate alır ve diksiyon eğitimini ilköğretim, lise ve üniversitelerde zorunlu ders olarak müfredata ekler.” diyen Erkmen’in söylediklerine eklemek istediğim küçük bir uyarı var: Siz güzel ve etkili konuşmayı örgün eğitimle vermezseniz insanlar konuşma eğitimini yine alırlar; bu kez “medya”dan, siyasilerden, popçulardan, topçulardan…

12 Eylül Pazartesi

Sevgili Gonca’nın yüreklendirmesiyle Ayşe Gülen’in, son son sorularını da yanıtlamaya çalışayım.

“Nisan olarak mı nîsan olarak mı söylenecek? Yani ilk hecedeki sesli uzun mu okunacak?”

Kısa okursanız bir otomobil markasının söylenişine benzer; evet, uzun okunacak.

“Üzere sözcüğünü ise üzre olarak televizyonlarda duyuyoruz. Doğru mu, neden?”

Türkçede orta hece ünlüleri düşme eğilimindedir. “Üzere” sözcüğünün “üzre” diye söylenmesi, diyelim “boyunu” sözcüğünün “boynu”, “alını” sözcüğünün “alnı” biçiminde söylenmesi kadar genelleşmemiştir. Türkçe Sözlükler (TDK ve Dil Derneğininkiler) “üzre” maddesinde hiçbir açıklama yapmayıp “üzere”ye yönlendirirken Kubbealtı Lugatı “üzre” için, “Üzere kelimesinin konuşma dilinde ve nazımda kullanılan şekli” diyorsa da “üzere” diye söylenmesi daha uygun.

“Yine değil sözcüğü diil şeklinde söyleniyor. Niye bu şekilde söyleniyor, doğru mu?”

Yumuşak g’yi konuşmalarda ve okumalarda bastırarak söylemiyoruz da ondan.

“Halit ve yarın sözcüklerinde birinci hecedeki a’lar uzun mu okunacak?”

“Ömrü ahirimizde ismimizin sonuna bir ‘it’ eklediler.” dermiş ya Abdülhak Hamit. Halit adının “basit” der gibi “Halit” diye söylendiğini ne zaman duysam bu söz gelir aklıma. Hālit sözcüğünün evet, a’sı uzun söylenecek. Sözcük Arapça ve h’den sonra bir elifi var. Böyle söylendiğinde, “Hali, şekli ve sureti bozulmayan, değişmeyen, asli durumu ve şekliyle devam eden, daimi” anlamları ve bunlara bağlı olarak “sonsuz, baki, ebedi” anlamı kazanıyor. Kısa söylendiğinde ise “halt” sözcüğünün türemişi sanılabilir, dikkat!

Yarın ise eski Türkçeden gelen bir sözcük. Türkçe; yani Arapçadaki gibi uzun sesler içermiyor. A’sı kısa söylenecek. Ayşe Gülen sormamış; ama “hayır” sözcüğünü de ekleyeyim buraya. “Haayır” diye değil, a’sı kısa tutularak “hayır” diye söylenmeli. Sözcük Arapça; ama bunun da uzun sesi yok.

“Bir de nereye ve buraya kelimelerinin okunuşunu sormak istiyorum. Neriye mi nereye mi; buraya mı burıya mı?”

Orta hece ünlüleri vurgusuz söylendiği için “neriye”, “burıya” diye anlaşılıyor olmalı. “Nereye” ve “buraya” diye söylenmeli.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (15 Eylül 2011)

24 Ağustos Çarşamba

Aykut Dinç, Bahçelievler'den Bakırköy'e gitmek için bindiği İstanbul Belediyesine ait halk otobüslerinden birinde gördüğü uyarı yazısını bildirmişti. Yalnız o otobüste değil, pek çok otobüste yazan bir uyarı: ''Seyir halindeyken şoförle konuşmayınız''. Bahse girerim bu uyarıdan, “Şoför etrafı seyrederken konuşup onu rahatsız etmeyin.” anlamını çıkaranlar vardır. Daha doğrusu, uyarıları okuma ve anlama alışkanlığımız olsa birçok kişi bu anlamı çıkarır. “Seyir” dendiğinde “seyretme”yi anlayan çok kişi vardır “Seyrüsefer” gibi sözler kullanımdan düşeli çok oldu çünkü. Bunun yerine pekâlâ “yolculuk sırasında” denebilir, herkes de anlar ne dendiğini. Geçelim. Asıl sorun yaratan bölüm, “seyir halinde” olanın belli olmaması. Seyir halinde olan şoför olmadığına göre, bu tümcenin başına, Aykut Dinç’in dediği gibi, “araç” ya da “otobüs” diye bir sözcüğün getirilmesi gerek. Aykut Dinç’e bırakayım sözü: “Her gün o araca binlerce kişi biniyor ve bu yanlışları görerek seyahat ediyorlar. Çoğu bunların yanlış olduğunu anlamıyor bile, zaten alışmışlar; artık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu fark edemiyorlar. İstanbul Belediyesi de Türkçeyi yanlış kullanıyorsa vay halimize!”

Yalnız belediyeler mi? Dili doğru kullanmaya çalışan, Türkçeye özen gösteren resmi - özel kurum, kuruluş varsa bile, bunlar özen göstermeyenlerin yanında devede kulak kalmıyor mu?

26 Ağustos Cuma

Babıali Kitaplığı yayını “Her Kuşakta Atatürk” kitabının yazarı olarak Güner Günay’ın adını yazmışım. Kitabın yazarı Güner Demiray. Güner’lerin ikisinden de özür dilerim.

29 Ağustos Pazartesi

“Seyyah-ı Âlem EVLİYA ÇELEBİ”, Şükrü Haluk Akalın tarafından yazılmış, Türk Dil Kurumu Yayınları arasında basılmış, her sayfasında renkli minyatürler, Çelebi’nin Seyahatname’sinin çeşitli ciltlerinin kapakları, ona ek yapan yazarların kitap kapakları olan; görsellikle desteklenmiş, albenili bir kitap. Seyahatname’den kimi bölümleri Türkçeleştirip özetleyerek aktarırken Çelebi’nin yaşamıyla ilgili bilgilere de yer vermiş Ş. Haluk Akalın; “Seyahatname”nin neden değerli, neden önemli olduğunun altını çizmiş. Türk ve dünya edebiyatının en ünlü gezi yazarı olmasının yanı sıra, Evliya Çelebi hem bir tarihçi, hem bir dilbilimci, hem sanatçı, hem “şikemperest” (Şimdi “gurme” dediklerinden) “ağzının tadını bilen, yemesini seven, yemeklere ilgi gösteren” bir kişidir, hem bir halkbilimcidir. Aynı zamanda iyi bir hafız, iyi bir müezzin, musiki bilen, “sanatçı bir kişiliğe, hassas bir ruha sahip olduğu anlaşılan Evliya Çelebi aynı zamanda cengâverdir. Güreşçidir, dövüşçüdür, attığını vuran bir okçudur. Usta bir binicidir, iyi bir ciritçidir.” IV. Murat, bir şeyler okumasını istediğinde Evliya Çelebi padişaha, Farsça mı, Arapça, Rumca, İbranice, Süryanice, Yunanca, Türkçe… hangi dilde okumasını istediğini soracak kadar da yürekli, bilgisine, ustalığına güvenen bir kişidir. Evliya Çelebi’nin dili ve biçemi (üslup) hakkında bilgi vermesi için, “ve”lerle uzayıp giden paragrafın yalnızca başını alıntılıyorum: “Padişahım yetmiş iki ulûmdan Fârisî mi ve arabî mi ve Rumî ve İbranî ve Süryanî ve Yunânî ve Türkî ve Şarkî ve Varsağ ve kâr u nakş savt ü zecel ve amel ü zikr ve tasnifat ve kavl ve haznegir veyâhûd…”

1 Eylül Perşembe

“Güneşi Öpmek İçin”, yüz dört kadının el ele, yürek yüreğe vererek dizelere dizeler, şiirlere şiirsel seslenişler katarak “Kadından Barışa” doğru başlattıkları bir uzun yürüyüşün adı. EKYAZ (Egeli Kadın Yazarlar) adına Zübeyde Seven Turan ile Arzu K. Ayçiçeği, belleklerinde üç yıl önce tohumları ekilen “Kadından Barışa” derleme çalışmasını başarıyla kotarmışlar ve “el ele barış damıtmışlar sözcüklerden”. Dünya Barış Gününde anılması gereken “Güneşi Öpmek İçin”i (Kum Yayınları) böyle çıkarmışlar ortaya.

4 Eylül Pazar


“Şikayetimi doğru kişiye mi iletiyorum bilmem” diye başlayan mektubun sahibi Fatma Türkteki, Cumhuriyet'in Pazar ekinde Kapalıçarşı ile ilgili bir yazıda Orhan Veli'nin ünlü "Kapalıçarşı" şiirinde kimi sözcüklerin değişmiş olduğunu görünce bana yazmış; ”… örneğin ‘camekan’ yerine ‘çamurdaki’ denmiş,’pembezar’ yerine de ‘bembeyaz’ uygun görülmüş her nedense. Yaşım, eğitimim ve ‘Orhan Veli sevgim’, bu şiiri bilmek için yeterli ama yine de emin olmak amacıyla, şiirin orijinalini bulmak için kitaplıktan indirmek zor geldiğinden, internete bakayım istedim. Bir de baktım ki, aynı yanlış orada da var. Daha doğrusu, şiiri yazıya aktaran -büyük olasılıkla genç- kişi, internetten olduğu gibi alıvermiş. Şimdi bunu ilk kez okuyan bir genç, yanlış bilecek. Bu böylece gidecek. Desenize, zaten artık kim, neyi doğru biliyor ki? Beni daha çok üzen ise, böyle bir yanlışın Cumhuriyet gibi bir gazetede oluşu. Artık benim 50 yıllık gazetem de bu haldeyse. Diğerlerini düşünmek bile istemiyorum. Düzeltmen diye birisi yok mudur gazetelerde? Onlar ne iş yapar? Şairi yaşamıyorsa, şiirlerle istenildiği gibi oynanabilir mi?” demişti.

