Popüler Olmak İsteyen Yazar Adayına Öneriler Evrensel Gazetesi Kitap ekinde yayınlanmaktadır.
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 1

Herkesin popüler olmak istediği bir ortamda, roman yazarak popüler olmak sanıldığı kadar zor değildir. Yeter ki yolu bilinsin. Aşağıda sıralayacağım koşullara uyulduğunda bu şans, % 87, 73 oranında yakalanabilir.(Oranın düşük ve küsuratlı tutulması, umarım önerilerin ne kadar ince hesaplar üzerine oturtulduğunu kanıtlamaya yeter.)

• Yazdığınız her tümceyi döne döne okuyun, yeniden okuyun. Daha güzel söylemek için değil, basitleştirmek için. Halk öyle karışık, dolaşık işlerden anlamaz. Ancak anlamadığının yüzüne vurulmasından da pek hoşlanmaz. İşte dikkat gösterilmesi gereken incelikli nokta burasıdır. Alabildiğine basitleştirin; ama kimi acemi popüler romancılarımızın yaptığı gibi, halk anlasın diye basitleştirdiğinizi söylemeye kalkmayın. Bu halkın ne yapacağı belli olmaz. Alınacağı tutarsa kitabınızı bir daha almaz. Siz de popüler olacağım derken edebiyatçı olur kalırsınız. Unutmayın, popüler olmanın ilk koşullarından biri budur:. Basitleştirmek. Alabildiğine. Aptallar da anlasın diye. Hatta, sizin dışınızdaki herkesi aptal saymanızın da ciddi bir sakıncası yoktur. Bütün o aptal kalabalığın kolayca anlayabileceği bir dille yazmanın nimetlerini zaten daha ilk romanınızda görecek, bana fazlasıyla hak vereceksiniz.

• Genç olun. Zihinsel değil, bedensel gençlikten söz ediyoruz. Zihinsel gençlik, şu anda eğildiğimiz konunun tümüyle dışında. Bundan budalalığınızın tercih nedeni olduğu sonucuna ulaşmakta acele etmeyin. Çok boyutlu düşünebilme becerisine sahip bir zekâya olan gereksinmeniz üzerinde ayrıca durulacak. Yeri geldiğinde. Şimdi ilk madde olarak bedensel gençlikten söz edelim. Genç, güzel / yakışıklı görünmeniz şart. Gazetelerde yayımlanacak iç gıdıklayıcı pozlarınız için de, televizyonlara çıktığınızda karşı cinsin gönlünü fethetmek için de iyi görüntü vermek zorundasınız. İnce, zayıf, sportmen, zarif, yakışıklı, film yıldızı gibi olun. Unutmayın ki yaşını başını almış roman yazarlarına görüş almak için başvurulsa da kimse onların sarkmış gıdılarını, morarmış göz altlarını, kırışıklıklarını, buruşukluklarını görmeye can atıyor değildir. Roman yazmak ile yakışıklılık arasında neden bir ilişki olduğu konusunda ise düşünmeyin bile. Vardır. “AB’ye girme sürecindeki Türkiye’de” güzellik ve yakışıklılık her zamankinden daha çok önem kazanmıştır. Kısa boylu, kısa bacaklı, tıknaz, göbekli, esmer, kıllı ve sakallı kalarak temsilcisi olduğunuz toplumu AB standartlarının dışına düşürmeye ne hakkınız var? Erkekseniz entel sakalı bıyığı bırakabilirsiniz; ama daha iyisi, Avrupalılar gibi, sakalsız bıyıksız, temiz yüzlü olun. Kadınsanız seksi olun. Nasıl seksi olunacağı konusunda bir fikriniz yoksa televizyonlarımızda gündüz kuşağında yayımlanan kadın programlarını ya da daha iyisi her kanalda hemen her gün yayımlanan televole programlarını sürekli izleyin. Bu programlarla da seksi olamadıysanız sakın üzülmeyin. Uzun süre izlediğiniz için tiryakisi olacağınız televole programları sayesinde belki de yazmaktan vazgeçecek, popüler olmak için çok daha kolay yollar bulunduğunu fark edip onları denemeye karar vererek haftalarca, aylarca bilgisayar başında pineklemekten kurtulacaksınız.

• Kitap okurunun ezici çoğunluğu kadınlardan oluşmaktadır. Bu gerçeği asla unutmayın ve hep kadınlar üzerine çalışın. Ayrıca erkekler zaten doğuştan her şeyi bildikleri için okumaya, hele hele roman okumaya hiç meraklı değillerdir. Futbol ya da siyasetle erkek okurun kalbini fethetmek olasıdır; ancak bunlardan daha kestirme yol, elbette cinselliği kurcalamaktır. Demek ki erkeklere seslenebilmenin yolu da kadınları anlatmaktan geçer. Şimdiye kadar hiçbir erkeğin kadın ruhundan anladığı saptanmamıştır; ama bu sizi durdurmasın. Ne yapın yapın kadın ruhundan anlıyor olduğunuz söylentisini yaygınlaştırın. Buna kendiniz inanmıyor olsanız da kadın ruhunun en derinlerindeki gizleri çözmüş biri gibi davranmanızın sakıncası olmaz. Aslında kadınlar gerçekten çözülecek gizleri olup olmadığından bile pek emin değildirler. Siz var olduğunu söylerseniz size, sizden bile daha çabuk inanacaklarından emin olabilirsiniz.

sayfa başına dön

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 2

• Elinize geçen her fırsatta solu küçümseyin, solla alay edin. Romanınızda kesinlikle eskiden solcu olan; ama aklı kemale ermiş ve yeni dünya düzeninde sağlam bir köşeye tezgâh açarak dünyalığını yapmayı başarmış bir solcu eskisine yer verin ve sık sık sola küfrettirin. Kendiniz sol düşünceye sıcak bakıyorsanız, hatta yakın ve uzak çevrenizde solcu sayılıyorsanız bile böyle yapmaktan geri durmayın. O iş başka bu iş başka. Sizi kitlelere pazarlayacak olanların sol düşünceden hiç mi hiç hoşlanmadıklarını aklınızdan uzak tutmayın. Roman kahramanlarınızın eskiden, sizin romanda söz etmediğiniz bir geçmişte solcu olmalarına izin verseniz bile gençliklerinin en güzel günlerini, hatta yıllarını sol düşünce yüzünden yitirmiş olduklarını sık sık vurgulayın. Zamanında sol düşünceye bulaşmış oldukları için büyük ve ciddi pişmanlıklar içinde bulunsunlar.

• Anlaşılmaz olun. Söylediklerinizin ancak bir bölümü anlaşılabilsin. Söylediklerinizden hiçbir şey anlaşılamamasını kolaylıkla sağlayabiliyorsanız bu, daha iyidir. Unutmayın bu büyük başarıya ancak mayasında starlık olanlar ulaşabilirler. Bunlardan değilseniz, kendinize herkesin anlayamayacağı derinlikte sözler ediyormuş havası verin, çok yararını göreceksiniz. Toplumumuzda, kendini fazlasıyla entelektüel sayanlar da dahil, hatta en fazla onlar, anlamadıkça hayran olurlar. Anlamadığı şeye tapmak pek çok kanaldan beslenen eski bir alışkanlığımızdır. Bu alışkanlığın köklerini, anlamadan ezberlediğimiz ders kitaplarından tutun, anlamadan iman ettiğimiz din kitaplarına kadar pek çok yerde aramak ve hatta bulmak mümkündür. Sonuç olarak şunu aklınızın en çok kullandığınız tarafına altın kalemlerle nakşedin: Herkesin anlamayacağı, daha iyisi kimsenin anlamayacağı şeyler söylediğiniz oranda ününüze ün katarsınız.

• Yeterince albenili, sarışın, açık renk gözlü ve genel anlamda güzel ya da yakışıklı değilseniz hemen paniğe kapılmayın. Çaresi var: “Karizmatik” olun. Bunu nasıl olacağınızı öğretecek değilim; ama halk dediğimiz sakin ve suskun kalabalığı şaşkınlıktan şaşkınlığa düşürecek çılgın çıkışlar yapın. Ortalık yerde soyunun. Kadınsanız çıplak bedeninize yalnızca bir kıravat takarak çocuksu ya da erkeksi pozlar verin. Kanepeye uzanıp fotoğraf çektirin. Erkekseniz yüksek topuklu ayakkabılarla pozlar verin. Yine kanepeye uzanıp poz verin. Unutmayın popüler bir yazarın yakınlarında her an uzanıp seksi pozlar verebileceği bir kanepe bulunmalıdır. Kanepe, popüler yazarın bir aksesuarı değil, asla vazgeçemeyeceği ana malzemelerinden biridir.

sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 3

• Popüler olmak için, gamze şart değilse de bulunması iyidir. Gamzeli doğma şansına kavuşamamışsanız basit bir estetik operasyonla hiç değilse bir yanağınıza küçük bir gamze oturtabilirsiniz; hatta oturtmalısınız. Gamzenin edebiyat yeteneği ile bir ilişkisi saptanamamışsa da popülerlikle ilişkisi doğrudandır. Şarkı sözü yazarına “Haydi gamzelim, gece yanar tenim / Haydi gamzelim, bu gece raks edelim” sözlerini esinleyen gamzenin, popülerlik yolundaki siz yazar adayına vereceği esin, tahminlerin üzerinde olabilir. Ayrıca gamzenin ihmale gelmez bir özelliği de karşı cins üzerinde gösterdiği güçlü etkidir. Gamzenin, karşı cinsten gamzeli yazarları çekme özelliğine sahip bir mıknatıs kadar işlevsel olduğu deneylerle kanıtlanmıştır. Gamze ile ilgili övülesi bir gerçek de şudur: Popülerlik merdiveni, aslında iki kişiyi birden tırmandırmaya pek elverişli olmadığı halde, bu iki kişinin ikisinin de gamzeli olması durumunda her şey değişir: İki gamzeli, biri erkek, biri dişi, kolayca hallederler işi.

• Yerli olmak, buralı olmak, Kürt, Türk, Ermeni, Yahudi, özetle Türkiyeli olmak, pek de istenen özellikler değildir. Yazarın bunlardan biri olmak yerine, bunlardan biri olmaması, popülerlik açısından çok daha elverişli bir durumdur. Ama eğer buralı olmaktan başka çare yoksa, bir süreliğine yurt dışında bulunmuş olmak bile, hep Türkiye’de yaşamış olmaktan bin kat iyidir. “Yurt dışı” derken elbette Avrupa’yı ve Amerika’yı kastetmekteyiz. Yoksa Kabil’de, Tahran’da, Bağdat’ta ve doğunun öteki büyük ve küçük kentlerinde aylarca, yıllarca yaşamış olsanız da bu, kimi, niye ilgilendirsin? Sözün arasına, “Ben Paris’teyken...” diye bir ayraç açmanın modası bile çoktan geçmiş bulunmaktadır. Şimdi orada bulunulduğu için övünülecek tek şehir New York’tur. Herhangi bir biçimde böyle bir şansa ulaşmışsanız, kitabın başına koyacağınız yaşamöyküsünde bunu, “Bir süre New York’ta bulundu.” biçiminde kesinkes belirtmelisiniz. Bu sürenin üç gün mü, üç yıl mı olduğu kimseyi ilgilendirmez. Ayrıca televizyon röportajlarında da sözü mutlaka New York üzerinden geçirmeye özen göstermeniz gerekir. Oraya özgü kimi noktalara vurgu yaparken olabildiğince övücü davranmalı; ırkçılığın hâlâ devam ettiği, kimi mahallelerde gündüz de gece de dolaşmanın tehlikeli olacağı, insanların paralarının değil, böbreklerinin bile çalınabileceği vb. şeyleri söylemeye kalkmamalısınız. Bu söyleşi sırasında önerilen duruş şudur: Omuzlar dikleştirilip baş hafifçe geriye atılır, gözler kameradan kaçırılarak bir mahcubiyet edası takınılır. Aslında böyle şeyleri söylemeye hiç gönül indirilmeyeceği; ama içtenlik adına, yalnızca bu röportaja özgü olarak konunun ayrıntısına girildiği havası yaratılır.

• Romanınızın en cana yakın karakterlerinden birini İslamcı yapın ve onun kişiliğine kazandırdığınız bütün iyi özelliklerin siyasal İslam’dan çok, size artı puan olarak geri döneceğini unutmayın. Bunları Allah için ya da gerçekten inançlı bir Müslüman olduğunuz için yapmıyorsunuz, unutmayın. Romanınız Allah’ın umurunda bile olmayacaktır. Siz İslam’ın yükselen değerlerine çalışıyorsunuz. Romanınızda siyasal İslam’ı yeterince övdüğünüzü düşünmüyorsanız özel röportajlarda annenizin de zaten başörtülü olduğunu, babanızın namazını hiç aksatmadığını, ailenizde imanlı çok insan bulunduğunu söyleyin. Bunu da yapamazsanız çocukluğunuzdaki kurban bayramlarından söz edin. Evinizde kurban edilmek üzere önceden alınmış kuzuyla kurduğunuz muhabbeti bir punduna getirip anlatın. Sık sık dinden, tanrıdan, Allah’tan, imandan söz edin. Bütün bunlardan imanlı olduğunuz sonucuna kolayca ulaşılabileceği gibi, okur “portföy”ünüze girmeyecek olanların da gönlünü hoş eder, müşteri kazanırsınız.

