RAHATI KAÇ(IR)AN AĞAÇ; FEYZA HEPÇİLİNGİRLER

HÜSEYİN KAYA

Öncelikli olarak çocukluk yıllarınızdan söz edelim isterseniz. Zihin makaranızı geriye sardığınızda o yıllardan neleri anımsıyorsunuz? Çocukluğunuzun geçtiği Ayvalık hatıralarınızda nasıl bir yer tutuyor?

Hiç rahat ve mutlu bir çocukluk geçirmediğim halde Ayvalık’ın adı anılınca bir gülümseme belirir yüzümde. Yedi yaşımdayken annemle babam ayrıldı. Ben ortaokulu bitirinceye kadar anneannemin yanında kaldım; tam sekiz yıl. Anneannem dul bir kadın; geçim sıkıntısı ve yoksulluk diz boyu. Ama çocuklukta bunlar pek koymuyor insana. Çevremizdeki herkes yoksul. Bakıp da özeneceğimiz kimse yok. Babam memur. Dönem, memurluğun itibarlı olduğu dönem. Maddi olarak yardımcı olmaya çalışıyor; ama anneannem onurlu ve inatçı. Babamdan gelen yardımların çoğunu geri çeviriyor. On beş yaşıma kadar Ayvalık’ta yaşadım. Bu arada babam iki kez daha evlendi. Üçüncü evliliğinde çocuklarını yanına almaya kararlıydı; ama ben okumak için İzmir’e gitmeyi yeğledim. Bir yıl üvey annemin ailesinin yanında kalarak kolejde okudum. Yoksulluğu ve yoksunluğu en çok orada hissettim. Kolejli çocuklardan değildim; onlar gibi olmak da istemiyordum. Ertesi yıl, babama yük olmama bahanesiyle kolejden ayrılıp kendimi İzmir Kız Lisesi’ne attım ve oradan mezun oldum. Sonra da üniversite için İstanbul. Ayvalık’ı çocukluğumla, İzmir’i de gençliğimle eşleştiririm. İzmir’de de yirmi beş yılım geçti. Gençlik, çocukluktan biraz daha uzun sürer elbette.

Yazmaya henüz on beş yaşındayken Feyza Baran ismiyle başladınız. O yaşlarda sizi ‘dil’e getiren, yazmaya çağıran etkenler nelerdi? Hangi düşler vardı zihninizde ilk yazılarınızı kaleme aldığınız yıllarda?

İlkokul öğretmenimi hep rahmetle anarım. Benim pek de farkında olmadığım durumu ve koşullarımı bildiğinden beni kendi çocuklarından ayırmazdı. Kızlarına aldığı dergileri, kitapları okumam için bana da verirdi; evinde tatil yaptığım bile olurdu. İlk yüreklendirme ondan gelmiş olmalı. Daha ilkokuldayken beni günlük tutmaya özendiren de oydu. Başka kim olabilirdi ki zaten? Ortaokuldaki Türkçe öğretmenim de çok sevecen bir kadındı. Bu bakımdan da kendimi şanslı sayarım. Yazdığım hemen her kompozisyonu sınıfta okutur; takdirlerini yüksek sesle sunmaktan kaçınmazdı. Yazar olmaya karar verişim o yıllardadır. Doğduğum tek katlı, bahçeli eve sokaktan bakıp, ansiklopedilerde “yazarın doğduğu ev” diye bu evin fotoğrafının yer alacağını hayal ettiğimi yıllar sonra anımsadım. “Tüh, keşke daha güzel bir evde doğsaydım.” diye hayıflandığımı da. Yazarlık hayalini o zamanlar bile kurarmışım demek.

Çocukluk yıllarınıza ait ilk okumalarınızdan bahseder misiniz? Yazın hayatınızın temelindeki harca hangi kitapları kattınız? Edebi zevkinizi oluşturan kitaplar hangileriydi?

İlk okuduğum kitap “Pol ve Virjini”dir. Anneannemin evinde sıçanların cirit attığı bir dolabın dibinde bulmuştum. Nemden kabarmış ve kalınlaşmış, uçları kıvrılmış, yer yer de yenmiş bir kitaptı. O eve nasıl geldiğinin, aslında kimin kitabı olduğunun gizini hiçbir zaman çözemedim. Ders kitaplarımı babam alırdı; ama babamdan ders kitabı dışında kitap almak için para istemeye utanırdım. Talatpaşa Caddesi üzerinde, eski bir binanın ikinci katında, tahta tabanlı, sobayla ısıtılan, ev sıcaklığında kütüphaneyi keşfedince hazine bulmuş gibi sevinmiştim. Buradan alarak okuduğum kitaplar arasında beni en çok etkileyen “Küçük Kadınlar”dı. Ortaokulda daha şanslıydım. Kendimi her yıl kitaplık koluna seçtirmeyi başarıyor; okul kütüphanesindeki tüm kitaplara ulaşma şansını yakalıyordum. Bu yıllarda okuduklarım arasında bende en çok iz bırakanlar ise John Steinbeck’in kitapları oldu.

Yazın hayatınızda dergilerde ilk olarak şiirlerinizle görülmeye başlamışsınız. Şiirle başlamışken niçin şiirle değil de öyküyle devam ettiniz? Öykü daha mı rahat bir ortam sundu size anlatmak istedikleriniz için?

Önce şiir yazmaya cesaret ettim, diyelim. Şiirin çok birikim istemediğini, duygularınızı döktüğünüzde kendiliğinden oluşuverdiğini düşündüğümden olmalı. Yazmakla da yetinmedim. İzmir Kız Lisesi’nde okurken yazları gittiğim Ayvalık’ta, oranın yerel gazetesinde, şiir konusunda denemeler, soyut şiiri eleştiren yazılar da döktürdüm. O günün şiirinden örnekler verdiğim sayfalar hazırladım. Bu çalışmaları yaparken şiirin hiç de benim sandığım gibi bir şey olmadığını da öğrenmiş oldum. Öyküye yönelmem galiba bu iç kararımdan, kendimle yüzleşmemden, şiire özentiyle başladığımı, benim asıl türümün öykü olduğunu fark etmemden sonradır.

Birtakım yazarlar eserlerini önce yabancı bir dille yazıp sonrasında Türkçeye çevirtiyorlar. Buna sebep olarak da günümüz Türkçesinin yetersiz olduğunu ileri sürüyorlar. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Günümüzde kullanılan Türkçe sahiden de yazı dili olmakta yetersiz mi kalıyor?

Edebiyat elbette evrenseldir; ama aidiyeti dille sağlanan bir evrenselliktir bu. Bir edebiyat yapıtı hangi dille yazılmışsa o dilin malıdır. Türkçe, (haydi daha öncesine gitmeyelim ama) Yunus Emre’den beri edebiyat dilidir. Türkçeyi yetersiz bulanlar bence kendilerinin Türkçedeki yetersizliklerine kılıf uydurmaya çalışıyorlar. Almanya’da ikinci, üçüncü kuşaktan gelen yazarlar epeydir Almanca yazıyorlar. Yazdıkları, hangi edebiyatın ürünü sayılıyor? Romanları, öyküleri Türkçeye çevrildiğinde Türk edebiyatının verimi olur mu? Olursa bütün çevirileri Türk edebiyatına katmamız gerekmez mi? Halide Edip’in Sinekli Bakkal’ı önce İngilizce yazdığı doğrudur; ama bir doğru daha var: Tek örnek hiç örnektir. Yabancı dille yazanlar, yapıtlarını o dilin konuşulduğu ülkede yayımlamalılar. Sonradan yine kendileri tarafından Türkçeye çevrildiğine göre niye baştan Türkçe yazılmıyor? Yazmaya yetmeyen Türkçe, çeviriye nasıl yetiyor?

Farklı türlerde eserler verseniz de aslında bir öykücüsünüz. Öykünün daha dişil bir olay olduğunu vurguluyor Rasim Özdenören. Bir kadın öykücü olarak siz nasıl bakıyorsunuz öyküye?

Ben de öyle düşünüyorum. Rasim Özdenören’in “dişil” bulma nedenini bilmiyorum; benimki şu: Dantel örmek, oya yapmak gibi kadınca bir sabır gerektiriyor öykü. Çalakalem, (çalatuş!) yazmak yerine, bir kazağı ilmek ilmek var etmek gibi, öykünün de sözcük sözcük örülerek var edilen bir tür olduğunu düşünüyorum. Öykü her şeyden önce bir dil işçiliği. Kadınların dil becerileri konusunda daha yetenekli olduklarını kanıtlayan bilimsel verileri de bunun yanına koyarsak öykünün dişil bir tür olduğunu inandırıcı kılmış oluruz herhalde.

Modern çağın hızı öyküye nasıl yansıyor? Sürekli bir hareket ve hızın kuşatmasındaki çağımız insanına öykü daha yakın duruyor sanki?

Mantık açısından öyle olması gerekir; ama gelin görün ki öykü, okunması daha zor bir türdür. Dalgın kafayla kolay kolay okunmaz; uyanık bir dikkat gerektirir. Öykü yazmak, üç - beş sayfada bir an, bir durum, bir dünya yaratmak anlamına geliyorsa, okura da o üç - beş sayfada o dünyaya girme zorunluluğu getirir. Öykünün yarattığı atmosferi solumak için sayfa doluları anlatım yoktur okurun önünde. Damıtılmış bir anlatım vardır. Romanda sayfalar atlasanız da olay örgüsünü kavrar, yeni bir sayfadan okumaya başlayabilirsiniz; oysa öyküde bir paragrafı atlasanız öykünün bütün büyüsü bozulabilir. Günümüz insanın bin bir düşünceyle dolu kafasına bu yoğun dikkati göstermek zor geldiğinden olmalı, öykü kitapları daha az satılır, daha az okunur.

Dilimizin gövdesindeki çatırdamalar tam olarak ne zaman başladı? Herkes dilde bir bozulmanın baş gösterdiğinin farkında… Peki ama sorun nereden kaynaklanıyor? Sorunun çözümüne dair önerileriniz nelerdir?

Başlangıç tarihi olarak ben 12 Eylül 1980 tarihini göstermek gerektiğini düşünürüm. O tarihten sonra bir yandan Türk Dil Kurumu’nun kapatılarak Türkçenin önce korumasız bırakılması, daha sonra aynı adla kurulan kurumun, bir çeşit öç alma duygusuyla davranıp çoktan beri yerine oturmuş kurallarla oynaması, tartışılabilir hale getirerek bütün kurallara güveni sarsması; bir yandan da Turgut Özal’ın baş tacı ederek herkesi İngilizceye özendirmesi bozulmayı başlattı. TDK, Dil Devriminin kazandırdıklarına karşı düşmanca bir tavır takınıp bir çeşit karşı devrimi uygulamaya sokarken yabancı dil öğrenmeye bir başlama yaşı olduğu göz ardı edilip İngilizce öğretiminin anaokullarına kadar inmesi de süreci hızlandırdı. Özel televizyon kanallarının (pek çoğunun İngilizce adlarla) açılması, özel radyoların özensiz Türkçeyi moda haline getiren tutumları da bunlara eklenmeli. Gazeteler Türkçenin değil, İngilizcenin önemli olduğunu vurgulayan uygulamalara giriştiler, İngilizce kitaplar, dergiler dağıttılar. Anadillerini doğru dürüst öğrenmeden İngilizce ile karşılaşan çocuklar, bu dilin Türkçeden üstün olduğuna inandırıldılar. Anadillerine güvenleri sarsıldı. Türkçeyi zaten bildikleri varsayıldı; Türkçe, öğretimin hiçbir basamağında incelikleriyle, güzellikleriyle, sevgi ve saygı duyulmasını sağlayacak biçimde öğretilmedi. İşin acı ve acıklı yanı, Türkçe iyi öğretilmediği için İngilizceyi de öğrenemedi çocuklarımız. Bütün o İngilizce öğretme çabaları da boşa gitti. Ortada, ikisi de pek işe yaramayan yarım yamalak bir İngilizce ile yarım yamalak bir Türkçe kaldı. Sorunun çözümü de bu anlattıklarımdan çıkıyor aslında. Yeni yetişen kuşaklarda anadili bilinci ve sevgisi oluşturulmalı. Kendi anadilini yeterince bilmeyenin yabancı bir dili mükemmel öğrenmesinin olanaksızlığı kabul edilmeli. Üniversitelerimizde İngilizce öğretime son verilip İngilizce, meslek İngilizcesi, ileri İngilizce gibi derslerle öğretilmeli.

Dil konusunda yazdığınız eserlerinizle alakalı olarak ‘Melih Cevdet ANDAY’ın “Rahatı Kaçan Ağaç” şiirinde olduğu gibi insanların rahatını kaçırıyorum.’ diyorsunuz. Sahiden insanların rahatı kaçıyor mu? Ya da rahatı kaçan insanlar, rahatsızlıklarını gidermek için bir çaba içerisine giriyorlar mı?

Yazdıklarımı ne yazık ki Türkçe konusunda zaten duyarlı olanlar okuyor ve okudukça Türkçenin geleceği konusundaki endişeleri daha da artıyor. Ötekilere, Türkçe karşısında umursamaz bir tutum içinde olanlara ulaşmam çok zor. Ancak, duyarlılık çemberi de bir yandan büyüyor, genişliyor. Benim ulaşamadıklarımı okurlarım uyarıp durdurmaya çalışıyor. İşte bundan umutluyum. “Hey, siz! Ne yapıyorsunuz? Benim anadilimi kötü kullanmaya ne hakkınız var?” diyenler çoğaldıkça rahatlarını kaçırmayı bir türlü başaramadıklarımın da rahatı kaçacak; kendilerine, dillerine çekidüzen vermelerinin bu ülkeye karşı, bu dile karşı sorumlulukları olduğunu sonunda kavrayacaklar.

Yavuz Bülent Bakiler dil için ‘Bir insan için şahdamarı ne ise, milletimiz için de dil odur.’diyor. Bu konuda siz ne diyorsunuz? Dil ve kültür etkileşiminden bahseder misiniz biraz?

“Dilim Dilim Anadilim” adlı kitabımın arka kapağına alıntılanan böyle bir benzetmeyi ben de yapmıştım: “Dili ‘kan’ gibi düşünüyorum. Vücudumuzu dolaşan ve bedenin bütün organlarını ayakta tutmaya çalışan, diri tutmaya yarayan kan… Böyle baktığımızda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Eğer dilde bir kirlenme varsa vücudun öteki organlarında da bu kirlilik kendini gösterecektir.” Alıntı burada bitiyor; ama benzetme, kitabın ilgili bölümünde devam ettiği gibi, burada da sürdürülebilir. Vücuttaki hemen bütün hastalıkların “kan tahlili” yapılarak anlaşıldığı göz önüne alınırsa Türkiye vücudunun neresinde, nasıl bir rahatsızlık odluğu da dile bakılarak anlaşılabilir. Dil ile kültür arasındaki ilişki bu kadar doğrudandır. Dil, kültürün yalnız taşıyıcısı değil, aynı zamanda yaratıcısıdır. Sadece edebiyat değil, tarih, felsefe, bilim, dil olmaksızın düşünülebilir mi? Romanlar, öyküler, şiirler; masallar, ninniler, türküler hep dille meydana getirilmiştir. Dokunan bir kilimde bile “gül” vardır, “kuş” vardır. Bu sözcükler dilde var olduğu için kilime de suretleri işlenmiştir. Dil yoksa düşünce yoktur; dil yoksa akıl yürütme yoktur. Dil yoksa ne matematik problemi çözebilirsiniz ne fizik teorisi üretebilirsiniz.

Dildeki bozulmanın bir diğer sebebi de teknoloji sanırım. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Teknoloji hayatımıza müdahalede bulunduğu sürece dilin korunması nasıl mümkün olabilir?

Teknolojiyi kendiniz üretebilirseniz dilinizin zarar görmesi söz konusu olmaz. Ama bilimi yabancı dille öğrenen beyinler, kendi dillerinde düşünüp teknolojik buluşlara imza atabilirler mi? Bu bir kısır döngü aslında. Yabancı dille öğretimin amacının, bütün dünyadaki bilimsel yayınları, asıllarından ve günü gününe izleme olanağı kazandırması olduğu söyleniyor. Ancak kendi dilinde öğrenim görmeyen kişinin aldığı bilgiyi özümlemesi ve teknolojiye dönüştürmesi pek mümkün görünmüyor. Yabancı yayınları izleyebilecek düzeye ulaşıyor belki (belki; çünkü bu da kesin değil!); ama bu bilgi yalnızca teknolojiyi kullanmasını sağlıyor; teknolojik buluşlar yapmasına yetmiyor. O zaman teknoloji hep dışarıdan gelecek ve dediğiniz gibi, hayatımıza müdahalede bulunmaya devam edecek. Oysa bilgi, kullanmak içindir. O bilgiyi anadilinizde alıp kendinizin kılmazsanız yalnızca taşıyıcı olursunuz, istendiği yerde (sınavlarda) edindiğinizi gösterir, sınıf geçer, okul bitirirsiniz. Ama bilgiyi kendinizin kılarsanız, üzerine yeni araştırmalar, incelemeler, deneylerle edindiklerinizi koyar, teknolojiyi de kendiniz üretirsiniz.

İşte gidiyorum isimli öykü kitabınızda göçün insan üzerindeki etkilerini anlatıyorsunuz. Aslında her göç bir zaruretin sonucu değil midir? Göç ardında ne tür acılar bırakır? Biraz göçten ve etkilerinden söz eder misiniz?

Her göç demeyelim; kimi göçler yeni umutların çekiciliğine kapılarak da yapılabilir; ama göçlerin çoğu, zorunluluktan yapılıyor. En acıklı olanlar da toplu göçler, sürgünler… Ananızın, dedenizin, atalarınızın doğup büyüdüğü, beş yüz yıldır yaşadığınız topraklarda artık istenmediğiniz söylendiğinde, size gösterilen yer neresiyse gidip orada yaşamanız emredildiğinde yapacak bir şeyiniz yoktur. Köklerinizden koparılıp başka bir yere atılıyorsunuz. Orada yeniden kök salabilmek için birkaç kuşağın acı çekmesi gerek. Savaştan sonraki en büyük felaket bu zorunlu göçlerdir herhalde ve ne çok yaşandı dünyada, hâlâ da yaşanıyor. Ben bunların, bir ucundan yaşadığım, araştırıp öğrenebildiğim küçük bir bölümünü yazdım aslında. Küçük göçler, iç göçler de daha az acıtıcı değil. Bir umudun peşinden sürükleniyorsunuz ve bu kez belki de tek başınızasınız. Ne getireceğini bilmediğiniz zorlu günleri, derdi de özlemi de içinize gömerek karşılamak zorundasınız. Safra sarısı bir acının içine daldırılmış, yeşil bir dal gibi, ya solup gideceksiniz o ağulu suda ya da umudunuzu kendiniz çoğaltıp canlılığınızı koruyacaksınız.

Aynı zamanda göçü bizzat yaşamış bir aileden geliyorsunuz. Babanız göç ettiklerinde henüz bir yaşlarındaymış. Çektikleri acıları, sıkıntıları bastırmaya gizlemeye çalışmışlar diyorsunuz bir söyleşinizde. Ne tür sıkıntılar yaşamışlar Türkiye’ye göç ettiklerinde? Paylaşır mısınız?

Ekili topraklarını, ağıllarını, çiftliklerini, zeytinliklerini, evlerini, eşyalarını bırakıp Türkiye’ye gelmişler. Yanlarında getirebildikleri bir sandık, birkaç valiz. Geldikleri yerde devletin gösterdiği evlere yerleşmek zorunda kalmışlar; orada bıraktıkları mallarının karşılığını çoğu boşuna beklemiş. Ama bunların hepsinden daha zoru, dillerini artık konuşamıyor olmak. En çok bu ağır gelmiş onlara. Dilleri yüzünden aşağılanmışlar, “yarım gâvur” diye hor görülmüşler. En acıklısı, doğdukları yerden Müslüman oldukları için sürülmüşken geldikleri yerde “yarım gâvur” sayılmak olsa gerek. Çoğumuzun yaptığı gibi, acılar karşısında takınılabilecek en doğru tavrı takınıp unutmak yolunu seçmişler. Söz etmezseler, acılarını dillendirmezseler o acının hafifleyeceğini ummuşlar. Öyle de olmuş bir bakıma. Ama bu, sonraki kuşaklarla aralarına bir anlaşılamama duvarı da örmüş. Neler yaşadıklarını, nelerle mücadele ettiklerini, kendi çocukları bile doğrudan öğrenememiş; tahmin etmekle yetinmek zorunda kalmış. Bu yüzden zaten “Mübadele” adı verilen büyük nüfus değişimi, aradan yüz yıla yakın bir zaman geçmişken yeni yeni araştırılmaya, incelenmeye başlandı. O büyük acıyı yaşayanlar sustular hep, acılarını dillendirmediler. Onların yaşadıklarını anlamaya ve anlatmaya çalışmak onların çocuklarına, torunlarına düştü.

12 Eylül’ü ele alan bir roman yazdınız; Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar? O yılları yaşamış birisi olarak 12 Eylül sizi ve edebiyat hayatınızı ne denli etkiledi?

12 Eylül’de benim yaşadıklarım, yaşanan büyük acıların yanında solda sıfır kalır; ama benim gibi, hiçbir örgütle bağlantısı olmayan, kendi doğruları içinde dümdüz yaşayan biri bile mesleğinden olmuşsa 12 Eylül’ün toplumu ne büyük bir şiddetle sarsmış olduğu kolayca tahmin edilebilir. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyordum. 1402 Sayılı Sıkıyönetim Yasası ile Ege Bölgesi sınırları içinde görev yapmam yasaklandı. YÖK tarafından Karadeniz Teknik Üniversitesi’ne gönderildim. Yıl sonunda orada da görev süremin uzatılmayacağını öğrenince ayrılmak zorunda kaldım. İzmir’e döndükten sonra da sakıncalılık durumum devam ettiği için bir süre hiçbir yerde çalıştırılmadım. 12 Eylül, hayatımın akışını değiştirdi. Üniversitede kalsaydım, akademik kariyer yapma olanağım olurdu. Çalışmalarımı üniversite bünyesinde sürdürürdüm. O sırada biri 12, öteki 7 yaşında olan çocuklarımın, annelerinin sakıncalı bulunarak Türkiye’nin öbür ucuna sürgün edilmesinden nasıl etkilendiklerini ise ben dahil kimse bilemez. 12 Eylül, özel yaşamıma, haksızlığa uğramanın ve bunun nedenini bile soramamanın öfkesini getirdi. Beni daha sivri dilli biri yaptı. Edebiyat yaşamıma, yazmakta olduğum öyküleri bırakarak içime zehirli bir posa gibi çöken bu sürgünü anlattığım romanı getirdi.

‘Ütopyamda Türkiye’de değil sadece, dünyada da Türkçe’nin geçerli hale gelmesi de var.’diyorsunuz. Bu manada Uluslar arası Türkçe Olimpiyatlarını nasıl buluyorsunuz?

Türkçe Olimpiyatları ile ilgili bütün bildiğim, televizyon ve gazetelerden öğrendiklerimle sınırlı. Bu kadarcık bir bilgi de beni yorum yapma konusunda yetkili kılmıyor ne yazık ki!

Son olarak, unutamadığınız/unutmayı istemediğiniz birkaç anınızı paylaşır mısınız?

Karadeniz Teknik Üniversitesinden istifa edip İzmir’e döndüğümde hiçbir yerde çalıştırılmadım. Bir öğretmen arkadaşım, kendi çalıştığı kolejde edebiyat öğretmenine gereksinme olduğunu, kendimi eve kapamak yerine orada öğrencilere yararlı olmam gerektiğini söyleyerek beni ikna etti. Gidip görüştüm. Ege Bölgesi için sakıncalılık durumumun devam ettiğini, buna rağmen beni çalıştırmak isteyip istemediklerini sordum. “Sizin yasağınız üniversitelerle ilgili, biz ortaöğretim kurumuyuz. O yasak bizi bağlamaz.” yanıtını alınca da ücretli olarak çalışmaya başladım. Aldığım para dolmuş ücretimi ancak karşılıyordu; ama ben yeniden öğretmenlik yapabildiğim için mutluydum. Ancak mutluğum yalnızca bir buçuk hafta sürdü. İkinci haftanın ortasında, hatta dersin de ortasında bir hizmetli sınıfın kapısını çaldı. Kurucunun ve müdürün beni görmek istediğini söyledi. Ben dersle ilgili kitaplarımı, klasörümü bırakıp yürüyünce onları da almam konusunda beni uyardı. Adam niçin çağrıldığımı biliyormuş meğer. Yönetim odasına girdiğimde kurucuda ve müdürde bet beniz kalmamıştı. “Siz sakıncalıymışsınız.” dedi kurucu. Sıkıyönetimden birileri gelmiş ve “Siz sakıncalı birini nasıl çalıştırırsınız?” diye gözdağı vermiş. Ben durumumu daha önce söylediğimi anımsattım; ama öyle korkmuşlardı ki, “Aman hocam, bizim de başımız belaya girer.”den başka bir şey söylemiyorlardı. Ben de kovulmayı beklemedim zaten. “Anladım,” dedim. “Sizin başınıza bir şey gelmesini istemem. Hoşça kalın. İyi günler.” İşte o gün o yüzlerde gördüğüm somutlaşmış korkuyu unutmak istemiyorum.

Bir de kendime selam getirmekle ilgili anılarım var. Türkiye o sıralar “göçmüş kediler bahçesi” gibiydi. Üniversiteden uzaklaştırılmış profesörler, ellerine bir sarı zarf tutuşturularak görevlerine son verilmiş doçentler ortada kalmıştı. Az önce anlattığım kolejden ayrıldıktan sonra, o işsiz profesörlerle birlikte ancak kırk kadar öğretmen bir araya gelerek bir dersane kurduk. Ben hem derse giriyordum hem de yöneticilik yapıyordum orada. Denetlemek için öğrenci servislerinden birine bindiğim bir gün üniversiteden tanıdığım bir hoca da çocuğuyla birlikte servise bindi ve benim yanıma oturdu. Zaten tanıştığımızı düşünerek kendimi tanıtma gereği duymadım. Servisten inerken, “Sizin dersanede çok sevdiğim bir arkadaşım var: Feyza Hanım. Kendisine selamımı söyler misiniz lütfen?” diye tembih etti. “Benim o.” demem çok ayıp olacaktı. Bir şey diyemedim. Görüşme yapmak için gittiğim; ama o sırada okulda müfettiş olduğu için geri dönmek zorunda kaldığım bir okuldan da kendime selam getirdiğimi anımsarım.

Çok teşekkür ediyorum hocam…

Ben de teşekkür ederim.

sayfa başına dön

HİÇ KİTAP OKUMADAN ÜNİVERSİTEYE GELİYORLAR

ÜMRAN AVCI

Gazete Habertürk, 10 Ocak 2011

Türkçe’nin filozofu Feyza Hepçilingirler’in isyanı dildeki umursamazlığa karşı. Cumhuriyet Gazetesi’nin kitap ekinde hazırladığı 'Türkçe Günlükleri'nde, dili kullanırken takınılan tavrı, özeni ya da özensizliği inceleyen yazar, eleştirmen ve akademisyen Hepçilingirler, 'Türkçe Dilbilgisi' kitabında da dilbilgisi öğrenmenin ne kadar zevkli olabileceğini esprili bir üslupla anlatmayı amaçlıyor. Edebiyatçıların yaptığı dil yanlışlarına dikkat çeken Feyza Hepçilingirler, dilde kirlenme yaşandığını belirterek "Ben bu kirlenmeyi bir havuzun ya da bir denizin suyunun kirlenmesi gibi düşünüyorum. Aynı havuzun balığıyız. Dolayısıyla orada yaşayan bütün canlılar bu kirlenmeden etkilenir" diyor.

■ 'Türkçe Dilbilgisi'nin sunuşunda “Dersi nasıl anlatıyorsam öyle yazdım” demiş, bazı çevrelerin de bundan rahatsız olduğunu ifade etmişsiniz. Neden rahatsız oldu insanlar?