İstanbul’daki kitaplığımda Orhan Veli’nin şiirlerini topladığı kitabı bir türlü bulamayınca Fatma Hanım’ın mektubunu yanıtlamayı erteleyip durdum. Ama ne oldu, Orhan Veli, bugün önünden, şöylece bakıp geçtiğim kitaplıktan el etti bana. Asım Bezirci tarafından derlenmiş, “Orhan Veli - Bütün Şiirleri” adıyla Can Yayınları tarafından yayımlanmış kitabın Aralık 1981 tarihinde çıkmış 15. basımı elimde. İlk kez, Varlık dergisinin 1. 3. 1947 tarihli sayısında yayımlanan şiirin, Sivas Madımak Otelinde diri diri yakılan Asım Bezirci’nin derlediği özgün biçimi şöyle:

KAPALI ÇARŞI

Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin,
Sandık odalarında;
Senin de dükkânın öyle kokar işte.
Ablamı tanımazsın,
Hürriyette gelin olacaktı, yaşasaydı;
Bu teller onun telleri,
Bu duvak onun duvağı işte.
Ya bu camlardaki kadınlar?
Bu mavi mavi,
Bu yeşil yeşil fistanlı…
Geceleri de ayakta mı dururlar böyle?
Ya şu pembezar gömlek?
Onun da bir hikâyesi yok mu?
Kapalı Çarşı deyip de geçme;
Kapalı Çarşı,
Kapalı kutu.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (8 Eylül 2011)

19 Ağustos Cuma

Kızımın Amerika’daki bütün Türk arkadaşları bebeği görmeye geldiklerinde hep “Yiycem seni.” diye sevdiler çocuğu. Doğrusu, Amerikalı damat, “Ne demek?” diye sormasa üzerinde düşünmek aklıma gelmezdi. Biz böyle severdik bebekleri. Hiçbirimizin kulağına da aklına da garip gelmezdi. Söz İngilizceye çevrildiğinde damadın gözleri büyüdü. Bunun bir sevme sözü olduğuna zor inandırdık onu. Benim bu söyleyişi şimdi anımsamamın nedeni ise Aziz Naci Doğan’ın iletisi.

"Konuşmadaki ses daralmaları" konusuna değindiğim günlükte, "Türkçe yazıldığı gibi okunur / konuşulur, denir ki pek doğru değildir. Batı dillerindeki yazılış - okunuş farkı ile karşılaştırmak amacıyla söylenmiş saymalı o sözü" demiştim. Buna ve ‘edebi metinleri okurken veya şiir okurken de’ ses daralmalarını kullanmamız gerektiğini söylememe hiç katılmamış Aziz Naci Doğan. “Öncelikle güzel ve ince dilimizin ‘yazıldığı gibi okunabilir / konuşulabilir olma’ niteliği apaçık ortadadır. Ana sütü gibi Türk ulusuna helal olan Türkçemizin bu başat ve ayırıcı özelliğini hiç tartışma konusu yapmamamız gerektiğini düşünüyorum.” deyip ses daralmaları konusuna geçmiş. “Bunların tümünde Türkçe dilbilgisi yazımı gereklerine ‘okuma’da da, ‘konuşma’da da duraksamasız uyulmalıdır. Kaynaştırma harflerimiz ‘a’ ve ‘e‘yi ‘ı’ya ve ‘i’ye dönüştürmemizin üşengeçlik dışında bir açıklaması olamaz. Hele ‘gelecek zaman’ eklerimiz ‘-ecek’ ile ‘-acak’ı tanınamaz duruma getirmenin savunulabilir bir yönü yoktur. Bu uygulamaları önermek ve özendirmek doğru bir yaklaşım değildir.” demiş.

Yukarıda ve şimdi, “Yiycem seni!” sözünü özellikle böyle yazdım. Böyle yazılmaması gerektiğini anımsatmak için. Hoş, biz böyle yazılmaz, dediğimizde gençlerin, çocukların kaçta kaçı uyuyor bu uyarıya? Ahmet Özbek’in “Türkçe bu durumda Feyza Hanım” diye gönderdiği internet yazışması örneğini buraya almanın tam sırası:

*aynı yaratıga benziyoo
*ne alaka yaratik zaten :D yaratıcı deil
* n€ €nt€r€san ya bu kadunun n€r€sin€ aşık oldun kii :D
*Hayallermdekine benzio.d
* ya kendı resmını kaysana fceye cnm yaa
* bu bır evanescence ıkı artıı duman haykoo Rock ın Krallarııı
*kız kendı fotonu koysana mıletı mesur edıyon
* şeytanın elçisi heralde yaratıga benzıyo

Gençlerin dilindeki Türkçenin durumuna bakıp ağlamadan bebekleri severken kullandığımız şu söze dönelim. Yazarken “Yiyeceğim seni” diye yazmalıyız. Doğru. Peki konuşurken kaçta kaçımız “Yi-ye-ce-ğim seni” diyor? Ses daralmaları konusunda söylediklerim, söylenmemiş sözler değil. Bu konuda yeni bir yaklaşımı dile getirmiyorum. Halkın nasıl konuştuğuna bakıyor; bununla diksiyon kitaplarının söylediklerini eşleştiriyorum. Kaldı ki diksiyon konusunda yetkili de saymam kendimi. Nedeni ister üşengeçlik olsun, ister dilin tasarrufu sevmesi ve daha kısa olanı, daha öz olanı yeğlemesi olsun, hem resmi, yarı resmi hem de özel konuşmalarda, okumalarda, seslendirmelerde, yumuşak g’yi bastırarak “gelemeyeceğim” diye konuşan biri olağan karşılanır mı? “Gelemiycem” diye yazılması ne kadar yazım yanlışı ise “ge-le-me-ye-ce-ğim” diye konuşulması da o kadar konuşma kusuru sayılmaz mı?

Aziz Naci Doğan’ı çileden çıkaran açıklamaları Ayşe Gülen’in sorularını yanıtlarken yapmıştım. Gülen’in henüz yanıtlamadığım iki sorusu daha var. Bunlardan biri, ‘r’ ünsüzünün konuşmadaki kullanımını ile ilgili. “Kitaplarda her durumda kullanılmalı deniyor. Ama gerek sunucular gerek tiyatro eğitmenleri bile kullanmıyor. Yine dizilerdeki oyuncular da kullanmıyor. Örneğin bir, bi; bir şey, bişi; bir tanem, bitanem; geliyorsun, geliyosun şeklinde söyleniyor. Bunlar yanlış söyleyişler değil mi? Doğruysa niye?” Bence (korkarak söylüyorum bunu) şimdiki zaman eki “-yor”un r’sini bastırarak söylemek konuşmanın doğallığını zedeler. “Bir” sözcüğünün r’sini de tümüyle yutmak doğru değil; ama bastırarak söylemek de konuşmayı ister istemez “kitabi” yapar. Bu konularda yetkililerden ve konuşma eğitimi veren uzmanlardan destek bekliyorum.
20 Ağustos Cumartesi

Attilâ Şenkon 1991’de “Her Gün Perşembe Olsa” adlı kitabıyla Akademi Kitabevi Öykü Özendirme Ödülüne değer görülerek başladığı yazın yolculuğunun 20. yılında bu ilk kitabından ve “Uykusuz Gece Düşleri” adlı ikincisinden seçtiği öykülere, dergilerde yayımlanmış, kitaplarına girmemiş öykülerini de katarak oluşturmuş “Bahar Temizliği”ni (Cumhuriyet Kitapları). “Yaşamımın bu yeni döneminde bir bahar temizliği gerek bana. Tozlu sandıklar, eski defterler açılmalı. İçlerinde ne varsa ortaya dökülmeli birer birer.” diyor arka kapakta. Kimin böyle bir bahar temizliğine gereksinmesi yok ki! Ama ne zordur o sandıkları, o defterleri açmak, eski kendisiyle yüzleşmek. Ne mutlu yapabilene!

21 Ağustos Pazar

Çocukken okumuştum “Taras Bulba”yı. Aklımda yalnızca bir savaş romanı olduğu kalmış. Oysa Gogol’un önemli yapıtlarından biri. Everest Yayınları Mehmet Özgül çevirisiyle yayımlamış yeni basımını. Okuduklarımı unutmayabilmeyi nasıl isterdim. Kimi kitapları yalnızca okuduğumu anımsıyorum. Örneğin Pirandello’dan çok söz edilirdi bir zamanlar. Onun da birkaç tiyatro yapıtını okumuştum; ama adlarını bile anımsamıyorum şimdi. “Dışlanmış Kadın” (Everest Yayınları, çeviren: Esin Gören) romanın üzerinde Pirandello adını görünce eski bir dostla karşılaşmış gibi oldum; ama hepsi o kadar… Başkaca hiçbir anı izi yok.

23 Ağustos Salı

Aykut Dinç’in iletisine ne zamandır yer vermek istiyordum. İstanbul Kültür Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi Aykut Dinç. Bu yıl içinde bir konferans vermek üzere gitmiştim İstanbul Kültür Üniversitesine. O günden sonra üç kitabımı okumuş Aykut ve onun deyişiyle “dışarıya, sokağa bakışı” değişmiş.