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 4

• Popüler yazar olmak, “çok satmak” demektir. Halkın sevdiği, istediği, özlemini çektiği şeyleri yazmakla popüler olma isteği arasında herhangi bir ilişki yoktur. Popüler sözcüğü Türkçe sözlükte, “Halkın zevkine uygun, halk tarafından tutulan” diye tanımlanmış; hatta, sözcüğün anlamını sorduğunuz kişilerin tümü bu tanımda birleşmiş olsa da siz hesabınızı bunlara göre yapmayın. Halkın birtakım zayıf noktaları vardır. Bunları kendiniz de bulabilirsiniz; ama daha sonra ben de kulağınıza fısıldayabilirim. Aslolan o zayıf noktaları doğru saptamak, bunlara seslenecek kitaplar yazmaktır. Halk için bir şeyler yapmaya çalışmanın modası çoktan geçti. Herhalde bunun farkındasınızdır. Popüler olmanın yolu, halkın beğenisine seslenmekten değil, parasını sizin için harcamasını sağlamaktan geçer. Ne yapıp yapıp kitabınızı satın aldırmayı başarmalısınız. Şimdi söyleyeceğim şeyi hiç kimse size bu kadar açık bir biçimde söylemez. Siz bir tek şeyin, ne yazarsanız cebinizi daha çok dolduracağınızın hesabını yapın. Popüler olmak bu düşüncenin doğal sonucu, kendiliğinden büyüyen lezzetli meyvesidir. “Herkes kendi kapısının önünü süpürse bütün sokak temizlenmiş olur.” sözünü bilirsiniz. Bunun konumuzla ilgisi yok gibi görünüyor. Aslına bakarsanız gerçekten de konumuzla ne bir ilgisi ne de bir ilişkisi var. Ama olsun, isterseniz her şeyle her şey arasında ilişki kurabilirsiniz. Herkes kendi kazancını düşünürse ne olur? Şimdi siz kalkıp “Haksızlık olur, sömürü olur, hırsızlık olur.” gibi şeyler söyleyeceksiniz. Hayır efendim. Birilerinin ne kaybedeceğinden size ne? Olan şudur: Birileri, yani sizin gibi uyanıklar çok para kazanır; başka birileri, yani uyuyanlar, dünyadan habersiz olanlar, beş para etmez kitaplara dünyanın parasını ödeyerek bu safdilliklerinin cezasını çeker. Sorarım size, bu işten kazançlı çıkacak olan kimdir? Elbette siz! Daima siz!

• Hangi türde yazacağınız, popüler olma şansınızı belirlemek bakımından son derece önemlidir. Şiire heves etmenizi asla önermem. Herkes şiir yazar. “Şiir yaşları” dediğimiz dönemlerde ya da hiç beklemediği terk edilmeler yaşadığında, sevgilisini kendinden genç, kendinden yakışıklı / güzel başka birilerine kaptırdığında. Peki herkes şiir yazar da kim şiir okur? Kimse! Gördünüz mü? Şiir okunan değil, yazılan bir türdür. Kimse şiir kitabına para vermez; ille de şiir okumak istiyorsa, “kendin pişir, kendin ye” usulünce, oturur, okuyacağı şiiri kendisi yazar. Demek ki şiir, popüler olmak için uygun bir tür değildir. Öykü? Düşünmeyin bile. Öykü yazarak çok satmış, çok kazanmış, katlar almış, yatlarda sefa sürmüş kaç kişi biliyorsunuz? Yok, değil mi? Öyleyse öykü de uygun bir tür değildir. Deneme türü, aklınızın ucundan bile geçmesin. Sizin şimdiye kadar okuduğunuz üç kitaptan biriktirdikleriniz neler olabilir ki deneme yazmaya cesaret edebilesiniz? Mektup deseniz, evet, bir edebiyat türüdür; ama kimse kimseye mektup yazmazken, hatta belki de siz şimdiye kadar çok mesaj çekmiş, çok meyl göndermiş biri olduğunuz halde, postacının taşıdığı şu gerçek mektuplardan bir tane bile yazmamışken, mektup türünde eser vererek popüler olacağınızı sanma gafletine nasıl düşebilirsiniz? Anı, günlük falan yazsanız diyeceğim; ama hangi engin deneyimlerinizi yazıya dökmeyi düşünüyorsunuz ki? Kaç kızla yattığınız, kaç erkekle çıktığınız gibi konular aklınıza geliyorsa bunları bekletin. Pırlanta değerindeki bu konuları denemedir, mektuptur, anıdır, günlüktür öyle ıvır zıvır türlerde ziyan etmenize asla izin veremem. Onlardan nasıl yararlanacağınızı bundan sonraki maddede açıklayacağım. Böylece, bundan önceki maddede kulağınıza fısıldayacağımı vadettiğim zayıf noktalardan ilk ve en önemlisini söylemiş olacağım.

• Erotizm... Anahtar sözcük bu. Cinsellik konusunda yalnız aç bırakılmış değil, iştahı kabartılarak acıktırılmış bir toplum sizin bu konudaki deneyimlerinizi kâğıda dökmenizi merak ve heyecanla beklemektedir. Anlatılmaya değer bir şeyler yaşamadınızsa ne gam! Düş gücünüz böyle zamanlar içindir. Gerçekten popüler olmak istiyorsanız bunun en kestirme ve sonuca ulaşması garanti olan yolu bellidir: Erotik şeyler yazın. Bu alanda kendinizi frenlemenize hiç gerek yok. Pornoya kadar yolu var; hatta daha ileri giden yol varsa onu da deneyin, gidebildiğiniz yere kadar gidin. Cinsellik alanında sınır yoktur ve olamaz. Niye olsun? Melissa P.’nin dünya çapındaki ünü, erotik şeyler yazarak kazancınızı ve popülerliğinizi ne kadar artırabileceğinizi göstermeye yetmedi mi? Siz bir Melissa P. olamazsınız; ama pekâla Ahmet M. ya da Abdurrahman F. olabilirsiniz. Ahmet M. ya da Abdurrahman F. olsanız ve 500 beygir gücündeki Türk erkeğinin adını dünyaya duyursanız fena mı olur?

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 5

• Yazacağınız şey, tüketim toplumuna, tüketsin diye sunulmuş bir maldır. “Kitap” adını taşıyor olması, onu kutsal bir varlık gibi görmenizi gerektirmez. Kitabın kutsallığı tarihin derinliklerinde kalmıştır. Artık sadece din kitaplarına “kutsal” gözüyle bakıldığını unutmayın. Kitabın tahtına kimi oturtacağınız konusunda tereddüde kapılmanıza hiç gerek yok. Yanıt açık ve tektir. Elbette parayı oturtacaksınız. Kitap, saygı gösterilecek değil, satılacak bir şeydir. Yazacaklarınızı okumaya hazır bir kitle varsa siz niye bunu paraya dönüştürmenin yollarını aramayasınız? Hele her yazdığınızı övecek birilerini ayarlayabilirseniz yalnız edebiyat dünyasından değil, medya dünyasından da kimsecikler elinize su dökemez. Göstereceğiniz bütün çaba, kitabınızı satmak içindir; okuyanların kitapta bir şey bulup bulmaması sizi hiç mi hiç ilgilendirmez. Kaldı ki okuyan bir şey bulamamışsa bu, sizin değil onun sorunudur. Ya ne aradığını bilmiyor, boşu boşuna bir şeyler bulmaya çalışıyordur ya da sizin söylediklerinizle uyuşacak kıvama henüz gelmemiştir. Dişe dokunur bir şey bulma umudunu kitabın sonuna dek diri tuttuğu halde aradığını bulamadığı gibi, herhangi bir düşünce kırıntısı, bir güzel söyleyiş, hoşa giden bir anlatım bulamamış olanların kitabınızı çöpe atmasını hoş karşılamak zorundasınız. Bunda canınızı sıkacak, kendinizi üzecek bir durum yoktur. Sizin çalakalem (çalatuş) yazdığınız zırvaları insanların yaşamları boyunca saklamasını istemek, fazlasıyla bencil bir davranış olmaz mı? Değişen edebiyat ortamında artık kitaplar çöp bidonlarında bile kendilerine yer açmaya başladı. Bu duruma ahlanıp vahlanmaya kalkanlara sakın kulak asmayın. Kitabın “çöp” diye algılanmasına şiddetle karşı çıkacak olan bu “zevat” çağı yakalayamamış geri kafalılardan ibarettir. Çöp bidonlarında okunmuş / okunmamış, ortasından öfkeyle ikiye ayrılmış, küçük parçalar halinde yırtılıp havaya savrulmuş kitaplara rastlanıyor olması, kitabın yaşamımızın her alanına girdiğinin kanıtı sayılmaz mı? Bu bir gelişme değildir de nedir?

• Marketlerde çocuk bezlerinin, kadın bağlarının yanıbaşında kitaba yer verilmesini hoş karşılamayan birtakım örümcek kafalılara da aldırmayın. Sonuç olarak tümünün hammaddesi kâğıt olduğuna göre çocuk bezleriyle kadın bağları elbette kitabın yakın akrabası sayılmalıdır. Bu cümleden olarak kitabı yaygınlaştırmanın başka yollarının bulunmasında epeyce geç kalındığı da pek farkında olunmayan başka bir gerçektir. Marketlerden sonra şehrin merkezi yerlerinde bulunan umumi tuvaletlere kitap standları kurmak niçin şimdiye kadar kimsenin aklına gelmemiştir? Kitabı insanın ayağına götürmek hünerse başka yerlerine yaklaştırmak da önemli bir hizmet sayılmaz mı? Okullardan, evlerden, kıraathanelerden kovulan kitaba yeni mekânlar açmak bir toplumsal görev değil midir? Birçok kişinin tuvalette kitap okuma alışkanlığında olduğu gerçeğinin yanı sıra, son yıllarda birbirinin peşinden yayımlanan pek çok kitaba en çok yakışan mekânın tuvalet olduğu dikkate alındığında umumi tuvaletlerde kitap satışına başlanmasında çok geç kalındığı kolayca anlaşılabilir. Bu hizmeti gerçekleştirebilecek kişi ve kuruluşlarla en kısa zamanda temas sağlanmalı ve kitaplı tuvaletler hayata geçirilmelidir.

• Birtakım zırvalar yazıyorsunuz diye kendinizi hor görmeye kalkmayın. Siz benzersizsiniz. Türkiye’de doğmuş olmanın şanssızlığını, Türkiyeli bir Dostoyevski olduğunuzu düşünerek gidermeye çalışın. Egonuzu, bisiklet lastiğinden “tubeless” TIR lastiği yapacak kadar; yani şişirebildiğiniz kadar şişirin. Kendinize hayran olmanızın size büyük yararı olacak; buna karşılık kimseye bir zararı dokunmayacaktır. Bütün edebi hayranlıklar gibi, sizinki de okuduğuna hayran olmaktır. Kendi yazdıklarınızdan başka bir şey okumadığınıza göre, kendinizden başka kime hayran olacaktınız? Ayrıca unutmayın, siz kendinize hayran olmadıkça okurun size hayran olması söz konusu değildir. Sizin gibi olanlarla ortak olmayan tek noktanız yoktur; ama yine de siz farklı olduğunuza inanmalısınız ki okurlarınızı da inandırabilesiniz. Tümüyle size ait tek bir görüşünüz olmasa da özgün olduğunuza yeterince inanmazsanız kimseleri inandıramazsınız. Sabah yataktan kalktığınız andan, akşam yatıncaya kadar içinizden (gerektiğinde dışınızdan da) şu sözleri tekrarlamalısınız: “Ben tekim, biriciğim, eşim benzerim yok.” Göreceksiniz bu sözler birkaç ay içinde sihirli etkisini gösterecek; boyunuz uzamasa da başınız dikleşecek, omuzlarınız kalkacak; aşırı kasılmaktan arada çeşitli yerlerinize kramplar girse bile bel ağrılarınızdan ve kamburlaşma tehlikesinden tümüyle kurtulacaksınız.

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 6

• Sizi en kolay yoldan popüler yapacak türün roman olduğu konusunda asla tereddüde düşmeyin. Şiirdir, öyküdür, denemedir, böyle türlerle oyalanmanın hiç gereği yok. Altyapınızın oluşmadığını, kültürel birikiminizin yetersiz olduğunu, roman hakkında hiçbir teorik ve teknik bilgiye sahip olmadığınızı düşünmeyin. Çağımız, bunlara gerek duyulmayan bir çağdır. Sanat akımları, roman kuramı, romanın tarihçesi, Türk ve dünya edebiyatlarında romanın geldiği yer gibi bilgiler, sizin üne ulaşmanızı geciktirmekle kalmaz, yaratıcı cesaretinizi yitirmenize de yol açabilir. Bunların tümünden habersiz olduğunuzu yüzünüze vurmaya kalkan bir densiz çıkarsa siz de onun postmodernizmden hiçbir şey anlamadığını haykırın. Haykırın diyorum; çünkü haklı gibi görünmenizi sağlayacak biricik etken, sesinizin ondan yüksek çıkması olacaktır. Bu gibi şeylerle zaman yitirmeden bir an önce bilgisayarınızın başına geçin ve yazmaya başlayın. Ne yazacağınız konusunda aklınıza bir şey gelmiyorsa yaşadığınız son çılgın geceyi anlatmakla işe başlayabilirsiniz. Erotik olması için uğraşmayın; daha kestirme yoldan gidin; pornografik olmasını sağlayın. Öyle deneyimleriniz yoksa bir biçimde kulağınıza çalınmış olanları kullanın. Onlardan da aklınızda kalan bir şey yoksa uydurun. Uydurma yeteneğiniz de yoksa böyle olduğunu bildiğiniz bir kitabı açıp oradan birkaç sayfa apartmakla işe başlayın. Eskilerin “intihal” dediği hırsızlamalara postmodernizmde esinlenme adı verildiğini unutmayın. Postmodernizmde bunlar ayıp ya da günah değildir. Rahat olun. Kopyalarken zihninize bir “küşayiş” geldiğini fark edeceksiniz. Gelmiyorsa gelmesini sağlayacak, zihni açan, aklı cilalayan, yaratıcılığı kamçılayan yollara başvurabilirsiniz. Bunlar da romanın ilerleyen sayfalarında pornografiye çeşni katacak malzemeler olarak size geri dönecektir.