Dilbilgisi çok asık yüzlü bir konudur. Matematiğe yakın durduğu için sanırım. Dil bilgisiyle ilgili hani okullarda sıfırcı hocalar vardır ya da vardı, onlar kendilerinin ne kadar zor hoca olduğunu kanıtlamak için öyle bir ada sahip çıkarlardı. Ve derslerinin çok zor olduğunu göstermek için de gayet ciddi anlatırlardı... Dil bilgisinin de matematiğe yakın olan tarafı bu. Dil bilgisiyle ilgilenen birçok kişide o ciddiyetten ödün verilmemesi gerekiyor gibi önyargı var. Ben sulandırıyormuşum diye suçlandım. Oysa amacım sevdirmek. Sevilebilecek bir konu olduğunu da biliyorum. Derslerimde sevdirmemi sağlayan şey, sohbet havasında anlatmamdı, o yüzden aynı şeyi kitabımda da uyguladım. Birçok kişiyi sinirlendirmiş olması çok umrumda değil.

■ Bu tepkiler size nasıl ulaştı?

Yazılı olarak geldi, dergilerde yayımlanan bazı yazılar oldu. Aslında kitaptan yararlananlar çok daha fazla. Türkologların kitap yazmasından rahatsız olanlar varmış. Türkolog yazmayacak da kim yazacak? Beni asıl rahatsız eden, kendi anlattığı tarzın dışında başka bir tarz olabileceğini kabul etmeyen çok kemikleşmiş katı düşünceler olması.

KELİME ÜRETMEK

■ Kendi dilini en az bilen insanlar olarak tarihe geçmeye aday ülke olduğumuzu söylüyorsunuz. Biz neden kendi dilini en az bilen bir toplum olduk?

Örnekler bu yargının doğruluğunu gösteriyor çünkü ta baştan beri, Orta Asya’da da Çince’den sözcük almışız. Daha sonra Müslümanlığı kabul edince Arapça’dan, edebiyatına özendiğimiz için Farsça’dan, Avrupa’yı keşfedince Fransızca’dan, Amerika yükselince İngilizce’den, yani sürekli olarak başka dillerden sözcükler almışız. Bir yandan da diyoruz ki Türkçe yeni sözcük yapmaya en elverişli dildir. “Öyle değil mi yoksa?” diye insanın düşünesi geliyor. Var olan ekler ve köklerle şu anda iki milyon sözcük türetmenin mümkün olabildiği söyleniyor. Buna rağmen biz niye başka dillerden sözcük alıyoruz? Kendi dilimizi sevmiyoruz diye bakıyorum. Bunun da altyapısında başka şeyler olduğunu düşünüyorum. Osmanlı, Türkiye ve Türkçe’ye de olabildiğince uzak durmuş. Adı üstünde “Osmanlı”. Türk saymıyor kendini. Dolayısıyla Türklerin kullandığı dile de sempatiyle bakmıyor. Türkler aşağılanıyor da bir yandan. “Türk dediğin Merzifon’un eşeği / Eşek değil köpekten de aşağı” türü lafların ortalıkta dolandığı toplumsal bir yapıdan söz ediyoruz.

DE/DA’YI YAZAMAYANLAR

■ Sanal ortamlardaki yazışmalarda da dil bilgimizin çok zayıf olduğunu görüyoruz. İyi okulların diplomasını taşıyanlar bile ayrı yazılması gereken “de, da” eklerini bitişik yazıyor. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde ders veren bir hoca olarak öğrencileriniz nasıl bu konuda?

Üniversitede da’yı, de’yi ne zaman ayrı yazması gerektiğini bilen öğrenci parmakla sayılacak kadar az. Çok utanç verici bir durum bu, çok ayıp. İnsanı oturup ağlatacak bir boyutta. Bazen dalga geçiyorum. “Bu da” sözcüğünü bitişik yazdığında “buda” oluyor. “Buda” nın adını yazmış oluyorsun farkında değil misin? İnternette “nbr, slm”ler... Hiçbir yerden doğru bir Türkçe öğrenme şansı yok bu çocukların. Okullarda öğretmenler de çok iyi eğitilmiyor. Çok iyi eğitilmeyen bir öğretmenden çok iyi bir eğitim vermesini bekleyemeyiz. Yeni yetişen kuşaklar Türkçe’yi nereden nasıl öğrenecekler? Oturup ciddi ciddi bu konu üstünde kafa patlatmamız gerekiyor.

■ Öğrencileriniz kitap okuyorlar mı?

Okuma alışkanlıkları yok. Son yaptığım sınavda bunu biraz açıklamalarını sağlamak için verdiğim yazma konularından birinde, “Kitap okumayı sevmiyorum çünkü...“ deyip boş bıraktım. Bunu kendinize ait gerekçelerle tamamlayın dedim. Canı sıkılan var, odaklaşamayan, annesi babası okumadığı için okuma alışkanlığı kazanamadığını söyleyen, zaman israfı gibi gören var. Yazarın kendi düşüncelerini dayattığı için bu düşünceleri kabul etmek zorunda olmadığını fark ederek kitap okumayı reddeden var. Neden bulma konusunda çok iyiler. “Sen benim oğluma kızıma zorla kitap okutuyormuşsun” diye öğretmeni azarlayan velilerimiz de var.
"Dilde aynı suyun balığıyız, kirlenme hepimizi etkiler"

■ Edebiyatçıların dilini nasıl buluyorsunuz?

Dille, Türkçe ile ilgili son zamanlarda en çok sözü edilen şey “kirlenme” Dilde kirlenme. Ben bu kirlenmeyi bir havuzun suyunun kirlenmesi gibi düşünüyorum. Ya da bir denizin suyunun kirlenmesi gibi. Dolayısıyla orada yaşayan bütün canlılar bu kirlenmeden etkilenir. Aynı havuzun balığıyız. Edebiyatçı da olsa, sıradan insan da olsa, kasap manav da olsa, dolaşımda olan bu ise eğer, bu kötü kullanımdan yazarlar da etkilenir. Yazarların eseri olan birçok kitapta bile pek çok Türkçe yanlışı var. Dolayısıyla suyun kirliliği herkesin etkilenebileceği bir kirlilik. Eski edebiyatçılarımızın dile verdiği özen, artık ne yazık ki günümüzde söz konusu değil. Hatta genç yazarlardan bazıları bir iki ayda bir roman yazıp ortaya koyabiliyor. Bugün yazılan bir roman Halit Ziya’larla gelen bir zincirin yeni halkasını oluşturacak. O zincere layık bir halka olmaya çalışmak gerek. 'TDK'nın sözlükte ayıklama yapması yanlış bir tutum'

■ TDK’nın kadınları aşağılayan “eksik etek”, “kaşık düşmanı” gibi deyimleri sözlükten çıkarmasına ne diyorsunuz?

Bu bir şeyi çözmez, hatta sözlüğü zayıflatır. Sözlükten çıkarmak dilden çıkarmak anlamına gelmez. O sözcük sözlükte yoksa insanlar madem sözlükte yer almıyor, biz bunu kullanmayalım demezler. İnsanlar kullanmaya devam ederler. Çünkü yaşamın biçimi değişmemişse, bunları söylemenin artık ayıplanacağı bir ortam oluşturulmamışsa o sözleri söylemeye devam eder insanlar. O sözün ne anlama geldiğini merak eden kişinin bakacağı kaynak kalmaz. En acıklı olan taraf bu.

■ Kitabın adını alan “dilbilgisi” bile TDK ile ayrıldığınız nokta. Siz bitişik yazıyorsunuz, TDK ayrı diyor. Bu ayrım nereden kaynaklanıyor?

Bir dil bu kadar sahipsiz olabilir mi? Ben çok iddialıyım “dilbilgisinin” tek sözcük olarak yazılması gerektiğinde. Tek bir sözcüğün karşılığıdır. “O birçok dil bilir, onun dil bilgisi kimsede yoktur” derseniz, orada dille ilgili bilgiye sahip demek olur ve ayrı yazılır. Ama gramer anlamındaki ayrı yazılmaz. Dilin asıl kaynağı halktır. Dili halk zenginleştirir. Halka, köylüye biraz daha sıcak, sevecen bakması lazım. Mesela TDK yeniden ve yeni modern aletlerle halkın arasında dolaşarak son bir derleme yapmalı.
'Tulgar’ın kitabını neden sevmedim?'

■ Ahmet Tulgar’ın “Birbirimize” kitabıyla ilgili kaleme aldığınız “Kitabı okudum ve sevmedim. Demek ki eşcinsel sevişmeleri okumaya hazır değilmişim” sözünüz çok eleştirilmişti. Bu geçen süre içinde fikriniz ve karşı tavrınız değişti mi?

Bunu ne kitaba bir kusur bularak söyledim, ne yazarına bir kusur bularak. Ben hazır değilmişim dedim. “Ben hazır olacağım” diye bir söz de vermedim doğrusu. İnsanların eşcinsel olmasına, bunu bilinçli olarak seçmesine karşı değilim, karışamam da zaten. Beni de hiç ilgilendirmez, ama okur olarak sevmek zorunda değilim. Kitabı baştan sona okudum, ama sevmedim. Kimse bir başkasının gırtlağına basıp “Seveceksin bu kitabı” diyemez. Kaldı ki ben hiçbir zaman eleştirmenim demedim. Sadece “Türkçe Günlükleri” yazıyorum, orada da okuduğum kitaplarla ilgili birkaç satırlık izlenim yazıyorum.

■ Eleştiriye açık mı insanlar Türkiye’de?

Överseniz çok hoşlarına gidiyor ama olumsuz bir şey söylediğiniz zaman hiç hoşlanmıyorlar. Doğrusu kitap eklerinde doğru dürüst eleştiri görmüyorum. Her okuyan her okuduğu kitabı seviyor mu gerçekten? E o zaman bir sahtekârlık var ortada. Övmek için yazılıyor. Bunların parayla yazıldığı falan gibi dedikodulara da hiç girmeyeyim ama ben övmekle yükümlü saymıyorum kendimi. Dobra bir insanım. Sevmemişsem sevmediğimi söylüyorum. Ya da gözüme çarpan bir yanlışlık varsa bunu söylüyorum. İnsanlara sevimli görünmek zorunda da değilim. Eleştirmen eleştiriyorsa taşını da, toprağını da, hakiki tanesini de görür, bunları da söyler.

sayfa başına dön

TRT Radyo'da Mürekkep Kokusu programında 17 Kasım ve 24 Kasım 2009 tarihlerinde yayınlanmış, Atilla Şenkon'un Feyza Hepçilingirler'le yaptığı söyleşileri dinleyebilirsiniz.

Mürekkep Kokusu, 17 Kasım 2009

Mürekkep Kokusu, 24 Kasım 2009

 

 
"4 Ekim 2009 tarihli Taraf gazetesinde yayımlanmış; ancak Ahmet Tulgar'la ilgili bölümlerin dışındaki yanıtlar gazetede kısaltılmış ya da atlanmıştır."

Önce genel bir soruyla başlamak istiyorum. Onca kitap, yazı, öykü, roman... İlk kitabınızdan bugüne kadar geldiğimizde yazar Feyza Hepçilingirler şöyle bir arkasına dönüp baktığında ne görüyor?

Yayımlanmaya değer bulunur mu, adımı bir dergide görebilecek miyim diye, yürek çarpıntılarıyla, o zamanların Türk Dili dergisine gönderdiğim öykü, 1979’un Ocak sayısında yayımlanmıştı: “Piçali Yazanağı”. Demek arkama dönüp baktığımda gördüğüm, 30 yıllık bir emek…Bu 30 yıla yedi öykü kitabı, iki roman, sekiz dil / Türkçe, günlük, deneme kitabı ve çocuklar için yazdığım roman, öykü, oyun, masalla birlikte yirmiyi aşkın kitap sığdırmışım. Her yeni kitapta, hatta her yeni öyküde, en sıradan yazıda bile yeni baştan yaşanan bir heyecanla. Otuz yıl sonra bugün bile aynı heyecan… Yine de biz geriye değil, ileriye bakalım. Yazmak istediklerimin çoğunu yazdım; ama yazacağım daha çok şey var. Bunların ne kadarına ömrüm yeter, bilemem; yettiği yere kadar durmak yok.

Gidişler, kalışlar ve kendini yeniden kurmaya çalışmalar çevresinde yaşanan acıları içine alıyor İşte gidiyorum... Bir de sizden dinleyelim son kitabınızı...

“İşte Gidiyorum”, alt başlığındaki gibi, bir “Göç Öyküleri” kitabı. Zorunlu göçler de savaşlar kadar acı veren bir yıkım… Dünyanın her yerinde o kadar çok yaşanmış ki! Belki şu anda bile dünyanın bilmediğimiz bir köşesinde, yaşadığı yeri terk etmeye zorlanan insanlar var. Oysa insanlar da ağaçlar gibi, otlar, çalılar gibi bulundukları yere kök salar. Görünmez köklerle bağlı oldukları o topraklardan sökülüp atıldıklarında yaşamları sekteye uğrar, düzenlerini yeniden kurmak için inanılmaz zorluklara göğüs germek zorunda kalırlar. Türkiye bu göç acısının en fazla yaşandığı ülkelerden biri. Bu yüzden kitabın ilk bölümünde Türkiye’yi merkeze aldım. Türkiye’den gidenler, zorla gönderilenler ve Türkiye’ye gelenler, zorla gönderilenler; göç yolu Türkiye üzerinden geçenler, hatta gerçekleştirilemeyen göçler… Göç, yabancısı olmadığım bir kavram. Ailem, “Mübadele” adı verilen büyük göçü yaşayarak şimdi Yunan adaları olarak bildiğimiz Girit’ten ve Midilli’den göç ettirilen ve “bizim oralar” diye anlattıkları toprakları bir daha göremeden ölmüş kişilerden oluşuyordu. Bütün çocukluğum, pek de dillendirilmeyen o acının gölgesinde geçti. Kitabın ilk bölümünde onları ve benzer acıları yaşamışların öykülerini yazdım. İkinci bölüm ise çeşitli nedenlerle yaşanmış iç göçlerin yanı sıra insandan insana göçü, insanın kendi içindeki göçü anlatan öykülerden oluşuyor. Kendi içimizde, hiçbir yere gitmeden de ne göçler yaşıyoruz. Onlar, belki ötekilerden bile acıklı.
Göç öyküleri üzerinden hep bir acı geçiyor ama onca acıya rağmen öyküleriniz zaman zaman gülümsetmiyor da değil...
Keşke yaşamın dayattığı acılar olmasa ve hep gülümseyebilsek, ben de hep gülümsetebilsem okurlarımı; ama göç olgusunun özünde bir hüzün var. Yalnız büyük göçlerde değil, küçüklerinde de. Yine de gülümsetmeyi başarabilmiş olduğumu öğrenmem, övgü yerine geçer. Teşekkür ederim.

Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar bir yakın tarih romanıydı ve acıtıcıydı. İşte gidiyorum da iç burkan hikâyelerle dolu ve yakın tarih olaylarına eğiliyor aslında, hem de her açıdan. Türk edebiyatı yakın tarih olaylardan yeterince beslenip eser veriyor mu sizce?

Bakıyorum da yakın tarih olaylarından beslenip eser verenler bizim kuşak ile bizden önceki kuşak. Gençlerin yakın geçmişle pek ilgileri yok. Belki de doğaldır. Belki de insan bir yaşa geldikten sonra dünyayı ve kendisine gelene kadar yaşanmış olanları daha geniş bir boyutta anlayabilecek ve yorumlayabilecek bir kavrayışa ulaşıyor. Yaşamımızı tam bir kuşatma altına alan “önce ben”, hatta “yalnızca ben” düşüncesi edebiyatta da yansımasını bu biçimde buluyor olmalı. Oysa toplumsal sarsıntılar, yaşattıkları bütün acılara karşılık, büyük yapıtların ortaya çıkmasını sağlayan bir ortam da yaratır. Şimdilik edebiyatta böyle bir eğilim görmüyorum. Sinemamız yakın tarihi, edebiyattan çok daha iyi değerlendiriyor bence.

Ahmet Tulgar olayına gelmek istiyorum. Bir yazarın edebiyat eleştirmenine bu şekilde çıkışması ve “sığ mürebbiye” gibi bir tanımlama yapması bir yazar eleştirmen çatışmasından başka niyetler taşıyor olabilir mi?

Kötü bir niyeti olacağını sanmıyorum. Eline geçen fırsatı iyi değerlendirip gündeme gelmeye çalışmış. Olay yaratmak benim işim değil. Tersine olay yaratmamak için hep bir adım geride durmayı yeğledim şimdiye kadar; ama bu kez hiç istemeden bir “Ahmet Tulgar olayı”nın içine düştüm. Bir eleştirmen olarak değil, bir okur olarak yazdığım tek cümle, gazetelerde ve sanal ortamda bir kitabı dolduracak kadar yazı yayımlanmasına yol açtı. Cumhuriyet Kitap’taki köşemin adı, bildiğiniz gibi, “Türkçe Günlükleri”. Dil konularına ağırlık verdiğim bir köşe. Kitaplara ilişkin yalnızca birkaç tümcelik değinilerde bulunuyorum orada. Kimi zaman bu kadarını bile yapamıyor, kitapların adını saymakla yetiniyorum. Gün boyu süren bir otobüs yolculuğunda okudum kitabı. Başka zaman olsa “çük, taşak” sözcüklerinin hiç de gerekmediği halde geçtiği ilk sayfalarda bırakırdım kitabı; ama yanımdaki tek kitap oydu. Bir kitabı okuyup beğenmemişseniz yapacağınız ne olabilir? Ya kitabı, ya yazarını kötülersiniz, ya da yazarı ve kitabı sakınıp suçun kendinizde olduğunu söylersiniz. Kimse anlamadı; ama ben en zararsız gördüğüm üçüncü yolu izledim. “Okunacak onca güzel kitap varken bu kitaba zaman harcamayın, değmez.” demedim. Kitaptan anlaşılıyor olsa da yazarının eşcinsel olduğunu söylemedim (zaten bilmiyordum). “Böyle bir kitabı asla elime almam, okumam.” da demedim. “Ben hazır değilmişim.” dedim. Neden sevmediğimi açıklarken “eşcinsel sevişmeler”den söz edip etmeme konusunda da çok tereddüt ettim. Aslında neden sevmemiştim kitabı? Pantolonun içindeki dondan alınan, parmak uçlarında yuvarlanan kumral kıllar, donun ön tarafını koklamalar, koklamayla da yetinmeyip burnunu oraya gömüp derin derin solumalar midemi ağzıma getirmişti. Kaç kere kitabı kapatıp mide bulantımı bastırmaya çalışmıştım (midem de sağlamdır üstelik). Bunları mı söyleseydim? Bir olasılık da kitaptan hiç söz etmemekti elbette; ama koskoca bir yolculuk günümü ziyan eden bir kitap hakkında hiçbir şey yazmayacaksam o zaman da “günlük” türünün gerektirdiği içtenlikle bağdaşmayan bir tutum içine girmiş olacaktım.

“Mürebbiye” tanımlamasına gelince… Hakaret etme coşkusuyla kullanabileceği onca sözcük arasından bunu seçmesi, “terbiye”ye ihtiyacı olduğunu için için hissetmesinden olabilir mi acaba? Zamanında sığ bir mürebbiyeden bile olsa öğreneceği çok şey varmış; ama ne yazık ki treni kaçırmış! Mürebbiyelerin kapsama alanından çıkalı çok olmuş. Artık hiçbir mürebbiyenin etkisi olmaz. Kadın düşmanlığı etmedikleri sürece eşcinsellerle bir alıp veremediğim olamaz. Kaldı ki eşcinseller genellikle ince ruhlu, duyarlı, kırılgan, barışçı insanlardır. Aralarından büyük sanatçılar, önemli yazarlar çıkmıştır. Ama görüyorum ki karşımızda saldırgan, kavgacı, hakaret etmeyi savunma sanan bir kişi var. Daha acısı, eşcinselliğini edebiyatçılığının kanıtı sayıyor.

Ahmet Tulgar sizin için “edebiyat dünyasında işi olmaz” dedi. Sanırım en son size söylenecek bir sözdü bu...

Kimsenin desteğiyle ya da arka çıkmasıyla girmedim edebiyat dünyasına. Alnımın akıyla, emeğimle kendimi var ettim. Kimse bana edebiyat dünyasında “iş” verme ya da işim olup olmadığına karar verme yetkisinde değildir. Gündeme gelmek için “sansasyon” yaratma gereğini de şimdiye kadar hiç duymadım. Otuz yıldır kendi köşeciğimde sessiz sakin üretmeyi sürdürüyorum. Tek cümlemin böyle “olay” yaratacağını bilseydim o cümleyi eder miydim hiç? Bu “olay”dan kazançlı çıkan A. Tulgar oldu. Ben o cümleyi etmeseydim kimsenin o kitap üzerinde duracağı yoktu. Zaten kendisi de bu durumun farkında ki fotoğraflar aracılığıyla önceki kitabını da gündeme getirmeye çalışmış. Yok, kendisine yapacağım iyilik şimdilik bu kadar! Önceki kitabı için bir başkasının yanılıp kitabından söz etmesini beklemek zorunda. Ben kendisine edebiyatta ne işi olduğunu sormayacağım; hatta tam tersini söyleyeceğim: edebiyatta daha çok işi var.

Eleştirmen, eleştirmeyeceği bir kitapla ilgili açıklama yapabilir mi peki?

Türkçe Günlükleri’nde asıl konum Türkçe. Oradakiler, Türkçenin kullanımıyla ilgili yapılan yanlışlara yönelik eleştiriler. Kitaplardan yalnızca değini düzleminde söz ediyorum. Roman, özellikle öykü eleştirilerini yazdığım yer, dergiler. Söz konusu kitapla ilgili söylediğim de açıklama değil, kişisel bir yorumdu, kısacık bir izlenim aktarımı. Hakkında eleştiri yazacağım kitabı en az üç kez okumak zorunda hissederim kendimi. Eleştirecek olsam o kitabı birkaç kez daha okumam gerekir ki kendimi böyle bir cezaya layık görmüyorum.

Bir eleştirmen olarak genel olarak son dönem roman ve öykücülüğümüzü nasıl buluyorsunuz?

Kısa yoldan şöhret olma, en kısa sürede paraya ve üne kavuşma sevdasından vazgeçilse çok daha kalıcı eserler verilebileceğini düşünüyorum. Birtakım çırpıştırmaların roman ya da öykü diye yayımlanması ne yazık ki edebiyatımızda da bir çeşit kirlilik yaratıyor. Yazdığı dili önemsemeyen, anadiline saygısı olmayan kişiden iyi edebiyatçı olmaz. Edebiyat, özellikle de öykü çok titiz bir çalışmayı gerektirir. Kuyumcu titizliğiyle, iğneyle kuyu kazar gibi… Yoksa gündelik tüketim malzemesine dönüyor yazılanlar, edebiyat olmuyor.

sayfa başına dön

BELİRSİZ GELECEĞE GİDENLER

YUSUF ÇOPUR

Radikal Kitap Eki, 23 Ekim 2009

Feyza Hepçilingirler, yeni kitabı İşte Gidiyorum’da doğduğu topraklardan, konuştuğu dilden ayrılmak, gitmek zorunda bırakılanları anlatıyor. “zorunlu göç, savaş gibi, kıyım gibi, insanlığın sonunu bir türlü getiremediği trajedilerden. Ama kader olmamalı.” diyen Hepçilingirler’le yeni kitabını konuştuk.

• İşte Gidiyorum’da mübadele öyküleri ağırlıkta. Mübadele, toplumsal dinamikleri alt üst eden bir dinamit gibi. Konulduğu yeri paramparça ediyor. Kitapta bu parçalanmışlıkların içindeki “insan”a dokunmuşsunuz. Nedir sizi bu parçalanmışlığa yönelten?

“Mübadele”, ilk ne zaman duyduğumu bile anımsayamadığım bir sözcük. Ailemin tümü “mübadil”di çünkü. Anne tarafım Midilliden, baba tarafım Girit’ten gelmişti. Babam Girit - Resmo’da doğmuş, bir yaşında getirilmiş Türkiye’ye. Doğduğu toprakları bir daha göremeden öldü. Çocukluğumda bir çeşit milat gibi söz edilirdi mübadeleden. Mübadeleden öncesi, sonrasında çekilen yoksunluklarla tam bir karşıtlık oluşturduğundan, o bağlar, bahçeler, mutluluk, zenginlik, onlar için, bir kez daha görülmeyecek bir rüya halini almıştı. Yazmaya başladığımdan beri kafamın bir yanında hep onların anlatmadıkları acıları dile getirme isteği vardı. Anlatmadıkları; çünkü bin bir güçlükle kabuk bağlamasını sağladıkları yarayı kanatmaktan çekinirler; hep susarlardı. Babamın küçük dayısının, Heleni’den ayrılmayı göze alamadığı için, ailesiyle gitmeyi reddedip orada kaldığını bile yıllar sonra öğrendim. O delikanlı, uzun süre gizlenerek, bir başına, orada nasıl yaşamıştır? Onun torunlarından birileri de dedelerinin buradaki akrabalarının neler yaşadığını merak ediyor mudur acaba? Bizimkilerin orada bıraktıkları kardeşlerinden hiç söz etmemesi onu gerçekten unutmalarını sağlamış mıdır? Bilmiyorum. Söylemediler ve birer birer çekilip gittiler dünyamızdan. Ben yazma isteğim ve onların dile getiremedikleri acılarıyla baş başa kaldım. Beni bu parçalanmışlığı anlatmaya yönelten işte bunlar.

• İnsan-mekân ilişkisi bu kavramların varlığından bu yana tartışılmıştır, tartışılacaktır. İnsanla mekânı hep sevgili gibi düşünmüşümdür. İnsan, mekânın, mekân da insanın kimliğidir, desek yanlış olmaz. Bu muhabbetin kopuşundan geriye kalan kimliksizliğin albümü gibi öyküleriniz. Sizce nedir insan-mekân ilişkisi?

İnsan, yaşamak için mekâna tutunmak zorunda. Dünyanın bir yerinde kendimiz için var ettiğimiz küçücük mekânlarda yaşıyoruz. O mekânlarda seviniyor, üzülüyor; acı çekiyor, mutlu oluyoruz. Bizim bütün yaşamımızın ortağı o mekânlar. Yaşanmışlıklarımıza tanıklık etmekle kalmıyor, onlarla bütünleşiyor, geçmişimizi, anılarımızı oluşturuyor. Mekânından koparılan insan, kökünden koparılmış gibi. Kökünden koparılmış olanın, yeniden kök salması, kendisini yeniden yeşertmesi ne kadar mümkünse, evinden, yurdundan koparılmış insanın yeni bir mekânda kendisini var etmesi de ancak o kadar mümkün olabiliyor.

• “Bu Gemi Nereye” öykünüzün kahramanı Aneta, intihar etmeyi düşündüğü an, karnındaki bebeğinin kımıldadığını hissedip intihardan vazgeçiyor. Diğer öykülerde de (Lisa’nın Bebeği) çocuk daha güzel bir gelecek için “umut” olarak çıkıyor karşımıza. Ayrılığın, kopuşun, acının; savaşın, intikamın, ihtirasın karşısında o “çocuk” ayakta kalabilecek mi sizce?

Ayakta kalabilmesini bütün kalbimle dilerim. O çocuğun dünyaya barışı, kardeşliği, huzuru, sevinci, dinginliği, gülümsemeyi getireceğine olan inancımızı yitirirsek yaşayamayız. O umudu gerçeğe döndürecek çok fazla belirti yoksa da şimdilik hiç değilse umudumuzu canlı tutmaya çalışıyoruz. Çünkü o çocuğu yaşatmak zorundayız.

• İşte Gidiyorum’da öykülerin tamamı “gitmek” eylemi zemin alınarak yazılmış. Kahramanların hemen hepsi nereye gideceğini, nasıl gideceğini, onu nelerin beklediğini bilemeden “gitmek” zorunda olduğunu biliyor. Gitmekle kalmak arasında tercih hakları bile yok. İnsan(lık)ın kalbini acıtan bu durum sizce insan(lık)ın kaderi mi?