Halk otobüslerinden birinde gördüğü uyarı yazısı şöyleymiş: “Yaşlı, sakat ve hamile bayanlara yer veriniz.” Yalnızca kadınlara yer verilmesini istiyor bu yazı; yaşlı kadınlara, sakat kadınlara ve hamile kadınlara. “Bayan” sözcüğüyle kibarlık yapıldığı sanılmış; ama yaşlı ve sakat erkekler ayakta bırakılmış. Erkekler gebe kalmayacağına göre, “hamile” sözcüğü tek başına kadını anlatmaya yeter. Şöyle olmalıydı o uyarı: “Hamileler ile yaşlı ve sakatlara yer veriniz.” İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu uyarımızı dinlese ve düzelttirse yanlışı… Halkımızın gözünü yanlışa alıştırmasak…

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (1 Eylül 2011)

14 Ağustos Pazar

Samet Sabuncu “baki” sözcüğünü sormuş ve şöyle demişti iletisinde: “Bazı bankalar ısrarla ‘borcunuzun kalan bakiyesi’ ya da ‘bakiye kalan borcunuz’ gibi ifadeleri kullanmakta devam ediyorlar. Bunlara üşenmedim, tek tek mektuplar yazdım ama değiştirmediler. Acaba, ben mi yanlış düşünüyorum? Hiç bakiye kalır mı?”

Samet Sabuncu doğru düşünüyor. Ancak, sözcüğün doğru ya da yanlış olmasından daha büyük bir derdimiz var bizim. “Borcunuzun kalanı”, “kalan borcunuz” denince, herkesin bildiği sözcüklerle söylenmiş oluyor ya söz, pek sıradanlaşmış sayıyoruz onu, basit, gündelik dil sayıyoruz. Bence bunun nedeni kendimizle bir türlü barışamamış olmamız, kendimizle ve dilimizle. Ekini kökünü bilmediğimiz (Türkçe kökenli olmayan) sözcüklerde yüksek anlamlar bulunduğunu varsayıyoruz. Böyle söylendiğinde sözün yükseldiğini, değer kazandığını, sıradanlıktan kurtulup resmileştiğini sanıyoruz. “Bakıyye: artan, geri kalan, artık” diyor Osmanlıca Sözlük. “Kalan” anlamı, “bakıye”nin içinde zaten bulunduğuna göre, “kalan bakıye” diye bir şey olmamalı, değil mi? Ama resmi hava, o yabancı sözcükle sağlanabilirmiş gibi ille yabancı bir sözcük eklenecek. Yapmayın beyler! Herkesin anlamasını istemiyor musunuz zaten? Bırakın anlasın insanlar ne dediğinizi. Şıp diye anlaşılan Türkçesini kullanmaktan niye kaçınıyorsunuz?

Samet Bey, son sorusunu da “‘Musiki’ sözcüğü mü, ‘musıki’ sözcüğü mü doğrudur? Ya da bu sözcükteki ‘ı’ ya da ‘i’ harflerinin biri şapkalı mıdır?” diye sormuş.

Ferit Devellioğlu, “ka’sı uzun okunur” diye not düştüğü sözcüğün Farsça “mûsikar”dan geldiğini belirtiyor; “mûsîkar”ı da şöyle açıklıyor: “1. Mizmar çeşidinden sıra, kalem, düdük; kaval, dervişlere mahsus bir saz. 2. Rüzgâr estikçe gagasındaki deliklerden türlü türlü ses çıkardığı için ‘musikî’ sözünün de bundan alındığı rivayet olunan mevhum bir kuş”. Sevan Nişanyan ise “musiki” sözcüğünün Arapçadan geldiğini belirtiyor ve eski Yunan’daki “mousikē” ile de ilişkilendiriyor sözcüğü.
“Mousikē: Mousa’lara ait dokuz sanatın her biri, özellikle müzik ve lirik şiir.”
“Moûsa: mitolojide sanat tanrıçası, ilham perisi, Müz.”
Samet Sabuncu’nun sorusu bu kadar ayrıntı gerektirmiyordu; ama ben “mızıka, mozaik, musiki, müze, müzik” sözcüklerinin tümünün eski Yunancadaki “moûsa” ile ilgili olduğunu da yazdıktan sonra Samet Bey’in beklediği yanıtı vereyim. Sözcük “musiki” diye yazılıyor; ı’sı da yok, şapkası da yok.

15 Ağustos Pazartesi

Yazılmasından 51, yazarının ölümünden 41 yıl sonra bulunup yayımlanan bir kitap: Orhan Kemal’in “Yüz Karası” (Everest Yayınları) adlı romanı. Işık Öğütçü, kitabın başına eklediği, ”Kayıp Romanın İzinde” adlı yazıda, babasının bütün yazdıklarını bildiğini sanırken bu romanı keşfetmesinin heyecanını anlatmış. İstanbul Son Saat gazetesinde bölümler halinde yayımlanmış roman; ama kitap olarak basılmamış. O zaman gazetelerde roman yayımlanırdı ve her gün romanın bir bölümünün yayımlanmasına “tefrika edilmek” denirdi. Birçok önemli roman, okurla ilk kez gazetelerde buluşmuştur. Işık Öğütçü de babasıyla yapılan bir röportajda romandan söz edildiğini okuyunca romanın peşine düşmüş ve gazetedeki tefrikasına ulaşmış. O röportajda, “… bir akşam gazetesinde ne gibi yenilikler olmalıdır?” sorusu üzerine Orhan Kemal’in verdiği yanıt da ilginç: “Bir edebiyat adamı olarak temennim öteki gazetelerin bir hayli ihmal ettikleri sanat - edebiyat yanına önem vermesi, bunun için de sayfalarını genç istidatlara açmasıdır.” 50 yıl sonra gazetelerimizin sayfalarını hangi yeteneklere açtıklarını gördükçe zamanın hep daha iyiye, daha güzele götürmediğini bir kez daha ve derinden kavrıyor insan. Romana gelince… Edebiyatın ölümsüzlüğünün kanıtı... Üzerinden yıllar geçse de has edebiyat eskimiyor, değerinden bir şey yitirmiyor.

16 Ağustos Salı

Eğitimci Ayhan Yılmaz diyor ki: “ Güzel Türkçemizde ‘sigara içmek’ yerine ‘ sigara tütmek’ kullanılırsa daha anlamlı olmaz mı?”

Olur da nasıl sağlayacağız bunu? Birçok dilde “sigara içmek” anlamındaki eylem, “tütmek, tütsü” gibi sözcüklerle ilişkilidir zaten. Türkçede de “tütün”, “tütsü” gibi sözcükler “tütmek”ten gelir. “Tütün” hem bitkinin hem de sigaranın adı olarak kullanıldığı gibi, halk arasında “duman” anlamında da kullanılır. (Türkülerde geçer: “Çamlığın başında bir tütün tüter” vb.) Keyifli, özel bir sigara içimi kastedildiğinde “tüttürmek” eylemi şu anda da kullanılıyor; ama “Beni çaldır.” demeleri bile yadırgamayan halkımız, “Sen hâlâ tütüyor musun? Bırak artık şu tütmeyi.” dendiğinde büyük olasılıkla tepki gösterecektir.

17 Ağustos Çarşamba

İşte sevindirecek bir haber: Aziz Özkan, TDK Türkçe Sözlük’te “çoğaltım” sözcüğü olmasına karşın, “azaltım” sözcüğünün bulunmadığını saptayınca durumu Türk Dil Kurumuna bildirmiş. Kurum ne yapmış? “Azaltım” sözcüğünü sözlüğe eklemiş, bunu da Aziz Özkan’a bir yazıyla bildirmiş. Alkışlar TDK’ye…Sözlükte “yoğuşma, yoğuşmak, yoğuşturmak” sözcükleri de yok. “Buharın sıvı duruma gelmesi” anlamında bir sözcük “yoğuşma”. Türemişleriyle birlikte TDK, bunu da katar mı ki sözlüklerine?

18 Ağustos Perşembe

Ayvalık’tayım. Nasıl özlemişim Ayvalık’ın denizini, havasını, suyunu. Ayvalık’ın her şeyini özlemişim de pazarı başka. Tazecik otlar, yeşillikler, sebzenin, meyvenin şaşırtmayan, bildiğimiz tadı. Bugün arka arkaya üç başarılı sefer düzenledim pazara; ama aklım hâlâ orada. Dördüncü seferi de yapsam mı acaba?

Yine 18 Ağustos Perşembe

Mustafa Yıldırım’ın Samim Kocagöz 2002 Edebiyat Ödülünü kazanan romanı “Ulus Dağı’na Düşen Ateş”i Tarık Konal, torunumun doğumundan 15 gün kadar önce ona, Aras’a imzalamıştı. Güner Günay’ın yazdığı “Her Kuşakta Atatürk” (Babıali Kitaplığı) ile Herbert Melzig’in yazdığı, Ahmet Arpad’ın çevirdiği “Kemal Atatürk - Osmanlı’nın Çöküşü, Türkiye’nin Dirilişi” (Alfa Yayınları) adlı kitapları ise başka kitaplarla birlikte Ayvalık’a getirdim. Her gelişimde taşıyabildiğim kadar kitabı Ayvalık’a getirmeye çalışıyorum. Hem İstanbul’daki evi rahatlatmak hem de Ayvalık Belediyesi eğer uygun bir yer gösterirse Ayvalık’ta bir kütüphane açmak için. İnsan doğduğu yere bir borçluluk duyar ya, ben de Ayvalık’a borcumu, bir kütüphane ile ödemek istiyorum. Eğer gerçekleşecek gibi olursa okurlarımdan ve dostlarımdan da yardım isteyeceğim elbette.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (25 Ağustos 2011)

10 Ağustos Çarşamba

KEGEV’in (Kuşadası Eğitim ve Geliştirme Vakfı) düzenlediği M. Sunullah ARISOY ödülü, bu yıl şiir dalında verilecekmiş. “M. Sunullah ARISOY' un Türkçeye gösterdiği özen ve emek göz önüne alınarak, ödüle katılacak yapıtların değerlendirilmesinde Türkçeye özen, belirleyici ölçüt olacaktır.” deniyor ödül duyurusunda. 31 Aralık 2011'e kadar, altı adet kitap ya da dosya ile katılınabilecek yarışmanın seçici kurulu, Burhan Günel, Arife Kalender, Hidayet Karakuş, Ayten Mutlu ve Ahmet Özer'den oluşmakta. Ayrıntılı bilgi, kegev.net@hotmail.com adresinden istenebilir.