• “Hayatın ve sanatın gerçeği” diye bir şey yoktur. Siz varsınız, hatta açık söylemek gerekirse sizin gerçeğiniz diye bir şey bile yoktur. Her ne kadar başkalarından farklı, özgün ve biricik olduğunuza inanıyorsanız da işin aslının böyle olmadığını siz de içten içe gayet iyi bilmektesiniz. Standardize edilmekten hoşlanmamanız, standart bir tip olmadığınız anlamına gelmez. Çağın gerektirdiklerinin farkında olup ona göre biçimlenmiş biri olarak benzerlerinizle bire bir örtüşen özelliklere sahipsiniz. Bunu kimselere açıklamasanız da kendiniz bilin, diye söylüyorum. Birey olarak ne kadar değişik olmaya çalışırsanız o kadar birbirinize benzediğinizin farkındasınızdır umarım. Postmodernizmi ilke edinmiş biri olarak romanın da tıpkı yaşam gibi tüketildiğini çoktan beri biliyor olmalısınız. Kimse başkalarını ve sizi kandırmaya kalkmasın: Kalıcılık diye bir şey yoktur. Romanınızın ömrü de okunma süresi kadardır.

• Sizi birilerinin “postmodern” diye ilan etmesini beklemeyin. Ya etmezlerse! Kendiniz söyleyin bunu. Çağımızın sanat anlayışının postmodernizm olduğunun altını kalın kalın çizerek hem de. Bunu söylerken postmodernizmin, emperyalist kapitalizmin sanata yansıma biçimi olduğunu bilmiyorsanız öğrenmenize zaten gerek yok; bilmeme masumiyetinizi sonuna kadar yaşayın. Yok, biliyorsanız sakın ola bunu söylemeye falan kalkmayın; bilmiyormuş gibi davranın. Birileri, postmodernizmin, bireyin kendisine, ülkesine, dünyaya ve doğaya yabancılaşmasına yol açtığını söyleyecek olursa buna da kulaklarınızı sımsıkı kapayın. Eline kalem alan herkesin topluma karşı sorumluluğu olduğunu söylemeye yeltenen birileri çıkarsa bunları da umursamayın. Toplumcu bir tavır benimseyecek kişilerden değilsiniz siz. Unutmayın ki romanda toplumcu mesaj verme kaygısı geçen yüzyılda kaldı; siz bu yüzyılın genç romancılarından biri olarak asla böyle bir yükümlülük taşımıyorsunuz. Bunun farkında olun ve gevşeyin. Zaten kimse de sizin romanınızı toplumsal konular karşısındaki düşüncelerinizi, kaygılarınızı, önerilerinizi öğrenmek için okumayacaktır. Aklınıza gelen her şeyi, herhangi bir sıralama kaygısı gütmeden arka arkaya dizebilirsiniz. Yazdıklarınızın birbiriyle uyum içinde olması gerekmez. Hatta ne kadar aykırı ucu bir araya getirmeyi başarabiliyorsanız o derecede postmodern sayılırsınız. Hesabınızı postmodernizm konusunda kimsenin bir şey bilmediği üzerine kurabilirsiniz. Öyleyse, benimle birlikte yineleyin şimdi: “Hiç kimse postmodernizmi benden daha iyi biliyor olamaz.” Nasıl? Kendinizi daha güçlü, daha bilgili, daha donanımlı hissediyorsunuz, değil mi? İşte bu kadar!

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 7

• Türkiye’de popüler olmak istiyorsanız İngilizce yazın. Bu size garip gelebilir, hatta birtakım geri kafalılar, Türk edebiyatında yer almak için ille de Türkçe yazmak gerektiği iddiasında bulunabilirler. Hatta bu satırların yazarının da yıllar yılı öne sürdüğü iddia budur. Siz onlara aldırmayın. Bu satırların yazarına da aldırmayın. Kelin merhemi olsa kendi başına sürer. Hemen şamar gibi bir soru yöneltin, bakalım verecek cevap bulabilecek mi? Kendisi kitap yazacak kadar İngilizce mi bilir? İngilizce yazdı da popüler mi olamadı? Yetinmeyin, bir de bu yandan sorgulayın: “Türkçe de Türkçe!” diye onca yırtındı da başı göğe mi erdi? Türkiye’de roman yazmak için Türkçe bilmenin gerekmediğini öğrenme zamanı hâlâ gelmedi mi? Siz siz olun dediğini yapın, gittiği yoldan gitmeyin. Her şey ortada! Şimdiden böyle yapan bir iki yazarımızın başarısı, yeterince gözler önünde değil mi sizce? Önümüzdeki zamanlarda onların açtığı popülerlik yolundan gitmeye heveslenen çok kişi çıkacaktır. Niye siz bu kalabalığın başlarında yer almayasınız? Hem elinizi çabuk tutmanızda yarar var. Arkadan gelen kuşaklar popülerliği yakalamak için Çince yazmak zorunda kalabilirler. Bütün dünyada hâlâ ABD’nin borusu öterken siz de ABD’nin dilini en etkili biçimde kullanmaya çalışın. Bununla yetinmeyin, kitaplarınızı Amerika’da bastırmanın yollarını arayın. Amerikalılar kitaplarınızı bayıla bayıla okuyacağı için değil. Ortalama bir Amerikalının okuma listesinde ilk sırayı diyet kitaplarının oluşturduğunu gözden uzak tutmayın. Hollywood yıldızlarının yatak odası maceraları bile bu listede kendisine ikinci sırada yer bulabilmekteyken sizin ne yazdığınızı merak etmelerini beklemeyin. Hayallere kapılmanın gereği yok. Gerçekçi olun. Siz Amerikalı okuru değil, Türkiyeli okuru tavlamak için İngilizce yazmaktasınız. Romanınızın İngilizceden çevrilmesinin sağlayacağı prestiji, doğrudan Türkçe yazarak asla elde edemeyeceğinizi aklınızdan çıkarmayın.

• İngilizce bilmiyorsanız işiniz zor. Umudunuzu kaybetmenizi istemem; ama açık konuşmak zorundayım: Türkiye’de İngilizce bilmeden yaşanmaz. Daha şimdiden yaşanmadığını görmüyor musunuz? İleride, kutsal müttefikimiz ABD ile bugünkünden bile sıcak ilişkiler kurulduğunda İngilizcesiz olunamayacağı kafanıza iyice dank edecek. Zaten yeterince gecikmişsiniz daha da geç kalmadan işe girişip İngilizce öğrenmeye başlasanız iyi olur. Öyle meramınızı anlatacak kadar falan değil, romanlarınızı İngilizce yazacak kadar. Unutmayın, meramınız zaten bu: Popüler olmak.

• Bütün bu nimetlerden yararlanmak için bir ayağınızın (hatta iki ayağınızın birden) Amerika’da olması gerekir. Üstelik bu durumda Türkiye sizi, Türkiye’ye her gelişinizde, hep burada yaşamış birine göstereceği ilginin on katı, yüz katı, bin katı fazlasıyla karşılayacaktır. Ayrıca kapağı Amerika’ya atmak, sanıldığı kadar zor değildir. Şu anda ABD’ye eğitim harcamaları kapsamında en çok para ödeyen ülkeler arasında Türkiye başı çekmektedir. Demek ki orada zaten pek çok gencimiz bulunmakta. Size de onların arasında bir yer bulunabilir. Kaldı ki ABD zaten durmaksızın sizi çağırmakta. Okullarınızdaki duvar ilanlarından el ilanlarına, internetteki sizi çalışmaya ve Amerika’da yaşamaya çağıran duyurulara kadar, beyninize bağlı bütün duyu organlarınıza seslenen çağrıları dikkate alıp harekete geçebilirsiniz. “Green Card” çekilişlerine katılma olanağı da işin cabası. Bütün bunlardan daha kesin ve daha kestirme yollar da elbet bulunabilir. Her popüler olmak isteyen gencin bu ayrıcalığa ulaşamayacağını bilmekle birlikte asıl kestirme yolun ne olduğunu kulağınıza fısıldamazsam en can alıcı sırrı söylememiş olacağım. Bu sırrı kendime saklayarak sizi bu fırsattan mahrum etmek istemem. İşte o can alıcı sırrı açıklıyorum: Şu anda politika icabı ABD’de bulunan ve Türkiye’ye döneceği kutlu günü sabırla bekleyen zatı muhteremin himayelerine girmek. Zor uygulanabilecek bir yöntem olmakla birlikte sonucundan en emin olacağınız yöntem de budur. Siz yalnız Türkiye’de iktidara gelecek politikacıların ABD’de eğitildiklerini mi sanırsınız? Türkiye’de edebiyat alanında iktidara yürümek isteyenlerin yolu da Amerika’dan geçmektedir. Bu gerçeğe bir an önce uyanın. Uykulu gözlerinizi aralayıp çevrenize biraz bakarsanız benim görebildiklerimden fazlasını göreceğinize eminim.

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 8

• Popüler olmanın bir koşulu da ilginin ne yana döndüğünün her an farkında olmaktır. Popüler olmak isteyen bir yazar adayıysanız, radar gibi olmalısınız. “Çok satan kitaplar” listesini sürekli izlemeli, hangi tür kitapların üst üste baskılar yaptığını kontrol altında tutmalısınız. Baktınız ki tarihsel konulara bir yönelim oldu ve tarihi konu alan kitaplar üst üste baskılar yapmaya başladı, hemen kalem kâğıda davranıp tarihsel bir roman yazmaya hazır olmalısınız. Keşke bu gibi durumlar için çekmecenizde ya da bilgisayarınızdaki dosyalar arasında olası yönelimleri karşılayacak roman taslakları bulundurabilseniz. Modalaşacağını sezinlediğiniz konulara ilişkin roman girişleriniz olsa bunları hızla tamamlayıp sıcağı sıcağına piyasaya sürmek ne kadar kolay olurdu, bir düşünün. Eski Mısır tarihi moda olduğunda Ramses’ler nasıl sıraya dizilmişti? Osmanlı sarayındaki kadın sultanları anlatan bir roman çok sattığında, öteki kadın sultanları anlatan romanlar piyasayı nasıl kaplamıştı? Türkler yeniden çılgınlaşıp Çılgın Türkler’i okumaya sardırdırdıklarında, o zamana dek yazılmamış Kurtuluş Savaşı romanları nasıl da birdenbire çoğalmış, onlarca Kurtuluş Savaşı romanı kitapçı vitrinlerini bir anda doldurmuştu? Tarihin belli bir dönemini anlatan bir yapıtın gördüğü ilgi üzerine, aynı dönemi ele alan onlarca kitabın yayımlanması rastlantıyla açıklanabilir mi? Herkes aynı anda, aynı konulara eğilme kararı almış olabilir mi? Bütün bu kitapların yayımlanış tarihleri arasında topu topu birkaç ay bulunması ve bu birkaç ayın o koskoca romanları yazmaya yetmeyeceği gerçeği, açıklanamaz bir sır olarak ortada dururken, size elinizi çabuk tutmaktan, tarihsel roman musluğundan ün ve para akıp dururken kovanızı kapıp koşmaktan başka ne düşer?

• Elinizin altında, tarihsel konularda tasarlanmış, piyasanın isteklerine göre biçimlendirilmeyi bekleyen roman taslağı yoksa da fazla üzülmeyin. Hemen bilgisayarınızın başına oturun. Tarihsel roman yazacaksınız diye aylarca, yıllarca araştırma yapmanız gerekmez. Üstelik siz araştırmalarınızı bitirip romanınızı yazmaya başlamadan ilgi, başka yönlere kayabilir. Bu riski göze alamazsınız. İstim üstündeyken yetişip siz de romanınızı piyasaya sunmalısınız. Tarihin derin sularına gömülmeden de tarihsel roman yazılabilir. Elin Amerikalısı kendi çiftliğinde oturup Osmanlı sarayında yaşanan aşkları, entrikaları yazmaya cesaret edebiliyorsa siz niye hayal gücünüzü çalıştırıp yazamayasınız? Olmadı, atlayın gidin. Topkapı Sarayı şuncacık yer. Her bir tarafını, her bir ayrıntıya dikkat ederek dolaşın; ama sakın ola, haremi öyle bir dolanıp çıkmayın. Oyalanacağınız, olabildiğince uzun kalacağınız yer orasıdır. Hatta zorla dışarı çıkarılıncaya kadar oradan çıkmayın. Gözlerinizi kapatıp haremin sessizliğini dikkatle dinleyin. Duvarlara sinmiş olabilecek nağmeleri, hıçkırıkları, kahkahaları duymaya gayret edin. Orada yapılan âlemleri, yaşanan elemleri, duyulan kederleri hissetmeye çalışın. Yazacağınız tarihi romana et ve kan olabilecek aşkları yaşatacağınız Gürcü güzellerini, Çerkes kızlarını, Rum, Sırp, Boşnak afetlerini duymaya, sezmeye, hayal etmeye çaba harcayın. Yok, kendinizi bütün bunları yapabilecek yetenek ve yeterlilikte görmüyorsanız, gidin, sahaflardan tarihi bir roman bulun, orada dile getirilmiş olayları kendi anlatımınızla yeniden yazın. Endişelenmenize gerek yok. Kim, nereden bilecek? Herkesin sahaflardaki tarihi kitapların peşinde koştuğunu mu sanıyorsunuz? “Eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı.” sözü boşuna söylenmemiştir.