Ben yalnızca bir ucu Türkiye’ye bağlanan “gitme”leri, onların bile yalnızca bir bölümünü anlatabildim. Şu anda dünyanın kim bilir nerelerinde, ne insanlar evlerinden, yurtlarından kovulup yollara düşmüş durumdadır. Kendilerini nelerin beklediğini bilemeden, belirsiz bir geleceğe doğru… Zorunlu göç, savaş gibi, kıyım gibi, insanlığın sonunu bir türlü getiremediği trajedilerden. Ama kader olmamalı. Bir insanlık suçu bu. İnsan, hayatını, yaşamak istediği yer neresiyse orada sürdürebilmeli. Yaşayacağı yeri seçme hakkı, yaşama hakkı kadar saygı duyulmayı gerektiren bir hak.

• Öykülerde göçün, ayrılığın, kendinden kopuşun “insan” a yansımaları ağırlıklı olarak kadın kahramanlar üzerinden verilmiş. Kadınlar bu “ayrılık”tan daha çok mu etkileniyor? Sizce kadınların mekâna olan bağlılıkları daha mı fazla?

Kadınların gizemli bir dünyaları olduğunu, bu dünyanın anlatılabilir çok şeyi barındırdığını erkek yazarlar da gayet iyi bildiğinden genellikle kadınlardan seçerler kahramanlarını. Ben de öyle yaparım, aynı nedenlerle. Üstelik hemcinsimi anlatmak, bir erkek yazardan daha kolaydır benim için. Ne de olsa kadın olarak doğmuş, kadın olarak yaşamışım şimdiye değin. Öteki kitaplarımda da öykü kişilerimin çoğu kadındı. Bu öyküleri yazarken de öyküyü kimin üzerinden anlatacağımı düşündüğümde hep kadınlar çekti beni. “Göç” olgusu ile kadının duygusal bağı daha fazla çünkü. Kadın, yaşamı kuran, mekânı yaşanır kılandır. Mekânla ilişkisi de, mekâna bağlılığı da erkeğinkinden farklı ve hiç kuşku yok ki daha güçlü. O toprağa kök salınmasını kendisi sağlıyor. Koparılışlara somut tepkiler veremese, karşı çıkamasa, boyun eğmek zorunda kalsa da acıyı en derinden yaşayan yine o. Bu durumda öykü kişisi olmayı da fazlasıyla hak ediyor.

• Göç öykülerinizi tarihi gerçekliklere (Gerek şahsiyet: Hitler, İlias Venezis, Özal…, Gerekse olaylar bağlamında: 1. Dünya Savaşı, Kıbrıs Çıkarması, Mübadele…) bağlı olarak yazmışsınız. Yaşanan acının, dramın “gerçek”liğine vurgu yapmak için mi böyle bir yol denediniz?

Kişileri çoğu zaman uydurduğumu söylemeliyim. Olaylarda ise yaşanmışlığı esas almaya çalıştım. Dünyanın abartılı biçimde görselleşmesinin, algılamamızı değiştirdiği kanısındayım. En acı gerçekler bile sanallaşıyor, gerçekliğini yitiriyor. Bir dizi filmde gözyaşı döken, gerçeğin ta kendisini film gibi izliyor. Gerçekler sanallaşmışsa kurmacayı gerçeğe yaklaştırmak gerekir, diye düşünüyorum. Tarihin bu döneminde yaşamayı biz seçmedik; ama bu dünyada ve böyle bir dönemde yaşıyoruz. İçine doğduğumuz zaman dilimine ne kadar kayıtsız kalabiliriz ki! İnsanlığın bize gelinceye kadarki yaşanmışlığı, bir yanıyla ve zorunlu olarak kişisel tarihimizi de oluşturuyor. Doğrudan hiçbir etkimiz ya da katkımız olmaması, dünyanın bu halde olmasından sorumlu olmadığımız anlamına gelmez.

• İşte Gidiyorum, bence tarihten günümüze bir uyarı mektubu. Anlattıklarınız her ne kadar tarihte kalmışsa da aslında her birinin günümüze yansıyan yönleri var. Devletler zor kullanarak insanları birbirinden ayırmış. (Mübadele) Bazı güçler sevgiyle yaşayan farklı etnikteki, dindeki insanları birbirine düşürmüş. (6-7 Eylül olayları). Günümüzde yaşananlara baktığımızda insanlarımızın farklı olanla birlikte yaşama isteğinin zedelendiğini görüyor gibiyiz. Ne dersiniz?

Geçmişten günümüze çok şeyin değiştiğini söylemek zor. “Globalleşen” (!) dünyamız bizi birleştirmiyor, hızla ayırıyor aslında. Batılı ile doğuluyu ayırıyor, Hıristiyan’la Müslüman’ı, gelişmiş ile az (!) gelişmişi, beyaz ile zenciyi, Amerikalı ile Iraklıyı, güçlü ile zayıfı, Türk ile Türk olmayanı… Obama’nın zenci olduğu halde Amerikan başkanı seçilmesi alkışlarla karşılandı. Neden? Şimdiye kadar beyaz - zenci eşitliğinin çoktan sağlanmış olması gerekmiyor muydu? Müslüman olduğu yolunda çıkarılan “dedikodu”ları şiddetle reddetti Obama. Yoksa Müslümanlığın, Hıristiyanlık kadar önemli bir din olduğuna inanmıyor mu? Irak’ta günde ortalama 100 kişi ölürken Amerikalının kılı kıpırdamıyor. Hani bütün insanlar eşitti? Türkiye’de de milliyetçilik tırmanıyor büyük bir hızla. Oysa milliyeti, dini ne olursa olsun bu ülke, burada yaşayan herkesin ülkesi. Bizi zaten bizim gibi olanlar değil, bizden farklı olanlar zenginleştirir. Asıl onlarla birlikte yaşamaya özen göstermeliyiz.

• Öykülerinizdeki kahramanların mekândan kopuşu (göçü) aynı zamanda dillerinden kopuş olarak görmeleri, dikkat çekici. Dille mekân arasında nasıl bir ilişki var?

Belli bir coğrafyada doğarız ve bir dilin içine doğarız. Doğacağımız yeri seçme hakkımız olmadığı gibi, dilimizi de biz seçmeyiz. İçine doğduğumuz dil, anadilimizdir; üzerine doğduğumuz toprak ana yurdumuz. O dil, o toprağın dili olduğu için bizim de dilimiz olur. Toprağımızı terk etmek zorunda kaldığımızda yalnız yurdumuzu, çocukluğumuzu, anılarımızı değil, dilimizi de geride bırakmış oluruz. Hatta, aynı dilin konuşulduğu bir yere gidiyor olsak bile…

sayfa başına dön

İLKİFTAR EZBERCİ

Livane Kültür, 2008

1-Özel bir soru ile başlayacağız belki ama bu soruyu aklımıza düşüren Sayın Emre Kongar olunca gülümseyişinizden bir nasip alırız belki…

Sayın Kongar sizi “Sıcak, sevecen, sıradan bir ev hanımıdır sanki karşınızda duran diye tanımlıyor bir yerde. Belki sizin dili kullanma, onu örme ve sıcaklık katma becerinizi bu yönünüze bağlamaktadır. Bu pek tabii bir düşünce… Lakin, Feyza Hepçilingirler kendi Feyza Hepçilingirlerini nasıl tanımlar genelde?

Feyza Hepçilingirler - Kimse, karşıdan bakanın gözüne nasıl göründüğünü bilemez. Demek ki Emre Kongar’ın gözüne “sıradan bir ev hanımı gibi” görünmekteymişim. Emre Kongar’ın o sözüne pek alınmadım; çünkü onu demeden az önce, “İlk bakışta ne keskin zekâsını, ne üstün espri gücünü, ne de tüm bu yeteneklerini bizlerle paylaşmasına olanak veren dilinin olağanüstü becerisini algılayabilirsiniz.” demiştir. Az donra da, ”Feyza Hanım’ın sıcak ve sevecen olduğu doğrudur ama hiç de sıradan bir kişi değildir.” diyecektir. Doğrusu, “entel” görünme çabam olmadı. Ayrıca, “gibi” değil, sıradan bir ev hanımıyım; hatta ev hanımı değil, ev kadınıyım. Dikiş dikerim, örgü örerim, yemek yaparım. Bu tür küçük işlerle ilgilenmeyecek kadar büyük olmadım hiç. İki çocuk doğurdum, büyüttüm, okuttum. Birini mühendis, birini mimar ettim. Bu arada da çocuk kitaplarından öykülere, deneme ve inceleme kitaplarından romanlara on sekiz kitaba imza attım. Bütün sıradanların benim gibi olmasını gönülden dilerim. Kendi Feyza Hepçilingirler’imi ben de böyle tanımlayabilirim: “Sıradan bir ev kadını gibidir.” diye…

2- Dil için sevecen bir anne rolünü değil de toplumu şefkatle paylayan bir anne rolünü üstlendiğinizi düşünürüm ne zaman yazdıklarınızı okusam. Dili korumak için onun annesi olmaya gerek olmadığını hissederim. Dil bu açıdan bakınca insanın neyidir? Özelden biraz daha genele gidersek, dil toplumun neyidir?

Feyza Hepçilingirler - Dil, insanoğlunun yeryüzündeki en büyük buluşudur. Kendi zekâsını yansıtan öyle bir buluş yapmıştır ki insanoğlu, varlığının her türlü “tezahürünü” bununla anlatabilmiştir. Benim Türkçe konusundaki uğraşım, adını “globalizm” diye değiştirmiş olan emperyalizme karşı bir savaşımdır. Dili korumaktan anladığım da böyle bir korumadır. O yüzden sevecen bir anne rolünü benimsememe gerek yoktur. Türkçe, anadilidir; onun ayrıca bir anaya gereksinmesi yoktur.

3- Dili kullanma konusundaki bu denli hassas tiryakiliği bir doğal tepki olarak değerlendirebiliriz. Yine de bunca büyük bir tiryakiliği yaratan toplumun dil konusundaki yetersizliğinin dili yok edeceği korkusu olduğunu sanmıyorum. Yazar Feyza Hepçilingirler sanki dili değil de bir arada yaşamanın o özel büyüsünü kaybedeceğinden korkuyor. Yanılıyor muyum?

Feyza Hepçilingirler -Türkiye’ye ve Türkçeye onurlu bir dik duruş yakıştırıyorum. Dilimin ve ülkemin kendi renklerini koruyarak, kendisi kalarak yürüdüğünü görmek istiyorum. Rahatsızlığım, küçük ya da büyük etkilenmelerden değil, Amerikanlaşmaktan. Bu topraklarda yeşeren, birbirine sarılarak serpilen kültürlere uzak ve yabancı (hatta zaman zaman düşman) dururken, tümden uzak ve tümden yabancı bir kültüre bu kadar özenmekten, bu özenmenin bizi atabileceği uçurumlara yuvarlanmaktan.

4-Türkçe “Off” ve hemen arkasından gelen Dedim “AH!” sizin hikayeciliğinizdeki o harika dil serüveninin kaynağını ortaya koyuyor belki ama yine de edebiyat işçiliği yapmak üzere yol hazırlığı yapan bizlere en çok nelere dikkat etmemizi önerirsiniz?

Feyza Hepçilingirler - Her yazar (ve yazar adayı) kendi yolunu kendi çizer aslında. Benim dikkat isteyeceğim konu, tam da benden bekleneceği gibi, dil olacaktır. Yazdığı dile saygı duymayan, o dilin, üzerine bir şeyler katarak, sonraki kuşaklara devredeceği bir emanet olduğunun farkında olmayan kişiden yazar (ya da “yazan”) olur da edebiyatçı olmaz. Dilin özgül konuları üzerine yoğunlaşmak ya da dil yazıları yazmak değil kastettiğim. Nasıl anlatacağı üzerinde kafa yormak… En çok bu! Çünkü aynı durumu, olayı, duyguyu kırk çeşit anlatabilirseniz ilkinde takılıp kalmamak, belki kırk birincisini aramak. Edebiyat işçiliği, anlatmakla derdi olanın harcamak zorunda olduğu emekten başka nedir ki?

5- Dil konusunda yazılan bir yığın kitabın olması doğrudan doğruya bize sorunun büyüklüğünü gösteriyor. Bu sorunu bu denli büyük kılan, biraz da az önce sorduğumuz soruya atfen, nedenler nelerdir? Sonuçta dili kullananlar bizler olduğumuza göre, yanlış nerede başlıyor?

Feyza Hepçilingirler - Yanlış, 12 Eylül ile başladı aslında. Türkçe, kendisi için çalışan bir kurumdan yoksun bırakıldı ve o zamana dek yapılanlara karşı çıkanların eline terk edildi. Türk Dil Kurumu’nun bu yeni yöneticilerine “karşı devrimciler” demek büyük bir haksızlık sayılmaz. Çünkü Dil Devrimine inanmadıkları gibi, Türkçe için yapılan bütün çalışmaları karalayanlar da bunlardı. Eklenme uğraşı içinde olduğumuz Avrupa’dan ve Amerika’dan, teknolojik buluşlarla birlikte pek çok yeni kavramın İngilizce adlarıyla birlikte gelmeye başladığı bir dönemde Türkçe başsız bırakıldı. Ondan sonrasını zaten biliyorsunuz. Sonrası kendiliğinden geldi.

6- “Her şey eskidi. Gökyüzü pörsüdü, deniz kırılgan, çocuklar arsız, sevgililer yaşlanmış. Güzel oldukları zamanda kimler yasadıysa bunları, gelip geçiciliklerine onlar katlansın.” Bu sözleri oldukları yerden alıp az önceki sohbetin ortasına koysak ne kadar garip olur değil mi? Dili kullananlar için bırakın kimler kirlettiyse onlar temizlesin diyemeyiz. Bu sözlerin yazarı olan siz, daha bir yığın kahraman yaratan bir hayalin sahibi olarak, yazmak nedir sorusuna nasıl cevap verirsiniz? Öyle ki, aynı anda hem umarsızlığı, hem yaşamanın tüm sorumluluğunu üstünde hissedercesine tedirginliğini nasıl barındırır bir yazar yazarken?

Feyza Hepçilingirler - Haklısınız. Dili, temizlesinler diye, kirletenlere bırakamayız. Temizledikleri iddiasında bulunanlara bile bırakamayız hatta. Dil biziz çünkü. Kendimize gösterdiğimiz ya da gösterilmesini hak ettiğimize inandığımız saygıyı dilimizden esirgeyemeyiz. O bir yığın kahraman yaratan hayali de dilimizle kurmuyor muyuz? Yazmak, o hayalleri sanal ya da gerçek kâğıtlara dökmektir; ama her defasında yeniden başlayan bir savaşımdan geçerek. Dil birçok kez uysal bir kılavuz gibi, önümüze düşer, yol gösterir bize; ama aykırı yokuşlara sürdüğümüzde de diklenir. Çok zorlarsak atıverir sırtından bizi. O yüzden seve okşaya ilerletmeliyiz onu. Acıtmadan, incitmeden, yaralamadan…

7- Bir de çok merak edilen bir şey vardır. Yazarlar kimleri okurlar. Feyza Hepçilingirler kimleri okur?

Feyza Hepçilingirler - Cumhuriyet Kitap’a yazmaya başladığımdan beri, demek ki neredeyse dört yıldır, bana gönderilen kitapları okuma savaşı vermekteyim. İnsanlar size saygı gösterip güven duyarak kitaplarını gönderiyorlarsa okumadan bir köşeye fırlatamazsınız. Ama bu zorunluluk beni neredeyse pasif okur durumuna soktu. Bana gönderilen kitapları okuma ve iki satırla da olsa değerlendirmeye çalışma telaşından asıl okumak istediğim kitaplara zaman ayıramaz oldum. Hoş, gelen kitaplarla günceli sürekli izlemiş oluyorum; ama geriye dönük beslenmekden ya da sevdiğim kitapları yeniden okuma zevkinden mahrum kalıyorum.

8-Çocuklarla ilgili kitaplar da yazıyorsunuz. Çocuk kitaplarının genel özelliklerinden biri çocukluğunu yaşayamamış ya da çok iyi yaşamış olanların da bir nostalji, belki gizli bir sevgi ile o kitapları okumasıdır. Bu yaşlı çocukları düşünür müsünüz kitapları yazarken? Belki şöyle sormak daha doğru olur, Feyza Hepçilingirler, çocuk kitaplarını sırf çocuklar için mi yazar?

Feyza Hepçilingirler - “Yaşlı çocuklar” mı? Yok, onları pek hesaba katmadığımı söylemek zorundayım. Ben günümüzün çocuklarına “yetişmek” telaşındayım. Sırf çocuklar için yazıyordum şimdiye dek; ama bundan sonra uyarınızı dikkate almaya çalışacağım.

9- Dil, çocuk kitapları, yazmak derken söz dönüp dolaşıp hayata geliyor galiba. Hayata çıkmayan hiçbir şey yok edebiyatta zaten. Bundan yola çıkarak Feyza Hepçilingirler hayat akıp giderken yaptığı bunca şey varken, hala içinde bir yerlerde yapamadığı için içini sızlatan bir boşluk taşıyor mu?

Feyza Hepçilingirler - Hep taşıyorum o boşluğu. Yapmak istediklerim, yaptıklarımdan çok daha fazla çünkü. Galiba hep böyle olacak. Yeni bir işe giriştiğimde, onunla ilgili hayaller kuruyorum; ama yapıp bitirdiğimde hızla küçülüyor gözümde o “iş”, önemsizleşiyor. Başka ve çok daha büyük bir boşluk beni çoktan kendisine çekmeye başlamış oluyor. O boşluğu dolduracak ve orada iyi duracak olanın nasıl bir şey olması gerektiğiyle ilgili hayaller kurmaya başlıyorum bir kez daha. Bitirdiğimde hızla küçüleceğini bilsem de bu yeni hedefe ulaşmak için yeniden başlıyor çırpınış. Sonra yeniden… Yeniden…

10- Son bir soru, yazarken özgürleşen nedir insanda? İnsanın kendisi mi, dili mi yoksa yaşam mı?

Feyza Hepçilingirler - İnsanın kendisi. Yaşamıyla, diliyle insanın kendisi özgürleşir bence. Belki de özgürleşmenin kendisi değil, hayalidir bu; ama o kadar inandırıcıdır ki gerçeğinden ayırt edilemez.

sayfa başına dön

İZMİR LİFE, 2008

İzmir Life - Liseyi burada okuyarak yetişme çağınızın bir bölümünü bu şehirde geçirdiniz. "Dışarıdan" gelmiş bir genç kız olarak "içeridekilerin" kendilerine dair fark edemediği ayrıntıları tanımlıyor muydunuz? O yıllarda sizde, yaşıtınız hemcinslerinizin karakteristik özelliklerine dair bir kanı oluşmuş muydu?

Feyza Hepçilingirler - Çocukluğum, doğduğum yer olan Ayvalık’ta geçti. İzmir’e geldiğimde 15 yaşımdaydım. Üniversite için ayrıldığım dört yılı saymazsak evlenip yerleştiğim, çocuklarımı büyüttüğüm İzmir’de geçen toplam 25 yılım ise bütün gençliğimdir. Ayvalık, çocukluğumun kentiyse İzmir gençliğimin kentidir. Kişiliğimin biçimlenmesinde en az doğduğum yer kadar etkisi olmuştur. Bu yüzden ben kendimi Ayvalıklı saydığım kadar İzmirli de sayarım. Yine aydınlık bir Ege kasabasından gelmemden olmalı, İzmir’de kendimi “dışarıdan” gelmiş bir genç kız olarak duyumsadığımı doğrusu pek anımsamıyorum. Bir geçiş süreci olmuşsa bile pek bir iz bırakmamış bende. “Yaşıtım hemcinslerim”e çok çabuk ayak uydurmuşum, çok kısa sürede onlardan biri olmuşum demek.

İzmir Life - İzmir'in kadınlar üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz? Şehir ve kadın arasında özel bir ilişki var mı?

Feyza Hepçilingirler - Olmaz olur mu? İzmir, kadını özgürleştiren bir kenttir. Türkiye’nin ışıklı yüzünde hep İzmirli kadınların imzasının bulunması, kentin bu özelliği ile açıklanabilir ancak. Genç kızlarına, kadınlarına, yeteneklerini fark edebilecekleri, işleyip geliştirebilecekleri bir özgürlük sunar İzmir. Ne yaptığını bilen, neyi nereye kadar yapacağını kestiren, kendine güvenli kadınlar yetiştirir. Türkiye’nin gelişmişlik ortalamasının en az on yıl ilerisindedir. Kadınlarını ezmez, bastırmaz; özgürce filizlenmelerini sağlayacak, yüzlerce yılın kültürüyle zenginleşmiş, bereketli bir ortam sunar.

İzmir Life - İzmirli kadınların karakteristik özellikleri, diğer hemcinslerine göre baskın, öne çıkan nitelikleri olduğu, hayatın herhangi bir alanında öne çıktıkları söylenebilir mi? Eğer öyleyse, size göre bunlar nelerdir?

Feyza Hepçilingirler - İzmirli kadın, yaz akşamlarında, yıkayıp serinlettiği balkonunda keyif çayları içen, rakı sofrasının en âlâsını kurup erkeklerle kadeh tokuşturan, “Sabret gönül bir gün olur bu hasret biter” diye en dokunaklı şarkıları söyleyen, aşka geldiğinde kalkıp göbek atabilen kadındır. İçinden geldiği gibi davranmanın, erdemlerin en güzeli olduğunu bilir. Maskesiz dolaşır. Maskelilerin yanında rahat, özgür, hatta kimilerinin tabiriyle “hafif” görünmesinin nedeni budur. Oysa o, insanın da doğanın da güzelini fark edip seçmeyi, güzelliklerin tadını çıkarmayı bildiği kadar, her türlü felaketi, onurlu bir karşı duruşla göğüslemeyi, katlanması gereken acıları dillendirmeden atlatmayı da bilir. Yaşamı o yönetir aslında ve bunu, kimsenin özgürlüğünü kısıtlamadan, kimsenin başına kakmadan yapar. Dolu dolu yaşar. Ezik değildir, bezgin değildir. Hayatın iyi ve kötü yanlarını aynı dik duruşla, aynı doğallıkla karşılar. Acıların üstesinden gelmeyi de bilir, hayattan damıttığı tadı yaşamayı ve bu tadı çevresiyle, ailesiyle, dostlarıyla paylaşmayı da…

İzmir Life - İzmirli kadınların karakteristik özellikleri, bir edebiyatçıya nasıl anlatım olanakları sunar/sunuyor?

Feyza Hepçilingirler - İzmir’in suyunu içip havasını soluyarak yetişmiş bir edebiyatçının kazandığı iki önemli özellik var bana göre. Bunlardan biri doğallık, öteki de cesarettir. Kendisi olmayı başarabildiği için başkalarına özenmez, erkek yazarlarla aşık atabilecek güce sahip olduğunun farkındadır. Bunu da yarışma havası içinde değil, kendi doğallığı içinde yaşar. Cesaretini ise özgüveninden alır. Ona bu özgüveni veren, ayıplanma, kınanma korkuları taşımadan, söyleyeceğini özgürce söyleme cesareti kazandıran, belki kendisi de bilmez; ama İzmir’dir aslında. Yazdığı romanın, öykünün kahramanı olarak İzmirli kadınları seçen edebiyatçının işi daha kolaydır. Kendisi gibi olan kadını anlatmaktan başka bir şey yapması gerekmez. İzmirli kadını yarattığı olayların içinden geçirip kurguladığı durumlarda yaşatırken kendisine bakması, kendisini gözlemesi yeterlidir.

İzmir Life - "İzmirli kadın yazarlar" diye bir tanımlamadan söz edebilir miyiz? İzmir bu konuda verimli midir?

Feyza Hepçilingirler - İzmirli kadın yazarlar, coğrafyayı biraz daha geniş tutup “Egeli Kadın Yazarlar” adlı bir platform oluşturdular bile. Bu oluşumun içinde yer alsa da almasa da edebiyata İzmir’den katılan, şu anda İzmir’de yaşamayı sürdüren ya da benim gibi, İzmir’den ayrılmış olsa da İzmirli olmaktan hiç vazgeçmeyen çok sayıda kadın yazar var. İzmir’in Homeros’ları yetiştiren verimli toprağı, daha popüler sanat dallarında yetiştirdiği yetenekler kadar önemli bir toplamı edebiyat alanında da yetiştirmiştir. Yüzyılların kültürel birikiminden beslenen bu toprağın, bundan sonra da nitelikli edebiyatçılar yetiştirmeye devam edeceğine sonsuzca inanıyorum.

sayfa başına dön

Türkiye’de edebiyat bozuldu

A. CAN DEMİR -ANF

İZMİR, 30.09.2007

Türkiye’de roman, öykü, deneme türü kitaplar, son yıllarda seri üretimi andırır şekilde kitapçıların raflarında yerini aldı. Pop starlar gibi pop yazarlar türedi. Dün best seller olan kitabın bugün ismi bile hatırlanmıyor. Artık, edebiyat eserini sattıran, ürünün değeri değil, reklamın ve imajın gücü oldu.

Yayıncılık tekelini de elinde tutan bankalar, kültür ve sanat festivallerinin baş organizatörleri haline geldi. Bankaların kültür ve sanat alanına bu ilgisi, kültür ve sanata ne katar? İnternet yoluyla bilgi ve edebiyat eserlerine ulaşım olanağı, kitaba olan ilgiyi daha azalttı. Artık kitaba gerek kalmayacak mı? Kitap fiyatları arttıkça, korsana ilgi de yükseliyor. Korsan, kitaba erişim özgürlüğü mü, hırsızlık ya da talan mı?

ANF’ye konuşan Hepçilingirler’e, Kürt edebiyatını da sorduk. Hepçilingirler bize, Mehmet Uzun’un romanlarıyla yarattığı atmosfere duyduğu hayranlığı, neden roman ve öykülerindeki karakterlerin Kürt olmadığını anlattı. Kürt edebiyatçılara da önerilerde bulundu; ‘’Kürtçe’yi edebiyat dili yapmak size düşüyor, Kürtçe düşünün ve Kürtçe yazın.’’ Edebiyatçı Feyza Hepçilingirler, güncel politikaya ilişkin sorularımızı da yanıtladı.

- Son dönemde Türk edebiyatının üretimine ilişkin nasıl bir manzara var?

- Olumlu bir gözle bakmaya çalışırsak, Türk edebiyatında coğrafya genişledi. Her yerden, her yeri Türkçe yazan birileri var. Tarihi roman, polisiye roman gibi tür genişledi. Ama daha nesnel baktığımızda ise olumlu bir manzara yok. Ticari kaygı inanılmaz boyutlara yükselmiş durumda. Başka bir deyişle popüler bir edebiyat var. Nasıl ki pop star yarışmaları yapılıyor, aynı şekilde bir de pop yazarlık var. Bütün yazar adayları popüler olmaya çalışıyor. Yazarlık, popüler olmanın da kolay bir yolu gibi geliyor. Oysa yazma bireysel bir keyif veren bir uğraştır. Ama zordur. Yazarak popüler olmak, çok para kazanmak sanıldığı gibi kolay bir iş değil. Bir de çalakalem yazma modası var. Bu da edebiyata bir katkı sunmadığı gibi, ayağa düşürüyor.

NİTELİKLİ ÜRÜNLER ARADA KAYBOLUYOR

- Bugün açısından takip ettiğiniz bir yazar var mı?

- Var ancak onlar üzerinde pek durulmuyor. Hayatı olumsuzlayan, insanlara nefretle bakan, hatta insanları öldürme isteğinde olduğunu çekinmeden haykıran insanların yazdıkları daha çok öne çıkarılıyor. Örneğin, 12 Eylül edebiyatta doğru düzgün anlatılmadı. Benim öğrencilerimden Şöhret Balta, 12 Eylül’ü anlatan bir roman- Koşarken yavaşlarken- yazdı. Edebi kaygı da taşıyan son derece güzel bir romandı. Emek verilmiş bu romanın öne çıkarılmaya ihtiyacı vardı ama pek az kişi sözünü etti. Büyük bir hızla da eskiyor. Çünkü o kadar çok yayın var ki, o yayın kalabalığının arasında kaybolup gidiyor. Nitelikli edebiyat ürünleri de veriliyor ancak arada kaybolup gidiyor.