Ş. Avni Ölez Şiir Ödülünün katılım koşulları da böyle; yine kitap ya da dosya gönderilebiliyor. Yalnız başvurular 31 Ekim 2011 tarihinde sona erece. Daha çok bilgi Burhan Günel’den (gunelburhan@gmail.com) alınabilir.

12 Ağustos Cuma

Söze, “Onca kitap, dergi okudum ve okuyorum, ama, sadece zamanında GırGır dergisini alır almaz önce son sayfayı açar, rahmetli Oğuz Aral'ın tiplemesi ‘Avanak Avni’yi okurdum. ‘Cumhuriyet Kitap’ ekinde de aynı şey oluyor. Her sayısında önce sizi okuyorum.” diye başlayıp gönlümü fetheden Samet Sabuncu, Fransızca bir şarkı için, “Bu şarkı Türkçeye de çevrildi.” diyen sunucuya, “O sizin dediğinize, Türkçe söz yazmak denir” diye anında tepki gösteren, Ataol Behramoğlu’nun “ne kadar” yerine “na kadar” dediğini duydukça kahrolan bir okurum. Karısının uyarısı doğrultusunda sorularını elemeden geçirmiş, bana göndermek üzere dört soru seçmiş. İlk ikisini bu hafta, ötekileri önümüzdeki hafta yanıtlamaya çalışacağım.

“İcraatlar... Bu söyleyiş şekli doğru mudur? Ben, ‘icra’ sözcüğü tekil, ‘icraat’ olunca zaten çoğul oluyor diyorum. Doğrusu nedir acaba?”

“1. Akıtma, akıtılma 2. yapma, yerine getirme, bir işi yürütme 2. bir müzik parçasını çalarak gösterme” gibi anlamların yanında hukuk terimi olarak “Alacaklıya karşı ödemekle yükümlü bulunduğu bir şeyi, adli bir teşekkül vasıtasıyla temin etme” anlamına geliyor “icra” sözcüğü. Samet Bey haklı, çoğulu da “iş, işler, yapılan, tatbik edilen şeyler” anlamında “icraat”. Ancak tam bu noktada sorun başlıyor ve “Doğrusu nedir acaba?” sorusuna kolayca yanıt verilemiyor. Samet Sabuncu 58 yaşında olduğu için, bu Arapça sözcüklerin (asıllarında) taşıdıkları anlamları, bu anlamlar arasındaki ayrımı biliyor. Ya biz şimdi ne yapmalıyız? Yeni yetişen kuşaklara Arapça sözcükleri Arapçanın kurallarına göre kullanmaları için Arapça mı öğretmeliyiz? Bilene, göz yummak, kulak tıkamak zor gelir; ama bence gençlerin “icraatlar” demesini, daha genelleştirerek söylersek böylesi durumlarda Arapçanın kurallarına bağlı kalmamalarını anlayışla karşılamak zorundayız.

İkinci sorusu da şu Samet Bey’in:

“Geçen gün TV kanallarının birinde Sayın Uğur Dündar haberleri sunuyor ve bir yerde ‘eski Yargıtay başkanı’ dedi. Ben yine ayaklara kalktım. Bu şekilde kullanılınca sanki yegâne eski başkan, sözü edilen kişi imiş gibi bir ifade çıkmıyor mu? Oysa bu ve birçok makamda hep eski başkanlar oldu ve olacak. O halde eski başkanlar için "..... eski başkanı" ya da "eski ..... başkanlarından" demek gerekmez mi? Yanılıyor muyum acaba?”

İşte bu, çok tartıştığımız, üzerinde, ayrı ayrı zamanlarda çok durduğumuz bir konu. “Eski Yargıtay başkanlarından” denir, “Yargıtayın eski başkanlarından” da denir; ama “Yargıtay eski başkanı” denmez. Neden denmez? Açıklamaya çalışayım: Belirtisiz ad tamlamasını, ad tamlaması yapan, sözcüklerin yan yana durmasıdır. Aralarında eklerle sağlanan bir bağ yoktur. Bu yüzden tamlamayı oluşturan sözcükleri birbirinden ayırırsak tamlama bozulur. Belirtisiz ad tamlaması denince herkesin aklına nedense “kapı kolu” gelir ya, biz başka örnekleri de düşünelim: “masa örtüsü, tıraş bıçağı, yemek kaşığı, su bidonu, yağ kandili…” Bunların tümü, belirtisiz ad tamlamasıdır. Bu tamlamaları oluşturan iki sözcüğün arasına başka bir sözcük koyabilir miyiz? Deneyelim: “Yağ eski kandili, su plastik bidonu, yemek gümüş kaşığı, tıraş yeni bıçağı, masa keten örtüsü…” Olmuyor değil mi? Olmaz, çünkü belirtisiz ad tamlamasını bölemeyiz, tamlayanla tamlananın arasına başka sözcük sokamayız. “Yargıtay başkanı”nın dilbilgisel tanımı ne? Belirtisiz ad tamlaması. Öyleyse onu da bölemeyiz, araya (eski, yeni vb.) başka sözcük sokamayız.

13 Ağustos Cumartesi

Doğan Almasulu’nun, dijital baskıyla 100 adet çoğalttığı şiir kitabının adı, önce bir duraksatıyor insanı. Yanlış mı okuyorum, Türkçe mi, başka bir dil mi, diye bakıp kalıyorsunuz kitabın kapağına: “Ahıyaaaak”. “Bu şiir kitabı Holoyır bildirgesinin somut karşılığı bir yapıttır” diye başlayan “Önsöz Yerine”de, bu sözcüğün açıklaması var mı diye baktım. Bu kez de aklım “Holoyır”a takıldı. “Çok boyutlu geçişken bütünlüğü gösteren yapıya işaretle yeni sanatın adı, HOLO (Holografik bütünlük) ve YIR (şiir, ezgi, söyleyiş) sözcüklerinin birleşimi olan HOLOYIR’dır.” diye bir tanım… Sonraki sayfalardaki uygulamaya bakınca söylenmek isteneni anladım galiba. Dahası, dizgideki görsellik kastediliyorsa bana pek yabancı değil, “Tanrıkadın” adlı romanımda ben de kullanmıştım. Kitabın arkasındaki şiiri alıntılayayım: “dur / gelmekte erguvan belirsizlik / mahkûma yollanmamış mektup / daha unut kendini baltanın ağzında…”

“Galata Kulesi” (Sone Yayınları) Aydın Meriç’in ilk şiir kitabı. En beğendiği odur diye, kitabın arkasına aldığı şiiri yazıyorum yine: “Halbuki / Mendili kolonya kokan bir kız / Okunaksız bir yazıyla / Açsaydı mühürlü kilitlerini / betimlenmezdi bu gelgeç ruhun / Mutlağı bulma tutkusu / Ve ben de ağaçlara kazımazdım / Bütün balinaların karaya vurduğunu”.

Sone Yayınlarından bir başka şiir kitabı, Hakan Sürsal’dan: “ses, çorba ve taze ekmek”. Ondan da arka kapak şiiri: “‘gün çığlıklarla batıyor’ / bize mi? / ‘camda yakamoz demeti’ / olası / ‘sıcacık ekmek’ / en yakını.”

“Istırancalar Sevdası” yine bir Sone Yayıncılık kitabı. Şairi: Sevim Hamdi Alp. Arka kapakta şiir yok. Ben de tadımlık olarak, “Gölgesinde” adlı şiirin ilk dörtlüğünü seçtim: “Karadeniz’in coşan rüzgârı, / Yıldız dağlarının belini sarar. / Horon teper kayınla meşe, / Bülbül ağlayarak yuvasın sorar.”

Hasan Akarsu’dan bir şiir, bir de şiir ağırlıklı deneme kitabı; ikisi de Öğretmen Dünyası yayını: Şiir kitabının adı: “Taşı(n) Suyu Şiir”, deneme kitabının adı: “Şiir Göz(e)leri”. “Yaşamın İki Ucu” adlı kısa şiiri alıyorum buraya: “Bebeksiniz bebek bağında / Bebek arabasında / Sevinciniz Gözlerinizin yaşında // Yaşlısınız yaşlılık bağında / Ayrılığın yasında / Diliniz sevginizin karşılığında”.

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (18 Ağustos 2011)

2 Ağustos Salı

ABD’yi tek sözcükle özetlemek gerekse en uygunu “büyük” olur. Ülke büyük; koca bir kıtaya yayılmış. Bizde New York’u görmeyeni “entel” saymazlar; ABD’nin batısında yaşayan kitlenin büyük çoğunluğu New York’a hiç gitmemiştir, gitmeye niyeti de yoktur. Komşu eyalet, ayrı devlettir onun için. Dünyanın geriye kalanı ile ancak oralarda büyük bir felaket olmuşsa bir anlığına ilgilenir. ABD’nin Irak’a demokrasi götürmek için girdiğine yürekten inanan Amerikalı, Irak’ın nerede olduğunu bilmeyebilir.