• Tarihsel roman modası bitmeden kitabınızı bitirme ve piyasaya sunma telaşı içinde birtakım maddi hatalar yapmışsanız bile fazla endişelenmeyin. Diyelim o aceleyle kahramanınıza Şişli’den Büyükada başta olmak üzere adaları seyrettirdiniz. Ne var bunda? Belki o zamanlar Şişli’den bakıldığında adalar görünüyordu da daha sonra çeşitli nedenlerle biraz geriye çekildiler. Olamaz mı? Bilinen tarihi gerçeklere taban tabana zıt düşen birtakım laflar etmişseniz bile, tarihe yeni bir yorum getirdiğinizi söyleyerek kendinizi rahatlıkla savunabilirsiniz. Tarih, tarihçilerin arka bahçesi midir ki siz de oradan nemalanmayasınız? Hatta daha çok ilgi çekmek için tarihçilere “Hodri meydan!” demeyi de ihmal etmeyin. Kitlelerin karşısına asla kendine güvensiz biri gibi çıkmayın. İcabında konuya, tarihçilerden daha çok vakıf olduğunuzu göstermek için hiçbir fırsatı kaçırmayın. Onlarla her zeminde tartışmaya hazır olduğunuzu ilan edin; ama böyle konuşmanızı verilmiş bir söz sayıp da tarihçilerle açık açık tartışmaya kalkmayın. Bakarsınız ellerinde birtakımn belgeler falan vardır, kameraların karşısına geçip sizi rezil etmeye kalkarlar. Durup dururken kendinizi yenik duruma düşürmenin tarihe bir yararı olmayacağı gibi, popüler olma amacınıza da yararı olmaz. Eğer ağız kalabalığı edip tarihçileri susturabileceğinize güveniyorsanız o zaman durum değişir. Hiç tereddüt etmeden çıkın kameraların karşısına, bildirin şu tarihçi geçinenlere hadlerini. Onlar da kimmiş? Tarih yalnız onların yazdığından ve bildiğinden mi ibarettir? Taze bir yetenek olarak tarihe yeni bir yorum getirmeye de mi hakkınız yok?

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 9

• Popüler olmak isteyen yazar adaylarına şimdiye kadar pek çok öneride bulundum. Şimdiki önerim, ilk aşamayı, hatta ikinci, üçüncü aşamayı da geçip daha yükseklere göz dikenlere... Ünlerine ün katacak, onları dünya starı yapacak, hatta Nobel Edebiyat Ödülüne giden yolu aydınlatacak bir öneri. Ancak hemen iştahlanılmaya! Çok fazla koşulu var, üstelik yerine getirilmesi çok zor koşullar bunlar. Tümü de yazara bağlı değil. En önemli noktada yazarın dışında birtakım etkenlerin devreye girmesi ve olayı yönlendirmesi gerek. Koşulların ilkini az yukarıda dolaylı olarak söyledim. Nedir o? Zaten ünlü olmak gerekiyor. Çünkü önerim, kimseyi sıfırdan alıp zirveye çıkarmaz; 100’den alıp 1000’e çıkarır diyelim. 1 değil, 10 değil, 100 birim ünü zaten kazanmış olmak gerekir ve nasıl kazanılmış olduğu bizi bu aşamada hiç ilgilendirmez. Hak edilmiş bir ün olması tercih nedenidir; ama değilse de zararı yok. Ün ündür. Ayrıca şunu da belirtmek boynumun borcu: Ünlü değilken böyle bir işe kalkışmak ateşle oynamaktır; daha da beterdir; ateşte yürümek; hatta kendini kaldırıp küt diye ateşin içine atmaktır. Popüler olmak isteyen; ama henüz olamamış yazar adayıysanız önerime sakın kulak asmayın, sakın ola böyle bir işe kalkışmayın. Sizin için ölümcül tehlikeler taşıyan bir yoldur. Mahvolursunuz. Hapislerde çürürsünüz, F tipi cezaevlerinden cezaevi beğenirsiniz, hatta beğenmeseniz de birileri sizin o cezaevleri için ideal olduğunuzu düşünüp sizi oralara tıkabilir. Üstelik siz, F tipi, E tipi, tipli, tipsiz cezaevlerinde çürürken, ünlü olmak bir yana, kimsenin derdi, tasası bile olamazsınız. Zamanında oralarda yaşananlarla ne kadar ilgilenmemişseniz sizinle de o kadar ilgilenmezler. Duyarsızlık tuğlalarından örülmüş, dağ gibi bir suskunluk duvarıyla karşılaşırsınız.

• Türkiye’de söylenmesi değil, düşünülmesi bile sakıncalı konular belli midir? Olmaz mı? Elbette. Bellibaşlı üç tane tabu sayılan konumuz; üç tane “mesele”miz vardır. Nedir bunlar? Bu ülkede yaşayan herkes gibi bir çırpıda sıralayabilirsiniz: İlki “Kürt meselesi”dir, ikincisi “sözde Ermeni soykırımı” denen meseledir, üçüncüsü de “irtica tehdidi”dir. Daha önce bu konularla ilgilenmiş olmanız, bunlara gönül vermeniz, içlerinden birine destek olmanız gerekmez. Bir tanesine damardan bir dalış yapma cesaretiniz var mı, siz ona bakın. Sözleriniz sizi dünya medyasının başköşelerine çıkartır; ama arkasında durabilmelisiniz ya da sizi sözünüzün arkasında tutacak bir gücü sırtınızda hissetmelisiniz. Bir şey daha var. Siz siz olun böyle sivri çıkışları asla ve asla Türkiye’de yapmayın. Ünlü olacağım derken kim vurduya gidersiniz. Türkiye’nin dışında, yalnız dışında değil, Türkiye’nin batısında, artık Almanya mı olur, Fransa mı olur, yoksa Amerika Birleşik Devletleri mi olur, işte oralarda bu üç konudan biri hakkında kimselerin söylemeye cesaret edemediği şeyleri söyleyin. Kapalı kapılar arkasında konuşulanları, hiç çekinmeden ortaya dökün. Yeteri kadar ünlüyseniz zaten ağzınızdan laf almak için canını dişine takmış bir gazeteci ordusu sizi konuşturmaya çalışacak, peşinizden koşup duracaktır. Onlara istediklerini verin. Çanak tutup söyletmeye çalıştıkları şey her ne ise söyleyin gitsin.

• Buraya kadarını gerçekleştirmişseniz işin size düşen tarafı bitmiştir. Bundan sonrası için bir şey yapmanız gerekmez. Göreceksiniz, sonrası sizin dışınızda ve inanılmaz bir hızla gelişecektir. Başta da söylemiştim: Dünya starlığına giden yol, sizin birtakım özelliklerinize bağlı olmakla birlikte, sizin dışınızda da pek çok etkene bağlıdır diye. İşte sizin dışınızda bağlı olduğu en önemli etkene sıra geldi. Yurdumuzda eksikliğini hissetmeye pek fırsat bulamadığımız birtakım tipler vardır. Bunlar kerinç içerenler ve içermeyenler diye ikiye ayrılsa da aralarında pek fark yoktur. Zaten kerincin ne demek olduğunu da şimdiye kadar kimse çözememiştir. İster kerinçli ister kerinçsiz olsunlar, bunlar ülkeyi sevme tekelini ellerinde bulundurdukları için her an, “Türklüğe hakaret eden var mı?” diye, “Yoksa bizden başka bu ülkeyi sevmeye kalkan da mı var?” diye, olmadı antrenman olsun diye adam dövmeye çıkarlar. Evdeki çürümüş domateslerle bozuk yumurtaları değerlendirmek için mahkeme kapılarında topluca yumurta atma ve domates fırlatma yarışı yaptıkları da olmuştur. Onları asla hor görmeyin. Size hayatınızın iyiliğini yapacak, sizi dünya medyasının başköşelerine taşıyacak olanlar onlardır. Sizi mahkemeye verecek olanlar da onlardır; mahkeme kapılarında pankartları hazır, bekleyecek olanlar da. Her türlü tedariki kendileri yaparlar; domates ve yumurtaları zaten evlerinden getirmişler, ceplerinde hazırlamışlardır. Tükürüğü bol, sesi gür kalabalığı toplayıp mahkeme kapısında hazır etmeyi bile karşılık beklemedikleri bir görev olarak, seve seve yerine getirirler. Size düşen tek şey vardır: Kendinizi ağzınızdan çıkanın dikkatle dinleneceği bir konuma getirmek. Bu kadarı yeter. Bunu gerçekleştirin, başka şeye karışmayın. Gerisini kerinçliler ve kerinçsizler tekme tokat hallederler.


Not: Bu yazı Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülünü aldığının açıklandığı 12 Ekim 2006 tarihinden önce yazılmış ve “Evrensel Kitap”ın 6 Ekim 2006 tarihli 9. sayısında yayımlanmıştır.

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 10

• Kitap fuarları her ne kadar kitap - yazar - okur üçlüsünün buluşması, bu üçgenin oluşması için düzenleniyorsa da popüler olmak isteyen yazar adayı için de bir daha asla ele geçirilmeyecek fırsatlar içerir. Bir kez yayıncılara kendinizi göstermeniz, size umut bağlamalarını sağlamanız için onlarla tanışma fırsatı sunar ki bu az buz şey değildir. Size böyle fırsat sunan başka bir yer de yoktur zaten. Kitap fuarında hemen bütün yayıncılar, yayınevi temsilcileri, yayın dünyasının ağır ve hafif topları görülebilir; onlarla iletişim kurma yolları bulunabilir. Bunun için sizin biraz değil, epeyce girişken olmanız, iş bitirici bir kişilik yapısına sahip olmanız gerekir. Değilseniz popüler olma şansını zaten baştan kaybetmişsiniz demektir, boşuna uğraşmayın. Böyle bir cevheriniz varsa ona ortaya çıkma şansı tanımanızın tam zamanıdır. Hadi bakalım, çıksın ortaya ve göstersin cümle âleme kim olduğunuzu! Öncelikle kendinize şunu sorun: “Kitabımın hangi yayınevinden çıkmasını istiyorum?” Alçakgönüllü olmayın. En tepelerden başlayın. Adı büyük, kendi büyük yayınevlerinden. Öyle kendi yağıyla kavrulanlara, bir lokma bir hırka zihniyetiyle davrananlara hiç bakmayın. Sürekli ağlaşan yayınevi sahipleri de vardır; bunlara yaklaşırken temkinli davranın. Ne dediklerini değil, nasıl yaşadıklarını inceleyin. Havuzlu sitelerde, villalarda yaşıyorlarsa, aile bireylerinin tümünün altında son model arabalar varsa, “Kâğıtçının çekini ödeyemedim. Yarına kestiğim senet karşılıksız çıkacak.” gibi yakınmalara kulak asmayın; ama bu gibilerin sizi ünlü etmek için ellerini ceplerine atmayacaklarını da bilin. Bunlarla boşu boşuna zaman yitirmeye gerek yok. Büyük oynayanları bulun siz. İslamcı, Türkçü vb. belli bir dünya görüşünü yaygınlaştırmaya çalışanlara, hele hele solcu yayınevlerine hiç bakmayın. Bu sonuncularda para olsa pek çoğu solcu olmaktan vazgeçer zaten.

• Yayınevleriyle ilgili araştırmalarınızı fuardan önce yapmış olmanız iyidir; ama yapmamışsanız da dert değil, her yayınevinin çevresinde o yayınevini yerin dibine batıracak dedikoduları yapmaya teşne birkaç kişiyi mutlaka bulursunuz. Onları deşin, sıkıştırın. “Anlat ağabeyciğim, açılırsın.” deyip konuşturun. Bu “ağabeyciğim / abicim” muhabbeti yayınevi çalışanlarıyla yakınlık kurmakta da işinize yarar; ancak, basıla basıla çiğnenmiş, çok kullanılmış bir yol olduğu için, amaca, eskiden olduğu kadar hizmet etmediğini de unutmayın. Siz iyisi mi gözünüze kestirdiğiniz, karşısına kamp kurduğunuz yayıneviyle ilgili her şeyi bilen o kişiyi konuşturun. Yayınevinin önde geleni, arkadan gideni, sahibi, editörü, kimi ve nesi varsa her şeyi ondan öğrenin, bilmek istediklerinizi anlatması için fırsat verin ona. Nasıl olsa o da bu yayınevinden çektiklerini anlatacak birilerini arıyordur. Derdini anlatmasını sağlamanızın hem ona hem size yararı dokunur. O içini boşaltıp rahatlar, siz yayınevinin dişinize göre olup olmadığını öğrenirsiniz. Ayrıca anlattıklarından sizin payınıza da düşebilecek tehlikeli bir durum varsa ona göre önlem alır, yolun başındayken geri dönme ve başka yerde tezgâh açma şansınızı değerlendirebilirsiniz.