- Edebiyatta bu kadar çok popülerliğe ilginin arka planında ne var sizce?

- Bunun nedenlerinden biri; televizyon. Televizyonda görüntü ön planda. Kadın ya da erkek olsun, fiziği düzgün, uzun boylu, yakışıklı, albenili yazarlar, ön plana çıkartılıyor. Bu da, yetişmekte olan insanlar üzerinde, ‘yazarsam ben de televizyona çıkabilir, meşhur olabilirim’ düşüncesini uyandırıyor. O yüzden de insanlar popüler edebiyata bu kadar fazla eğilim gösteriyorlar.

- Biraz önce siz de söylediniz, hayatı olumsuzlayan ve karamsar bir içerik var. Bu içeriği belirleyen nedir peki?

- Böyle bir içerik tutuluyor. Belirli bazı yayınlar, örneğin televizyon yayınları, bazı dergiler, söylenen bir sözü bile çarpıtmakta öyle usta oluyorlar ki, bu kitapların çok sözünü ettiklerinde insanlarda okuma isteği uyandırıyor. Belki okuyan bir daha dönüp bakmayacaktır. Zaten amaç kitabı defalarca okutmak, alıp sevip okşayarak rafına koydurtmak değildir. Amaç satın aldırtmak. Onların çok fazla sözünü ediyor olması, bunları da böyle yazmaya yönlendiriyor.

EDEBİYAT BOZULUYOR

- Edebiyat dünyasında, bir tarafta edebiyat kriterleri dışında kriterlerle ön plana çıkanlar var. Bir de kriterleri edebiyat olan sizin gibi yazarlar var. Sizin gibi edebiyatçılar, edebiyattaki bu sürece müdahale edebiliyorlar mı peki?

- Bir küskünlük fark ediyorum. Bu curcunanın içine girmek istemeyen birçok edebiyatçı kendini kenara çekti. Uzaktan olanları izliyor. Ama hep böyle kalmaz. Bir ara, Demirtaş Ceyhun’un ‘edebiyatımı geri istiyorum’ diye başlattığı çalışma vardı. Çok fazla ses getirmedi. Ama edebiyat bu kadar bozuluyorsa, gerçek edebiyatçıların buna tavır koyması gerekiyor. Çok da uzak olmayan bir zamanda bu tavır konulacaktır.

- Neler yapılabilir bu konuda?

- Protestolar ya da popüler kitapların aslında abartıldığı gibi olmadığını söyleyen, daha nesnel bakan yazılar yayınlanabilir. İsmet İnönü’nün bir sözü vardır, “bir memlekette namuslular, en az namussuzlar kadar başarı olamadıkça, hiçbir olumlu iş başarılamaz”. Gerçek edebiyatçıların da cesur davranarak harekete geçmesi gerekiyor. Bu düşüncenin çok kısa zamanda edebiyatçıları hareketlendireceğini düşünüyorum.

- Sadece edebiyatın sorunu değil, sanatın diğer dallarında da düzey düşüklüğü söz konusu. İnsani değer yargılarının kriterleri değişiyor. Böylesi bir ortamda, bu sadece edebiyatın kendi başına çözebileceği bir sorun mu?

- Böyle bakarsak da, umutlu olmayı gerektirecek bir durum yok. Çünkü değer yargıları, toplumsal yaşamda da o kadar kaydı ki! Eskiden biri, anasını babasını öldürdüğünde günlerce konuşuluyordu. Şimdi, gün geçmiyor ki, tüyler ürperten bir olayın haberini almayalım. Öldürdüğü adamı kesip yiyor. Böyle bir vahşetin yaşandığı bir ülkede edebiyat nasıl has edebiyat olarak kalabilir ki!. Ben Türkçe ile uğraşıyorum. ‘Türkçe bozuluyor’ diyoruz. Türkçe tek başına bozulmaz. Bir ülkede, bir takım değerler bozuluyorsa bu dile yansır. Sanatın her dalına yansır. Müzikte bakıyorsunuz, zırtapozun biri çıkıyor, ‘Karadeniz müziği yapıyorum’ diye bir müzik yapıyor. Özü nedir diye baktığımızda, katillere methiye düzüyor adam. Bunu yapabiliyor. Bu biraz da bireysel ahlak ile ilgili bir şey. Bu adama ceza verip içeri tıkmak değil, bunu yapabilecek tıynet yani böyle bir yaratılışta nasıl olabiliyor? Asıl düşünmemiz gereken şey belki de o. Nereye el atsak elimizde kalıyor. Böyle bir ortamda edebiyat düzelir mi? Kendimizde umut aşılamaya çalışıyoruz. Bu umudun aşılanması gerekiyor. Yoksa bizim de kenara çekilip teslim olmamız gerekiyor. İnönü, başka hiçbir şey söylememiş olsa bile, bu sözü son derece önemli, cesur olmak zorundayız.

- Siz, kendinizi edebiyatın neresinde görüyorsunuz?

- Ben son zamanlarda Türkçe ile çok ilgilenmeye başladım. O yüzden neredeyse beni edebiyatçı saymamaya başladılar. Gittiğim yerlerde bakıyorum, dil kitaplarım var, edebiyat kitaplarım yok. Beni de ‘dilci, Türkçe aşığı’ diyerek takdim ediyorlar. Dilleri severim, Kürtçe, Türkçe, Acemce, Arapça hiçbir dilin ortadan kalkmasını istemem ama bunun edebiyatçı yanımı da tümüyle örtbas etmesini istemiyorum. Dil kitabından daha fazla öykü, roman gibi edebiyat kitabı yazdım. Ben kendini ortaya atıp, ‘ben şuyum, buyum’ diye yaygara kopartacak yaratılışta bir insan değilim. Kendi reklamını yapan bir insan olamadım. Bundan sonra da olamam. Ben ortaya çıkarmak istediğim eser ne ise, yapabileceğimin en iyisi yapmaya çalışıyorum. Ondan sonra o eserimi, gören görür, görmeyen görmez. Sonrasına da hiç karışmıyorum. Hâlbuki edebiyat dünyasında işler böyle işlemiyor. Eser ortaya çıktıktan sonra, yazar eser ile ilişkini kesmiyor hatta daha fazla ilişki kuruyor, reklâmı, tanıtımıyla ilgileniyor. Ben o işlerle hiç uğraşamam.

- Siz bu durumda nasıl okuyucuya ulaşıyorsunuz?

- Yayınladığım anda benim ile eser arasındaki göbek bağını kesiyorum. Eserin eğer gücü varsa, kendi başına büyür, yürür, ulaşır bir takım yerlere. Eseri, bir çocuk gibi düşündüğümüzde de, doğan bir çocuğu öyle tek başına bırakmıyoruz, el atıyoruz, kol kanat geriyoruz. O işleri yapmanın da artık benim görevim olmadığını düşünüyorum. Bunu, yayınevi yapmalı. Ben sonuçta yüzde 10 ile 15 arasında değişen bir oranda telif ücreti alacağım. Geriye kalanını da yayınevi alacak. İşin maddi tarafı beni ilgilendirmiyor. Zaten ben edebiyattan para kazanayım diye düşünmüyorum.

- Edebiyatta maddi olarak kazananlar da var. Siz, uzun edebiyat yaşamınız boyunca, edebiyat sayesinde maddi birikim elde ettiniz mi?

- Benim çok satan kitaplarım da oldu. Türkçe Off, 30 baskı yaptı. Türkiye’de 30 baskı yapan kitap çok azdır. Bir o kadar da korsanı çıktı. Bana yararı oldu mu? Olmadı dersem nankörlük olur. Çünkü ben Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyorum, bin küsür ytl maaşım var. Bu kitap, benim yaşamımı biraz rahatlattı, ama sermaye birikimi diyemeyiz.

TEKRAR KİTABA DÖNECEĞİZ

- Kitle iletişim araçları… Örneğin internet. İnternet, okur ile kitap arasındaki ilişkiyi nasıl etkiledi?

- Olumsuz etkiledi. Birçok kitabı ulaşılabilir kıldı gibi görünüyor. Ama kitapla ilişkisini kopardı insanların. Ben dâhil birçok kişi, ansiklopedileri karıştırıp bir bilgiye ulaşmak yerine, google’a giriyorum, oradan bakıyorum. Okurun kitapla ilişkisi sadece bilgi edinme ilişkisi değil. Edebiyat zevki, kitabın hışırtısını duymaktır, kokusunu almaktır, uzanıp okumaktır, kitabın üstüne yatmaktır, kucaklamaktır, bağrına basmaktır. Edebiyat böyle kitap ile doğrudan ilişki gerektiren bir şeydir.

- Kitabın ortadan kalkacağına dair bir gidiş mi bu?

- Bilenler, kitabın ortadan kalkacağını, bir süre sonra binlerce kitabın çöp olmaktan öte bir işlevi olmayacağını söylüyorlar. Ama değişen birçok şeyde, geriye dönüş de yaşanıyor. Naylonlar çıktığında, insanlar poplin, keten, patiska, pamuk türü giysileri terk edip, naylon çamaşırlar kullanmaya başladılar. Bir süre baktılar ki, bu naylon sağlıklı ve kullanışlı değil, tekrar eskiye döndüler. Bir takım bilgilere ulaşmak için interneti kullanacağız ama ‘kitabın tadı internetten alınmıyor” diyerek döneceğiz kitaba.

- Ancak kitap fiyatları düşünüldüğünde, internet, kitaba ulaşım kolaylığı sağlamıyor mu?

- Ben de çok yararlanıyorum. Ancak edebiyat konuşuyorsak, edebiyatın tadını internetten almak mümkün değil.

- Bankaların sanata ilgisi arttı. Kitap basıyorlar, çeşitli kültürel ve sanatsal etkinlikler düzenliyorlar. Bunların sanata bir katkısı olur mu, yoksa sanatçının yaratma özgürlüğünü sınırlar mı?

- Kişisel olarak bankaların yayınevlerine itibar etmedim. Çok büyük medya kuruluşlarının da yayınları var. Teklif geldi de, ret mi ettim? Yok. Ama ben de kitabımı basması için o kurumlara gitmedim. Bunların yayın piyasasına girmiş olması, bu işte para olduğunu düşündürüyor. Çünkü para olmayan işe bunların yatırım yapması söz konusu değil. Bankaların yayın işine girmesi, işi sadece yayıncılık yapmak olanlara karşı haksız rekabeti doğurmuştur. Bir süre sonra marketlerin bakkalları ortadan kaldırması gibi bir sonucu olabilir.

- Sanatçının yaratım özgürlüğü açısından nasıl bir sonucu olur?

- Ticari kaygıyla kurulmuş bir bankanın yayınevinden bahsediyoruz ve satacak kitabı basacaktır. Yazar da, satacak kitabı yazmak zorunda, hele oralarda kitabınızı bastırmaktan başka çareniz yoksa. Şimdi neyse ki, başka çarelerimiz var.

- Korsan kitaba gelmek istiyorum. Korsan kitap, bir erişim özgürlüğü mü, edebiyatın talanı mı? Ne dersiniz?

- İlk anda erişim özgürlüğü gibi geliyor, ama talandır. Kitap alma gücü düşük olan kişiler, “kitaba ulaşıyorum” diye düşünüyor. Ama aslında o para haksız bir şekilde bir adamın cebine gidiyor. Çok satan kitaptan elde ettikleri karı, satmayacağını bildikleri ancak yayınlanmasını istedikleri kitaba aktaran, bildiğim bazı yayınevleri var. Kitabın parası yayınevine dönerse, orada çalışan işçinin aylığını verecek, kâğıt parasını ödeyecek, satış garantisi olmayan ama basılmasında yarar görülen kitabı da basma şansına sahip olacak. Korsancılar, sadece kâğıt parasını ödeyerek, kitabın bütün gelirine el koymuş oluyor, bu düpedüz hırsızlık.

- Okur açısından da mı durum böyle?

- Okur açısından, gidip bir mağazadan pahalı bir kazağı almayıp, oradan çalmış olan birinden almak neyse, korsan kitabı almak da öyle bir şey.

KÜRTÇE’Yİ BİLMEYİ İSTERDİM

- Kürt edebiyatına ilginiz var mı?

- Kürtçe bilmeyi isterdim. Kürt edebiyatına ilişkin Mehmet Uzun’la ilgi kurabildim sadece. Kendi Kürt olan ama Türkçe yazan kişilerin eserlerini biliyorum. Bildiğim kadarıyla Kürtçe yazan çok az kişi var. Onların eserlerini Kürtçeye çeviren de çok az kişi var. Doğrudan doğruya o edebiyata kendi dilinden ulaşmayı isterdim ama ulaşamıyorum. Özellikle bütün doğu edebiyatlarında olduğu gibi söylenceler, masallar, destanlar yönünden zengin olduğunu düşünüyorum. Ama beni tatmin edecek kadar okumadığımı da söylemek zorundayım.

- Mehmet Uzun ne bıraktı sizde?

- Mehmet Uzun’un bir kere cesaretini takdir ediyorum. Çünkü bildiğim kadarıyla, Kürtçenin bir edebiyat dili oluşma aşamasında. Bu durumda Kürtçe ile yazmaya cesaret etmek, alkışlanacak bir durum. Şunu da söylememiz gerekiyor, eğer İsveç’te yaşamıyor olsaydı, - gerçi şimdi artık Türkiye’de yaşıyor- yargılanmalarında İsveç arkasında bulunmasaydı, belki de kim vurduya gidecekti. Türkiye’de birçok Kürt yazarın başına gelebilecek olan bir durum, onun da başına gelebilirdi.

- Sizi etkileyen bir kitabı ya da karakteri var mı şu an hatırladığınız?

- Çok yakın zamanda okumadığım için karakter ya da kitap olarak bir isim veremeyeceğim ama ben en çok romanlarındaki atmosferi seviyorum. Yaratılan atmosfer bana, çok uzak ülkelerin atmosferi, başka bir dünya, hemen ulaşılabilecek bir şey değilmiş geliyor. O atmosfer heyecanlandırıyor beni. Bunu anlatabilmesi, alkışlanacak bir tavırdır.

- Sizin karakterlerinizin kaynağı nedir?

- Birçoğunu hayattan buluyorum, tanıdığım, bildiğim insanlar. Tam olarak onları anlatmak için yola çıkmıyorum. Ama bana fikir veriyorlar ve sonunda model olarak aldığım insandan tümüyle farklı bir insan haline gelebiliyor, gelmesi de gerekiyor, sonra, o kişi romanımda kendisini tanırsa da ayıp olur.

DİYARABAKIR BAŞKA BİR ÜLKE

- Karakterleriniz içinde, Van, Diyarbakır ya da Hakkârili karakter var mı?

- Şanslı olduğum bir konu bu. Van’ı, Hakkâri’yi Yüksekova’yı gördüm. Diyarbakır’a defalarca gittim. Ama hep turist gibi gittim. Diyarbakır’dan 5–6 önce İran’a gitmiştim. İran’da, ‘bize çok benziyorlar ama başka bir ülke burası’ diye hissetmiştim. Diyarbakır’a indiğimde de ilk hissettiğim duygu buydu. ‘Bize benziyorlar ama başka bir ülke burası’. Böyle hissederken o insanları anlatmaya cesaret edemem, ayıp olur zaten. Sadece turist gibi gidip konuştuğum insanları dinleyip, sadece diyalog kurarak edindiğim izlenimle tip yaratamam. Bu iş orada büyüyüp gelişmiş olan ya da orada doğmuş daha sonra buralara gelmiş ama o toprağı tanıyan insanların işi.

- İlle o coğrafyada yaşamak mı gerekir, İstanbul’dan bir Diyarbakır öyküsü çıkmaz mı?

- Bana çıkmaz gibi geliyor. Çünkü sadece o insanın başına gelenleri anlatmak yetmez.

- O zaman araya anlatım ile öykü arasındaki fark mı giriyor…

- Duyduğunuzu anlatmak onu öykü yapmıyor. Bu olayı anlatmak için o insanın yerine kendimi geçirip onun gözüyle bakabiliyor muyum diye deniyorum kendimi. Onun kulağıyla işitebiliyor muyum, onun gibi yaşayabiliyor muyum? Eğer kendimi onun yerine koyup, onun gözüyle bakamıyorsam, algılayamıyorsam, onu anlatamam. Hiçbir zaman özdeşleşmek istemediğim birini alay eder gibi anlatırım. Ama anlattığım kişiyi sevdirmek, okurun onunla özdeşleşmesini sağlamak istiyorsam, bu özdeşleşmeyi önce benim kurmam gerekiyor. Yıllar önce bana, yazmam için, maden ocağında yaşanan bir olayı anlatan dosya sunuldu. ‘Yazamam’ dedim. O zaman maden ocağını hiç görmemiştim bile! Şimdi gördüm, ocağı inmişliğim var. Güneydoğu’yu gördüm, insanlarını dinledim. Ama şimdilik anlatmaya cesaretim yok. Belki daha sık gidersem, daha içlerinden tanıyabilirsem, olabilir.

KÜRTLER KÜRTÇE YAZSINLAR, KÜRTÇE DÜŞÜNSÜNLER

- Türk edebiyatından biri olarak Kürt edebiyatçılarına bir öneriniz var mı?

- Bu dili işlemeleri ve geliştirmeleri gerek. Çünkü bir dilin edebiyat dili olması kolay bir süreç değil. Biz Türkçeyi 1800’lerin ikinci yarısında Osmanlıcadan arındırmaya ve kendi benliğine kavuşturmaya karar vermişiz. Hala başaramadık. Edebiyat dili diye ayrı bir dil yok. O dille yazıyorsunuz. O dilin içinde edebiyat yapabilmek içindili zenginleştirmek gerekiyor. Bu da Kürtlere düşüyor, Kürtçe yazacaklar, Kürtçe düşünecekler.

- Devletin ya da hükümetlerin yapması gerekenler neler bu süreç içerisinde…

- Onlardan çok fazla şey yapmasını istemiyoruz, bizi özgür bıraksınlar yeter. Diller de politiktir, politik yaklaşımlara açık bir alandır. Üzerinde çok tartışılan x, w gibi harfler, show, wordcard da var, ama kendi adını yazarken insanlar o harfleri kullandığında bölücülük diye adlandırılıyor. Böyle aynı duruma, iki farklı muamele yapmasınlar yeter. Bizleri özgür bıraksınlar. Özgürlükten kimsenin başına bela gelmemiştir, bütün belalar yasaklamaktan, baskıdan doğar.

- Kendinizi anadilinizi kullanamadığınızı düşünün…

- Son derece açıklı bir durum. Birçok yabancı ülkeye gittim, bildiğim yabancı dil çat pat İngilizce. Biraz Rumca bilirim ama Rumlarla konuşmama yetmez. Bildiğim İngilizce, yabancılarla diyalog kurmama yeter ama ana dili İngilizce olan biriyle iletişim kurarken zorlanırım. Gittiğim yabancı ülkelerde de kendimi sürekli olarak dışlanmış hissetmeme yol açar bu. Anadilin kullanılamaması, insanın kendisini çok çaresiz ve acılı hissetmesine yol açan bir durum.

AYDIN MUHALİF OLMAK DURUMUNDA

- Aydını nasıl tanımlıyorsunuz?

- Aydın, sadece kendisini değil, etrafındakini ışıklandırmaya çalışan kişidir. Bilen ve bilgisini kendisine saklayan değil, bu bilgiyi paylaşmaya hazır, paylaşan, ışığını başkalarına yaymaya çalışan kişidir.

- O zaman aydın politikayla ilişki içerisinde olacak…

- Aydın muhalif olmak durumundadır. Ve hatta edebiyatçının da konumu daima karşıt kutuptur. Kendi kurmak istediği iktidar oluncaya kadar iktidarla bütünleşmez. Kendi kurmak istediği iktidar olduğunda bile, muhalefet etmesi gerekiyorsa ona da muhalefet eder. Aydın sürekli olarak eleştirel konumda olmalıdır. Korkaklığa kapılmadan da muhalefetini yapabilmelidir.

- Sizin nasıl bir iktidar istersiniz?

- Sosyalist bir iktidar olsun isterdim Türkiye’de. Chavez gibi biri mesela.

LAİKLİK ÜZERİNE TARTIŞMALAR PARANOYAKÇA

- Son anayasa değişikliği tartışmalarıyla birlikte, türbanın üniversitede serbest bırakılıp bırakılmaması tartışılıyor. Siz de 1402 Yasası mağdurusunuz. Akademik yaşamı biliyorsunuz. Türban serbest bırakılsın mı, bırakılmasın mı yükseköğretim kurumlarında?

- Kendi üniversitemde kız çocuklarının çektiği ıstıraba bakıyorum. Bu içimi acıtıyor. Kapıya kadar geliyorlar, çamların altına saklanarak, türbanlarını çıkartıyorlar, yaz- kış başlarına tencere gibi bir kep giyiyorlar. Bu çocukları bu kadar ıstırap içinde tutmanın anlamı yok. ‘Serbest bırakırsak herkes türban takar’ gibi bir düşünceye de katılmıyorum. Hatta serbest bırakmadığımız için çoğalıyor. ‘Türban politik bir şeydir’ diye karşı çıkanlar var. Olabilir. Dünyada her şey politiktir. Bir insan onu değil, bunu giyiyorsa, saçına jöle sürüyorsa, horozibiği kaldırıyorsa bu da politik bir tavırdır. ‘Politikayla ilgim yok’ demesi de politik bir tavırdır. Türban takılıyor diye Türkiye’ye şeriat da gelmez. Hiçbir zaman da bu topraklarda şeriat yaşanmadı aslına bakarsak. Osmanlı bile şeriat devleti değildi. Laiklik dediğimiz şey de pamuk ipliğine bağlı, kızların türbanıyla kopup gidecek bir şey ise onun da sağlamlığına güvenemeyiz o zaman.

- Laiklik üzerine yürütülen tartışmaları nasıl buluyorsunuz, doğru bir hatta mı ilerliyor?

- Hayır, paranoyakça ilerliyor. Bütün Anayasa tartışmalarında tek sözcüğe kilitlenmiş durumda, türban. Oysa özgürlükler ne oluyor? 61 anayasasına dönüş olacak mı, yoksa hala Kenan Evren’in anayasanın az gevşetilmiş şekli mi olacak? Asıl beni ilgilendiren o. Ama başka bir şeyi tartışamaz durumdayız, bütün tartışma onun etrafında dönüyor.

- Öğrencilerinizin size ilişkin değerlendirmelerinde, hep güler yüzlü, enerji dolu ve umut dolu olduğunuz söyleniyor. Bu enerjinin kaynağı nedir, hiç mi sıkıntınız yok?

- Tam tersine o kadar zor bir hayat yaşadım ki! İnsanların içini kaldırmamak için bu hayattan söz etmek istemiyorum aslında. Ama aklınıza gelebilecek her türlü zorluğu yaşadım. Yoksul bir aileden geliyorum, ilkokula başlamadan annem ve babam ayrılmıştı. Ben 20 yaşındayken annem intihar etti yani aklına gelebilecek her türlü acıyı yaşadım. Ala rol yapmıyorum ve hayatı hep iyi tarafından görmeye çalışıyorum. İnsanlar iletişim kurarken de daha güler yüzlü olmaya çalışıyorum. Bu herhalde yaratılışla ilgili bir şey.

TÜRKÇE ÜSTÜME KALDI

- Yakın zamanda edebiyata ilişkin ne var gündeminizde?

- Türkçe ile ilgili çalışmaları bitirip, edebiyata yönelmek istiyorum. Edebiyatçı olarak unutulmaya tahammülüm yok. ‘Ben edebiyatçıyım yapmayım’ diye insanlara haykırmak ihtiyacındayım. Türkçe de üstümde kaldı, bu işi de yarım bırakamam. Türkçe ile ilgili kitaplar çıktıktan sonra edebiyata ağırlık vereceğim. Öykü dosyası var elimde, 2008’in başında yayınlamayı düşünüyorum. Cumhuriyete yazmaya devam ederim herhalde, Evrensele yazıyorum. Esmer dergisine de öykü yazıyorum. Bu benim edebiyatçı yanımı diri tutuyor.

- Kadın konulu bir çalışma var mı planlarınızın içinde?

- Öykü ya da romanda genellikle kadının cephesinden bakmayı tercih ediyorum. Kadın bana daha gizemli ve daha anlatılabilir bir dünya gibi geliyor. Erkekleri biraz düz buluyorum. Kadın ise, “bu böyledir” derken, aslında tam tersini düşünüyor olabilir. O sözü sadece bir örtüdür. Erkekte böyle bir şey yok. Erkek, “çok sevinçliyim” diyorsa sevinçlidir. Ama kadın ‘çok mutluyum’ derse, mutsuzluğunu örtüyor olabilir.

- Edebiyat daha işlenebilir bir nesne…

- Evet, kadını, anlatılmaya daha değer buluyorum. İki romanım var, ikisinde de kadın ağırlığı var. Öykülerimden de çoğu kadın ağırlıklıdır. Ama ‘kadınları anlatan bir yazardır’ diye etiketlenmekten de çekiniyorum. Kadınları seçmemin nedeni daha anlatılır bulmam. Erkeği de anlatabilirim. Diyarbakır’da yaşayan bir erkeği anlatamam ama bu civarda yaşayan bir erkeği anlatırım. Akıllarından ne geçer, nasıl yaşar bilirim. Bunun için erkek olmaya gerek. Babanız, ağabeyiniz, kocanız varsa, onları anlatmaya yeter.

- Görüşme için çok teşekkür ediyorum size. Son derece keyifli bir sohbet oldu.

- Ben de teşekkür ediyorum.

sayfa başına dön

'Amacım Türkçeye sahip çıkılmasını sağlamak'

Cumhuriyet Kitap, 13.10.2005

"Edebiyat artık yok olmaya başladı." şeklinde bir sav geliştirdik! Kaynağını fazla uzaklarda aramaya gerek yok diye düşünüyorum; hemen yanı başımızda durmakta, dil! Gün geçtikçe her şeyden önce dilimizi; o güzel Türkçemizi kaybediyoruz! Dış etkenler bunda birebir söz sahibi!? İngilizce kelimeler artık, Türkçeymiş gibi giriveriyor lügatımıza! İşte bunlara bir dur demeye çalışan neferlerden biri Feyza Hepçilingirler! Dergimizin sondan bir önceki sayfasında her hafta Türkçe Günlükler'ini paylaşıyor okurlarla! Çoğunluğunu Türçemizin kirlenmesine ayırdığı bu köşede, zaman zaman da kitap değerlendirmeleri yapıyor! Bu günlüklerden derlediği bir kitabı yayımlandı geçenlerde; 'Yıldızların Suya Döküldüğü Türkçe Günlükleri'. Söyleşi için bundan iyi vesile olur mu? Keyifli okumalar... Erdem ÖZTOP

-Sevgili Feyza Hepçilingirler, 'günlük', bildiğimiz/günümüz anlamıyla yaşananların okur-yazarca kâğıda dökümüdür. Sizde ise durum farklı, 'Türkçe Günlükleri' tutuyorsunuz...- Çok da farklı değil. Ben de yaşananları kâğıda döküyorum; kendi yaşadıklarımla birlikte Türkçenin yaşadıklarını, Türkçeye yaşatılanları. Hem başta televizyonlar olmak üzere, "medya"nın kötü kullanım örneklerini vermeye çalışıyorum, hem de romanlardan, şiir ve öykü kitaplarından Türkçenin etkili kullanımının örneklerini. - Nereden doğdu bu?- Türkçeyi günü gününe izlemek gerektiği düşüncesinden... Benim için pek zor olmayacağını biliyordum. Nereye gitsem çevreme Türkçe gözlükleriyle baktığım için, görmem de pek güç değildi. Çeşitli yerlerde rastladığım yanlışlara dikkat çekmeye çalışırken bir yandan da bildiğim kadarıyla, dilim döndüğünce doğruları aktarmaya çabalıyorum. Amacım özellikle gençlerin Türkçeye sahip çıkmalarını sağlamak, Türkçe konusundaki duyarlılığı artırmak. - Türkçe duyarlılığını artırma amacından söz ediyorsunuz. Türkçeye karşı olan duyarsızlık, gün geçtikçe kayıtsızlığa doğru yol alıyor; buna bağlı Türkçedeki kirlenmeler artıyor tezime katılır mısınız?- Keşke katılmayabilsem; ama ne yazık ki katılıyorum. Kimi çevreler Türkçeden vazgeçmeyi, Avrupa Birliği'ne girmenin önkoşulu gibi göstermeye çalışıyor; kimileri ise Türkçenin giderek Amerikancalaşmasına küreselleşmenin kaçınılmaz sonucu diye bakıyor. Bu küreselleşme ne mene bir şeydir ki Fransızcaya, Almancaya, Japoncaya, Çinceye, Rusçaya, İtalyancaya, Yunancaya dokunmuyor; ama Türkçenin canına kastediyor? Dediğiniz kayıtsızlık, Türkçeyi seven ve aslında onu yitirmeye hiç de razı olmayacak ana kitlede bilinçle yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Oysa Avrupa Birliği'ne dilimizi dışarıda bırakarak gireceksek biz olarak girmeyeceğiz demektir. Kimliksiz bir kitle oluruz o zaman. Bir insanın dili giderse nesi kalır geriye? Bir halkın da dilini elinden aldınız mı onu kültüründen, tarihinden, türküsünden, kederinden, sevincinden, geleceğinden mahrum etmiş olursunuz. Canı yanmış bir insanın "Ah, anam!" çığlığının karşılığı herhangi bir yabancı dilde bulunabilir mi? "Anacığım!" sözcüğünün içtenliğini, sıcaklığını "dear mother" mı, "mom" mı, "mommy" mi, hangi İngilizce sözcük verebilir?