ABD’de her şey büyük. Biraz abartacağım: Kahve fincanları çorba kâsesi, çorba kâseleri tencere kadar. Yemek tabakları servis tabağı büyüklüğünde, porsiyonları da öyle. İki kişiyi rahatça doyuracak yemeği Amerikalı bir oturuşta yiyebilir; yiyemediğini paketletip alır zaten. Hıyarlar, patlıcanlar kol kadar, bamyaların boyu neredeyse karışla ölçülecek. Patatesin, soğanın, kabağın her rengi, her boyu dizim dizim. Sivri yeşil, tatlı biberlerimizi özledim. Biber olarak ya zehir gibi acı Meksika biberleri var ya da bizde de artık sarısı, kırmızısı da satılan, etli, büyük, yeşil dolmalık biberler. Kuzu eti pek yok; bulunsa da kokusu ağır olurmuş, pek sevilmezmiş; ama marketlerde dana etlerinin yanı sıra Angus ve domuz eti bol, buffalo eti bile var. Balık, okyanus balığı. Okyanus balığı, kiloyla satılabilecek boyda, pembe, beyaz bir çeşit et demek. Başı ve kuyruğu olan balık varsa o ya Yunanistan’dan gelmedir, ya İtalya’dan. “Yoğurt” sözcüğünü İngilizceye soktuğumuzla övünürüz; ama Amerikalı yoğurt ile Türkiye arasında bağlantı kurmaz, olduğunu da bilmez. Tanımlamak gerektiğinde “Yunan yoğurdu” diye söz eder yoğurttan. Yoğurdun meyvelisini yapar, dondurmasını yapar; donmuş yoğurdu çeşitli kuruyemişlerle, meyvelerle tatlandırıp satan; yalnız donmuş yoğurt satan dükkânlar var. Zeytinyağı İtalya, İspanya ve Yunanistan’dan gelir. Yunan baklavasını, “feta” adlı Yunan beyazpeynirini her yerde bulabilirsiniz; Türkiye’den gelen yufka, erişte, pul biber, zeytin vb.ini ise yalnız Ermeni marketleri satar.

3 Ağustos Çarşamba

Fotoğrafını da koymuş Uğur Bilge. Hastadan başka bir şey taşınabilirmiş gibi, “HASTA NAKİL AMBULANSI” yazıyor aracın üzerinde. İlk sözcük Farsça, ikincisi Arapça, üçüncüsü Fransızca. Oysa “cankurtaran” ne güzeldi; tümden unutuldu. Çocuklar, gençler bilmiyorlar bu sözcüğü, hiç duymamışlar. Edebiyat öğretmeni bir arkadaşım sınıfında sormuştu. “İtfaiye” anlamına gelebileceğini tahmin etmiş çocuklar. “Özalizmle başladı bu İngilizce sevdası. Kalemini gözümüze gözümüze soka soka ‘konsensüs’ dedikten sonradır ki ‘plazalar’, ‘şov rumlar’, ‘marketler’ sardı her yanı. Bu salgına esnaf para hırsıyla sarılıyor da devlet nasıl bir dürtüyle halkın vergileriyle aldığı arabaya İngilizce ad koyabiliyor?” diyor Uğur Ağabey. Çünkü devlet hiçbir zaman halkın dilini sevmemiştir. Devletin başındakilerin de mayası neyle karılmışsa artık, “meşrebine” göre, kimi İngilizceye yaslanır, kimi Arapçaya.

5 Ağustos Cuma

Başka ülkelerde yaşayanların tümüne aynı gözle bakmamak gerek; biliyorum; ama başkalarının var ettiği uygarlıkta yer kapmaya çalışanlara pek sıcak yaklaşmıyorum doğrusu. “Beyin göçü” diye nitelediğimiz olguda bile, yabancı ülkelerde bulunanlar, oralarda aynı zamanda ülkelerini temsil ederler. Bir de rahata, kolaya koşanlar var. Hollanda’daydı, bir hafta önce Türkiye’den gelmiş genç bir hanım: “Burada ne elektrik kesiliyor ne de su. Bir daha döner miyim Türkiye’ye?” demişti de donup kalmıştım. “Sen memleketini elektriği, suyu kesilmeyecek duruma getir. Hiçbir katkının bulunmadığı uygarlıktan pay kapmaya çalışmaya ne hakkın var?” diyemedim; ama hiç de unutmadım bu sözleri. Aman aman! Herkesin ülkesi kendisine. Bütün kargaşasına, karmaşasına, kavgasına karşın ben Türkiye’yi özledim. Yalnız bu kez, kızımdan ayrılmaktan daha zor bir ayrılık bekliyor beni: Torundan ayrılmak. Akşamdan sabaha özlerken, anasından babasından kıskanırken nasıl olacak bu ayrılık? Ona baktıkça bir yandan bunu düşünüyorum bir yandan da insanoğlunun doğduğunda ne kadar güçsüz olduğunu. Çok sağlıklı bir bebek Aras; ama kendi başına bırakılsa ölür. İnsanoğlu ana karnındaki gelişmesini tamamlamadan doğuyor, diyenler haklı olmalı: yoksa öteki memeliler gibi, doğduktan kısa süre sonra ayağa kalkar, dolanır, karnını doyurmanın yolunu bulurdu insan da. Yeryüzündeki memelilerin çoğu, (belki tümü) bir haftada, on günde kendi yaşamlarını sürdürebilecek duruma geliyor. Oysa insanoğlu aylarca kafasını dik tutamıyor, kolunu bacağını istediği doğrultuda kullanamıyor. Onu besleyecek, temizleyecek birileri olmasa yaşamını sürdüremez; tek başına canlı kalmayı bile başaramaz.

8 Ağustos Pazartesi

12 saat 15 dakika… Amerika’nın batı ucundan Avrupa’nın doğu ucuna gelmek bu kadar kısa bir yolculuk. Yine de zor. Ama geldim işte, memleketteyim. Yurt dışından döndüğümde en çok bir aracın altında kalmaktan korkarım. Orada sizin yola indiğinizi gören aracın durmasına alışmışsanız burada çiğnenmeniz işten bile değil. Bir kez, önünden geçmek için bir otomobili durdurmuştum da “Utanmıyor musun koskoca arabayı durdurmaya!” diye bir de azar işitmiştim. Ceza ile korkutmak mı gerek? Yayaya öncelik tanınması nasıl sağlanacak bu ülkede?

9 Ağustos Salı

Yokluğumda ev adresime gönderilen yayınlar arasında dergiler çoğunlukta. Dört tane kitap çıktı kolilerden. Biri, Mehmet Güler’in yeni romanı “Benibekle Çiçeği” (Cumhuriyet Kitapları). Çok sevdiğim bir insan Mehmet Güler, yirmi yıllık arkadaşım. Kitabın arkasını çeviriyorum hemen. “Mehmet Güler’den, ülkemizin ‘Küçük Amerika’ olma sevdasına tutulduktan sonra yaşadığı ‘ileri’ görünüşlü ‘tersine’ dönüşüme, Adana özelinde ayna tutan bir çağ romanı… Kendi deyişiyle ‘faytoncuların piri’ İdris Usta’dan el alan, ata sevdalı, faytonuna tutkun bir faytoncunun işinin, ekmeğinin elinden alınmasına umarsızca başkaldırısının öyküsü…” yazıyor. Gönül Çatalcalı, adı gibi bir gönül insanıdır. Şunlar da Çatalcalı’nın kitabının arkasında yazanlardan: “Kahkahayla gözyaşı arasında gelip giden zamanların birinde, öykü çıkageliyor bir kanat çırpımı uzaktan; güvercin beyazı kadar duru ve temiz.” Anlaşılmıştır ya, kitabın adı: “Güvercin Beyazı” (Pupa Yayınları). Kadın Yazarlar Derneği’nin “YAZİZMİR” kitabını da göndermiş Gönül. “YAZİZMİR”, İzmir’de “Özgürleşmek, dönüşmek, dönüştürmek için…” yazan kadınları anlatıyor, onların yazdıklarına yer veriyor. Son kitap da Kemal Gündüzalp’in çocuklar için yazdığı öyküleri topladığı, “Çiçek Olmak İstiyorum” (Kanguru Yayınları). 2010 Ayfer Öneysan Çocuk Yazını Emek Ödülünü kazanan kitap, “… bir yazarın uzun yıllar içinde oluşturduğu bilgi, deneyim, gözlem ve yetilerinin çocuklarla buluşmasıdır. Çocuklarla yürüyen, onlarla düşünen, onlarla üzülüp sevinen bir yazarın öyküleridir bunlar.” diye sunulmuş.

Dergilere gelince… “Kar” var, “Evrensel”, “Tiroj”, “Yolculuk”, “Akköy”… Okunmak üzere hepsi sıradalar…

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (11 Ağustos 2011)

27 Temmuz Çarşamba

Üç ay kalmama karşın ABD’den pek az söz ettim bu kez. Oysa madem ABD’yi bu kadar uzun süre ve içinden gözleme şansım oldu, bunu okurlarımla paylaşmalıyım. Avrupa’nın çeşitli ülkelerine sıklıkla gidilebiliyor; ama Amerika’ya gelmek zor.