• Diyelim YXW Yayınevinin sizin için biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyorsunuz. Yayınevinin girdisini çıktısını öğrendiniz. En yetkili kişisi kimdir? Hangi kitabın yayımlanacağına kim karar verir? Neye göre karar verir? Ölçütleri nelerdir? Bunları biliyorsunuz. O zamana dek yayımlanan kitaplar büyük okur kitlelerine ulaşabilmiş midir, ulaşabilmişse yayınevi bunu nasıl sağlamıştır? Bunları da öğrenin. Son olarak, kaleyi içten fethetme olasılığı var mıdır? Bir de bunu inceleyin. Böyle bir olasılık varsa kaçırmayın derim. İçten bir fetih için en ideal durum, yayınevi sahibinin yaşı biraz geçkince; ama yüzüne bakılır bir kızı olmasıdır; hiç evlenmemiş ya da birkaç koca eskitmiş olması konumuzun tümüyle dışındadır. Sizin atağa geçeceğiniz anda koca bekliyor olması yeterli koşuldur. Sizin için de gerekli ve yeterli koşullar şunlardır: Bekâr olmalınız. Eşinizden ayrılmış ya da ayrılmak üzere olmanız; hatta karar verdiğiniz o muhteşem andan sonra bekâr kalmayı, kendi çoraplarınızı yıkamayı göze alacak kadar fedakâr bir yapıya sahip olmanız, bekârlıkla aynı anlama gelir. Endişelenmenize gerek yok. Bütün bunları yapabilmek için erkek olmalısınız. İkinci koşul da budur. Her ne kadar eşcinsel olmanız edebiyat dünyasında başarı şansınızı yükseltirse de andığım koşullarda işlevli bir erkek olmanız tercih nedenidir. Peki, erkek cemaatinden değil, karşı kutuptansanız sizin kaleyi içten fethetme olasılığınız yok mudur? Olmaz olur mu? Öncelikli araştırmalarınızı yapmış olmanız koşuluyla siz de harekete geçebilir, yetkili kişiyi -ki unutmayın, o yetkili kişi, hemen daima erkektir- etkileme yollarını kullanabilirsiniz. Dünya kuruldu kurulalı, Havva’dan başlayarak, sizin sahip olduklarınıza sahip olanın dize getiremeyeceği erkek olmamıştır. Yeter ki her kadının giremeyeceği, hele gerçekten yazar olmak isteyenlerin asla yüz vermeyeceği bu yolu gözünüze kestirmiş olun. Yayınevinin sahibi, oğulları, damatları, her yayınevinin en yetkili makamında baştan çıkarılmaya can atan bir erkek mutlaka vardır. Sizin bekâr olmanız gerekmez; ama genç ve güzel olmanız şarttır. Zaten yaşınız geçmiş, içiniz geçmiş, yüzünüz kırışmış, saçınız ağarmışsa popüler olup da ne yapacaksınız? Siz köşeciğinize çekilin, şöhret olmak isteyenlere yol gösterin, öğütler verin. Bu kadarı size yeter de artar bile.

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 11

• “Yazdığı dile saygı duymayan kişi yazar olamaz.” Bu yargı, dünyanın her yerinde tartışmasız kabul ediliyor olabilir; ülkemizde popüler olmayı başarmış kişilerin Türkçelerine baktığınızda da bu yargının doğrulandığını söyleyebilir misiniz? Bu satırların yazarı şimdiye kadar didindiği yetmezmiş gibi, ölünceye dek Türkçe için didinecek olsa da açık konuşalım: İyi edebiyatçı olmak için diline saygı duymak ve dilini çok iyi bilmek gerekir; ama popüler olmak için bunlar hiç mi hiç gerekmez. Hatta diline özen göstermek, popülerliğe giden yolu tıkayan önemli engellerden biridir. Ününe ün katmak isteyenlerin, “Türkçeye yeterince özen gösterdim; bundan sonra yazacaklarımda çok özenli davranmama gerek yok.” yolunda açıklamalar yapabildikleri bir ülkede yaşıyoruz. Dilini seven, ona saygı duyan, özen gösterenlerin baş tacı edildiği ülkelerden biri değildir Türkiye. Öyleyse siz, bir an önce çok satmak, bir an önce çok kazanmak isteyen bir yazar adayıysanız “Dilim benim, güzel dilim!”, “Türkçem de Türkçem!” diye yırtınanlara kulak asmayın. Belki de her şeyden önce şunu öğrenmelisiniz: Türkiye’de yazarak şöhrete ulaşmanın yolu, asla ve asla Türkçeden geçmez. Bu yetmezmiş gibi, kendi dilinizi savunduğunuz zaman geri kafalılıkla bile suçlanabilirsiniz. Üstelik yalnız yazarlıkta değil, her yerde; hatta Örovizyon Şarkı Yarışmasında bile. Kenan Doğulu, sonradan inkâr etse de yarışmaya Türkçe bir şarkıyla katılmasını isteyenlerin geri kafalı olduklarını söylemedi mi? Öyledir. Onlar geri kafalıdırlar. Soyadınız Doğulu olsa bile siz, doğulu kalıp Türkçeyi savunmak zorunda değilsiniz. Batılı olmanın yolu yerli dillerden değil, İngilizceden geçer. Yapabiliyorsanız siz de yazacaklarınızı İngilizce yazın. Sonradan parayı bastırır Türkçeye çevirtirsiniz ya da oturur kendiniz çevirirsiniz. Orası önemli değil. Önemli olan, dünyada bir ilki başarmanız: İngiliz ya da Amerikan edebiyatına değil, Türk edebiyatına girmek için İngilizce yazmanızdır. Zaten İngilizler ve Amerikalılar, “Yaşasın! Bizim dilimizde yazıyor. Kenara çekilin. Bu olağanüstü yazara, edebiyatımızda derhal bir yer açalım.” demeyeceklerdir. Buna karşılık bizim edebiyatımızın ileri gelenleri ve geride kalanları, parmaklarını ağızlarından çekmeyi unutarak hayranlıklarını dile getireceklerdir. İşte bir ilk, böyle başarılacak; “İngilizce yazarak Türk edebiyatına girmek” diye tanımlayabileceğimiz yeni bir Türk mucizesi gerçekleşmiş olacaktır.

• İngilizce ile ülfetinizin derecesi ne olursa olsun Türkçe yazarken yabancı sözcük kullanmakta sınır tanımayın. Arapça ve Farsçalar romanınızı geleneksel, Fransızcalar aristokrat, İngilizceler çağdaş gösterecektir. Türkçeyi zenginleştirmek için yapıyormuşsunuz gibi davranıp çoktan gözden ve dilden düşmüş sözcükleri hortlatın. Türkçeyi dert etmenin, sağlam, özenli bir Türkçe diye diretmenin, daha öz, daha duru, daha yalın bir Türkçeyle yazacağım diye çırpınmanın hiçbir anlamı ve gereği yoktur. Yanlışlarınızı bulmaya yeltenenlere verilecek dokunaklı yanıtınızı söylüyorum. Bunu bir yere not edin; elinizin / dilinizin altında bulunsun, gerektiğinde kullanırsınız: “Türkçenin olanaklarını zorlamak suçsa, evet ben bu suçu işliyorum. Çünkü yazdığım her sözcükte Türkçeyi zenginleştirmeye çalışıyorum.” Eskisiyle yenisiyle, ölüsüyle dirisiyle bir yerlerden derleyip topladığınız bütün sözcükleri bir arada kullanarak Türkçeyi aşureye çevirmekten kaçınmayın. Yalnızca bu tutumunuz bile, edebiyat çevrelerinin belli bir kesimin sizi “dâhi” ilan etmesine yetecektir.

• Türkçeye çocukluğunuzdan kalma plastik bir oyuncakmış gibi davranın. Eğin, bükün, kıvırın, parçalayın, ufalayın, ayaklarınızın altına alıp ezin, duvara atıp tutun, sonra bir daha atın, tutmayın... Sayın ki bu dil, annenizin, babanızın size miras bıraktığı; ama sizin, zaten ona anadili gibi İngilizce öğrettiğiniz için çocuğunuza bırakmanızın gerekmediği, kullanılmış, eskitilmiş bir ev eşyasıdır. Yıpratmakla kalmayın; üstüne çıkıp tepinin, olabildiğince hor kullanın ki başkaları tarafından kullanılacak hali kalmasın. Böyle yaptığınızda, dilini sevenlerin hışmına uğrayacağınızdan korkarak tırnaklarınızı çıkarmaya, sizi aşağılamaya yeltenenlerin yüzünün ortasına atılıp tırmalamaya hazır, haşarı bir kedi gibi, pusuda beklemenize hiç gerek yok. Onlar sizin her an terbiyesizleşebileceğinizden çekindikleri için, zaten ağızlarını bile açamayacaklardır. O savruk, o saçma sapan dilinizin eleştirileceğinden çekinmek yerine, ummadığınız övgüleri kabul etmeye hazırlanın. Türkçe üzerindeki bütün o yıpratma çabalarınız, bizzat dilci geçinenler tarafından, Türkçeye cambazlık öğretmek, yeni olanaklar kazandırmak diye ilan edilip göklere çıkarılabilir.

• En çok Türkçe hatası yapmakla suçlanan yazarımızın Nobel Edebiyat Ödülü aldığını unutmayın. Gerçi yazarımıza bu ödülü verenlerden hiçbirinin Türkçe bilmediğini, ödülün bir anlamda çevirmenlerin ustalığına verildiğini gözden uzak tutamayız. Türkçe bilseler ve yazarımızın yapıtlarını Türkçesinden okusalar yine de ödül verirler miydi? Bilemeyiz. Bu, yanıtlanamaz bir soru olarak ortada kalmak zorundadır. Tümüyle açığa çıkan gerçek ise şudur: Dünyada ünlenmek için Türkçenin bütün inceliklerine vakıf olmak gerekmediği gibi, Türkiye’de ünlenmek, çok satmak, çok kazanmak için de Türkçeye sevgi ve saygı duymak gerekmemektedir. Türkçeye üvey çocuğunuzmuş gibi davranın. Elâlemin içinde başını okşayıp sevgi gösteriyormuş gibi yapın; yalnız kaldığınızda ise basın beline tekmeyi. Şimdi çelişki gibi görünecek; ama ben yine de size sağlam bir Türkçe bilgisi gerektiğinde ısrar edeceğim. Türkçeyi yüceltmek, zenginleştirmek için değil; tam tersine, neresine vurursanız canını daha çok yakabileceğinizi, neresinden alacağı yaranın onulmaz olacağını kestirebilmeniz için. Sonra kendini Türkçe âşığı ilan edenlerin karşısına geçin, nasıl da aşağılık kompleksi içinde kıvrandıklarını, ne kadar da geri kafalı olduklarını çekinmeden haykırın. Artık bu sizin hakkınız!

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 12

• Yazarak para kazanmanın dünyada en bilinen yollarından biri de polisiye yazarlığıdır. Sadece para değil elbette, paranın arkasından ve sayesinde gelecek şöhret de unutulmamalı. Polisiye yazarlığının piri üstadı Agatha Christie’nin servetini hesaplamak kolay olmadığı gibi, üçer haneli okuma basamaklarına ayırarak okumak bile kolay değildir. Şöhreti hakkında ise kanıt gerekmez. Mayk Hammer unutuldu mu peki? Yalnız Mickey Spillane’nin yazdıkları değil, Kemal Tahir’in, çeviriyle yetinmeyip kendi yazdıkları da unutulmadı. Afif Yesari’nin, henüz yedi adet roman yazabilmiş olan Mickey Spillane’den daha atik ve çevik davranıp sayısını 200’lere çıkardığı Mayk Hammer romanları da gerçeklerinden ayırt edilmedi ve en az gerçekleri kadar sevildi. Afif Yesari, patronunun yerli - yabancı dergilerdeki resimlerden kes-yapıştır yöntemiyle oluşturduğu kapaklara bakarak olay uydurur, üç gecede yazar bitirirmiş Mayk Hammer romanlarını. New York’un caddelerini, sokaklarını bilemeyeceği; buna karşılık, New York’u görme şansına hiçbir zaman ulaşamayacağını iyi bildiği için, New York Şehir Rehberini önüne açar, oradan bulduğu sokaklarda katil kovalatır, barlarda çapkınlık ettirirmiş zehir Hafiye Mayk Hammer’e. Şerlok (Sherlock) Holmes’e gelince… Abdülhamit bile öyle düşkünmüş ki Şerlok Holmes’in serüvenlerine, Sir Arthur Conan Doyle’un yazdıkları yetmediğinde padişahın istediği romanlar acele yazılıp okunmaya hazır edilirmiş. Şerlok Holmes romanlarının dünyanın başka hiçbir yerinde bulamayacağınız serüvenleriyle tanışma olanağı da yalnız bu topraklarda yaşayanlara sunulmuş bir şans olmuştur. Öyleyse, “Neden bizde polisiye yazılmıyor?” diye yıllar yılı süren dertlenmeler anlamsızdı; bugün tümden anlamsızdır. Bizde polisiye yazılmıştır; hem de asıllarını kat kat aşacak miktarlarda. Tek eksiğimiz, yazarlarımızın bunları kendi adlarıyla yazmamalarıydı; çok şükür bu eksik giderilmiştir.