"İNGİLİZCE SÖZCÜK KULLANMAYA ÖZENDİRİLİYORUZ"

- Geçen hafta Emre Kongar, gazetemizdeki Medya Notu adlı köşesinde Sık Kullanılan Yabancı Sözcükler'e yer verdi. Müthiş bir liste ile karşılaşılıyor! Kirlenmenin ne kadar da arttığını gözler önüne seriyor Kongar...- Durmaksızın, İngilizce sözcük kullanmaya özendiriliyoruz çünkü. Birileri, bu çok kolay yolla kültürlüymüş gibi görünmeyi çekici hale getiriyor. İnsanımızın boyunca kitap okumakla zor edineceği kültüre, sekiz on tane İngilizce sözcük kullanarak ulaşılabileceğini sanması sağlanmaya çalışılıyor. Bu yolla kültürlü görünmek pek kolay; ama bu kolaylık, aşılması gereken zorluklar içeren her hedefin önünü tıkıyor. Emek harcanmadan bir şeyler elde etmek uyanıklık sayılalı beri, emek harcamak aptallık gibi algılatılıyor. Emre Kongar'ın köşesindeki liste, "Türkçesi yok" mazeretinin yeteri kadar inandırıcı olmadığını da gösteriyor bize. Türkçeleri var. Yoksa da bulunabilir. O kavramlarla ilk karşılaşanlar, kavramı adlandırma gereği duyduklarında, kavramı karşılayacak sözcüğü nasıl bulmuşlarsa biz de belli bir anlamı karşılayacak sözcüğü kendi dilimizin olanaklarını kullanarak bulup çıkarabiliriz. Türkçe buna elverişli; asıl sorun, bizim Türkçesi yerine pek de anlamadığımız; açıkçası, geçmişi ve olumlu - olumsuz tüm çağrışımlarıyla derinliğine anlamamızın pek de olanaklı olmadığı o sözcüğü ısrarla kullanmak istememizden kaynaklanıyor.

"TÜRKÇE GÜNLÜKLERİ" KÖŞESİ

- Peki bu tür günlüklerin,bir kitap ekinde yayımlanmasının ne gibi avantaj ve dezavantajları olabilir?- Türkçe Günlükleri köşesi, aynı zamanda bir tartışma ortamı. Köşemin, Türkçe konusunda bir serbest kürsü görevi görmesini özellikle istiyorum. Akıllarımıza takılan soruları soralım, yanıtları bulmaya çalışalım, bilgimizi başkalarıyla paylaşmanın mutluluğunu yaşayalım diye. Kitap eki, Türkçe yazılmış ya da Türkçeye çevrilmiş kitapların eki, bir edebiyat eki; öyleyse bir anlamda da Türkçenin eki. Edebiyat dergilerini izlemeyen daha büyük bir kitleye seslenme olanağı sağlıyor. Çünkü Türkçe, edebiyatımızın hem mayası, hem kaynağı, hem malzemesi, hem sonucu, hem de amacı. Öte yandan Türkçe, yalnız edebiyatçıların malı değil. Bu dili kullanan herkesin Türkçe konusunda konuşma hakkı olduğu kadar, düşünme hakkı da var. Birlikte düşünmeyi öneriyorum ben. Çok akıl, tek akıldan üstündür. Üstelik Cumhuriyet okurlarından söz ediyoruz. Manken fotoğraflarına bakmayı gazete okumak sayan bir kitle değil bu. Anında tepki veren, dikkatli ve duyarlı bir okur kitlesi. Ben Türkçenin iyi ve kötü örneklerini bulup göstermeye çalışıyorum, sonrasında düşünülecek, tartışılacak konular varsa birlikte düşünüp tartışıyoruz; önlemleri bulma çabasına birlikte giriyoruz. Avantajları bunlar. Dezavantajı? Bilmem. Dezavantaj sayılacak bir durumla hiç karşılaşmadım. Her yanlışımın hemen bulunup söylenmesi bile benim açımdan avantaj sayılır. Normal ve elektronik posta adresimi bunun için koyuyorum günlüklerin altına.

"TÜRKÇEYİ KİRLETMEK İÇİN..."

- Kitaptaki günlükleri okuyup, bütününden; medya dilin asal kirleticisi/yok edicisi sonucunu çıkartabilir miyiz?- Böyle bir sonuç çıkarmakta pek zorlanmayız herhalde. Daha büyük, daha yukarıda birtakım yerlerden programlanıyor olduğuna ilişkin kuşkularımı korumakla birlikte Türkçeyi, gözümüze soka soka kirletenin medya olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Yeteri kadar bozması karşılığında bir yerlerden aferin alacakmış ya da aferinden daha büyük armağanlarla ödüllendirilecekmiş gibi, Türkçeyi bozmak için, canını dişine takmış çalışıyor medya. Canını dişine takmak dedim de... Deyimleri bile bozuyorlar örneğin. "Canından bezmek" ile "burnundan gelmek" deyimlerini birleştirip "canı burnundan bezmek" diye yeni deyimler uyduruyorlar. "Delikanlının tüyleri çekilmişti." Deniyor örneğin. Var mı böyle bir deyim? Yok. Nedir bu? "Kanı çekilmek" ve "tüyleri diken diken olmak" deyimlerinden kes - yapıştır yöntemiyle oluşturulmuş bir uydurma. Tonlamalar, vurgular çok kötü. Ankara'nın semti "Balâ"yı, "yavru" anlamındaki "bala" diye söyleyen mi ararsınız; "ordu" sözcüğünü, kent adı "Ordu" diye okuyan mı? Amerikan İngilizcesi tonlamasıyla Türkçe haber okuma başarısını gösterenler bile var. Haber dilinde hep aynı kalıplar: Haberler hep gündeme bomba gibi düşüyor, hep bir facianın eşiğinden dönülüyor, hep bir ilke imza atılıyor.... Bütün kadınlar "bayan" oldu. Kimse toplantı yapmıyor, ille de "gerçekleştirmek" gerekiyor toplantıyı. Çok kısır bir dil kullanılıyor medyada. "En somut görüşmeyi onunla yapacağı görüşmede gerçekleştirecek." gibi zavallı tümceler kuruluyor. - "Nasıl isterim Nurullah Ataç'ı okumalarını gençlerin." diyorsunuz. Okurlar mı dersiniz fırtınalara, fırça darbelerine ve en popüleri aşkı anlatma sanatı zannedilen fasafisolara kaptırmışlarken kendilerini?- Okumazlar. Okumadıklarını biliyorum. Karnını fast-food denen abur cuburla doldurduğumuz gibi, beynini de böyle ıvır zıvırla dolduruyoruz gençlerin. Üstelik, bir kitabın kolay okunur olmasını neredeyse edebi ölçü sanacak kadar kitaptan ve okumaktan uzakken o fırtınaları, fırça darbelerini okudukları için kendilerini okur sanıyorlar. Açıkçası, bir de bu yolla kandırılıyorlar. Okunması gerekenleri, özenle saklamayı başarıyoruz onlardan. Bütün çocuklarımıza okutmayı başardığımız on kitap bulamayız, diye yakınırken Milli Eğitim Bakanlığı'nın bu sayıyı yüze çıkardığını duyunca sevinecek gibi olmuştuk; ama listeler açıklanınca tam bir düş kırıklığı oldu yaşadığımız. Piyasa, gençlerin, çocukların beynini bir abur cubur bombardımanına tutarken MEB de canlıları gömüp ölüleri canlandırmaya soyunmuş. Ortalığı karıştırmaktan çekinip yaşayan yazarlara yer vermemek, kitap listesini mezarlık ziyaret sırası haline getirmiş. Oysa Tanzimat'la başlayan arayışları saymazsak çocuk edebiyatının ciddi olarak konuşulmaya başlandığı tarih, 1970'lerdir. Çağdaş çocuk edebiyatı ürünleri de ancak bu tarihten sonra verilmeye başlanır. Bu ürünleri veren yazarların ölmesini mi bekleyeceğiz kitaplarını çocuklarımıza okutmak için? Kendi dünyasıyla özdeşlik kuramayacağı kitabı, çocuğa ancak zorla okutabilirsiniz. Bu da onu okumaktan nefret ettirir. Oysa ilköğretim çağında okuma alışkanlığı kazandırılması çok önemli. Bu alışkanlığı o yıllarda kazanan çocuk, soyut düşünebilme yeteneğini de kazanmış olacağından yetişkinler için yazılmış edebiyat yapıtlarını okumaya da, yaratıcı düşünceler üretmeye de hazır hale gelir. Değilse, "Niye okumuyor çocuklarımız?" diye çırpınıp durmaya devam ederiz. - Emre Aköz, geçenlerde bir tartışma başlatmış köşesinde! "Da Vinci Şifresi" gibi çok satan romanların sayısının giderek azaldığını belirten Aköz, okuyucuların ilgisini gerçekçi yorumlar ve değişen gündelik hayatı anlatan araştırmaların çektiğini söyleyerek şöyle devam ediyor: "Acaba Türkiye'de de benzeri bir durum mu var? Son yıllarda kaç tane 'roman gibi roman' okudunuz? Görkemli anlatılara ne oldu?" - Bu tartışmalı cümlelere şu yanıtı veriyor bir yayınevi editörü: "Bu edebiyatı öldürmez. Onlar her zaman okunuyor." (Sabah Pazar, 11 Eylül 2005, s. 11)

"ROMAN GİBİ ROMAN"

- İlk olarak Aköz'ün sorularını nasıl değerlendirirsiniz diye soracağım; sonra da bu editörümüzün değerlendirmesini yorumlamanızı isteyeceğim.- Çok satan romanların sayısında bir azalma olduğu kanısında değilim; kaldı ki çok satan romanların 'roman gibi roman' olma olasılığı son derece düşüktür. Önce şu noktaya açıklık getirmek gerek: Çok satan romanların sayısında mı azalma var, roman gibi romanların sayısında mı? Bu gibi tartışmalar, "Edebiyat ölüyor mu?" gibi, her dönemde ısıtılıp önümüze getirilen bir noktaya dek gider. Zaten yayınevi editörü de böyle anlamış ki "Edebiyat ölmez." yanıtını veriyor. Okurun ilgisini "gerçekçi yorumların", "değişen gündelik hayatı anlatan araştırmaların" çektiği saptaması herhangi bir çalışma sonunda mı söylenmiştir; bir incelemeye dayanıyor mu, bilemem; ama doğru olabilir. Neyin gerçek, neyin sanal olduğu konusunda kafası iyice karışık olan günümüz insanının gerçeğin peşine düşmesi, yakın ve uzak çevresinde, ülkedesinde ve dünyada neler olup bittiğini ayrıntısıyla kavramak istemesi; bunları yorumlamaya çalışması, anlaşılabilir bir şey. Görkemli anlatılara bir şey olduğu yok. Onlar dünyayı anlama ve anlamlandırma çabasını aşmış okurlar tarafından aranıyor, bulunuyor ve okunuyor zaten. Bu soru, "Günümüzde neden bir Tolstoy çıkmıyor?" biçiminde de sorulur birçok kez. Tolstoy'un yaşadığı dönemde insanlar kendi köylerinden, kasabalarından ötesini bilmezler, merak da etmezlerdi. Bugün Doğu ve Batıyla, New Orleans ve Telafer'le; yani bütün dünya ile birlikte yaşıyoruz. Beynimizde, Tolstoy zamanının insanına göre, ek algılama odacıkları açılmadığına göre elbette zorlanacağız olup biteni anlamakta. Bu durum, edebiyatın tümüyle dışında bence. Günümüz insanının, yaşananları anlamlandıran kitaplara ilgi duyuyor diye görkemli anlatılardan yüz çevireceğini düşünmemiz için bir neden yok bence.

'BEN' ANLATIMLI HİKÂYE VE ROMANLAR

- Çok güzel ve yerinde bir konuya değiniyorsunuz. 'Ben' anlatımlı hikâye ve romanlarda okura hep yazarın yaşadıkları olarak gösterilmeye çalışıp, gündem yaratarak kısa yoldan köşe dönmece oynanmaya başlandı! "Böyle bir şey yok" diyorsunuz... - Şimdi medya yıldızlarını bir kitap yazma modasının sardığını görüyoruz. "Hevestir, geçer." diye bakıyorum ben. Doğrusu neler yazdıklarını okumadığım gibi, hiç de merak etmiyorum. Anlaşılan herkes kendini, "En kahraman Rıdvan" diye sunmaya çalışıyor. Oysa yazan "ben" dediğinde, onun kendisi olması gerekmez. Gerçi, 1. kişi anlatımlı kurmacalarda, "ben" diyenin yazarın kendisi olduğu yanılgısı hep vardı. Anlaşılan, şimdi iyice körükleniyor bu yanılgı. Yazarın "ben" dediği her noktada, anlattıklarını yaşadığını düşünemeyiz. Bukowsky anlattığı gibi, gece - gündüz içiyor olsaydı o romanları ve öyküleri, sızdığı zamanlarda ya da uykuda yazıyor olması gerekirdi. - Oğuz Atay ve eseri Tutunamayanlar iyi bir örnek olur sanırım, ne dersiniz?- Evet ya! "Tutunamayanlar"da Turgut Özben midir Oğuz Atay, Selim Işık mı? Her ikisi de Oğuz Atay'dır; aynı zamanda ikisi de Oğuz Atay değildir. Birini Oğuz Atay sanmak ve saymak, edebiyattan hiç anlamamak olur.

"HİLE KARIŞMAMIŞ İŞİMİZ YOK" GİBİ"

- Çeviri konusunda eleştirmenler şu sıralar çokça dert yanmaya başladılar; artık ucuz yollu işlere başvurduklarından yayınevleri, pek çok hatalı çeviri kitaplar yayımlanıyor, haliyle okuma zevkinden de soğutuyorlar diye... Siz de dertli misiniz bu durumdan?- Hile karışmamış işimiz yok gibi. Almanca, İspanyolca, Portekizce yazılmış kitaplar genellikle İngilizce çevirilerinden Türkçeye aktarılıyor; ama bu, kitabın hiçbir yerinde belirtilmiyor. İngilizceye düşkünlüğümüz, dünya dillerinin asıllarından çeviri yapmamızı engellemeye başladı. Titiz, özenli çalışan çevirmenlere hak ettikleri paraları ödememek, işi ucuza getirmek için, filoloji öğrencilerine çeviri yaptırılıyor. Bunun zararı, hem o kötü çevirinin altına imzasını atarak geleceğini gölgeleyen genç çevirmene dokunuyor, hem çevrilmeye çalışılırken harcanan yapıta, hem de Türkçeye. Türkçe de bu kötü çevirilerden epeyce olumsuz etkileniyor çünkü. - Şu anektodunuz, epeyce gülmeme sebep oldu! "Tüyap Kitap Fuarı'nda Mehmet Coral'ın adı, "Mehmet Korıl" diye anons edilmişti de biz duyanlar gülmekle yetinmiştik." Aslında, ağlanacak halimize mi gülüyoruz dersiniz?- Evet, ne yazık ki öyle! İngilizceden Türkçeye durmaksızın sözcük aktaranlar işin bu boyutunu hiç dikkate almıyorlar. Hangi sözcüğü hangi dilin kuralına göre okuyacağımızı bilemiyoruz. Kısaltmaları nasıl okuyacağımızı, kendi harflerimizi nasıl okuyacağımızı bilmiyoruz. Artık hiç yadırgamadığımız "Dürümland" diye bir tabeladaki sözcüğün nasıl oluyor da ilk yarısını Türkçeye, ikinci yarısını İngilizceye göre okuyabiliyoruz? Diyelim "Cancard" (Şöyle yazımlarla da karşılaşıyoruz artık: CanCard) diye bir reklam gördünüz. Nasıl okuyacaksınız bunu? "Cancart" diye mi? "Kenkart" diye mi? Adı Can olanlara "Ken" diye seslenmeye başlanırsa yakında, hiç şaşırmayalım. - Söyleşimizin sonuna sakladım; uzun bir süredir kurgusal metinlerinizden mahrum bırakıyorsunuz bizleri! Ne zaman kavuşacağız onlara?- Haklısınız. Türkçeye bütünüyle odaklanalı, kurmacayı ihmal ettim. İki romanım var; ancak romanla aram pek iyi değil. Ben mi romanı sevmedim, o mu beni sevmedi, kestiremiyorum; ama öykülerime geri döndüm. Her ay Esmer Dergisi'ne bir öykü yazıyorum. Üstünde çalıştığım iki, hatta üç öykü dosyası var. Roman için hiç söz veremem; ama yeni öykü kitapları gelecek yakında.- Keyifli söyleşi için teşekkürler...- Ben de teşekkür ederim. Umarım okurlarımız da zevk alırlar.

Yıldızların Suya Döküldüğü Türkçe Günlükleri/ Feyza Hepçilingirler/ Everest Yayınları/ 320 s.

sayfa başına dön
 

Dilin Sesi Feyza Hepçilingirler ile Söyleşi

TÜLAY ÇELLEK

04.09.2003

Öğle yemeklerini birlikte yediğim Feyza HEPÇİLİNGİRLER ile söyleşi yapmaya karar verdiğimizde ikimiz de mutlu olduk. Odamda birkaç kez buluşarak gerçekleştirdiğimiz bu söyleşiden zaman zaman iki eğitimcinin özellikle eğitim bağlamında eleştirel bakışlarını içeren uzun ama güzel olduğuna inandığım bu yazı çıktı. Eleştirinin, saptamaların, önerilerin yanında yaratıcılık konusunun da yer alması yazıyı kısaltmamı engelledi. Birlikte geziye çıkalım bakalım Feyza HEPÇİLİNGİRLER’in dünyasına...

TÇ - Kimlikten ve kişilikli olmaktan başlayalım mı?

FH - Biz kendimize ait pek az şeyin kıymetini biliyoruz. Her şeyin bir adabı, bir kültürü vardır. Birçok şeyimiz değiştiği gibi ne yazık ki yemek kültürümüz bile değişiyor.

TÇ - Uçlar var. Ya çok fazla Batıya öykünen, ya da çok fazla Doğuya öykünen uçlar. Niye salt Batı ya da Doğu? Ama her ikisinden de yararlanılabilir. Önemli olan kendi kimliğimiz, kendi kişiliğimizin ortaya konmasıdır bence. Onun savaşını vermek.

FH - Batıya bakarken, Doğuyu tümüyle ihmal etmişiz. Biliyorsunuz İran’a yeni gittim, geldim; yeniden gözden geçirme fırsatı buldum her şeyi. Yeni gözlemlerim var. İran, Irak, Arap ülkeleri, özetle Ortadoğu çok kültürlü bir yer.

TÇ - Çok şey de Doğudan gitmiş Batıya.

FH - Batıya bakarken doğuyu ihmal etmişiz hep. Daha öncesi var. Daha önceden Doğuya çok adapte olmuşuz, Rönesans’ı, reformu kaçırmışız. Batıyla hiç ilgilenmemişiz.

TÇ - Ama Batı doğunun bulduğu birçok şeyin üstüne felsefesini koyarak ve geliştirerek sahiplenmiş, Batı yapmış. Biz bulmuşuz ve bırakmışız.

FH - Tabii. Coğrafi konumumuz aslında çok da iyi. Kullanma şansımız vardı bu konumu. Biz bir tarafa dönünce öbür tarafa tamamen kapatmışız gözlerimizi. ABD, Kızılderili kültürünü yok ettiği gibi şimdi de Irak’taki kültürel mirası yok ediyor. Sonra o kültüre sahip çıkıyormuş gibi yapacak ve sözde korumaya çalışacak onu. Avrupa işgal ettiği topraklara kendi kültürünü taşıyor. İngilizler 5 çayını Hindistan’a götürüyor. Nitelikli bir şekilde gelişmelerini engellemek için “üstün kültür” olarak kendi kültürlerini dayatıyorlar. İngilizce bilmek her şeyin önünde ve üstünde kabul ediliyor. Oysa insan önce yaptığı işi ayrıntılı olarak bilmeli, kendi konusunda uzmanlaşmalı. İngilizce bilgisi ancak yurtdışına açılmak için gerekir. Bir yerde yönetici olmak, bir yerde ders vermek için hele hele Türk çocuklarına onların bilgileneceği dersi bir Türk öğretmeni olarak verirken İngilizce anlatmak dünyanın en komik şeyidir. Ayrıca İngilizce’nin bir terfi nedeni olması komiktir. Devlet dairelerinde tapuda, icrada, kadastroda İngilizce bilen elaman terfi ediyor. Tapuda, kadastroda İngilizce bilgisi gerekli değildir. Ayrıca salt İngilizce değil, Rusça da öğrenilmeli, Japonca, diğer diller de öğrenilmeli. Irak savaşı sırasında Arapça yayın yapan TV’lere bağlanıyor. Biz yakın komşumuz Irak’ın dilini bilen eleman yetiştirmediğimiz için CNN’den İngilizce’sini dinliyoruz ve Türkçe’ye çeviriyoruz. Hani şu doğaçlama çeviri yapılırken. Arapça’dan yapamıyorlar. TRT’de bu böyle. İnsanın tüyleri diken diken oluyor. Yani İngilizce bilmek dünyanın her şeyini bilmek gibi. İngilizce biliyorsanız mimarlık biliyorsunuz, resimden anlıyorsunuz. Her şey, dünyada ne kadar bilim varsa sanki bunlar İngilizce anlatıldığında insanların beyninde ayrı bir pencere açılıyor. İngilizce bilgisiyle doluyor. Birden dünyanın en bilgili, en kültürlü insanı oluyorsunuz. Böyle bir şey olmaz. Bütün bilgiler kavramayla, anlamayla ilgilidir. Kavradığınız şeyi sonuna kadar belirleyebilir ve onun devamı niteliğinde bir şeyler yapabilirsiniz. Ama İngilizce eğitim bizi, zaten eski huyumuz olan ezberciliğe büsbütün sapladığı için artık oradan nasıl kurtuluruz bilemiyorum.

TÇ - Türkiye’de yaşananlardan biri de şu; örneğin, alanında araştırma yapıyor karşılığında da yrd. doç., doç., prof. oluyor. A ya da B alanı. Bunu biraz İngilizce olayıyla paralel tutuyorum. Bu titrleri alanlar aynı şekilde, eşit anlamda başarılı yönetici, başarılı bir eğitimci olacak zannediliyor. Halbuki o ayrı, diğeri ayrıdır. Bakıyorum başarılı bir şekilde yrd. doç., doç. olmuş ama başarılı bir eğitimci, başarılı bir idareci olamamış. Etiketle, yabancı dille, başka şeyler ciddi şekilde karıştırılıyor. Dolayısıyla başarısızlık beraberinde geliyor. Yabancı dil biliyor; ama çoklu zekadan haberi yok. Ancak alt yapısı iyi olan birine yabancı dil yararlı olabilir. Bu bağlamda da gereklidir.

FH - Evet beraberinde geliyor. Yaptığımız işin gaflet, delalet ve hatta hıyanet olduğunu anlamamız için, nereye kadar gelmeliyiz, daha ne kadar batağa saplanmalıyız ki yanlış yaptığımızı anlayabilelim.

TÇ - Siz de ben de MEB’de çalıştık; aynı şey orada başka bir boyutta karşımıza çıkıyor diye düşünüyorum. Orada da çocukların saçlarıyla, etek uzunluğu ile, giydiği kıyafetin rengiyle uğraşılır ama o çocuk ne kadar yaratıcıdır, ne yapması gerekir, araştırmacı mı, kitap okuyor mu, onlar arkadan gelir. Aşağı yukarı aynı şey yabancı dil ve doçentlik vs. gibi konularda da geçerli. O biçimsellik burada da kendini böyle gösteriyor ne yazık ki.

FH - Evet böyle çıkıyor ortaya. Doğru, Milli Eğitim okullarında da saçla, biçimle uğraşılıp takılıp kalınıyor onlara. Nöbetçi öğretmen, md. Yardımcısı, “eteğin kısa, saçında toka var,” diye hala uğraşır, durur kız öğrencilerle

TÇ - Ama sorulmaz değil mi? “Sen hangi kitabı, hangi yazarı okuyorsun?”

FH - Yani biz neredeyse, itaat edici kişi yetiştirmeye ayarlıyız. Mesleğini sonuna kadar bilen, iddialı olan birey, aklına yatmayan herhangi bir şey olduğunda “Neden?” diye sorar. “Neden?” diye sorulması bir üst yöneticinin hoşuna gitmez. Onlar nedenden hoşlanmazlar. Çünkü onlara “peki efendim.” denmeli.

TÇ - Bir de iltifatçılar gereklidir. Bana göre yöneticiler elemanlarını motive edeceklerine, tam tersi elemanlar yöneticilerini motive etmekle uğraşıyorlar. Ama bunun altında üretmek yok. Genellikle iltifatçılar yetersiz ve sorumsuzluk içinde olduklarından bu şekilde yer buluyorlar. Dolayısıyla da verim olmuyor. Halbuki öbür türlü verim artacak.

TÇ - “Türkçe Off” ve “Dedim Ah”ın kapaklarına takıldım. Kitap kapaklarınızı kim tasarladı? Baktım ikisini de aynı kişi yapmış; ama çok farklılar. Özellikle “Türkçe Off” çok parçalı ve ikisini de sanki başka başka kişiler yapmış sanıyorsunuz ve size önerecektim aynı kişiyle çalışın diye. Daha iyi olur. Aziz Nesin’in kitap kapakları böyle.

FH - Evet çok farklı. Çok ayrı karakterde. İşin acıklı tarafı ve sizin bilmediğinizi sandığım tarafı şu: Ben kitaplarımın kapaklarını piyasaya çıktıktan sonra gördüm. Yayınevleri size daha önceden pek danışmıyorlar. Piyasada görüyorsunuz, herkes gibi. Örneğin “Dedim Ah” çıktığı zaman bir arkadaşım Remzi Kitapevinde görmüş. Köşeyi döndüm, karşıdan Remzi Kitabevi göründü. Bütün vitrinde Feyza yazıyor” diye anlattı bana. “Tüm vitrin Feyza yazıyor” da ne demek? Tamam, vitrini tamamen o kitabımla donatmış olabilirler; ama yine de Feyza yazmaz bütün vitrinde. Sonra kitabın kapağını gördüm ve anladım. Çünkü kitabın kapağı, kitabın adı “Feyza”ymış gibi düzenlenmiş.

TÇ - Bu arada kitabın ismi de çok fazla arka planda kalmış.

FH - İsmi, ancak çok dikkatli biri; “Feyza diye bir isim olmaz, bu yazarın adı olmasın” diye bakan, kitabın adını arayan görebilir.