Bütün dünyaya olduğu kadar Türkiye’ye de etkisi var Amerika’nın. Ortalamaya vurulsa Türkiye’ye etkisi, büyük olasılıkla, dünyanın öteki ülkelerine etkisinden çok daha fazla. Amerika’da kuş uçsa Türk TV’lerinde haber olur. Amerika’nın neresinde ne olsa burada yaşayan kızımdan daha önce öğreniyorum ben. Türk TV’leri için öncelikli haber: ABD’de olan biten her şey… Yakınlık habercilik ile sınırlı değil. Amerikalı gibi yiyen (fast food), onun kadar şişmanlamaya başlayan (obezite); onun içtiklerini içmeye (“cola”lar), giydiklerini giymeye (blue jean) özenen, onun gibi davranan (“Hey dostum, çak!”), onun gibi konuşmaya çalışan, üstelik kitlelere örnek, “rol modeli” olan, onları ardına takıp sürükleyen Amerikan taklitleriyle doludur Türkiye. Bu bakımdan pek yakınız birbirimize; ama aslında Türkiye’ye göre, dünyanın öbür ucundadır Amerika. Uzaktır; çünkü bir yığın söylenti duyarız hakkında, hiçbiri doğrulanmaz. Uzaktır; çünkü Amerikalı için Türkiye, Asya’da herhangi bir Müslüman ülkedir. Nasıl bir yer olduğunu merak bile etmez. Ne bir yakınlık duyar Türkiye’ye ne kendisiyle arasında bir bağ kurar. Türkiye’de nasıl taklit edildiğini ise hiç bilmez; bilse de umurunda bile olmaz. İşte, en acıklısı budur: Senin varlığından bile haberi olmayan insanlara benzemek için ömür çürütmektesin Türkiye.

Son yıllarda Türkiye’den ABD’ye en çok gelenler gebe kadınlar. ABD, burada doğan bebeklere Amerikan yurttaşlığı vermekteymiş çünkü. Yedinci aydan sonra yolculuk sakıncalı olduğu için altı - yedi aylık gebeyken bir ya da birkaç yakını ile ABD’ye gelen kadınlara dört - beş ay kalacakları dayalı döşeli bir ev sağlamak, doğum yapacakları hastaneyi ayarlamak gibi işleri yapan insanlar var. Üstelik paralı Türkler bunlar, en pahalı semtlerde, en lüks evlerde kalmak isterler. Gebe Türkler sayesinde böyle bir iş kolu oluşmuş Amerika’da. Biliyorum; çünkü kızımın bir arkadaşı bu işi yapan bir kadının yanında çalışıyor. Ne kadar gurur verici! Yurdunu, milletini özünden çok sevmeye ant içen Türkler, yavruları ABD vatandaşı olsun diye şimdi Amerika’da doğurmaya koşuyor. Yeni kuşak Türklerde çok Amerikan yurttaşı olacak. Bir insan ABD yurttaşı ise yurduna ihanet edebilir mi? Hani, çıkarlar çatıştığında, tavır almak gerektiğinde… Bu da öyle bir soru işte!

29 Temmuz Cuma

Adil İzci, “eklemek” dururken “ilave etmek” diyenlerin arttığına dikkatimi çekmiş, “Diyelim yemek tarifinde hemen herkes, ‘Bir miktar tuz ilavesinde bulunuyor’ da ‘bir miktar tuz eklemek’i aklına getiremiyor. ‘İlavesinde bulunmak’, ‘eklemek’; ilki sekiz hece, ikincisi üç; üstelik Türkçesi!” dedikten sonra, “atıyorum” sözcüğüne değinmişti. Ben de farkındayım, son birkaç yılda inanılmaz ölçüde yaygınlaştı bu kullanım. Bakıyorsunuz en ciddi konuşanlar bile “Örnek veriyorum!” anlamında “atıyorum” diyor. “Daha dün, bir sanatçı, yeni kitabından söz ederken, ‘Mesela, atıyorum’ diye söze girdi. İşin tuhafı, kimi iyi yazarlarımız bile kullanıyor.” diyor Adil İzci. En hafifinden kaba bir söyleyiş olduğu fark edilmiyor mu? Niye herkes durup dururken “atmaya” başladı? “Yok böyle bi(r) şey” kullanımına da değinmiş Adil Bey. TV programlarına ad olan (“Yok Böyle Dans” mıydı?) türevleri bile üretildi. Daha önce değinmiştim; “yok”, derken “var” denmek istenmesi aykırı gelmişti bana. Bunlar fark edilmeyecek gibi değil; ama Adil İzci’nin değindiği “noktasında” kullanımını fark etmemişim. “Bu sözcüğe yeni bir anlam kazandıran, bir siyasetçi… Diyelim, ‘Bu ucubenin yıkılması noktasında…’, ‘Bu riskleri azaltma noktasında…’ vb. Anladığım kadarıyla söz konusu sözcük, ‘aşamasında’, ‘bu konuda’ gibi anlamlarda kullanılmak isteniyor ama olmuyor. Laf ola beri gele tarzında yeğlenemez bir sözcük, yıllar içinde, uzun yıllar içinde oluşmuş anlamı, anlamları vardır, onları bilmeden yeni bir anlamla kullanmaya kalkarsanız, böyle sırıtır o sözcük. Bizde kötü örnekler çabucak yayılır ya, bu da öyle oldu bile. Artık düzeltebilirsen düzelt. Bir de ‘nokta’dan hareketle kullanılan bir sözcük, ‘son’u, ‘bitiş’i çağrıştırır, oysa bu kullanım, yineleyeyim, ‘aşama’, ‘konu’ gibi anlamlarda, yani bir ‘sürerlik’ içeriği söz konusu…”

Benim fark etmediğim başka bir inci de Adil Bey’in dediğine göre, “‘Önümüzdeki maçlara bakacağız’, ‘Üç puanlık sistemde her şey mümkün’ gibi kalıplarla aynı yaşlarda olan “Lig uzun bir maraton” kalıbı! Şöyle diyor Adil İzci bu kalıp için de: “Birinden birinin aklına gelmiyor mu acaba, maratonun uzunu kısası olmaz; bütün maratonlar 42 küsur kilometredir.”

1 Ağustos Pazartesi

Her gelişimde böyle oluyor. Kızıma okuması için kitaplar getiriyorum; sonra burada bırakmaya kıyamayıp çoğunu geri götürüyorum. Kendisi de 35’ine yaklaştığı için Ece Temelkuran’ın “İkinci Yarısı” (Everest Yayınları) kitabını getirmiştim. Temelkuran’ın “Bir rüya gördümdü. Niye gördümdü, hiç bilmedimdi.” gibi canlı, hareketli anlatımına, zekice buluşlarına, kadınları ve erkekleri anlattığında iyice görünür duruma gelen gözlem gücüne bayıla bayıla okudum kitabını. Attila İlhan’ın nasıl da halkın gönlünde taht kurduğunu anlattığı, ölümünün ardından yazılmış yazıda geçen, “Şairler, halklarının ümitsize aradığı sözcükleri bulanlardır.” tümcesinin güzelliğine bakar mısınız? Okudum, bitti; ama kitap imzalı, bırakabilecek miyim; belli değil. Ayşe Kulin’in “Hayat” ve Hüzün” adlarını taşıyan kitaplarını bırakacağım; imzalıları İstanbul’da, evde. Erendiz Atasü’nün “Açıkoturumlar Çağı”nı çok sevmişti. Bu yılın Yunus Nadi Ödülünü alan “Hayatın En Mutlu An’ı” kitabındaki öyküleri de sevecek, biliyorum. Onun da imzalısı evde. (Getireceğim kitapları seçerken bende çift olanlara öncelik verdiğim de ortaya çıktı galiba. Ayıp, biliyorum; ama ne yapayım, öyle!) Selçuk Tanç’ı, Gençlik Kitabevi Öykü Ödülünü aldığından beri tanırım. İlk öykü kitabı “İlk Çığlık”ı (geniş kitaplık) okurken kimi öykülerini anımsadım. Tanç’ın öykü dünyası, gerçekle düşü birbirine bağlayan görünmez ipliklerle örülmüş. Gerçeğin en uzağında dolaşırken en katısıyla burun buruna getiriyor okuru. O da iki kitap göndermişti; birini gönül rahatlığıyla yanımda getirdim.

Yabancı yazarlar, çeviri kitaplar konusunda bu denli kıskanç değilim. Sözgelimi, Louis William Flaccus’un “Sanatçılar ve Düşünürler” (Kapı Yayınları) adlı kitabını gönül rahatlığıyla bırakacağım. Juan José Millás’ın “Dünya ve Ben” (hayykitap) adlı romanını da okudum. Kitabı Saliha Nilüfer İspanyolca aslından çevirmiş. Millás’ın, yoksulluk içinde geçen çocukluğundan başlayarak anlattığı, kendi yaşam öyküsü… Şöyle demiş bir yerinde: “Şimdi olduğu gibi, ne zaman bir deftere yazı yazacak olsam, sanırım elinde elektrikli neşteriyle babamı andırıyorum, çünkü yazma edimi de yaraları aynı anda hem deşiyor hem dağlıyor.” Anna Ahmatova’nın “Son Buluşmanın Şarkısı”nı (edebiyat koop) şiir tadından uzak kalmamak için yanıma almıştım; ama beklediğim şiir tadını pek bulamadım. Şiiri hangi dilde yazılmışsa o dilde okunmalı; işin içine çeviri girince tadı kaçıyor. “Rastlantısal”ın yazarı Ali Smith’in öykü kitabı, “Bütün Hikâye ve Diğerleri”ni (Everest Yayınları) kızımın çok seveceğini kestirdiğim için getirdim. Anne olarak bu kadarcık bir özverim de olsun artık!