• Ülkemizde polisiye yazılıyor, okunuyor, üstelik çok okunuyor. Demek ki üne kavuşmak için bu yol da açıldı artık, rahatlıkla kullanılabilir. “Allah açanlardan razı olsun.” demek ve sizden önce davranarak yolu açanlara şükretmek için yapmanız gereken tek şey, bir an önce polisiye yazmaya başlayarak bu yoldan para ve ün kazanmanın mümkün olduğunu bizzat görmeniz ve yaşamanızdır. Bizde detektiflik müessesesinin bulunmaması da çok dert edilmemeli. “Olur böyle vakalar / Türk polisi yakalar” diye övündüğümüz polisimiz var ki değme dedektifleri cebinden çıkarır. Elbette, gösteri yapanları coplamadığı, o sırada yoldan geçenlere tazyikli su sıkmadığı, yürüyenlerin üzerine biber gazı püskürtmediği, sis bombası atmadığı zamanlarda. Ayrıca polisin yakaladığı ya da yakalayamadığı; ama sayıları artan, yaşları gittikçe küçülen katillerimiz de var. Yeni türeyen ve dünyada en çok Türkiye’de bulunduğuyla (duyabilirsek) sevinç duyacağımız, adına “maganda” denen insanımsı bir türümüz bulunduğu da unutulmamalı. Hoş, bunların varlığı, yakın zamana kadar sıklıkla dile getirilen, “Bizde polisiye yazılamaz; çünkü entrikası bol cinayet işlenmiyor.” yakınmasını sonlandırmaz. Gerçekten cinayeti işlemeden önce, ince ince plan kuran katiller yetiştiremedik. Cinayetlerdeki tek kusur ancak bu olabilir.

• Bizde cinayetler, kafası bozulanın silahı çekip dan dun ateş etmesi, düşman bellediğini boğazlaması, bıçakla delik deşik etmesi, oyması, doğraması biçiminde işlendiğinden polisiye yazmak isteyene çok iş düşmektedir. Polisiye yazmakta dahiyane planlarla işlenmiş cinayetlere hasret kalan polisiye yazarları, romana konu edecekleri cinayetin entrikasını kendileri kurgulamak zorundadırlar. Ancak, değinilmesi zorunlu bir nokta var: Polisiye yazmak, ortalamanın üzerinde bir zekâyı gerektirir. Okurlarınız sizden akıllıysa ve romanın sonuna kadar ondan gizlemeniz gereken katilin kim olduğunu, romanın ortasına varmadan keşfetmişlerse geçmiş olsun. Siz polisiye yazarı olamazsınız. Kendinize başka bir alan bulun. Aykû (IQ) testlerine pek güvenilemezse de önlem olarak, polisiye yazmadan önce bir zekâ testi yaptırmanız önerilebilir. Malumunuz, son zamanlarda çeşitli zekâ türleri bulunduğu saptandı. Sizin gereksinmeniz olan zekâ türü: şeytani zekâ. Sınıflandırmada böyle bir zekâ kategorisinin olup olmadığını bilmiyorum; ama polisiye yazmak için gereksinme duyacağınız zekâ türü bu. Sonuç olumlu çıkarsa size, “Yosmalar Cehennemi, Celladın Olacağım” gibi roman adları önererek yardımcı olmaya çalışırım. Olumsuz çıkar da sizde polisiye yazacak türde bir zekânın bulunmadığını öğrenirseniz telaşa kapılmayın. Bu satırların yazarında da öyle bir cin fikirlilik, o kadar parıltılar saçan bir zekâ olmadığı için şimdiye dek polisiye yazmaya hiç heves etmemiştir. Yine de sizin ününüze ün, paranıza para katacak başka yollar aramayı sürdürecek, bulduğunda da sizi haberdar etmekten geri durmayacaktır. Herkesin kendisine uygun olanı seçip şöhrete giden kapıları aralayabileceği yeni öneri yelpazelerimiz olacak. Bekleyin.

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 13

• Sevgi, aşk, bağlılık, güven, dürüstlük gibi kavramların modasının çoktan geçmiş olduğunun herhalde farkındasınız. Kimileri bunları hâlâ inançla kullanmayı sürdürse de onlardan daha etkili yerlerde bulunanlar bu kavramların içini çoktan talan etti. Doğrusu yüzyılımız, birincilerin değil, ikincilerin başarısını alkışlamakta. Aşka hâlâ yüce bir değer biçenlere, sevgi, emek, yaşama sevinci, saygı gibi kavramlara yürekten inananlara, çoktandır dinozor gözüyle bakılıyor. Oysa ikincilerin başarısı muhteşem. Geçen yüzyılın devleştirdiği kavramları, içeriklerinden boşaltıp kirli havayla doldurulmuş naylon torbalara döndürenler onlar oldu. Emek, onlara göre, yeni tüketim nesneleri yaratmaktan başka bir işe yaramaz. Aşk artık yüce bir değer değil; olsa olsa köpeklikle özdeş bir duygu. Aşk köpeklikse güven, öküzlük; dürüstlük ise eşekliğin bir çeşidi sayılmakta. Artık piyasanın en pespaye şarkılarında bile “Seni seviyorum / Sensiz ölüyorum / Gidersen yaşayamam / Aşkından eriyorum” diyen bir içerik yok. “Cehenneme kadar yolun var”, “Gidersen dönme / Dönersen kalma”, “Ortalık senin gibilerden geçilmiyor”, “Sen de insan mısın?”, “Allah seni bildiği gibi yapsın” mealindeki şarkı sözlerini duymamış olamazsınız. Oysa çok değil, 20 - 25 yıl öncenin herhangi bir pop şarkısında, dünyasını yıkan delikanlıya, genç kızın ağzından “küçük bey” diye seslenilebiliyor, “Ben bu dertten ölürsem / Söyle küçük bey / Hiç mi kalbin sızlamaz? / Olmaz böyle şey” denebiliyordu. Gün döndü, yıl döndü, zaman değişti. Sanat elbette üretildiği dönemi ve toplumu yansıtacak. Gazetelerin üçüncü sayfaları cinayet haberlerinden geçilmezken; önüne gelen, cebine koyduğu bıçakla koyun doğrar gibi insan deşer, adam boğazlarken; neresine sığdırdığını bilemediğimiz büyüklükteki döner bıçaklarıyla stadyumlarda boy gösterirken; sokak ortasında güpegündüz istediğini devirir, tipini, kimliğini beğenmediğinin eceli olurken, “Teksas gibi olduk.” benzetmesini anlamsız bırakan ve Teksas’ı mumla aratacak derecede kan dökülürken iyilik, sevgi, şefkat gibi sözler edilmesi zaten hiç inandırıcı olmazdı. Bu durumun, büyük azim ve coşkuyla sürdürülen, ABD’ye benzeme çabalarımıza gölge düşüreceği sanılmasın. O sarsılmaz dostluk böyle küçük şeylerle sekteye uğrayacak değildir. Okullarımızda şiddet olayları arttığında “bir kısım medya”mızdan, “İşte ABD’ye yetiştik.” biçiminde sevinç çığlıkları yükseldiği söylenir. Diyesiymişler ki “Okul baskınıysa bizde de var. Tabancayı, tüfeği kapıp okul önünde pusuya yatmak, bıçağı çekip sınıf arkadaşının karnına sokmaksa bizde de var. Öyleyse ne eksiğimiz kaldı? Amerika’ya yetiştik.” İşte, şiddet ve vahşette Amerika’yla aşık atar duruma gelmiş olmanın sevinci gazetelerimizde kalmayacaktı; kalmadı. Romanlarımıza da yansıdı.

• Sizin roman kahramanlarınız da zamana uymak, son modaya kendini uydurmak zorunda. Bunun için ne yapmaları gerektiğini mi merak ediyorsunuz? Yanıt hem kolay, hem basit: Cinayet işlesinler, boğsunlar, parçalasınlar, didiklesinler. Cinayet işlemek için neden aramasınlar. Yan bakışını mı beğenmediler, soksunlar gözüne çatalı. Oturup kalkışından mı hoşlanmadılar, bassınlar kıçına kurşunu. Ettiği lafları mı sevmediler, boşaltsınlar ağzına tabancayı. Halinden tavrından mı rahatsız oldular, mermi manyağı yapsınlar adamı. Bunları yapmıyorlarsa da her an yapabilecekmiş duygusu yaratsınlar; her an birilerini deşebilecekleri izlenimi vererek dolaşsınlar romanınızın içinde. Ceplerine bir revolver, olmadı bir sustalı, o da olmadı bir neşter yerleştirin; sonra salıverin romanın içine, nasıl olsa deşecek birilerini bulurlar. Okurun dikkatini uyanık tutmak gerek. Kahramanınızın, cebindeki silahı ne zaman kullanacağı merakıyla kitabınızı elinden bırakamasın. İnsanları seven, hayvanları seven, doğaya tutkun, gün doğuşuna hayran, gün batımına baygın, küçücük şeylerle mutlu olan mıymıntı tiplere romanınızda asla ve asla yer vermeyin. Nedir onlar öyle? İşe kendinizden başlayın. Acımasız olun, kıyıcı olun ki yeterince acımasız tipler yaratabilesiniz. Yoksa siz hâlâ insanların içinde iyileri de olabileceğine mi inanıyorsunuz? Yoksa siz hâlâ insanlardan nefret etmeyi başaramayanlardan mısınız? Hepsi kötüler. Çok kalabalıklar ve çok kötüler. Üçünün beşinin (gerçek hayatta olması zor olduğundan romanda tabii) ortadan kaldırılmasında hiçbir sakınca yok. Nefret etmeyi öğrenin ve okurlarınıza öğretin. Okurlarınız, canları istediği anda adam öldürebilecek cesarete sahip olup olmadıklarını belki de bilmiyorlardır. Ne yazık ki insan, her türden canlının yaşam hakkını elinden alabilme gücüne sahiptir. Kendilerinde bulunan bu gücün farkında olmayanları uyandırmak da görevlerinizden biri sayılabilir.

• Seçkin kişilerden oluşan ailenizden ve iyi okullarda okumaktan aldığınız mükemmel eğitimin sonucu olarak, “pis laf”lar ettiğinde büyükleri tarafından azarlanmış bir çocuk olabilirsiniz. Dönem artık muhallebi evladı olma dönemi değil. İşleyeceğiniz konulara arı duru bir dilin pek de yakışmayacağını fark etmiş olmalısınız. Rahat bırakın kendinizi. Sokağı, pisliği, cinayeti, kan dökücülüğü anlatırken kibar salonların dilini kullanamazsınız. Üstelik okurlarınıza, pis laflar söylemenin rahatlatıcı etkisini hissettirmek de size düşer. Bu konuda da hazırlıklı olun. “Kusmuk, bok, çiş, ”vb. lafları etmekle yetinmeyin, midenizin izin verdiği son noktaya kadar gitme cesaretini de gösterin. Roman kahramanlarınıza avuçlatın bunları, koklatın, yalatın, hatta yedirin. İyicilliğin, temizliğin, saflığın, arılığın modası geçmiştir. Siz hâlâ bu gerçeğe uyanamamışsanız zamanımızı özetleyen şu savsözü 36 font ve bold olarak yazıp çalışma masanızı dayadığınız duvara asın: “YAŞASIN KÖTÜLÜK!” Öğrettiklerim, toplumun yararı için değil, sizin kişisel çıkarınız içindir. Kazanacağınız paradan hiçbir talebim yok. Nasıl biliyorsanız öyle harcayın ya da harcamayın, elinizden bir kaza çıkarsa hapishane günlerinizde işinize yarayabilir diye götürüp bankaya yatırın.

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 14

MEVSİMİDİR, DİYET KİTABI YAZIN

• Yaza girmek üzere olduğumuz şu günlerde biraz geç kalmış olmakla birlikte elinizi çabuk tutarsanız sizin de satış şansı yüksek bir kitabınız olabilir. Ne kadar verimli bir alana el atmak üzere olduğunuzu anlamak için, yapacağınız küçük bir araştırma size yakın ya da uzak çevrenizde kilosuyla derdi olmayan kimse bulunmadığını gösterecektir. Herkesin kilo problemi var. Kimi taşıyabileceğinin iki - üç katını yüklenmiş durumda, kimi “Yarım kilo fazlam var.” diye dertlenmekte. Araştırma soruşturma çalışmalarına ilköğretim okullarından başlayabilirsiniz. Göreceksiniz ki özellikle kadın cemaati, gerçekten 7’sinden 70’ine, kilolarıyla (kafalarını, dengelerini, sinirlerini vb.) bozmuş durumda. Televizyonlarda, gazetelerde derisi kaburgalarına yapışmış, yürürken leğen kemiği kendi başına dans eden, uzun bacaklı, kısrak edalı manken kızları gördükçe aynalara küsen büyük kalabalık sizden hizmet bekliyor. O mankenler gibi olabilecekleri yalanını bir de sizden duymak onları hiç rahatsız etmeyecektir. Bundan emin olabilirsiniz.