TÇ - “Türkçe Off” biraz daha yumuşak, daha farklı yazılabilirdi. “Off” bizde çok yer etmiş. Zaten burada da anlatmışsınız, bizim kullandığımız vurgulu off.

FH - Burada da daha farklı olabilirdi, doğru. Orada çok mekanik bir düzenleme var. “Off” buna ait. Şurada da “on” var gibi. Kitap kapaklarını dediğim gibi kitap piyasaya çıkınca görüyorum. Bir tek kitabımın kapağını önceden gördüm. Çünkü kızım yapmıştı. “Tanrıkadın”ın kapağını çizdi, gönderdi.

TÇ - Çok iyi; bundan sonra ona yaptıracaksınız kitap kapaklarınızı herhalde.

FH - O çok yoğun, külfet olur.

TÇ - “Türkçe Off”u iki tatla okuyorum; Biri bilim tadıyla okuyorum. Bana sevmediğim dilbilgisini sevdirmeyi başardınız. Ama edebiyatla aram çok iyiydi. İkincisi de roman olarak okuyorum. Sanatın tadıyla. O muzip muzip örneklerinizin altlarında yazdıklarınız bana roman tadı veriyor. Dilbilgisi ile öyle güzel kaynaştırılmış ki ilk defa böyle bir farklılıkla, farklı bir kitap okudum açıkçası. Çok keyif alarak üstelik. Aynı şekilde “Dedim “Ah”ı da çok severek okumaya başladım. Çok etkilendiklerim var. Alıntı olarak yazımda kullanacağım. Onları kendi yaşantımla bağlıyorum. Hakikaten iki kitabınız da yaşamın ta kendisi olmuş. Branşım Grafik Tasarım ama Türkçe benim, ya da sizsiniz. İçimdeki bir konuya öylesine inmişsiniz ki dolayısıyla ikisinden de alıntılarla bir metin hazırlamak gereksinmesi duyuyorum.

FH - Türkçe kimsenin malı değil, ama aynı zamanda herkesin malı. Yani herkes kendi canıymış, gözüymüş gibi üstüne titremeli Türkçe’nin.

TÇ - Belki ben sizin kadar etkili olamayabilirim. Size göre çok şey yazamam, konuşamam; ama dediğiniz doğru, sizlere de salt bunu bırakmamak gerekir. Bu sizin vazifeniz değil sadece. Hepimizin vazifesi. Çünkü bir kimlik, bir kişilik meselesi. O kimliğimizde bir yiterse ki burada da demişsiniz ( Türkçe Off ) bunu ben C. Bilim Teknik dergisinde de okumuştum; “İki haftada bir dil eksiliyor yeryüzünden.” Sıra bize gelebilir, gelmiş.

FH - Her dilin eksilmesi dünya üzerindeki kültürün biraz daha azalması demektir. Ve çeşitliliğin, zenginliğin. Yani nasıl doğa zenginliği açısından baktığımızda küçücük bir böcek türünün eksilmesi bile doğanın zenginliğinden bir kayıp ise kültürel açıdan baktığımızda da çok az kişi tarafından kullanılan bir dilin bile, onu bilenlerin ortadan kalkması şeklinde yok olması, kültürel açıdan çok büyük bir kayıptır. Bu durumda o dille üretilen her şey yok olup gider çünkü.

TÇ - Halk deyimleri, atasözleri, o toplumun alt yapısına, birikimine, yaşantısına ait. İngilizlerin birikimi ayrı, bizim birikimimiz ayrı. Onların ürettiği atasözleri ayrı. Doğru, onlar da gitmiş olacak.

FH - Evet her şey, yani halk türküleri, şiirler, ilahiler. Ne varsa, Yunus Emre’ler, Karacaoğlan’lar, hepsi gitmiş olacak. Ve sanılıyor ki küreselleşme iyi bir şeydir. Eğer küreselleşme, dünyayı tek renk, tek dil haline; yani üniformalı bir hale getirecekse -ki öyle görünüyor, bu tek renk ABD bayrağının rengidir. Tek dil ABD İngilizce’siydi- böyle olacaksa, tüm dünya ABD olacaksa olmasın. Çünkü ABD nin bir kültürü yok. ABD derleme toplama bir kültürdür. Avrupa kültürlerini Asya, Afrika kültürlerini ve kendilerinin yok ettiği Amerika-Kızılderili kültürlerini garip garip sentezleyerek kendine kültür yaratmıştır. Bu karışımın yok ettiği, ortadan kaldırdığı kültürlerin yerini tutamaz. O yüzden en küçük bir kültür ürününün bile üstüne titremeliyiz. Türk kültürü bunların tabii ki çok dışında. Bizi biz yapan değerlerin tümü. Dil olmazsa ne düşünebiliriz, ne hissedebiliriz. Hissetmek bile dille olur. Düşünün adını bilmediğiniz bir duyguyu yaşadığınızı bile fark edemezsiniz ki. Yani “hüzünlüyüm” diyebiliyorsanız, o hüznü yaşıyorsunuz demektir. Hüznün ne olduğunu bilmiyorsanız hüzünlü bile olamazsınız.

TÇ - Zaten kitaplarınızı okurken, dil üzerine daha ağırlıklı bir yazı hazırlasam çok güzel olacak diye düşünmüştüm doğrusu. Çünkü hep, birlikte yediğimiz öğlen yemeklerinde de konuşuyoruz, edebiyat öğretmenlerimiz ya da yazın öğretmenlerimiz diyelim, bu alanın birçok eğitimcisiyle tanıştım, ama sizin özelliğiniz, kitaplarınızda da çok iyi fark ettim, eleştirel bakışınız olmuş. Bence o bakış size dille ilgili bir kitap yazdırmış. Bir roman, öykü, onları da alacağım, yazacağım zaten diğer kitaplarınızı da. Ama sizi siz yapan galiba, gözlemci ve eleştirel bir yapıya sahip olmanız. Onun için bu kitapların çıktığına inanıyorum. Çevreye duyarsız kalamayışınız. Yani farklı, yoğun bir duyarlılığınız var. Bilimsel baz tamam, sanatsal baz da var. Kişilik bazında da var. Çok hoş.

FH - Eleştirel bakmaya çalışıyorum. Çünkü düşünceyi var etmemin bir alt koşulu, olmazsa olmazı diye eleştirel bakışı görüyorum. Yani başkalarının zaten düşündüğü ve söylediği şeyleri sizin yinelemeniz papağanlıktır. Onların tam tersine, “olmaz mı acaba?” diye baktığınız anda düşünmeye başlıyorsunuz aslında. Bu dikkati öğrencilerime de aşılamaya çalışıyorum doğrusu.

TÇ - Fark ettiğim bir şey var. Evet tamam eleştirel bakıyorsunuz, konuşuyorsunuz. Ama bundan öte şunları yazmanız da muazzam bir paylaşma isteğinize dayanıyor. Bundan da doğrusu çok keyif aldım. Dediğiniz de doğru, kitapta yoğun bir dikkatli tavrınız, yapınız ön plana çıkıyor. Dikkatimi bu çekti zaten. Şimdi kendimi de tartıyorum bunu okurken. Hakikaten bir çoğumuzun gözünden kaçan şeyleri, özellikle anlam tarafını çok iyi gözlemleyip not almışsınız, arkasından da yorumunuzla bize iletmişsiniz. Doğrusu bu kitapları okuduktan sonra televizyona daha dikkatli bakmaya, okuduğum yazılara biraz daha dikkat etmeye çalışıyorum. Gerçekten de öğrenmenin yaşı yoktur. İnsanın kendisini yetiştirmesinin çağı yoktur.

FH - Melih Cevdet ANDAY’ın “Rahatı Kaçan Ağaç” diye bir şiiri vardır. Aslında öyle yapıyorum ben. İnsanların rahatını kaçırıyorum. Ondan sonra koltuklarına rahat oturup TV izleyemez hale geliyorlar. Orada işte benim daha önce söylediğim, eleştirdiğim, gözlerine gözlerine soktuğum bir yanlışı fark ettiklerinde tenlerine iğne batırılmış gibi oluyor. Rahatsız oluyorlar. Ama olmaları gerekiyor. Çünkü tüm bu yanlışlıkların düzeltilebilmesi için başka çare olmadığını düşünüyorum. Benim tek başıma hiçbir gücüm yok. Yani ancak işte sergiliyorum, alay ediyorum, dalga geçiyorum; böylece insanların dikkatini çekmeye çalışıyorum bu konuya. Paylaşmak istediğim doğru. Öğrendiklerim, bulduklarım, dikkatimle edindiklerim sadece bana kalsın istemiyorum. Bunlar, evet kişisel dikkatlerdir. Ama ben ölümlü bir insanım, ölüp gideceğim. Bunları da bırakmam gerekiyor. Miras olarak, ihtiyacı olana, kim isterse ona. Bunun gibi sadece birikim değil, dikkat kazandırma meselesi, bu da kazandırılabilir bir şeydir çünkü. Umutsuz olamamamın nedeni, bu kitabım 1997 de yayınlandı. İşte ondan birkaç yıl önce yazmaya başlamıştım bu yazıları. Derlendi, toplandı.

TÇ - Not almışsınız, öyle sanıyorum.

FH - Evet, birikti ve kitap haline geldi. O zamandan beri olumsuz değişmeler var. Olumsuzluğa gidiş de var. Daha da kötüye gidiş var. Ama bazı şeyleri de düzeltmiş olduğumu görüyorum. Eleştirdiğim bazı şeylere başkaları da dikkat etmeye başladılar. Ve o dikkat giderek yaygınlaştı. Uyarılar başladı. Örneğin TV programlarının adlarına dikkat etmiştim bu kitabın 18. baskısının düzeltilmesini yaparken, özellikle de magazin programları… Televoleler var, ama Magazin Forever gibi bir program kalmamış, kaldırmışlar onu. Şimdi, “Günler Geçerken”, “insanlar Yaşadıkça” gibi adlar koyuyorlar. Ne güzel. Nedir, “Magazin Forever?” Demek ki, o eleştirinin bir yararı oluyor. Tabii, şöyle de bir gözlemim oldu. Bu kitabı, asıl eleştirdiklerim ve bu eleştiri ile kendisini düzeltmesi gerekenler okumadılar. Bu kitabı okuyanlar zaten Türkçe konusunda çok duyarlı olanlar. O yüzden de bu duyarlı insanların üstünde kitabın neredeyse olumsuz bir etkisi oldu. Çünkü elleri, kolları bağlandı. Hata yapmaktan korkmaya başladılar. Zaten duyarlı oldukları için oluyor. Öbürleri ise sunucular, spikerler, şovmenler vs. onların “Türkçe’yi bozuyor muyum?” diye bir kaygıları olmadığı için, böyle kitaplara ilgileri de yok zaten. Bozmaya devam ediyorlar. Bu durum, onlara asla rahatsızlık vermiyor. Ama rahatsızlık duyanlara, daha da büyük bir rahatsızlık veriyor. Ondan biraz üzüntü duyuyorum.

TÇ - Benim ve sizin alt yapınız farklı. Branşımın Grafik Tasarım olması nedeniyle tabelalardaki harf aralıklarına eleştirel bakıyordum. Aralıklardaki yanlışlıkları eleştirirken “Show Roomumuz açılmıştır” diyen tabela yazılarını okumaya başladım. Sonra onları not alarak metinleştirdim. Bir yerlere de yolladım. Milliyetten Gönül HANBAY Hanım bu nedenle söyleşiye geldi ve yazı Milliyette yayınlandı. Bir gün sonra insanlar, “dün radyoda sizden bahsediliyordu, Milliyetteki yazınız okunmuş. Biz de Tülay Hanım’a katılıyoruz” demeye başladılar. Ben biraz önceki saptamanıza katılıyorum. Ama bu örneği şu yüzden verdim özellikle. Olayın daha geniş boyutu var. Kesinlikle yayılıyor. Bir yerde yazınız çıkınca başka yerlere ulaşıyor. Örneğin benim o radyo programlarından haberim olmadı. Telefonla iletişim kurulan programlarda yer almış. Bana arkadaşlar söyledi, sizin yazınız konuşuluyor diye. Sevindim.Sizinki de öyledir, inanıyorum.

FH - Tabii etkisi büyük olmuştur.

TÇ - Örneğin siz yazdınız, bir çok insanın dikkatini çekerek onlarında yazmasını sağladınız. Bu da bence çok büyük etki. Gündemde tuttunuz. Bu da önemli bir etki.

FH - Ayrıca inanamayacağım kadar yaygınlık kazandı. Benim zamanımda asistan olan, daha sonra dekanlık yapmış Prof. Dr. İnci ENGİNÜN Newyork’tan bana duyurusunu getirdi. Newyork’taki üniversitelerde ders kitabı olarak okutulduğunu söyledi Türkçe “Off”un. Avustralya’da yayın yapan “SBS Radio” benimle altı ay süresince, sürekli röportaj yaptı Türkçe konusunda. O yüzden Avustralya’dan Amerika’ya kadar gitmediği yer kalmadı kitabın.

TÇ - Feyza Hanım bir şey daha dikkatimi çekti. Anlatımınız salt saptamaları buraya sıradan geçirmek değil, çok hoş, sanatsal, özgün bir diliniz var. Örneğin çok etkilendiğim için yineleyeceğim. Türkçe’yi kullanırken idareli kullanmamızı, müsriflik yapmamız gerektiğini tabii örneklerle anlatmışsınız. O bana kendi alanımla ilişki kurmamı sağladı. Grafik Tasarım dersimde “Afiş” konusunu verirken işte sizin “Fazla sözcük kullanmayın, doğru kullanın” demenizi orada sadelikle anlatmaya çalışıyorum. Bu sanatsal tavrınız gerçekten hoşuma gitti. Asla sıradan bir saptama değil yaptığınız. Şimdi, eğitimi esas aldım. Ama buna yöneticilikle girelim. Yöneticilik gerçekten de Türkiye’de özellikle çok eleştirel bakılması gereken bir olay, bir olgu diye düşünüyorum. Sizin yöneticiliğinizde var. Şöyle yapabilir miyiz; bir sizin yöneticiliğinizden örnekler, yaptığınız çalışmalardan örnekler, bir de Türkiye’de yöneticilik tarzı, biçimleri ve örnekleri, yöneticilik yaşantılarıyla ilgili yine o eleştirel bakışınızla bir şeyler anlatabilir misiniz? Bana göre eğitimi etkiliyor yöneticilik.

FH - Ben de hep eğitim alanında yönetici oldum. 1984 den 2002 ye kadar süren bir yöneticilik, yani araya belki yönetici olmadığım çok kısa dönemler girmiştir, ama 84’den başlayarak yönetim kurulu başkanlığı, dershane müdürlüğü, bölüm başkanlığı olmak üzere pek çok yönetim kademesinde bulundum. İşin içine maddi kısım girince, para işleri karışınca kendime çok fazla güvenemiyorum. Öbür işleri kısa sürede bıraktım bu nedenle. Eğitim işinde ise başarılı bir yönetici olduğumu düşünüyorum. Şundan düşünüyorum. Bir kere benimle birlikte çalışan insanları mutsuz etmiyorum. Cezalandırmadan çok, ödüllendirme yöntemim var. Örneğin onların eğilimlerini biraz saptadıktan sonra akşamlara kadar toplantı yapıp; sorular, düzeltmeler, seminerler, tahtanın başına geçip hatta ders anlatırken nerelerde, hangi türde esprilerin uygun olacağına kadar, “espri yapın, şurada şöyle bir fıkra anlatıyorum aklınızda bulunsun” gibi uyarılara kadar, bu kadar yöntem vererek. Ondan sonra da ama akşamları, “haydi evlerinize telefon edin; yemeğe, içmeye gidiyoruz.” diyorum. Arkadaşlar arası iletişimde de kimin nesi var, çocuğu mu doğacak, evde huzursuzluğu mu var , hastası , sıkıntısı mı var, onlarla ilgilenmek durumundayım.

TÇ - O zaman elemanlarınızı çok iyi tanıyorsunuz. Sadece onların iş alanındaki görüntüleriyle değil, bütünüyle.

FH - Bütünüyle evet. Özel yaşamlarını da biliyorum. Hatta özel yaşamlarında karşılaştıkları bazı sorunları bile bana danışarak çözümleme yoluna gidiyorlardı. Yöneticilikte sevmediğim şey tavır değişikliğidir. Bunu da yaşadım.

TÇ - Bunu biraz açımlarsanız, örneklerseniz…

FH - İnsanların sizi yönetici olarak algılamaları, daha önceki algılamalarından farklı oluyor. Bazıları hiç olmadığınız kadar samimiymiş gibi hava yaratıyor. Oysa bir gün öncesine kadar sizli bizli konuşan insanlar bunlar. Bir de yöneticilikten ürküp çekinenler var. Bu da tabii karakterlerle ilgili. Daha önce yakın olduğunuz, şakalaştığınız kişiler kapınızın önünden geçerken, kapıyı vurup, kafasını uzatıp “girebilir miyim acaba?”yı o kadar tereddütle söylemeye başlıyorlar ki içiniz kaldırmıyor. Yani sen benim çok samimi arkadaşımsın, yönetici oldum diye araya böyle büyük bir mesafe koymana gerek yok. Birbirimizle iş saatleri içinde nasıl , mesai bittiğinde nasıl konuşacağımızı kestirebilecek, araya sınır koyabilecek insanlarız. Hiçbir zaman bir laubalilik içine girmeyiz. Ama insanlar asıl yüzlerini bir biçimde göstermiyorlar.

TÇ - Evet ben de yaşadım. Anadolu Güzel Sanatlar Lisesinde uzun süre resim bölümü md. yardımcılığı, sadece bir ay Müdür vekilliği yaptım. Söylediklerinizi aynen yaşadım. Sadece mekan ve yüzler ayrıydı. O da biraz önce bahsettik hani saç, baş düzeltmek ya da titr ile, koltukla birçok şeyi yaptığımızı sanmak veya yabancı dille her şeyi hallettiğimizi sanmak gibi bir şey. Bağlantısı aynı. İnsana, insanlığa değil de koltuğa karşı, özel bir tavır var. Güzel değil, hoş değil bunlar. Eğer özünde insansanız, duyarlıysanız, paylaşımcıysanız, araştırmacıysanız koltuk ve yabancı dil artınız olur. Yoksa hiç bir şey yerini bulmaz. Üstelik ilerlememize de engel. Hem de önemli bir engel. Peki yöneticilikten eğitime geçsek. Öğretmenliğe, eğitimciliğe bakışınız? Kendinizden, çevrenizden örnek vermek gibi.

FH - Öğretmenlikte acemiliği hiç içime sindiremediğim için daha yirmili yaşların başında mezun olup öğretmenliğe başladığımda yeni mezun olduğumu anlamasınlar diye o kadar büyük çaba gösterdim ki! Ama daha sonra pişman oldum. Acemiliğin de doya doya yaşanması var. “Ben ilk dersimi yapıyorum”, diyebilirdim öğrencilerime. Ama 40 yıllık hocaymışım gibi girdim ve anlamasınlar diye de elimden geleni yaptım. Anlamadılar gerçekten. Oysa benim İzmir Kız Lisesinde aynı sınıfta okuduğum bir arkadaşım vardı aralarında. O evlenmek üzere bırakmış okulu. Nişanlanmış ama sonra işler bozulmuş ayrılmış. Epeyce bir süre ara vermiş. Sonra okula dönmüş. Bu arada benim mezun olduğum okula değil, tayin olduğum okula kaydını yaptırmış. Ve ben öğretmen olarak geliyorum. Sınıf arkadaşım öğrencim oluyor. Onu görünce belki biraz da paniğe kapıldım. Yani hiç ciddiye alınmayacağım. Öğrenci, öğretmenin arkadaşı, bu sefer öğretmen olarak giriyor, ciddiye alınmaz, diye bir kaygım vardı. Öğretmenliğin tadı bence daha ileri yaşlarda çıkıyor. Gençken öğretmenlik değil, korku sizi yönetiyor. “Başaramazsam” korkusu hakim oluyor. O yüzden de tam açamıyorsunuz kendinizi. Sınırlamalar getiriyorsunuz. En azından bende böyle oldu .“Bilmiyorum” demeye çok korkardım. Öğretmen nasıl bilmeyecekmiş? Oysa şimdi, az önce bir soru sordu öğrenci “Bu konuyu hiç düşünmedim, bilmiyorum; hiçbir fikrim yok” dedim. Bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. Hakikaten bilmediğim o kadar çok şey var ki! Bütün bilgileri düşünürseniz, benim bildiğim nedir? Bit kadar bir şey biliyorum ben dünyanın bilgisi yanında. Şimdi öğrenciyle ilişkilerimde nerede samimi olabileceğimi, nerede onu kırmadan durdurabileceğimi, nerede mesafe koyabileceğimi çok iyi biliyorum. Yüz verirsem tepeme çıkarlar gibi kaygım yok; ciddi durayım beni ciddi görsünler, diye bir sorunum da yok. Espri yapıyorum. Gülüyoruz, şakalaşıyoruz. Ama ondan sonra, “Tamam arkadaşlar konuya dönelim” dediğim zaman da hiç kimse o az önceki havayı sürdürme çabasına girmiyorlar.

TÇ - Eğitimcilikte deneyim de çok önemli.

FH - Çok önemli. 15 yıl düşe kalka, öğretmenliği öğrenerek geçiriyorsunuz. 15 yıldan sonra öğretmen olarak, keyif alarak öğretmenlik yapıyorsunuz.

TÇ - Siz Yüksek Öğretmen Okuluna gittiniz değil mi? Şimdi de ülkemizde pedagojik formasyon almadan öğretmen olanlar var. Bunlarla ilgili değerlendirmeleriniz, yaşantılarınız var mı?

FH - Ben öğretmenlik konusunda biraz katıyım doğrusu. Sadece puanı tuttuğu için öğretmen olan kişilere ya da sistemin böyle işlemesine çok olumlu bakmıyorum. Öğretmenliğin daha küçük yaşta başlatılması gerektiğini düşünüyorum. Eğitim Fakültesinde öğretim görevlisiydim. Edebiyat öğretmeni yetiştiren bir kurum. Ama bakıyorsunuz orada da teknik liseden, sanat lisesinden, imam hatipten, torna-tesfiye bölümünden ve çeşitli Meslek Liselerinden gelmiş öğrenci var. Edebiyat öğretmenliğini hiç düşünmemiş. Ama boşta kalmamayım diye yazmış. Puanı burayı tutmuş. Şimdi bu kişiden iyi bir edebiyat öğretmeni olabilir. Ama olma şansı çok daha düşük bence. Çünkü seçilerek, hayal edilerek, ideal tutularak gelinen bir bölümden başka türlü mezun olunur; şans eseri tutturulan bir bölümden başka türlü mezun olunur. Yaptığı işi hayatı boyunca ceza gibi sürdüren bir öğretmenlik çıkıyor ortaya, buradan nasıl yarar umulabilir?

TÇ - Türkiye’de daha da farklı bir boyutu var. Öğretmen yetiştirmeyen bir üniversiteden mezun olmuş, pedagojik formasyon almamış. Yüksek lisansını otomatik olarak lisans içinde yapmış, tezi yok. Diyelim ki doktorasını da yapmış ama eğitim-sanat eğitimi üzerine değil. Hemen gelip öğretmen-akademisyen olabiliyor. Hatta yardımcı doçent, ve başarılı bir şekilde doçentde olabiliyor. Fakat eğitimci tarafına bir bakıyorsunuz, içler acısı. Sizin biraz önce söylediklerinizin bir başka boyutu. Sonuçta, hangi kademede olursa olsun pedagojik formasyon alınmalı. Bu boyut ciddi şekilde tartışmaya açılmalı

FH - Geçen gün bir toplantıda Adnan BİNYAZAR’la birlikteydik. Onun anlattığı bir şey geldi aklıma. İlköğretim okuluna öğretmen olarak atanan biri yıllarca orada çalıştıktan sonra bir müfettiş uğruyor köye ve köylülerle konuşuyor. “Nasıl öğretmeninizden memnun musunuz?”, diye soruyor. Köylüler diyorlar ki: “Evet, hayvanlarımıza çok iyi bakıyor”. Müfettiş anlamıyor, ne demek istediklerini. Oysa öğretmen, aslında veterinermiş. Veteriner asıllı şu anda öğretmenlik yapan çok kişi var. Merkezi sistemle öğrenci almanın karşısındayken öğretmenlik amacı taşımayan bölümlerde okuyanların hiçbir meslek dersi almadan mezun olup da öğretmen olmalarına sıcak bakmıyorum. Veteriner hekimlik tabii ki kutsaldır. Hayvanları çok seviyoruz.

TÇ - Saygı duyarız

FH - Evet, saygı duyarız ama insanların kendi çocuklarına, hayvanlara verdiklerinden daha fazla değer vereceklerini düşünüyorum. Hastalanan hayvanını hiçbir hayvansever öğretmene götürüp tedavi ettirmez. O zaman çocuğun gereksinmesini de bir veteriner değil, bir öğretmen karşılar. Veliler de bunun peşine düşmüyor. Veli, “Ben buraya mesleği öğretmenlik olan, gerçek bir öğretmen istiyorum.” Diyebilmeli. Böyle bir itiraz geleneği yok. Oysa o veteriner hekimin okuttuğu çocukların dönüp tekrar aynı sınıfları okuma şansı yok değil mi? Onlar yetişmeden büyüyüp gidiyorlar.

TÇ - Ben de öğretmen okulu ve Eğitim Enstitüsü mezunuyum. Çok alan, meslek dersleri görmüştük. Başta psikoloji okuduk. Bir de orada kalmadık mesleki olarak sürekli kendimizi yetiştirdik. Çünkü böyle bir amaçla yetiştirilmiştik. Başka işimiz yok. Sorumluluk alanımız eğitim, öğrenciler. Ben de bu tür bahsettiğiniz insanların bireysel ayrıcalıklara değer vermediğini de fark ediyorum, görüyorum. Eğer sınıfta 100 kişi varsa aslında bir kişi olarak görüyorlar. Ve en kötü tarafı da öğrenciyi kendi kişiliklerine çevirme çabasına giriyorlar. Halbuki eğitim, öğrenciyi kendinizin dışında farklı bir birey olarak kabul etmekle başlar.

FH - Benim örneğin otuz küsur yıl önce Eğitim Psikolojisi öğretmenimin anlattığı olay hala aklımdadır. Bedenen sakat olan bir öğretmeni anlatmıştı. Topal bir kadın öğretmen sınıfa girdiğinde topallığını görüp gülüşmüş gençler. Onların gülüştüğünü görünce, “Haklısınız” demiş öğretmen, “Topalım. Şimdi istediğiniz kadar gülün bana. Gülebilirsiniz gerçekten, size bu izni veriyorum.” Tabii, kimse gülmemiş. “Niye gülüyorsunuz?” demek, işi hakaret dozuna vardırmak yerine, tam tersine yumuşak davranın onlar pişman olsun. Bana da öğrenciler, “Hocam tamam siz, dövmezsiniz ama morartırsınız” derler. Öyle dokunaklı bir şey söylerdim ki bir daha öyle laf etmezlerdi.

TÇ - Siz öğretmen kişiliğinden bahsettiniz. Bunun için şöyle de söyleyebiliriz. Bilgi önemlidir. Ama ondan daha önemli olan nerede olduğunuzdur. Yani insanın doğru yerde olması gerektiği daha da önemlidir. Zeki olabilir ama yanlış yerdedir. Orada zekasını kullanamaz. Öbür tarafta yaratıcıdır ama yine yanlış yerdedir, yaratıcılığını kullanamaz. Sevmiyordur, verimli olamaz. İşte tüm mesele doğru yerde olmaktır.

FH - Ve yaratıcılığının da o alanda geliştirilmesi.

TÇ - Neden yazın? Örneğin resimle, fotoğrafla ilgileniyor musunuz? Çünkü sanatın bir dalına ilgi duyan, diğer dallarıyla da ilgilidir. Onlara bakışınız nasıl?