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (4 Ağustos 2011)

17 Temmuz Pazar

Rönesans ile Amerika’nın ne ilgisi var? Eğlenmek için fırsat arayan Amerikalı 1963’ten beri bu adla festival düzenliyormuş. Bulunduğumuz küçük kasabada bile bu yıl düzenlenen, 27.’si. Adı Rönesans; ama Ortaçağ canlandırılıyor. Herkes Ortaçağ kıyafetlerine bürünüyor; kadınlarda kabarık uzun etekler, açık yakalar, taçlar, inci boncuk; erkeklerde diz üstünde biten balon pantolonlar, çizmeler, pelerinler… Korsan kıyafeti giyen mi ararsınız, kraliçe kostümleriyle salınan mı? Ellerde eski tipte bira maşrapaları, mızraklar, zırhlar, ok ve yaylar… Yalnız giysilerle değil, özel olarak düzenlenmiş mekânlarla, çadır ve çardak benzeri stantlarla, saman balyalarından oluşan oturma yerleri ile, eski yaşam tarzı canlandırılıyor. Bir yanda Ortaçağ müzikleriyle Ortaçağ dansları yapılıyor; öte yanda eski İngilizce ile tiyatro oyunları sergileniyor. Daha doğrusu festivale katılan herkes eski İngilizce konuşmaya çalışıyor; ama çoğu pek de başarılı olamıyormuş. Filmlerde gördüğümüz kocaman hindi butları kemiriliyor, bal birası denen eski tipte bir bira satılıyor. İşin özünde elbette ticaret var yine. Ne de olsa burası Amerika. Ortaçağı ya da Rönesans’ı anımsatan her türde hediyelik eşya satışta. Kına yakılıyor, fal bakılıyor, eski tipte şapkalar, çantalar, şallar, her şey satılıyor. Kısaca, yok, yok. Asıl ağırlık atlı savaş oyunlarında. Saman balyalarıyla çevrilmiş bir alanda yarışmalı gösteriler sunuluyor. Kraliçenin gelmesi bekleniyor önce; çünkü oyunları onun başlatması gerek. Temsili kraliçe bütün gösterişiyle ve arkasında bütün maiyetiyle gelip yerini aldıktan, savaş oyunlarına katılacak olanlar kendisine teker teker sunulduktan sonra kraliçe yarışmaları başlatıyor. Atların üzerinde, ellerindeki mızraklarla lahanaları parçalayan, halkaları mızrağa geçirmeye çalışan, dövüşen savaşçılar, izleyenlerden istedikleri alkışı da sıklıkla alıyorlar.

O alanda gezerken ve insanların nasıl da eğlendiklerini imrenerek, özenerek gözlerken bizde buna benzer eğlenceler düzenlenebilir mi, diye düşündüm durdum. Ramazan şenlikleri gibi değil, turistik de değil; kendimiz için. Yalnız Osmanlı’ya saplanıp kalmayalım ama! Sözgelimi adı “Anadolu Şenliği” olsa, gelmiş geçmiş bütün Anadolu uygarlıkları, giyinişleriyle, yaşam biçimleriyle canlandırılsa… Hititler, Frigler, Lidyalılar, İyonyalılar, Urartularla ve elbette Selçuklular ve Osmanlılar… Truvalı Helen’le Hürrem Sultan el ele, Hititli genç kızla Lidyalı delikanlı kol kola… Güzel olmaz mı? “Yüksek sesle düşünmek” derler ya, ben de yazarak düşünüyorum. Hem üzerinde oturduğumuz beş bin yıllık uygarlıkları araştırma, öğrenme fırsatı olur bize, hem de aynı toprakları paylaştığımız eski uygarlıkları benimsememize, onlarla aramızda çoktan kurulması gereken bağı kurmamıza yardımcı olur. Kim yapar? Belediyeler mi? Ticaret de olsun eğlence de. Eğlenmeyi başarsak, inanıyorum, yaşamayı daha çok seveceğiz, daha dingin, daha güler yüzlü insanlar olacağız. Biz bu kadar renkli şenlikler düzenlemeyi başarsak turist kendiliğinden gelmez mi, gelir, hem de koşa koşa.

20 Temmuz Çarşamba

Türkçe bilmeyen bir torunum olmasına asla katlanamam; bu yüzden babasına Türkçe öğretmekle işe başladım. “Türkçe yazıldığı gibi okunur”u gel de damada anlat. Herkes o harfi nasıl okumayı öğrenmişse öyle okuyor. E’leri “e” diye okutmak çok zor, “ı” diye bir harf tanımıyor, “ü” ile hiç karşılaşmamış, “u” sesini çıkaramıyor, ş’yi, ç’yi hiç bilmiyor; ama yılmak yok, “yola devam”!

23 Temmuz Cumartesi

Başka bir gazetenin kitap ekine yeni çıkan kitabımı nasıl yazdığımı anlatan bir yazı yazdığım için Türkçe Günlükleri’ni okumaktan vazgeçen “eski” okurlarım da var; her hafta bizim Kitap ekini sondan başlayarak okuduğunu söyleyen okurlarım da. Okuyan da okumayan da, seven de sevmeyen de sağ olsun. Katkılarıyla varsıllaştıran, yeni “açılımlar” getirenleri de ben çok seviyorum. Sözgelimi Ergün Özkan, “Sözcüklerin kimileri, tarihsel, toplumsal niteliklerin etkisiyle oluşmuştur.” diye düşündüğünü söyledikten sonra ve sözü “müdür” sözcüğüne getirmeden önce bizi eski günlere götürerek, “Çocukluğumda evimizde –çoğu köy evlerinde olduğu gibi– elektrik yoktu. Gaz lambası ile İDARE ediyorduk. ‘İdare'yi bilerek büyük harflerle yazdım. O günkü koşullarda ‘idare lambası’ kullanılmasının ekonomik nedeni, yokluk ve ekonomik bir aydınlanma aracı olmasıydı. Müdürün işlevi de (Müdür de 'idare eden'le bağlantılı bir sözcük.) o yokluk yıllarında, en çok da kamu kurumlarında, ekonomik olmak, savurganlığı önlemek, devletin malını 'idareli’ kullanarak koruyup kollamaktı.” demiş.

İletisini, “Sözcüklerin kullanımını zorlamak, yapaylaşmaya götürebilir dilimizi.” diye sürdürüp can alıcı bir noktaya değinmiş: “Biz bunları bırakıp devlet dairelerinde bugün bile kullanılmakta olan ölü ve anlaşılamayan sözcüklerin kaldırılmasının savaşımını vermeye çalışmalıyız. Günümüz hukuk dilinin durumuna, eczacılık dilinin ilaç tanıtımlarında kullanılış biçimine, felsefe alanında kullanılan ya da kullanılamayan yetersiz anlatım diline baktığımızda sorun apaçık görünmektedir. Türkiye'de halkın kendi hukuk dilini açıkça anlayabilmesi gerekmez mi? İlaçların etki niteliklerini öğrenmesi gerekmez mi? Tanıtımlar Latince, Fransızca, İngilizce; devlet daireleri Osmanlıca, Arapça...” Denizli yöresindeki “gelipba, görüpba, gidipba" kullanımının Edremit, Havran yöresinde, özellikle Madra Dağı köylülerinin dilinde de böyle olduğunu belirterek bitirmiş iletisini Ergün Özkan.

26 Temmuz Salı

Kitaplar da insanlar gibi… Kimileri hak etmediği halde övülüp göklere çıkarılıyor; kimileri övgüyü hak ettiği halde görmezden geliniyor. Kevser Ruhi’nin “Saçları Deli Çoruh”u (Gürer Yayınları) da ikincilerden. İlk öykü kitabı “Kehribar Kadınlar”ı çok beğenmiştim; bu ikincisini daha çok beğendim. Kitabın adı da çok güzel, bu addan söz edildi edilmesine; ama öykülerden dolayı değil, saçma sapan bir yarışma dedikodusuyla.

Kolayca söylenmiş gibi görünen anlatımlar en zorudur aslında. Bu zoru kolaylıkla başarıyor Kevser Ruhi. Kalabalıklar içinde yaşanan ve aslında hepimizin bildiği o yalnızlık duygusunu, “Yalnız olmak, yalın olmak değil, çok karmaşık bir sistemin parçası olup çok kalabalık bir yalnızlık içinde, kimseye dokunmadan yaşamak.” diye ne çabuk, ne kolay anlatıyor. Gerektiği yerde, “Suyun her halini gördü burada, sevdi. Su yağmurdu. Yağmura doydu. Su ırmaktı. Aktı. Su aşktı. Şaştı. Ormanı gördü burada, ormanın en orman, en simsiyah halini gördü. Gene şaştı.” diye ya da “Su yürüdü. Dağ inledi. Irmaklar çağladı. Gece sabaha ulandı. İki beyaz güvercin buldu ellerinde. Sevdi, okşadı, öptü, kokladı.” diye, dilediği kadar hareketlendiriyor anlatımını; istediği yerde, “Hayat, vadinin bu tarafında, uzamış gitmiş sonra. Karşıda bıraktıklarını özleyerek, özlemin küçük bir noktada başlayıp ağır ağır ilerleyen ama ardında en çok yıkım bırakan ıslak çığ gibi içine akmasını kimseye belli etmeyerek…” diye gerektiği kadar durağanlaştırıyor. Az çok bildiğimiz ya da bildiğimizi sandığımız; ama birinin çıkıp daha fazlasını anlatmasını beklediğimiz başka bir iklimden konuşuyor Kevser Ruhi; başka bir coğrafyadan: Gürcistan, Batum, Keda; Strasbourg, İstanbul ve en çok, ırmak gibi akan saçların benzediği deli Çoruh’tan…

sayfa başına dön

TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ (28 Temmuz 2011)

1 Temmuz Cuma

ABD’yi sevmem. Lise yıllarımdan bu yana ABD karşıtı olmuşumdur. Ancak Amerikalılarla bir alıp veremediğim yok. Aslına bakılırsa bu bölgede Hollywood romantik komedilerinde gördüğümüz sarışın, uzun boylu, mavi gözlü Amerikalı da pek yok. ABD bu bölgeyi (Kaliforniya) Meksika ile savaşarak ele geçirmiş. Nasıl olmuşsa bir değerbilirlik göstermiş, yer adlarını değiştirmemiş. Bu bölgede Los Angeles’tan San Francisco’ya kadar yer adlarının çoğu İspanyolca: San Luis Obispo, Atascadero, Santa Margarita, Paso Robles… Kızılderililere karşı öyle bir değerbilirlik göstermemiş ama. Korunmuş Kızılderili adları da varmış; ama tek tük.