• Sistem şöyle işlemekte: Önce insanların “münasip” bir yerlerinden pompalanmışçasına şişirilmeleri gerekiyor. Büyük beden, daha büyük beden, daha da büyük beden olmalılar. Göbekler şişmeli, popolar büyümeli, kalçalar irileşmeli, beller kalınlaşmalı. Beden büyüdükçe eski giysilere sığılmamalı. Yeni giysilere gereksinme duyulmalı; çarkın dönmesi için alışveriş yapılması şart. Bir yandan da o giysiler, erken serpilmiş, yirmi yaşın altındaki, tay gibi genç kızlara giydirilip gösterilmeli ki 30’lu, 40’lı yaşlarındaki kadınların içinde onlar gibi olma iştahı kabarsın. Sonra gelsin zayıflama kürleri, diyet reçeteleri, koşu bantları, kısa ve uzun yürüyüşler, fitness center’lar, zayıflama çayları, bantları, tozları, hapları… İşte bu noktada siz de sisteme dahil olabilirsiniz. Burgerleri, cola’ları ile bütün dünyayı kaplamış olan obezleştirme endüstrisi bütün hızıyla dönerken sizi de bir kıyısından sokmaya çalıştığım zayıflaştırma endüstrisi de kendi çarkını son hızla çevirmeye başlamış durumda. Bundan niye siz de payınıza düşeni almayasınız?

• Diyetisyen olmadığınızı, besin değerlerinden, kalori hesaplarından anlamadığınızı mı söylüyorsunuz. Olsun. Öğrenirsiniz. Sağınıza solunuza bir bakın. Bütün gazeteler “Diyet”, “Yaza İnce Girin”, “Sağlıklı Zayıflamanın Yolları” gibi çeşitli adlar altında ekler vermekte, bu ve benzeri adlarla sayfalar düzenlemekte. Televizyon kanallarında haftada üç kez, medyatik adlar kullanılarak zayıflama yolları söylenmekte. “X, iki haftada nasıl 10 kilo verdi?”, “Y’nin zayıflama formülü”, “Z mucize diyetini açıklıyor. Az sonra…” Bu sesler çınlamıyor mu kulaklarınızda. Siz de kirazın sapından, üzümün çöpünden bir mucize formül üretemez misiniz? Peki, üretmeyin; üretilmişleri kullanın. Aynı şeyler o kadar çok kullanıldı ki kimse sizi “Benim diyet reçetelerimi çalmış.” diye suçlayamaz; merak etmeyin. Sabah kahvaltısı için, “bir dilim kepekli ekmek, bir kibrit kutusu büyüklüğünde yağsız beyaz peynir, istediğiniz kadar domates, salatalık” formülünü İLK söyleyeni bulabilir misiniz? Gördünüz mü? Bunu bir de siz söyleseniz, kimden almış olmakla suçlanabilirsiniz ki? Gerisi hep bildiğiniz şeyler… Yağsız salata, lifli gıdalar, bol meyve, günde 10 bardak su vs. “Asansöre binmeyin, merdiveni kullanın. Arabanızı biraz ileriye park edin, kalan yolu yürüyün.” gibi şeyler söylemeyi unutmayın. Emir kipinde önerilerde bulunmanız da şarttır. Hatta bu emirlerde kibarlığa hiç gerek yoktur. “Haftada üç gün yürüyüş yapın / yapınız.” yerine ikinci tekil kişi kullanarak, “Yürüyüşü ihmal etme. Haftada üç gün, 45 dakikadan az olmamak koşuluyla yürü. Hatta koş. Koşmadan önce doktoruna danış. Doktorun yoksa kendine bir doktor bul.” deyin. “Sen” diye seslendiğiniz için kimse alınmaz. Daha samimi olur. Onlara ne kadar yakınlık duyduğunuzu gösterme fırsatını bu yolla elde edersiniz. Yemek tarifleri vermeniz de gerekecek. Bunda da bir zorluk yok. Herhangi bir yemek kitabını açın, fırın yemekleriyle haşlama ve buğulama tarzındaki yemekleri olduğu gibi alın. Yalnız tariflerden yağı, unu, şekeri çıkarmayı ya da en azından miktarlarını azaltmayı unutmayın.

• Mucize diyet reçetelerine inanmamak gerektiği sık sık söylense de hatta siz söylemiş olsanız bile, bilin ki en etkili olan yine bu adla sunulan zayıflama formülleridir. İşin içinde gerçekten bir mucize olup olmadığı sizin sorununuz değil. Siz iki haftalık diyet listesi hazırlayın, her gün için üç ana, üç de ara öğün önerin. Dikkat! Şimdi söyleyeceğim şey son derece önemli. Diyet yemeklerinin malzemeleri arasına, Türkiye’de pek kolay bulunamayacak, hatta olabilirse hiç bulunamayacak birtakım sebze ve meyveler sıkıştırmayı unutmayın. “İki adet papaya meyvesi, 100 gram şekerkamışı, bir bağ kuşkonmaz, bir avokado” gibi tropikal ve egzotik sebze ve meyveleri bulamamalılar. Bulamasınlar ki sizin diyeti tümüyle uygulayamasınlar. Böylece kendinizi, “Verdiğiniz diyeti uyguladım; ama değil on kilo, bir kilo bile veremedim.” suçlamasından korumuş olursunuz. Belki bu önleme bile gerek yoktur; çünkü bir diyet reçetesini harfi harfine uygulayanı bulmak, neredeyse olanaksızdır. Böyle bir işgüzar çıkar da sizi dava etmeye kalkarsa doğrudan vicdanına seslenin. Kendisinden bile gizleyerek bir dilim pastayı götürmemiş, bir parça çikolatayı iç etmemiş, hiç değilse bol şekerli bir meyveli gazozu hüpletmemiş, markalı dondurmalarla kızgın kumlardan serin sulara hiç atlamamış mıdır? Öyleyse vicdanıyla baş başa kalması ve haksız yere sizi suçlamaktan vazgeçmesi gerekir. Lütfen yani! Sizi suçlamadan önce dursun ve hangi noktalarda emirlerinize uymadığını düşünsün. İnsaf! Hem diyet reçetesini uygulama, hem de kalk seni kilolarından kurtaracak kişiyi haksız yere suçla! İnsafa sığar mı?

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 15

HAYRİ POTUR VE MEDYA TAŞI

• İlle de popüler olmak, ille de çok satmak, sattıklarından çok para kazanmak, medyada çok görünmek, çok tanınmak, çok bilinmek, çok; ama çok ünlü olmak isteyenler için yepyeni bir öneri sunuyorum şimdi: Çocuk kitabı yazın. Kemalettin Tuğcu’dan beri, onun kadar okunan bir çocuk kitabı yazarı çıkmadı. Diyeceksiniz ki artık ne köprü altı çocukları kaldı ne de taş kalpli üvey anneler. İşsizlik her dönemde ve durmadan arttığına göre toplumumuzda daha çok işsiz olduğunu tahmin etmek zor değil. Dolayısıyla işsizliğin; yani parasızlığın acısını çekemeyip evden kaçan daha çok çocuk var. Son 20 - 30 yılda boşanma oranları da Kemalettin Tuğcu dönemine göre çok artmıştır. Bu da daha fazla üvey anne, daha fazla üvey baba demek değil midir? Öyleyse soru şu: Köprü altı çocukları, köprülerin üstüne çıkıp “tinerci” ya da “balici” olunca bal kaymakla beslenir mi oldular? Üvey anneler “cicianne” adını alınca kalpleri mi yumuşadı? Kemalettin Tuğcu’nun çocukları ağlattığı söylendi hep. Oysa yalnız ağlatmıyor, sevmeyi ve acımayı da öğretiyordu çocuklara. Şimdi her bölümünde onlarca kişinin telef edildiği çizgi filmlerle, sanal ortamda da olsa ölümü olağanlaştıran, yeni bir düzeye sıçramak için daha çok kişinin temizlenmesini gerektiren bilgisayar oyunlarıyla büyüyen çocuklar yalnızca bu iki duyguyu, sevme ve acıma duygularını nerede görüp de (benimseyecek, yaşamına geçirecek demiyorum) varlıklarından haberdar olacaklar? Dünyanın her yerinde her gün nerelerin bombalandığını, kaç kişinin havaya uçtuğunu gösteren televizyon haberlerinden mi, ana ve babasının “kariyer” için, can arkadaşlarını gözünün yaşına bakmadan nasıl harcadığını örnek alarak mı, töre ve namus cinayetlerine bakarak mı, sokakta hüküm süren dehşete kapkaça, cinayete özenerek mi? Demek ki yeni bir Kemalettin Tuğcu’ya toplumumuzun şiddetle ihtiyacı var.

• Diyeceksiniz ki Kemalettin Tuğcu çok mu para kazandı yazdıklarından? Ben de size derim ki Harry Potter’ın Kemalettin Tuğcu romanlarındaki öksüz ve yetim çocuklara ne kadar benzediğinin farkında mısınız? En azından serüvenin başında… Harry de kimsesizdir, acımasız akrabalarının yanında sığıntı gibi yaşamaktadır. Kemalettin Tuğcu romanlarındaki çocuklar gibi aç bırakılmakta, merdiven altlarına hapsedilmektedir. Farklılaşma bunda sonra kendini gösterir. Kemalettin Tuğcu romanlarındaki çocuklar, Harry’ninki gibi büyücülük okullarına gitmeyi hayallerinden bile geçirmez; normal bir devlet okuluna gidebilmeyi ulaşılacak bir şans olarak görürlerdi. Sihirli güçleri, büyü becerileri falan yoktu; kendilerine kapılarını açacak sevgi dolu bir yuvadan, onları saracak sıcak bir kucaktan başka bir şeyi özlemezlerdi. Tamam, yeni bir Kemalettin Tuğcu olmaya niyetiniz yok; yeni bir J.K. Rowling olmaya da mı gönül indirmezsiniz? Harry Potter dizisinin son kitabı, yalnız ABD'de ilk yirmi dört saatte 8,5 milyon satmış. Harry Potter’ın İngiliz yayımcısı Bloomsbury’nin açıkladığına göre, eğer şu ana kadar satılan Harry Potter kitapları yan yana konsa 1000 futbol sahası kaplanabilirmiş. İngiltere’de “Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı”nın çıktığı ilk günde saniyede 21 kitap satılmış; bu kitaplarla toplam 12 tane Everest Dağı yapılabilirmiş. Bir kişi bugüne kadar satılan bütün Harry Potter kitaplarını her gün bir kitap okumak koşuluyla ancak 700 000 yılda bitirebilirmiş. Nasıl? Bundan daha büyük ün, daha çok para, hayal bile edilemez, değil mi? Yedinci kitabın yayımlanmasıyla on yıllık serüven bitti ve Harry Potter macerası sona erdi. Ne büyük bir şansın, elinizin altında olduğunun farkında mısınız? Şimdi bütün dünya, yeni Harry Potter’lar aramaya başlayacak. Fırsat bu fırsat!

• Sizinkinin Harry Potter olması gerekmez. Hayri Potur olarak Türk’ün gücünü dünyaya göstermesini sağlayabilirsiniz. Üstelik Hayri Potur’un büyücü olması da şart değil. Birkaç yıl önce, ekranlarda birbirini tepelemeye çalışan medyumlarımız vardı. Nerelere çekildilerse onlar aranıp bulunabilir, onlardan mesleğin gizli yönleri öğrenilebilir. Yani bizim Hayri Potur medyum olabilir. Ayrıca falcı olmasını da düşünebilirsiniz. Kahve falı, el falı, bakla falı gibi klasik fallara bakanların yanında, daha nice hünerli falcılarımız var. Sözgelimi, televizyon falcılığı… Telefonda duyduğu sesin falına bakan falcıların gösterdiği ustalığa dünyanın başka neresinde rastlanabilir sizce? Ayrıca, Hayri Potur’un büyücü olmasına karar verirseniz de sıkıntı çekmezsiniz. Kocayı, eşek dili yedirerek susturmaktan, kaynanayı sabuna batırılmış iğnelerle sabun gibi eritmeye kadar her çeşit büyünün erbabı da bu topraklarda boy vermiştir. Bir insanı maymuna döndürme büyüsünü en iyi, medya mensupları bilir. Sıradan insandan star yaratma büyüsü için televizyonlardan yardım alınabilir. Zihin okuma büyüsü konusunda, konuklarının yerine de kendisi konuşan TV programcılarından öğrenilecek çok şey var. Çatal dili, yani yılan lisanı, politikacılarımızdan öğrenilebilir. Demek ki Hayri Potur’un büyücü olması için, Harry Potter gibi, büyücülük okuluna gitmesi bile gerekmez; Türk televizyonlarına bakması yeterli. Hadi bakalım; bu topraklardan nice Harry Potter’ların çıkabileceğini gösterin dünyaya.