FH - Resim sergisi gezmeyi çok severim. Tabii maddi koşullarım elverdiği kadar evime orijinal tablo almaya bayılırım. Hatta günün birinde, emekli olduğumda sadece hobi olarak resim yapmayı hayal ederim. Resim alanında geliştirebilirdim kendimi diye düşünüyorum. Çünkü öyle bir yetenek olduğuna inandırmıştı beni resim öğretmenlerim. Ama olmadı. Koşullar öyle gelişmedi. Belki de o yolla kendimi gösterme fırsatı bulsaydım edebiyata yönelmeyecektim.

TÇ - Edebiyata yönelmeniz koşullarınız gereği oldu, öyle mi?

FH - Çünkü edebiyat başka hiçbir şey istemiyor. Yani resim pahalı bir uğraştır.

TÇ - Fotoğraf da öyle.

FH - Fotoğraf bir fotoğraf makinesi gerektirir. Ben çok zor koşullarda büyüdüm. Devlet okullarının sınavına girdim, devlet tarafından okutuldum; çünkü, babam devlet memuruydu ve koşulları çok kısıtlıydı. O yüzden de belki hayatımın seyrini değiştirebilecek olan bazı şeyler olmadı. Örneğin üniversite seçiminde, girdiğim yıl 6 tercih yapılıyordu. Merkezi sistemin ilk yıllarıydı. 6 tercihin üç tanesi edebiyat fakülteleriydi. Öbürleri ise tamamen alakasızdı. Orman fakültesi, diş hekimliği, ziraat fakültesi. Altısını da kazandım. İlk heves gittim edebiyat fakültesine kaydımı yaptırdım. Dersler bir başladı ki eski yazılar, Arapçalar. “Ben ne yaptım, böyle hayal etmemiştim edebiyat fakültesini” diye düşündüm. Diğerlerinin kayıtları doldu, kapandı. Bir tek diş hekimliği kalmıştı.. Babama telgraf çektim: “Baba, ben diş hekimliğine geçmek istiyorum” diye. Babamdan bir telgraf geldi; “Ben sordum, soruşturdum, diş hekimliği çok pahalı bir tahsil. Benim seni orada okutacak gücüm yok. Otur oturduğun yerde”. Ve ben tekrar döndüm edebiyat fakültesine. Diş hekimliğini seçseydim ne olurdu, bilmiyorum. Ama o hayal kırıklığımı anlatamam. Ben çağdaş edebiyat göreceğim; Sait Faik okuyacağım. Orhan Veli şiirleriyle ilgileneceğim diye geldim, Osmanlıca’yla karşılaştım. Sonra kırdım dizimi oturdum edebiyat fakültesinde.

TÇ - O arada hayal kırıklığınızı nasıl yendiniz?

FH - O hayal kırıklığını çok zor yendim. Okuduğum sürece yenemedim, mezun olduktan, öğretmenliğe başladıktan sonra da yenemedim. Öğretmenliğimin 7-8. senelerinde ancak, yavaş yavaş ondan kurtulmaya çalıştım. O da çabayla. Örneğin şöyle bir şey yaşadım. Bizim fakültedeki öğretmenlerimiz “her güzel şey yazılmıştır. Kimse sizden bir şey yazmanızı beklemiyor” diyorlardı. “Size düşen, yalnızca yazılmış olanları incelemektir.” Sürekli size bunlar söylendiğinde, “Benden kimse bir şey yazmamı beklemiyorsa ben niye kıvranıyorum?” diyorsunuz. Üstelik Abdülhak Hamit gibi, işte Tevfik Fikret gibi yazamayacaksam hakikaten de yazmamalıyım. Düşünün bütün o ilk yazdığım ve yayınladığım şeyleri. Ben edebiyat fakültesine gittiğimde sağda solda şiirlerim yayınlanıyordu. Onları bile ayıpmış gibi saklayacak delik arayarak unutmaya çalıştım.

TÇ - Halbuki okullarımız yaratıcılığı desteklemeli.

FH - Yaratıcılığı desteklemek, artırmak bir yana, olanı yok ediyor. 71’de öğretmenliğe başladım. 79 yılında bir şeyler yayınlamaya cesaret ettim, yazmaya ve yayınlamaya. Yazmaya başlamamın nedeni kendi kendime aldığım başka bir karardı; Evet, pek çok güzel şey yazılmıştır. Ben o yazılan şeyler gibi yazamayabilirim. Ama benim yazacağımı da, sadece ben yazabilirim. O zamanlar örneğin, “Bekir YILDIZ modaydı. Bekir YILDIZ gibi yazamayacaksan hiç yazma.” Dendi bana. Bekir YILDIZ gibi yazamayacağım, evet; ama Bekir YILDIZ’ da benim gibi yazamayacaktı. Bunu bulmam 8-10 yılımı aldı.

TÇ - Ben de yatılı okudum, eğitim enstitüsünde. Aynı şeyi başka biçimde yaşıyoruz. Hiç unutmuyorum. Yatakhanede 16 kişiydik. Bir gece “büyünce ne olacaksınız, hangi ressam gibi” diye bir soru soruldu. Biri, “Van GOGH olacağım büyünce, diğeri Matisse, öbürü EYÜPOGLU olacağım” demişti. Sıra bana geldiğinde “Ben Tülay ÇELLEK olacağım” demiştim. Yani öyle olmak gerekir. Bekir YILDIZ’a saygı duyarım. Ama sizin Bekir YILDIZ gibi olmanız ona da size de hakarettir derim. Yazdıklarınızın dil boyutunu irdelemeye çalıştık zaman elverdiği sürece. Bir de yazılarınızda kadın boyutunu anlatabilir misiniz? Tanrıkadın, örneğin. Ben “Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar?” adlı romanınızı okudum. Bir de çok dikkatimi çekmişti, kitaplarınıza koyduğunuz isimler. Hakikaten o da çok ilginç bir isim. Orada bir kadının mücadelesini, çevresindeki tüm engellemelere karşın, nasıl ayakta kaldığını çok akıcı bir dille anlatmışsınız.

FH - Öyle bir şey yazmamak için de kendimle çok mücadele ettim. Çünkü bu, edebiyatta çok bilinen bir şeydir. İlk kitaplar özellikle de ilk romanlar genellikle yazarın kendi yaşamından yola çıkarak yazdıklarıdır. Böyle olmasın diye o kadar çırpındım ki. Çünkü bu çok basmakalıp, çok bilinen bir şey. Hayır, benimki öyle olmasın istedim. Sonra baktım ki ne adına , niye bunun mücadelesini veriyorum . Eğer ilk kitaplar hep böyle oluyorsa varsın benimki de böyle olsun. Demek ki insan önce kendini anlatmak istiyor. Ondan sonra sıra başkasına geliyor. Örneğin, geçen yıl yayımlanan Tanrıkadın, Kırmızı Karanfil’den eskidir başlangıç tarihi olarak. O , “kendimi yazmayacağım” kararımın bir ürünüdür. Sonra onu bir tarafa bıraktım. Kırmızı Karanfil’i yazdım. Çünkü bana basınç yapan bir olay yaşamıştım: YÖK tarafından büyük bir haksızlığa uğradığımı düşünüyordum. Hala öyle düşünüyorum. Sıkıyönetim ve YÖK el ele verip sürdüler beni. Ben dünya harikası bir öğretmen değilim ama beni sürüp orada bıraktıkları elemanlarına baktığım zaman çok büyük haksızlığa uğradığımı düşündüm. Çünkü bütün iyi niyetimle yararlı olmaya çalışan bir insanım. Gerçekten de bir şeyler yapmaya uğraşıyorum. Hiçbir şey yapmadan sadece maaş alan insanlar orada kaldılar. Bencileyin çırpınıp, yenilik getirmeye çalışanlar bir tarafa atıldılar. Bende tabii ki bir şok etkisi yarattı. Yani safra gibi, onu atmadan rahatlayamayacağımı fark ettiğim için öbür yazdığımı bir kenara bırakıp, “Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar”ı yazdım. İnsan kendi yaşamından çıkarak yapsa da onu yeniden üretiyor, kurguluyor. O mücadele ne yazık ki bizim kuşağın pek çok kişisinin, kadınının bir mücadelesidir. Daha dün bir yerde konuşma yaparken o kitap elinde, bir öğretmen geldi. “Bu kitapta ne kadar çok kendimi buldum” diye.

TÇ - Gerçekten ben de kendimi bulmuştum zaman zaman okurken.

FH - Kendimi anlattım. Ama anlattığım kendim, yayınlandığı anda artık ben değil herkesindir. O öğretmen ve paylaşan kişilerle pek çok ortak noktası olan öğretmen kadınları anlatmasını seviyorum doğrusu. Çünkü kadınları daha kapalı bir dünyayı barındıran kişi olarak görüyorum. Kendine özgü dünyaları var. Açık değiller. Gizleri var kadınların. O gizleri keşfetmek, onların peşinde gitmek, onları bulmaya çalışmak bana heyecan veriyor. Kadınların dünyası derin, dibe doğru zenginleşen bir dünya.

TÇ - Zaten romanınızda da , şimdi siz de anlattınız sürgünü , katılığı ama içinde olan sevgiyi, duyarlılığı, inceliği karanfillerle öyle güzel anlatmışsınız ki. Dediğiniz gibi bir başkası karanfil yoluyla o kadar derinliğine bir anlatım gerçekleştiremezdi sanırım. Orada sevgiyi anlatma biçiminiz çok hoş. Ve bence kitabınızın tamamının ölçüsüydü.

FH - Teşekkürler. Öykülerim de kadın ağırlıklıdır. Tabii şundan da korkuyorum. Edebiyatta, bilmiyorum sizin yaşamınızda da öylemidir, ama herhangi bir edebiyatçıya bir etiket yapıştırıldığı zaman onu üstünden söküp atması çok zordur. Yani “kadınları yazan bir yazardır”, dendiği anda ona mahkum oluyorsunuz. Böyle bir damga yememek için erkekleri de anlattım elbette. Kadınları bu kadar derinlemesine anlatan erkeği neden anlatmasın ki.

TÇ - Şu kitaplar da insanı anlatıyor bence. Bunun içinde kadın da var, erkek de. Herkes var.

FH - Kurmaca olanlarda da erkek dünyasını ele alıp anlattığım öyküler var. Erkekten bir roman kahramanı yaratıp sadece erkek anlatabilir miyim, bilmiyorum. Denemeye niyetim yok açıkçası. Pek çok erkek yazar var. Anlatsınlar. Ayrıca farkındaysanız erkek yazarlar da çoğunlukla kadınları anlatır. Demek ki kadınların anlatılmaya değer çok şeyi var.
TÇ - Çocuk kitaplarınız var. Bu konuyla ilgili söyleyeceklerinizi merak ediyorum doğrusu. Neden başka konu değil de çocukları yazdınız. Türkiye’de çok önemli bir olay.

FH - Epey bir süredir çocuklar için yazmadığımdan dolayı vicdan azabı çekiyorum. Çünkü çocukları ihmal ettim uzun bir süredir. En son öğretmenlik yaptığım İnanç Lisesi öğrencileri için yazmıştım. İlkokulu bitirip çeşitli yerlerden gelmişlerdi. Onları bir araya toplayan neden, üstün zekalı olmalarıydı. Bu beni de çok cezbetti doğrusu. Çünkü zekayla yaratıcılığın bağlantısını açıklamama bile gerek yok. Onlarla neler yapabilirim, diye kendimi denemek için bir yıllığına gittim. Çok zor koşullardı benim için. Okul Gebze’deydi.Yatılı bir okuldu. Ben Cihangir’de oturuyordum. Cihangir’den Gebze’ye gitmek ya da orada kalmak gerekiyordu. Oğlumun okulu devam ediyor o sırada ona da göz kulak olmak zorundayım. Bir yandan da maddi nedenlerle dersaneyi bırakamıyordum. Hafta sonu da dersanede çalışıyordum bu nedenle. O yüzden yalnızca bir yıl gidebildim. Öğreneceklerimin tamamını öğrenemedim, ama deneyim oldu. Büyüdüler, şimdi üniversite öğrencisi hepsi. Sanırım önümüzdeki yıl üniversiteyi bitirecekler. Dünyanın çeşitli yerlerine dağıldılar. Bir kısmı ABD de. Kendi çocuklarım gibi takip ediyorum onları . Kim neredir, ne yapıyor? Biliyorum.

TÇ - Öğretmen dediğin böyle olmalı.

FH - Ama sadece 30 kişilerdi.

TÇ - Niye bireysel eğitimini tavsiye ediyoruz? Sınıf sayısı az olsun diyoruz. Öğretmenin o çocukları tanıması ve takip etmesi için. Yoksa 100-200 kişiyle de ders yapılır. Ama tanımadıktan, ulaşamadıktan sonra ne anlamı var? Zaten o da konferans olur, ders değil çoğu kez.

FH - En son onlara yazmıştım. “Ne Dediniz Anlamadım” diye bir çalışma. Türkçe üzerine. Türkçe’yle ilgili ilk yoğunlaşmamdır belki de o. O zamanlar Kadir ÇÖPDEMİR’in bir radyo programı vardı ve “Hayatım, canlarım”, diye sesleniyordu insanlara. Çok sokak diliyle, hatta ev içi diliyle konuşuyordu. Ondan tedirginlik duymuştum. Oradan yola çıkarak yazıldı o oyun. Çocuklar için son çalışmam o oldu. Sonra bir daha ilgilenemedim. Türkçe ağır bastı. Romanlar, öyküler devam etti. Çocuklar için yazmayı seviyorum. Çünkü öğretmenlik damarıyla da örtüşen bir şey bu ve geleceğe yatırım yapmak. Ayrıca çocuklar için yazdığımda, yazar olarak da kendimi daha güvenceye almış oluyorum. Çünkü çocuğu kazandığınız zaman, geleceği kazanmış oluyorsunuz. Yakın bir zamanda bir fırsat yaratıp çocuk edebiyatına dönmek istiyorum. Zaten, ilk kez cesaretimi toplayıp katıldığım yarışma, Kültür Bakanlığının “Çocuk Yapıtları” yarışmasıydı. O da “1979 çocuk yılı” nedeniyle açılmış bir yarışmaydı. Çocuk oyunu, romanı, çocuk öyküsü gibi dalları vardı. Orada “Çocuk Oyunu” dalında başarı kazandım.

TÇ - Ödüller konusunu biraz açımlayabilir miyiz?. Sizi internette araştırırken not almıştım. Ödüllerin bizler ya da toplum üzerindeki etkisi ve sunuşları değiştirmedeki rolü üzerine biraz daha ayrıntılı konuşabilir misiniz?

FH - Tamam. Edebiyat dünyasına, çocuk edebiyatı kapısından girmiştim. Tiyatro ile. Daha sonrada birkaç tane çocuk oyunu yazdım. Bir çocuk romanım var. O çocuk romanının devamı gibi belki bir tane daha kafamda taşıdığım bir şey bu da. Zaman bulup belki torunlar için yazacağım ilerde.

TÇ - Çocuk öyküsü, romanı birde çocuk oyunu yazdım diyorsunuz. Daha önce de biraz değindik diğer sanat dallarına ilginiz üzerine. Resim yapmaktan bahsetmiştiniz. Anlatımlarınız gerçekten resim çizer gibi, doğayı da, insanı da tuvale aktarır gibi anlatmışsınız. O zaman tiyatroya da özel bir ilginiz var. Onu da biraz açabilir misiniz?

FH - Evet var. Tiyatro, şu sıralarda tartışılıyor, bazı yazarlarımız tarafından “Tiyatro öldü mü?” diye hatta “Tiyatro öldü” diye doğrudan bir yargı halinde konuşuluyor. Ben tiyatronun çok temel sanat dallarından biri olduğunu ve hiçbir zaman ölmeyeceğini düşünüyorum. Birçok sanat dalının da tiyatrodan çıktığına inanıyorum. Sinema doğrudan doğruya tiyatrodan çıkmıştır. Tamam, tekniği daha iyi kullandığı için belki daha fazla yaygınlaşma şansına sahip; ama ne olursa olsun tüm bunların ve güzel sanatların tamamının da temsil edildiği yerdir tiyatro. Tiyatro resimdir, tiyatro mimaridir. Tüm güzel sanatların dalları tiyatronun içinde var zaten. O yüzden tiyatronun ölmesi söz konusu olamaz. Tiyatro ile ilgili özel bir eğitim almadım; ama bu benim yönelimimdir. Tiyatroyu çok sevdiğim için çocuk oyunları yazdım. Büyükler için de bazı oyunlarım var. Hiç gün ışığına çıkmamış ama. 657’ye bağlı olarak çalışmış olanlarda böyle bir sabır gelişiyor. “Ben yazdım hemen ortaya çıkarayım, alkışlanayım” gibi bir merakım yoktur. Yıllarca da çekmecemde bekletebilirim. Günün birinde coşup taşıp, “Şunu tekrar ele alayım” diyeceğim günü bekliyor.

TÇ - Ben hayallerle ütopyaları çok önemserim. Sorularımda da vardı. Böylece bilmediğimiz taraflarınızı da öğrenmiş olacağız.

FH - Bu arada unutmadan ödüllere değineyim. Adımı duyurmam doğrudan doğruya ödüllerle oldu. Çünkü çok girişken bir insan değilim. Yayınevine gidip, “Benim dosyam var” diyebilecek bir yapıda değilim. Beni yayınevinin çağırmasının olanaklarını sağlamaya çalıştım. Bunun da biricik yolu vardı: Yarışmalara katılmak. Katıldığım yarışmaların tümü rumuzla katılınan yarışmalardı. Adınız, yarışma sonuçlandıktan sonra öğreniliyordu. İlk katıldığım, Kültür Bakanlığının hazırladığı bir yarışmaydı. 1979 yılında “Çocuk Yapıtları” yarışması. Bu yarışmada ödül alan yapıtlar daha sonra kitaplaştırıldı. Ancak 12 eylülde her şey iptal edildiği gibi elbette bunlar da iptal edildi. İnsanların başına gelenler, kitaplarının da başına geldi. Kitaplar toplatılıp mahzenlere tıkıldı. Aradan 5-6 yıl geçtikten sonra tekrar ortaya çıktılar. Hala sırrını çözemediğim biçimde süper marketlerde satıldı. Kapatılan Kültür Bakanlığı yeniden kurulduğunda bu eski yayınlara baktılar. Benim kitabım ki, benimle birlikte 5 ayrı yazarın ortak kitabıydı, “6 Çocuk Oyunu” adıyla çıkmıştı. Bu kitap yeniden basıldı iki ayrı ciltte. Şu an yine yok. Bir de başka bir çocuk oyunumu ise (Çirkin Prenses) Yalçın MENTEŞ, uzun bir süre oynadıktan sonra, benim adımın yerine, kendi adını yazarak oynadı. Tabii tüm bunlar beni bu konuda yazmaktan soğuttu. Ama unutamadığım ve çok önemsediğim yarışma ise Akademi Kitabevinin yarışmasıdır. Benim için çok anlamlıdır. Oraya 9 tane dosya göndermem gerekiyordu. Çünkü 9 kişilik bir seçici kurul vardı. Ama daktilo en fazla 5 nüsha alıyor. O zaman fotokopi yok. 1980 yılından bahsediyorum. Adı “Sabah Yolcuları” olacak. 5 nüsha yolladım. O yıl ödülü sanırım Nursel DURUEL kazandı. Derken yayınevinden bir mektup aldım. Diyorlar ki “dosya sayınız eksik olduğu için bu yıl sizi yarışmaya katılmış saymıyoruz, tamamlayıp gönderin.” Bunu okuyunca nasıl bir duyguyla bilmiyorum ama, “Bu da ‘kazanamadınız’ın İstanbulcası galiba” dedim. O yüzden dosyaları tamamlama külfetine hiç girmedim. Ertesi yıl ödüllerin açıklanmasından bir hafta önce, “Öykü birincilik ödülünü kazandınız. Ödülünüzü almak için İstanbul’a gelin” diye bir telgraf geldi. Önce çok şaşırdım. Sonra işin aslını öğrendim: Dosyalar bir yıl önce okuyanlardan alınıp okumayanlara verilmiş. Bu benim edebiyat dünyasına adım atmamı sağlayan ödüldür. Gösterdikleri bu duyarlılık-ki ben yapar mıyım, bilemiyorum-çok güzel bir davranıştı. Akademi kitabevi dosyayı bastırdı da. Kendi adıma ilk yayınlanan kitabımdır. Daha sonra Enka Vakfının yarışmasına para için katılmıştım. Üçüncülük kazandım. Bu miktar aylığımdan bile fazlaydı. Bu parayla da daha sonra parasını geri alacağım “Eski Bir Balerin” kitabımı bastırdım. Bu kitap “Sait Faik Ödülü”nü kazandığım kitaptır. Sait Faik ödülü edebiyata kesin kaydınızın yapıldığı ödüldür. Birde uluslararası bir ödülüm var. Balkan yazarlarının katıldığı bir yarışmada: Borski Grümen. En son da “Sedat Simavi Ödülü”nü Fakir BAYKURT’la paylaştım 1997 yılında, “Savrulmalar” adlı kitabımla. Ayrıca bu ödülü Fakir BAYKURT’la paylaşmak onurdur benim için.
TÇ - Çok önem verdiğim ve sürekli öğrencilerime de söylediğim, sorduğum hayalleriniz ve ütopyalarınıza gelelim. Aslında kitaplarınızdan çok şey öğrendik, dünyanızın, hayal gücünüzün bir dökümü. Bir de bizim bilmediklerimiz...

FH - Pek bilmediğiniz bir şey kalmadı.

TÇ - Ama mutlaka tasarladığınız bir sürü şey vardır.

FH - Yapacağım şeyler var. Ömrüm yeterse yapmayı düşündüğüm iki şey var. Birincisi Türkçe için yapacağım birkaç şey daha var.

TÇ - Bir dilbilgisi kitabından bahsetmiştiniz.

FH - Evet bir dilbilgisi kitabına başladım. Dilbilgisi, ama kuru bir dilbilgisi kitabı olmamasına çalışacağım. Yoksa piyasada çok fazla dilbilgisi kitabı var zaten. “Türkçe Off” kadar olmasa bile yinede bir söyleşi havası içinde yazmayı düşünüyorum ve asıl burada amaçladığım şey kavramları anlatmak. Bizde dilbilgisi anlatılırken “nesne”nin tanımı arkasından açılımı yapılır. Ama ben “nesne”nin ne olduğunu kavramsal düzlemde açıklamak istiyorum. Bunu yıllardır dilbilgisi anlatan öğretmenlerden bir yakınma olarak duydum.

TÇ - Anlatılanlardan da duymuşsunuzdur. Öğrenciliğim süresince edebiyat dersleriyle, öğretmenliğim boyunca da edebiyat öğretmenleriyle aram çok iyiydi ama dilbilgisi dersini hiç sevmiyordum. Şimdi “Türkçe Off”u okurken sevmeye başladım, bu yaştan sonra. Siz kavramları verirken, öğretirken ikinci göreviniz de bize dilbilgisini sevdirmek olacak. Bu çok önemli.

FH - Dilbilgisi sevilecek bir şeydir. Çünkü yaşamımız gibi. Şunu söylediğim zaman insanlarda o bilginin gülücükle birlikte belli bir yere oturduğunu da fark ediyorum. Yani öğrencilerime anlattığımda ki kitapta da bu üslupta anlatacağım. Diyorum Türkler önem verdikleri şeyleri sona bırakmaya eğilimlidirler. Örneğin en önem verdiğimiz sözü en sona saklarız. Etkili olsun diye. Hatta yemek yerken en sevdiğimiz lokmayı en sona saklarız. İşte bu yüzden Türkçe’de vurgu sondadır, yüklem sondadır. En önem verdiğimiz şeyleri sona bırakmışız. Her dil, aslında o dili kullanan bireylerin karakterini yansıtır. Nasıl ki giyim kuşama bakarak bir insana, “şöyle bir insandır” diyorsak aynı biçimde bizim kullandığımız sözcükler, dilimiz için yaptığımız sözcükler de bizi yansıtır. Dili biz geliştiririz. Geçenlerde bir yerlerde duymuştum. “Çağlayan” sözcüğü öbür dillerin tümünde görsel bir biçimi ifade etmiş, dökülen su anlamına gelen bir ses. Bizde ise kulakla ilgili, o çağıl çağıl, çağ diye bir sözcük, bu sesi çıkaran şey. Türklerin görselden daha çok işitsele önem verdiklerini buradan kalkarak söylemek hiç acayip bir şey olmaz.

TÇ - Aynı şekilde “Barbiana Öğrencilerinden Mektup” isimli kitabı çok severek okumuştum. Hep bahsederim. Pazar günleri Erdal ATABEK Beyin konferans serisine gidiyorum. Orada adı geçti bu kitabın. Aynı şekilde yabancı dil öğretiminde de biz bu Türkçe dilbilgisi dersleri gibi zorlanıyoruz. Ben de İngilizce kursuna gittim. Bu kitapta da yazıyor. Temel gereksinmelere dayanılarak yabancı dilin öğretilmediği, dolayısıyla öğrenciler tarafından tam alımlanmadığı, bu nedenle de yaşama geçirilmediği anlaşılıyor. Doğrudur, bizde de öyle, dilbilgisi öğretilir. Ama sonucunda temel gereksinmelerimizi dillendiremiyoruz.

FH - Ben de Fransızca okudum. Sözcükleri biliyorum ama temel gereksinmelerime dayalı cümle kuramam. Üstelik en verimli çağımda gördüğüm halde.

TÇ - Demek ki yöntem önemli.

FH - Bir de niçin öğrettiğimizi unutuyoruz. En önemli dertlerimizden birinin o olduğunu düşünüyorum. Dilbilgisini düşününce buna varıyorum. Bir şeyler öğretiyoruz. Ama bütün o bilgileri neden verdiğimizi öğretmiyoruz.İlkokul üçüncü sınıfta başlıyor dilbilgisi, belki ikinci sınıfta.

TÇ - Ama doğuştan başlamıyor değil mi? Bu kitapta da öyle yazıyor. Bir insan kendi dilini dilbilgisiyle öğrenmez. Dolayısıyla yabancı dil öğretilirken de belki kendi dilimizin içine doğduğumuzda nasıl bir şekilde öğreniyorsak, temel gereksinmeleri önce söylemeye başlıyorsak, belki yöntemlerde de öyle bir değişiklik yapmak gerekir.

FH - Hatta salt yabancı dil için değil kendi anadili için de öyle. Kompozisyonlar yazdırıyorum biliyorsunuz, ( öğlenleri birlikte yemek yerken konuştuğumuz en önemli konulardan biri) yazılarına hiç bakmıyorum. Yazılarına bakmayacağımı önceden söylüyorum. Çünkü öğretmen yazılara bakarsa daha bir özen gösterilir. Bu arada yazacağı her şeyi kaybeder. Anlamı yitirir. Benim derdim de ayrı mı, bitişik mi, olduğu değil. Orada bakmayacağımı bilerek sınıfta okuyacak. Kendisinin okuyabileceği bir yazı olsun. Yazabileceği şeyleri yazsın istiyorum. Karşısına biçimsel engel çıkarmıyorum. Ve yazabileceği en kolay konular bunlar. Örneğin karşılıklı konuşma, bunu yazın diyorum. Ya da tuvalet kağıtlarına öykü, şiir, roman basılacakmış, ne düşünüyorsunuz, bu konuda. Öyle ürkütücü başlangıç, giriş, gelişme, sonuç değil. Onları istemiyorum. Onlar daha sonra. Türkçe dilbilgisinin öğretilmesiyle ilgili de vurgulamaya çalıştığım şey şu: 3. sınıftan başlıyoruz öğretmeye, çocuk Türkçe’yi biliyor, anadili zaten. Peki, biz ne öğretiyoruz, niye öğretiyoruz? Şundan öğrettiğimizi söylemiyoruz. Bu dili doğuştan biliyorsun, annenden, babandan, evinden öğrendin. Kuralları bunlardır. Bunlara göre konuşursan, yazarsan dili doğru kullanmış olursun. Dilbilgisi öğretiminin amacı dili doğru kullanmaktır. Sık sık yaptığım bir espri vardır. Gecenin ilerleyen saatlerinde hiçbir zaman dolaylı tümleç muhabbeti açılmayacaktır. Yani bu böyle genel kültür olarak “Haydi biraz dolaylı tümleçten bahsedelim” biçiminde ortaya konacak bir bilgi değil. Niye dolaylı tümleç öğreniyorsunuz, o bilgiyi daha sonra konuşmada, yazmada kullanabilesiniz diye. Türkçe’nin çok yaratıcı bir şekilde kullanılması ütopyam. Herkesin hem mükemmel, kusursuz bir Türkçe kullanması hem de onunla rahat yazılacak şeyler üretmesi bir de herkesin söylemek istediği neyse onu net bir biçimde söyleyebilir duruma gelmesi. Ütopyam basit gibi görünüyor ama değil. Çok ciddi.