Neredeyse iki aydır buradayım. İlk torunumun doğumunda bulunmak, sonrasında da ilk aylarda bebeğe ve annesine yardımcı olmak için geldim. Gezmeye, çevreyi görmeye ayıracak zamanı pek bulamadım. Bugün başka bir kasabaya, dünürlerimizin yaşadığı Lake Isabella’ya gidiyoruz. Okyanustan uzaklaştıkça doğa sararıyor; daha içerlerde çöl denebilecek kadar çorak bir doğa görecekmişiz. Şimdilik yeşil. Badem ağaçlarından oluşan korular var sağda solda; ama en çok bağ gördük. Bu bölge şarabıyla çok ünlü. Göz alabildiğine uzanan bağlar, daha çok, şaraplık üzüm bağları olmalı. Ama ne kadar bakımlılar. Düzgün sıralar halinde dikilen asmalar, aralarından geçen tellerle askıya alınmış; altları koyu bir gölge.

John Steinbeck buralıymış. Steinbeck’in memleketi, Atascadero ile San Francisco’nun arasında bulunan Salinas. Oralara kadar gitmeyecekmişiz; ama az önce geçtiğimiz Bakersfield kasabası, “Gazap Üzümleri” romanında anlatılan ailenin gelip durduğu portakal ağaçlı bölgenin ta kendisiymiş. Daha sonra da yol üstü dinlenme tesisinin bulunduğu bir benzin istasyonundan geçtik. James Dean’in 1955’te öldüğü yerde yapılan bir tesis bu. Bunca yıl sonra bile James Dean’in anısı canlı tutuluyor. Onun fotoğraflarına, Marilyn Monreo’nunkiler de eklenince gün yirmi dört saat, dolup dolup boşalan bir yer olmuş burası.

5 Temmuz Salı

Dün ABD’nin kurtuluş günüydü; ama bizim bulunduğumuz kasabada havai fişek gösterileri cumartesi gecesi yapıldı. Önceki yıllarda çeşitli yerlerden atıldığında tehlikeli olduğu gözlendiği için gölün üzerindeki bir adacıktan atıldı havai fişekler. Kasabaya adını veren Lake İsabella, 1950’li yıllarda insan eliyle yapılmış, çok büyük bir göl. Çevresinde hep küçük küçük kasabalar. Gölde balık tutuluyor, su sporları yapılıyor, yüzülüyor. Amerikalının yüzmek için gireceği deniz yok. Pasifik Okyanusu, adının söylediği kadar “pasif” değil. Yazın en civcivli zamanında bile okyanusa girmek yürek ister. Zaten okyanus kıyısına gittiğinizde serinlemek ne, üşüyorsunuz, suya girmek aklınıza bile gelmiyor. Yüzme isteğini göllerde, akarsularda gideriyor Amerikalı. Göllere çok iyi bakıyorlar. Her kasabanın yakınında, her an ulaşılabilecek birkaç tane göl var. Tatil günlerinde göl kıyıları piknik alanı oluyor. Lake İsabella’yı besleyen ırmakta her çeşit su sporu yapılıyor; ama su kimi yerde o kadar şiddetli akıyor ki ölümlere yol açabiliyor. Bugünkü yerel gazetede üç günlük tatil süresinde üç kişinin öldüğü, bir kişinin de kaybolduğu haberi vardı.

8 Temmuz Cuma

Ayşegül Doğan: “…oğluma bebekliğinden beri kitap okurum, anadilini düzgün öğrenmenin, kelimelerini seçerek cümle kurmanın ve de konuşmanın öneminden sürekli bahsederim.” diyen bir anne. İlk kez, birinci sınıfa giden yedi yaşındaki oğlunun ağzından duyduğu, deyim olup olmadığına karar veremediği söyleyişi bir arkadaşının ağzından da duyunca bana yazmaya karar vermiş. Yanılmıyorsam bu söze eşlik eden bir de işaret var. Sağ elin ayasıyla yumruk biçimine getirilmiş sol ele hızlıca vurularak, hatta “Aha! Ahanda!” gibi küçük ve garip bir çığlık eklenerek söyleniyor: “Bu da sana kapak olsun.” Nasıl, nereden, kimden çıktığı konusunda hiç bilgim yok. Yasaklanması gereken (!), ayıplanacak bir kullanım sayılmasa da küçük bir çocuğun dilinde ürkütücü duracağı kesin. Argo bir söyleyiş, ama küfür değil. Birileri de böyle anlatmak istiyorlarsa duygularını bırakınız anlatsınlar. Deyim olup olmadığına gelince… “Kapak olmak” ya da “Birine kapak olmak” diye yakında deyim sözlüklerine girebilir.

11 Temmuz Pazartesi

Tatil sürüyor, değil mi? O zaman Altay Çokaktaş’ın benimle paylaştığı haberi ben de okurlarımla paylaşayım: “Çocuk dostu Ahmet Özdikenli ‘Tatil Kitabı’ demiş, kitap sözcüğünü çarpı işareti ile yasaklamış. Alt satıra ‘defteri’ yazmış; olmuş ‘Tatil Defteri’.
Anne - babalara çok kısa bir sunu ile çocuklara tatil kitabı yerine tatil defteri gerekliliğini ifade etmiş. Defter sahibi küçük dostlarına da ders tekrarı kitabı yerine, tatildeki gözlemlerini, etkinlikleri, hatta hayal ettiklerini kalemle ifade etmeleri için iyi tatiller demiş. On bir yaşında, tatil defteri olan bir dostunun defterinden yazı - resim üç örnek ile defteri sonlamış. ‘Senin sayfan başlıyor’ diyerek 40 boş, çizgisiz defter yaprağı ile küçük dostlarını baş başa bırakmış. Doğrusu bu kadar yüreklendirilmeyi görünce çocuk olmak istedim.” demiş Çokaktaş. Ben de hem Ahmet Özdikenli’yi kutlamak hem de çocuklarına tatil kitabı yerine tatil defteri almak isteyen ana babalara haber vermek istedim.

14 Temmuz Perşembe

Kendilerinden özür dilerim. “Kızlar ve Babaları” kitabının yazarları arasındaki Türkçe konulu yazışmayı bu sayfalara aktardım. Çünkü bir derdim var. Gençlerin Osmanlıcaya yönelmesine, o yapay dili yeniden canlandırmaya çalışmasına çok üzülüyorum. Bu yönelimde, bence Arapça ve Farsçadan gelmiş; ama hâlâ kullanımda olan bütün sözcüklere karşı çıkan görüşün önemli bir payı var. Büyük olasılıkla bu yasakçı tutum, gençleri eski dile özendiriyor. Şu gerçeği unutmamak gerek: Türkçenin yönünü, ben yaştakilerin öz Türkçe diye direnmesi belirlemez; gençlerin benimseyeceği tutum belirler. Şu anda en büyük tehdit İngilizceden geliyor. Öyleyse savaşımda bu alana öncelik verilmesi gerekmez mi? Eski sözcükler, kıyıya çekildi; oysa İngilizce, yazım kurallarından, noktalama uygulamalarına, yapısından söylenişine kadar her alanda tehdit ediyor Türkçeyi. Bir gözlemimi daha açıklayayım: Kullanmamaya çalıştığımız Arapça - Farsça kökenli sözcüklerin yerine Türkçesi gelmiyor. O boşluğa İngilizce - Fransızca yerleşiyor. “Mükemmel, harikulade, harika, şahane, fevkalade…” sözcüklerinin yerini “çok güzel” doldurmadı. Ne oldu? Üstelik İngilizcede böyle bir kullanım olmadığı halde “süper” geldi. Bir TV reklamındaki çocuğa “süpır” dedirtildiğini bile duymadık mı? “Sözcük” demedi, “kelime” dedi diye kimseyi dışlamaya kalkmayalım. Sonra bir sözcüğe saplanıp kalıyoruz. Aziz Özkan yazmıştı. “‘Yoğun’ kelimesini kullana kullana ‘sık, sıklıkla, çok’ gibi sözcükleri unuttuk. ‘Yoğun trafik, yoğun çalışma, yoğunum, yoğun musun, yoğunuz, yoğun gündem...’ Biz böyle yapa yapa birçok kelimeyi sözlükten atıyoruz farkında olmadan. Dili basitleştirelim derken, fakirleştiriyoruz.”

Dili olabildiğince güçlendirmeye çalışalım ve öncelikle İngilizce karşısında yenik düşmesini önlemeye çalışalım. Benim diyeceğim de budur.

sayfa başına dön
 
 
Tüm hakları saklıdır. 2012 © feyzahepcilingirler.com
tasarım: pelin hepçilingirler