TÇ - Çok önemli. Siz anlatırken anımsadım. Buraya daha önce Polonya Dışişleri Bakanı gelmişti. YTÜ oditoryumda çok güzel şeyler olur, bende giderim. Sayın Bakan kendi diliyle konuşmuştu. İngilizce konuşmamıştı. Düşündüm, bizden biri gitse Polonya’ya Türkçe mi konuşurdu, İngilizce mi konuşurdu?

FH - Tabii ki İngilizce.

TÇ - Umarım Türkçe’yi konuşacak zamanları bize yaşatacak o insanlar. Türkçe konuşabilelim her yerde. Çeviri de yapılabilsin. İngilizce, Fransızca için çeviri yapılıyor. Görüyoruz haberlerde kulaklıklar takılıyor. Bizim için de, Türkçe için de takılsın. Biz de varız. Türkler de var, Türkçe de var. Tabii bu, kafatascı olma anlamında değil. Kimlikli, kişilikli olma anlamındadır

FH - Ütopyamda Türkiye’de değil sadece, dünyada da Türkçe’nin geçerli hale gelmesi de var. Bunun için de bizim sahip çıkmamız gerekiyor önce. Bir olay anlatmışlardı. Alman başkanı Kohl, Türkiye’de uluslararası bir toplantıya geldiğinde, o toplantının dilinin İngilizce olduğunu görmüş ve kendisi Almanca konuşma yapmak istediğini söylemiş. “Olmaz” demişler. ”Çünkü biz bu toplantıyı İngilizce yapıyoruz.” Kohl’de, “Burada kendi dilimle konuşmayacaksam toplantıya katılmak istemiyorum” demiş ve gitmiş. Şimdi bunun ayıbını düşünün. Türkiye’de uluslararası bir toplantı yapıyorsunuz. Bu İngilizce’ye çevrilebilir ama sunuşlar Türkçe olur. Ama Türkçe’nin T sinin bile olamadığı bir toplantı yapıyorsunuz, bunu protesto eden Alman Başkanı oluyor.

TÇ - Sizin kitabınızda var. Benim yaşantımda da çok vardır, Türkçe cümlenin tam ortasına İngilizce bir sözcük yerleştiriliyor. Bunu da aydınlarımız yapıyor, hani çok bilgili görünmek adına. Türkçe’yi de, İngilizce’yi de mahvediyor bana göre. Cümlenin ortasında “time” ya da “space” sözcükleri yerleştiriliyor. Bunun Türkçe’sini çok rahat söyleyebilirsiniz ve çok rahat da karşınızdaki insan alabilir.

FH - Herhangi bir Türkçe sözcük bulma sıkıntısından kaynaklanmıyor. Doğrudan doğruya bir gösteriş merakından kaynaklanıyor. “Ben İngilizce bilirim” demek istiyor kişi.

TÇ - Ama aslında ikisini de hem Türkçe’yi, hem de İngilizce’yi iyi bilmediğini gösteriyor. Konferanslarda kulaklık taktığına göre.

FH - Evet ikisini de yarım yarım biliyor. Matematiktekinin tersine iki yarım bir bütün etmiyor. Yarım İngilizce, yarım Türkçe bir bütün dil etmiyor ne yazık ki. Yarım İngilizce, yarım Türkçe olarak kalıyor. Bir başka tasarım da; yazmayı düşündüğüm birbirinin devamı olan iki kitap var, roman. Bir de öykü var. Göç öyküleri yazacağım.
TÇ - Kadın, çocuk, dil. Başka konular da var mı, diye takılmıştım. İyi oldu.

FH - Göç öyküleri var. Onunla ilgili malzeme toplamaktayım şu anda. Malzemeye gereksinmem var. Çünkü yaşanmış olayları edebiyata dökmeyi planlıyorum. Türkiye’den ayrılmak zorunda bırakılanlarla, Türkiye’ye sığınmak zorunda kalanlar. Türkiye’den göç, Türkiye’ye göç. Tabii göç değil, göçten daha zorlayıcı nedenlerle yapılan hareket.

TÇ - Ailenizde var mı?

FH - Evet tabii. Normal olarak da düşündüğüm, en azından çıkış olarak. Ailemin anne kanadı Midilli göçmeni. Midilli’den mübadele şeklinde gelmiş. Baba tarafı Girit göçmeni. İki taraf da mübadil. Ve gelip Ayvalık’a yerleşmişler. Onları yazmak istiyorum. Birinci elden tanıklık yok artık. O kuşak gitti. Ama onlardan elde ettiğim bazı veriler vardı. Onları da birtakım tarihsel bilgilerle destekleyerek iki cilt olarak düşündüğüm romanın birinci cildi, Girit’i kapsayan bir şey olsun istiyorum. İkinci ciltte; onların Türkiye’ye göç ettikten sonrası yaşantıları. Bu da kısa bir Türkiye tarihi olacak. Türkiye’nin komik tarihi.

TÇ - O zaman hazırladığım 104 sorunun içindeki tarihe bakışınız sorusu da yerini buldu. Tarihe bakıyorsunuz.

FH - Baksam da göç açısından.

TÇ - Olsun. “Schindler’in Listesi”, “Amen”, ve “Piyanist”te gittim. Hepsinin de konusu aynı. Fakat bakış açıları farklıydı. Amen din tarafından anlatılmıştı. Piyanist, sanatın da yer aldığı taraftan, Schindler’in Listesi de bir başka taraftan. Önemli olanda o. Farklı bakış açılarıyla bir konuyu irdelemek, çok doğru. Sadece mermi, tüfek ve asker sayısıyla tarih yazılmaz, yazılmaması gerektiğine göre içinde felsefeyi barındırmıyorsa hele…

FH - Ve o kadar büyük acı yaşamışlar ki. Babam 1 yaşında göçmüş. 1923 doğumlu ve doğum yeri Resmo görülüyor. Birinci kuşak mübadil, ikinci kuşak da benim. Ve soyum tükeniyor artık. Çünkü Girit’te doğmuş olanlar artık gittiler toprağa. Bizimkiler büyük acılar çektiklerini saklamışlar, bastırmaya çalışmışlar. Çünkü anımsamaları acı verecektir. Orada servetlerini bırakıp gelmişler. Çoğu da Türkiye’de çok zor durumlara düşmüşler. Buna karşın yana yakıla geçmişi arayan insanlar değillerdi. Çünkü aransa da geri dönülmeyecek bir geçmiş var. Kabulleniş ve bastırma var.

TÇ - Peki siz gitmeyi düşünüyor musunuz?

FH - Tabii ki romanı yazmadan önce, mutlaka: Yunanistan, Rodos’u gördüm. Girit ve Midilli bana çok yabancı gelmeyecekler.

TÇ - Nasıl yazıyorsunuz? Hangi mekan ve zamanda?

FH - Demin sözünü ettiğim Akademi kitabevinin yarışmasına, - 1980 yılında olan - ona hazırlanırken kızım 3, oğlum 8 yaşındaydı. Çocuk büyütüyorum, ev kadınlığı ve bir yandan öğretmenlik yapıyorum. Ne zaman yazacağım? Şimdi artık lüks içindeyim. Ev halkını, çocuklar, eşim ve kayınvalidemi uyuttuktan sonra daktilo ile temize çekmek koşuluyla defterime tükenmezle yazıyordum salonda, sessizce. Ama ilk yazma yani yaratıcı edimin başlangıcı, hep o gece yarılarından sonraydı, el ayak çekildikten sonra. Tam bir huzur ve sessizlik ortamı istediğim için bunu günün başka bir saatinde yaratmam mümkün değildi.

TÇ - Yazma esnasında özel bir zaman ve zemin yaratıyorsunuz. Ama yaratıcılığın zaman ve zemin sınırı yoktur. Kafanızdaki tasarıları not alıyor musunuz? Ya da defterin başına geçiyorum, istediğimi yazıyorum mu?

FH - Yok. Çok not alırım. Her an defterlerle dolaşırım. Özellikle Türkçe ile ilgili kitapları yazarken TV dilini eleştirdiğim zamanlarda 2-3 defter doldurdum. Şimdi bu tür kitapları yazmayı düşünmüyorum. Ama bazen kulağıma öyle bir hata çarpıyor ki bu hatayı açıklayamazsınız, böyle bir hatayı yapmayın demek için o hatayı göstermeniz gerekiyor. Eğer orada not almazsanız öyle bir cümleyi siz kuramazsınız. Özellikle de doğru cümleler kurmaya alışmış bir beyin ne kadar uğraşsa o kadar bozuk bir cümleyi mümkün değil, kuramaz. O nedenle hala not alıyorum.

TÇ - Öğrencilerime sürekli söylediğim not tutmak, görsel ya da yazarak not tutmak

FH - Öykü, roman için de öyledir.

TÇ - Bir kurgu var.

FH - Vapur, tren, bir yerlerde giderken insan daha fazla yoğunlaşıyor Orada güzel bir şey görüyor, etkileniyorsunuz. Örneğin hiçbir yerde kullanmadığım, vapurda not ettiğim bir cümle geldi aklıma: “Kadın o kadar konuşuyordu ki boğaz ağrısından kurtulamıyordu.” Tam da böyle değildi. Ama ağzı o kadar açıktı ki, durmadan soğuk hava giriyor ve boğazı ağrıyor bu yüzden. Çok konuşmayı açıklamak için güzel bir şey bulduğumu düşündüm. Onu yazmışım. Bir yerde buradan kalkarak bir tipi canlandırabilirim. Ressamların eskiz yapması gibi ben de böyle küçük küçük notlar alıyorum. Onların çoğu kullanılmıyor ama akıl defterimde olanlar gerektiğinde seçilerek kullanılır.
TÇ - Paneller, yazmak ve eğitmenlik yetmemiş, radyo programı da var, bundan bahseder misiniz?

FH - Panelleri, söyleşileri ahlaki olarak reddetmemem gerektiğini düşündüğüm için kabul ediyorum. Ortaya bir şey koymuşsunuz Türkçe adına, onun getirdiği sorumluluk var. Aslında radyo da başlangıçta böyleydi. O da gelen bir öneriydi. Daha önce gelen önerileri hemen reddetmiştim. Bu sefer durup düşündüm. “Hayatımda başka bir pencere, niye denemeyeyim?” dedim. Yaptıkça hoşuma gidiyor. Başta heyecan vardı, gittikçe rahatladığımı hissettim. Her hafta yapıyorum. “Nasıl bir program olsun?” diye düşünürken önce adı geldi aklıma bu sefer. Oysa ad koymakta pek çok düşünürüm genelde. Kitaba ad koymak da o kitabı yazmak kadar zihinsel yorgunluk ve zihinsel yoğunlaşmak gerektirir. Siz beğeniyorsunuz kitaplarımın adlarını o yüzden söylüyorum. Emek verilmiş adlardır onlar.

TÇ - İsimler romanın ve öykünün özetidir, can damarıdır ve çok önemlidir.

FH - Bu radyo programına da isim bulmaya çalışırken epeyce yoruldum.Ondan sonra Ceviz Kabuğundan, ilhamla “Çilingir Sofrası” olsun dedim. Onu itiraf etmeliyim. Hulki CEVİZOĞLU, “Ceviz Kabuğu” yapıyor. Bizimki de olsa olsa “Çilingir Sofrası” olur. Çilingir soyadımın göbeğinde yer alıyor Sofra, evet çünkü bir yığın şey sunacağım. Çilingir hem soyadım, hem de çilingir sofrasının Türk yaşamında bir yeri var. Ben de tıpkı bu sofrada olduğu gibi tadımlık bazı şeyler sunacağım. O yüzden de uyar diye düşündüm.

TÇ - Bu arada soyadınız nereden geliyor?

FH - Eşimden gelen soyadı bu. Kayınvalide nüfus memuruna gitmiş. Nüfus memuru Çilingir soyadını vermiş. Akşam evdekilere söylemiş. Çocuklar beğenmemişler. Ertesi günü yine gitmiş. Nüfus memurunun başı kalabalık, sıkışık vaziyette. “Ne istiyorsunuz?” sorusuna yanıt verememiş, çünkü hazırlıksızmış. Bir soyadı önerememiş. Bunun üzerine nüfus memurunun intikamı korkunç olmuş. Başına “hep”, sonuna “ler” eklemiş. Kızlık soyadım Baran’dı. Yazmaya başladığımda eşim bunu kabul etmedi. Şimdi de ben vazgeçemem.

TÇ - Radyo programının içeriğine değinelim mi?

FH - 2-3 şiir okuyorum. Seçtiğim şiirler daha çok az bilinen şairlerin kitaplarından oluyor. Edebiyat da artık medya dünyasına atıldı. Bu dünyada tartışılıyor. Kendi kendilerini bu yolla tanıtanların benim yardımıma ihtiyaçları olmadığını düşünüyorum. Daha çok, iyi yazdığı halde bir biçimde tanıtılma olanağı bulamamış insanları tanıtmaya çalışıyorum. Bir şiir kitabından birkaç şiir okuyorum. Bazen de hayran olduğum bir şair, anımsanması gerekiyor, ondan bahsediyorum. Bugün Rıfat ILGAZ ile ilgili bir program yapacağım. Oğlu Aydın ILGAZ babasının tüm şiirlerini toplamış. Ahşap kutu içinde satışa sunulan şık bir çalışma. A. ILGAZ ile babasının şiirlerini konuşacağız. Ama işi çıkar gelmezse diye M.C.ANDAY’ın “Telgrafhane” isimli şiir kitabı yanımda. Bir de Klasik Türk müziği çalıyorum. Tüm bunlar benim merakımla ilgili bir şey ama oradan toplum yararına hedeflediğim şey, insanların kendi müziklerine sahip çıkması. Son yıllarda Türkiye’de türküye bir merak doğdu. Şarkı formu da toplumumuzun malıdır. Ve bir kültür ürünüdür. Kültürel mirasımızı bırakmayalım, kaybolmasın. Sahip çıkalım. Onların farkında olmalıyız. İnsanların yıllarca açmayıp açmayıp da bir yerlerde beklettikleri, açıp baktıklarında da küflenmiş buldukları şeyler gibi olacak unutmaya çalıştıklarımız ya da unuttuklarımız. Küflenmeye bırakmayalım diye karınca kararınca sahip çıkmaya çalışıyorum.

TÇ - Fotoğrafla ilginizin boyutunu öğrenebilir miyiz? Düzeyi… Sevgi boyutu ya da üretmiyorsanız eğer bakışınızdaki bilinç, bakmayı seviyor, sergileri dolaşıyorsunuzdur. Bunları biraz açabilir miyiz?

FH - Fotoğraf çekmeyi seviyorum. O yüzden yanımda fotoğraf makinesi dolaştırıyorum, çok etkilendiğim, etkileneceğim görüntüleri kaçırmamak için.

TÇ - En iyi fotoğraflar çekilmeyen fotoğraflarmış.

FH - Evet her şey için doğru tabii. En güzel öyküler de yazılmayanlardır. “En güzel şiir henüz yazılmadı” diyor Nazım HİKMET’de.

TÇ - Çantanızda fotoğraf makinesi taşıyacak kadar çok ilginiz var fotoğrafla. Peki neler çekiyorsunuz?

FH - Aslında gönlümden geçen insan çekmek. Seviyorum ama insan çekmek zor.

TÇ - Peki bunu ne amaçla yapıyorsunuz? Diyelim ki roman, öykülerinize katkısı olsun diye mi? Vardır hani, fotoğraf çekerler, resim yaparlar. Ya da fotoğrafın kendi tadı adına mı?

FH - Sadece fotoğrafın kendi tadı adına. Fotoğrafı başka bir şey adına kullanmıyorum. Ayrıca bir sanatın başka bir sanatın hammaddesi olmasına da sıcak bakmıyorum.

TÇ - Evet aynı fikirdeyim. Bu soruyu da özellikle sordum. Resim dersinin başka derslerin hamallığını çekmesi, özerk olmayışı gibi. İlköğretim okullarında bunu çok yaparlar. Hayat bilgisinin konularının resmi yaptırılır ya da başka işlerin, başka derslerin uygulama alanı oluyor. Örneğin idarenin işleri resim dersinde görülür. Ben çalıştığım bir okulda bunların yapılmaması gerektiğini öğretmenler kurulu tutanağına geçirtmiştim.

FH - Aslına bakarsanız Türkçe ve edebiyat dersi de resim, müzik, beden eğitimi kadar değilse de matematik kadar da önemli sayılmaz, ders bakımından.

TÇ - Türkçe son yıllarda baraj dersi haline getirildi. Ama yine burada ters orantı var. Önemli gibi görülüyor fakat Türkçe dersi kitaplarına baktığımızda sizin “Dedim Ah” da da okuduğum gibi, içi tartışılır.

FH - Benim genel sanat anlamında da itirazım var. Örneğin bazı ressamlar fotoğraftan çalışıyor. Bana göre fotoğraftın üstüne çalışmak doğru değildir. Fotoğraf sanattır. Bu anlamda sinema tüm sanatları kullanıyor, ama kötü kullanıyor. Çok da özendirici bir etkiye sahip. Roman, öykü yazmak başkadır, senaryo yazmak başkadır. Filme çekilebilsin diye yazılan şey senaryodur. Doğrudan öykü, roman değil senaryo yazmak gerekir bu durumda. Nasıl ki resimle fotoğrafın belli bir ayrışma noktası vardır. Fotoğraf icat edildikten sonra resim kendi özel ve özgül alanına çekildi. Aynı şey sinemanın icadından sonra edebiyatın da kendi başına düşünmesi ve yanıt vermesi gereken bir soru, o da şu: edebiyatta filme çekilemeyecek şeyleri üretmek zorundadır. Bu tamamen kişisel bir kanı. Filme çekilebilir şeyler yazılabilir. Bu senaryodur. Ama bence edebiyatçı filme çekilebilsin diye yazmayan kişidir.

TÇ - Bazı şiirler vardır. İnatla resimlenmezler. Şiir olarak kalmakta ısrar ederler. Ben şiirim, başka bir şey olmam, resim olmam derler.

FH - Daha çok bu. Edebiyatın ödülü filmleştirilmesi değildir, romanın ya da öykünün film yapılması, belki cezasıdır. Hiçbir edebiyatçı dostumun yazdığı öyküsünden çekilen filmi görüp de mutlu olduğuna şahit olmadım şimdiye kadar. Hepsi büyük bir düş kırıklığı yaşıyor. Çünkü edebiyat, nereden bakarsanız bakın, bireysel bir uğraştır. Tek başınıza bir yaratım süreci yaşıyorsunuz. Şimdiye kadar bir grubun bir araya gelip de roman yazdığı görülmedi. Denendi ama başarı sağlanamadı. Hele birkaç kişinin bir araya gelip şiir yazdığı hiç olmadı. O yüzden bireysel. Bu bireysel ürünü ortaya koyup da biri bir uçtan, diğeri öbür uçtan çekiştirmeye başlayınca, üstelik yazar da gayet yabanıl olarak söze bile karıştırılmaz durumda bir kenarda hatta evinde bekletiliyorsa ortada bir talan oluyor. Sanki o, olmuş, mamul madde diyelim, yeniden bir hammadde derecesine indiriliyor. Ondan yeni bir şey yapılmaya çalışılıyor. Oysa bu bir israftır. O zaman roman harcanıyor ve gereği yok. Üstelik filme çekilmiş bir romanı dönüp kimse okumaz artık. Ya da okusa bile filmin etkisi altında okuyacaktır. Kendi düş dünyasını harekete geçirip orada kendi hayal ettiği bireyleri -ki roman okumanın en büyük zevki budur- bulamaz. Verili bir hayalden gitmezsiniz. Siz yaratırsınız o roman kişisini. Romanın erkeği, kadını, aralarındaki aşk, siz ne kadar algılayabilirseniz o kadardır. Hayal etme gücü sınırlanmış oluyor. Hayal etme yeteneğine ket vurulmuş oluyor.

TÇ - O roman yazarın da kişiliğidir. Hayal gücüyle yazılsa da, kurgulansa da yazarın kişiliği vardır yazdığı her şeyde. Her olayda öyle olmalı. Yarışmalar dahil. Bu arada fotoğraftan gelelim mi eğitime? İkimiz de eğitimciyiz. Bu yazıda biraz onun için hazırlanıyor. Türkiye’deki sanat eğitimi sizin özelinizde edebiyat eğitimi, edebiyat kitapları nasıl olmalı, nasıl ders işlenmeli?

FH - Son zamanlarda katıldığım birkaç toplantı eğitimcilerin de bu alanda ve bu anlamda sıkıntı duyduklarını bir kez daha haber verdi bana. Zaten konferanslar için gittiğim okullarda da bunu hissediyorum. O kadar kıskıvrak bağlanmış durumdaki öğretmen arkadaşlar… Türkçe ve edebiyat öğretimi yapan öğretmenler, müfredat programının, Talim Terbiye Kurulunun, okulun belirlediği kimi özel ölçülerin dışına çıkamıyor. Onların dışına çıkılamadığı sürece edebiyat dersini sevdirmek mümkün değil. Hele hele sanat eğitimi hiç denmez yapılan şeye. Edebiyat sadece öğretimden ibaret kalmış. Oysa edebiyatın sevdirilmesi en basit olarak okuma zevki aşılamaktır. Bir edebiyat dersi okuma zevki vermiyorsa başka ne verirse versin önemi yoktur. Yani verse verse not vermiş olabilir. Edebiyattan bilmem kaç alarak sınıf geçmenin de hayatta karşılığı yok. Daha sonra hiçbir işe yaramayacaksa o not yüksek olsa ne olacak?. Edebiyatın kazandıracağı şey, önce edebiyatı sevdirmektir. Edebiyatçı yetiştirmek demiyoruz. O kadar fazlasını beklemiyoruz. Ama edebiyat okuru yetiştirmek. Çünkü lise mezunu olan insan bile edebiyatı yalnızca bir ders olarak algılıyorsa, edebiyat işlevini yerine getirememiş demektir. Lise son sınıfa gelmiş, hiç roman okumadığını öğünerek söyleyen öğrencilerim oldu.

TÇ - Üniversitede bunu yaşıyoruz. Kitap kapağı tasarımı var konularımın içinde. Bunun için kitap okumaları gerekiyor, hala okumayanlar var ne yazık ki içlerinde.

FH - Oysa bir şiir okumak insana ne kazandırır? Hiçbir şey kazandırmaz. Maddi olarak bakarsanız cebinize bir kuruş girmez ve boyunuz uzamaz. Ama bir yandan da şiir okumadan önceki insan olmazsınız. Kazandıracağı bu…Bütün iş öğretmene kalıyor. Bu da acıklı bir durumdur. Böyle baktığımız zaman öğretmeni nasıl yetiştiriyoruz? Edebiyat ders kitabında özendirici bir şey yok. Çamur gibi baskı; baskı kalitesiyle, kağıdıyla, düzeniyle, içeriğiyle. Yani çocuğun kitaplardan herhangi bir yere hareketlenmesi, oradan bir heves duyması söz konusu değil. Dersin işlenişi de tüm bu programlarla kısıtlanmış. Bir öğretmene kalıyor iş. “Öğretmen nasıl yetişiyor?” diye baktığımızda, o da iç karartıcı bir tablodur Daha önce veteriner hekimlerin öğretmenliğinden konuşmuştuk. Çeşitli adlar altında benim alanımla ilgili pek çok ders var. Her biri, birbirinin tekrarı aslında. Ayrıca Batı edebiyatı okutuyor gibi yapıp okutmuyoruz . Kitaplarımızda bazı yazarların yapıtlarından özet verilmiş, bir iki sayfa da alıntı var. Bu “mış gibi yapmak”tır. Kurtulmamız gereken budur öncelikle. Hakikaten okuma isteği duyması lazım öğrencinin. Bu nasıl yapılır? Bu ödevle de olmuyor. Okuma alışkanlığı kazandırmak, öğretmenlerden önce aileye düşen bir görev. Daha okuma-yazma öğrenmeden önce hatta. Okuma–yazma öğrendikten sonra o hevesle okuyabilsin. Kendi okuyabilsin diye önceden tanıştırılması gerek resimli kitaplarla. Yastığının altına kitap konarak, özendirilerek falan. Kitapla bir tanışıklığın sağlanması gerekiyor ki daha sonrası için sancı çekilmesin.

TÇ - Şahit olduklarım var. Dersleri çok iyi ama dersin dışında kitap, roman, öykü, şiir okumuyor. Ders iyi ama hayatında kitap yok. Gerçi baştan beri sorumluluğu konuşuyoruz fakat toparlamak için yöneticilik, eğitimcilik, yazarlık sorumluluğu diyelim ve psikolojiye geçelim, güç ve barış üzerine konuşup söyleşiyi noktalayalım mı?

FH - İnsanlara ağır sorumluluklar yüklemekten hoşlanan bir insan değilim. Ama şunu beklemenin hakkımız olduğunu düşünüyorum: Herkes yaptığı işi en iyi şekilde yapmalı. Bence sorumluluk budur. Öğretmenseniz öğretmenliği, yazarsanız yazarlığı, yöneticiyseniz yöneticiliği en iyi biçimde yapmalısınız. Örneğin yazarlıkta böyle handikaplar vardır. Ne kadar özenirseniz kitap satış oranı da düşer; ne kadar çırpıştırırsanız kitabınız o kadar çok satılır. Resimde de çok uğraştığınız, kimsenin hoşuna gitmeyebilir. Ama bir gecede çırpıştırdığınız büyük olasılıkla birçoğunun beğendiği olacaktır. Bu tuzaklara düşmeden çalışmalıyız. Öğretmenlikte de bu tuzaklar var. Öğretmen öğrenciyi pohpohlayarak iyi öğretmen olarak algılanmasını çok kolay sağlayabilir.

TÇ - Bir de diğer öğretmenleri öğrencilerle konuşmak, bu yolla öğrenciyi kazanacağını farz ederek öğretmenlik yaptığını sanmak da tuzaklardan bir olsa gerek.

FH - Tabii bunlar ciddi tuzaklar. Öğrenci daha ileriki yaşlarında “Evet ama ben o öğretmenden ne aldım?” diye düşünecektir. Ancak o zaman fark edecektir. Yoksa derslerinde çok korktuğumuz öğretmenleri daha sonra anımsadığımızda “evet korkuyorduk ama şunları şunları da anlattı, öğretti, kavrattı” diyoruz. “Canım, gülüm” deyip bizi pohpohlayan öğretmenlerden de pek bir şey almadığımızı görüyoruz.

TÇ - Ya da sizin adınıza düşünen, fikir üreten öğretmenlerden, çalışmanıza ciddi şekilde müdahale edip, öğrenci kişiliğini yok edecek tarzda kendi kişiliğini baskın kılan - ki sanat eğitiminde örneği çoktur - çocuğun, düşünmesini, araştırmasını, yaratmasını, fikir üretmesini sağlamak yerine kendi düşündüklerini öğrencide tekrarlatmak…

FH - Onaylatmak, evet. Benim sorumluluk olarak beklediğim şey, eğer kaşık yapıyorsa doğru dürüst yapsın. Çamur karıyorsa iyi karsın. Bununla zanaat dediğimiz şeylerde de çok karşılaştım. Yaptığı işi bilmeyenler var artık toplumumuzda. O kadar çok ki. Onların yerine ben düşünmek zorunda değilim. Nasıl ayakkabı aldığım adam benim yazacağım romana karışmayacaksa bende onun işine karışmamalıyım. Herkes yapacağı şeyi, en iyi şekilde yapmalı. Sorumluluk sadece bu.

TÇ - Teşekkürler.

 
sayfa başına dön
     
Tüm hakları saklıdır. 2012 © feyzahepcilingirler.com
 
tasarım: pelin hepçilingirler