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 16

SİZİN DE NİCE GÜZEL SIRLARINIZ VAR

• Haftalardır en çok okunan kitaplar listesinin başında yer alan bir kitap var. Haftalar mı dedim? Olur mu? Aylardır, belki de yıl dolmuş, yenisine geçilmiştir. Hep liste başı… Hani az kitap okunurdu Türkiye’de! Hani insanlarımıza kitap okutmak zordu! Demek ki okutmasını bilmek gerek. Kadın yazmış “The Secret”ı dünyaya okutuyor; en çok da okumaz denen Türklere… Derim ki siz bir adım daha atın, “Top Secret”ı yazın. Gerçi o, TV kanallarımızdan birinde, magazin dünyasının kirli çamaşırlarını ortaya döken bir programdı; ama olsun. Halkımızın kulağı alışmıştır, daha iyi olur. Hatta sözünü ettiğimiz kitabın adının “Sır” diye Türkçeye çevrilmemiş, “The Secret” diye bırakılmış olmasının nedeni belki de halkımızın kulağının, “secret”, “top secret” gibi sözcüklere alışık olmasıdır. Sanat ve gösteri dünyasının kimse için sır olmayan gelişmelerini o programdan öğrendikleri gibi, sizden de yaşama dört elle sarılmanın, sımsıkı tutunmanın sırlarını öğrensinler. Ben size dilimin döndüğü kadarını söyleyeyim, gerisini siz elinizden geldiğince süsleyin, şişirin, abartın, yineleyin, anlatın. Sözgelimi, olumlu bakış deyin. Yok, bir dakika! Öyle demeyin. Bu alanın belli sözcükleri var. Olumlu molumlu deyip cehaletinizi ortaya dökmenin gereği yok. Pozitif enerji denecek. Negatifi var mı bu enerjinin diye sorgulamaya da kalkmayın. Yoktur aslında. Hiç enerjinin negatifi olur mu? Ama size ne? Varmış da sizin kastettiğiniz o değil, pozitif olanmış gibi davranın. Bu pozitif enerjinin kişiden kişiye “on line” gönderilebilir olduğunu da anımsatmış olayım. Sonra çekim yasası var. Size bilgiçlik taslayacak değilim. Böyle şeylerle ilgilenmeye hiç zaman bulamamış biri olarak benden daha fazlasını beklemeyin. Siz kendiniz araştıracaksınız bunları; çünkü kitap boyunca bu sözcüklerle konuşmak zorundasınız.

• “The” olan “sikrıt” diyesiymiş ki, “Sizce dünya nüfusunun sadece %1’lik bir kısmını oluşturan bir kesimin tüm maddi gelirin %96'sına sahip olması bir tesadüf mü?” Tesadüf olur mu? Bunun azgın kapitalizmin bir sonucu olduğunu bilmiyor muyuz? Biliyoruz. Ama eğer yerli “sikrıt”ı yazacaksanız bilmiyormuş gibi davranacaksınız. Kitabın arka kapağında “Eflatun, Galileo, Beethoven, Edison, Einstein ve diğer mucitler, bilim adamları ile büyük düşünürler ‘Sır’rı biliyorlardı” diye mi yazıyormuş? Yani o yüzden Eflatun, Galileo, Beethoven, Edison, Einstein olmuşlar. Çalışmalarının, acı ve ıstırap çekmelerinin, yaptıkları işe yıllarını değil, ömürlerini vermelerinin hiç hükmü yokmuş. Olur mu hiç? Tabii ki olmaz. Siz yine de olurmuş gibi davranın. İnsanlara akşam Ediz Son diye yatıp sabah Edison diye kalkabilecekleri umudunu aşılamak zorundasınız. Yeter ki çok istesinler, gönülden istesinler ve bunlardan daha önemlisi kitabınızı satın alsınlar. Bir yandan hayatta oldukları, soluk alıp verdikleri için ne kadar şanslı olduklarını düşünmelerini sağlayın; bir yandan da muhteşem bir malikânede yaşayıp olağanüstü servete sahip olma isteği duymalarını sağlamaya çalışın. Bu iki yanın birbiriyle çeliştiğini pek az kişi fark edecektir. Aslında siz Türkiye koşulları içinde, olağanüstü servet yerine, insanı açlık sınırının üzerinde yaşatacak asgari ücret, muhteşem malikâneler yerine başlarını sokacakları bir ev vaat etseniz de olur; ama bunlara gereksinme duyanların, ekmek peşinde koşturmaktan sizi okuyacak zamanları yoktur. İyisi mi siz yine Rhonda Byrne gibi yapın. İnsanlarda maddi gelirin %96'sına sahip olan o %1’lik kısma girme umudu uyandırın. Dünyada “The Secret”ı okuyan milyonlarca kişi, kitabın vaat ettiklerine kavuşmuş olsaydı % 1’lik dilimin kim bilir % kaçlara çıkmış olması gerektiğinin hesabını yapmayın, yaptırmayın. Siz sadece vaat edin. Daha sonra bilge olup satmak için, önce bir Ferrari’ye sahip olmaları gerektiğini anımsatın. İstesinler, çok istesinler. Yine de isteklerine ulaşamamışlarsa yeterince gönülden istememişler demektir. Size ne! Gönülden isteselerdi! Yatıp kalkıp zengin olmayı, malikânelerde yaşamayı düşünsünler, hatta başka hiçbir şey düşünmesinler. Ne kadar düşünmezlerse o kadar iyi.

• Aslında yerli “sikrıt”ı yazmak, Avustralyalı bayanın kalkıştığı işten çok daha kolay. Düşünürseniz bu ülkede doğan bizler o kitapta yazılanların tümünü zaten biliyorduk. Önerilen yöntemleri, büyüklerimizden deyim diye, atasözü diye hep duyarak büyüdük. Gelen kişinin sevilen ya da nefret edilen biri olmasına göre, “İyi insan lafının üzerine gelir” ya da “İti an, çomağı hazırla” gibi, “Aklıma gelen, başıma geldi.” gibi sözler çekim yasasının bizde çok önceden beri işlediğini göstermiyor mu? Ayrıca, yerli “sikrıt”ın vereceği sırlara ne kadar muhtaç ve ne kadar mutsuz olduğumuz, büyük kentlerimizde, özellikle İstanbul’da dolaşan birinin gözüne hemen çarpar. Herkesin birbirine öldürecek gibi bakmasının yanı sıra hepimiz bir şeylere açız. Kimimiz sevgiye, kimimiz şefkate, kimimiz doğrudan doğruya ekmeğe. Hepimizde bir biçimde yeşertilmiş bir aşağılık kompleksi olduğu da bir başka gerçeğimiz… İşin acı yanı, bütün bu olumsuzluklardan kurtulmak için harekete geçecek gücümüz yok. Şimdiye kadar, bir kitap okuyarak zenginleşmiş, hayatın “sır”rına ermiş hiç kimseyle karşılaşmamış olsak bile bizim de bir yerli “sikrıt”ımız olmalı. Bizi, parmağımızı bile oynatmadan refaha, bolluğa, zenginliğe, malikânelere, yatlara, katlara, Ferrari’lere kavuşturacak; her gece televizyonlarımızda görüp özendiğimiz, bir gecesi Reina’da, bir gecesi Leila’da geçen o özel ve güzel insanların arasına sokacak bir kitap… Yazacağınız kitabın saydıklarımın hiçbirini gerçekleştiremeyecek olması sorun değil. Kimseye servet kazandırmanız beklenmiyor aslında. Ama siz, Rhonda Byrne kadar olmasa da hatırı sayılır bir servete kavuşabilirsiniz. Öyleyse daha fazla beklemenin hiç gereği yok. Haydi bakalım, yerli “sikrıt” için iş başına!

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 17

• Siyasetle aranız nasıl? Günlük siyaseti takip eder misiniz? Şu anda siyaset sahnesinde bulunan kişilerin geçmişini merak ediyor musunuz? Araştırın o zaman. Hem kendinizi eğlendirmiş, hem aklınıza hayalinize gelmeyecek birtakım serüvenlerin heyecanını yaşamış, hem de yaptığınız araştırmayı, duyduğunuz heyecanla süsleyip yazdığınızda sizi daha da heyecanlandıracak miktarlarda para kazanmış olursunuz. “Derin devlet”i araştırın diyeceğim; ama başınızın belaya girmesinden korkarım. Ankara’daki havayı koklayın. Havanın sisli, puslu olduğu zamanlarda mutlaka birtakım kurtlar işbaşı yapmış olurlar. Kim, nerede, neler karıştırıyor; bunları araştırın. Bir kişi meclis başkanı, cumhurbaşkanı, başbakan adayı olduğunda, hakkında yazılmış biyografilerin aniden piyasaya çıkması sizin de dikkatinizden kaçmamıştır. Bu fırsatları kollayın. Yüksek bir makamla ilgili, yeni bir ad konuşulmaya başlandığı anda siz de araştırmaya başlamış olmalısınız ki o kişi o makama gelinceye kadar sizin kitabınız piyasaya çıkmış olsun. Araştırmanın yorucu bir iş olacağını düşünüyor olabilirsiniz. Öyledir de. Ama birtakım ipuçları iyi değerlendirildiğinde harcadığınız emeğin kat kat fazlasını elde ettiğinizi görüp mutluluktan uçabilirsiniz. İşte size çok önemli ipuçlarından biri: Biyografisini yazacağınız kişinin nasıl zengin olduğunu araştırın. “Ya zengin değilse?” diye bir düşünce aklınızdan geçmiyordur umarım. Politika yapmak değil, yalnızca politikaya atılmak için gereken paraları hangi yoksul harcayabilir acaba? Türkiye’de âdettir: Önce bir biçimde zengin olursunuz, sonra politikaya atılır, daha da zengin olursunuz. İşte o “bir biçim”i araştırın diyorum ben. Hangi biçimde zengin olmuş? Annesinden babasından bir çıkın mı kalmış, sonra o çıkının içinden çiftlikler, yalılar mı çıkmış; oğulun sünnetinde, kızın düğününde eş dost çok cömert mi davranmış, sonra takılar, altınlar paraya mı çevrilmiş? Az zamanda kazanılan çok paranın altında mutlaka sizi ilgilendirecek bir şeyler vardır. Onları araştırın. Bulduklarınıza kendiniz bile şaşacaksanız.

• Bugünkülerle ilgili araştıracak şey bulamıyorsanız eskilere yönelin. Unutmayın ki bizim ülkemizde hiç kimse kendi yaşam süresi içinde olanların dışında bir şey bilmez. Kendi yaşam süresi içinde olanlar hakkında bildikleri de kendisine anlatılanlardan ibarettir zaten; gerçek nedenler, gerçek kişiler, gerçek olaylar hakkında değildir. En yeni tarihimiz Atatürk’ün ölümüyle biter. Kitaplarımıza bakan, üç tane sesli, sayısız sessiz darbenin yapıldığı son 70 yılı dikensiz gül bahçesinde gülleri koklayarak geçirdiğimizi sanabilir. Kurtuluş Savaşı hakkında bile bir şey bilmediğimiz, Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” kitabına gösterilen yoğun ilgiden yeterince anlaşılmıştır. Türklerin çıldırıp kendi çılgınlıklarını okumaya koştukları andan sonra, Türkleri yeniden çıldırtıp kitapçı dükkânlarına koşturma umudu ile ne kadar çok Kurtuluş Savaşı kitabı yazıldığını unutmamışsınızdır. Siz de deneyin. Bu yurdu bize verenleri anlatın, bizim için ölenlerden söz edin. Yiğitlikleri övün, kahramanlıkları abartın, cesarete destanlar düzün; başka bir deyişle “hamaset edebiyatı” yapın. Çocukluğumuzda fazlaca ezilmemizdendir belki, övülmekten çok hoşlanırız. Çanakkale, Gelibolu, Türklerin değil, Osmanlı Devleti’nin savaşlarıydı; ama olsun. Çok yazıldı; yine yazılabilir. Osmanlı hakkında da bir şey bilmiyoruz. Ann Chamberlin bizden daha çok şey biliyormuş ki bildikleri, Safiye Sultan’ın hayatını hayal etmesine ve bu hayattan üç ciltlik roman dizisi çıkarmasına yetmişti anımsarsanız. Müze olarak bile ilgilenmediğimiz saraylarımızın harem daireleri de ancak, Safiye Sultan’dan sonra Hürrem Sultan’ı ve Nakşıdil Sultan’ı da yabancı yazarlar anlattıktan sonra ilgimizi çekmişti. Osmanlı’da daha yazılmamış çok şey var. Yabancıların hakkımızdaki düşünceleri bizi daima ilgilendirir. Yabancı dil biliyorsanız gidin, Avrupa ülkelerinden herhangi birine gidin, Osmanlı ile ilgili arşivlere girin. Oradaki bilgileri derleyip toplayıp yayımladınız mı, işte size çok satmaya aday bir kitap. “Batı Gözüyle Türkler”, “Avrupa’nın Aynasında Biz” vb. kitaplar daima ilgi çekici olmuştur. ABD arşivlerinde daha da ilginç şeyler bulabilirsiniz. Kendi ülkemizde, kendiliğinden olduğunu sandığımız şeylerin orada planlanıp hayata geçirildiğini öğrenmek ilgi çekici olmaz mı?

• T.C.’nin hangi dönemini araştıracak olursanız olun, elinizi uzattığınız her taşın altından ABD çıkacak. Askeri darbelerin, cuntaların, idamların, suikastların emrini kimler vermiş acaba? Osmanlı’yı araştırmak şart değil. Günümüz siyasetçilerinin izini de orada sürebilirsiniz. Hangi partiden hangi siyasetçiyi araştıracak olursanız olun, Amerika ile ilişkisini didikleyebilirsiniz. Mutlaka vardır. Hiç kuşkunuz olmasın. Yarım yüzyıldan fazladır iç politikamızı ABD’nin yönlendirdiğini düşünürseniz Amerika’ya en uzak duran siyasetçimiz bile ABD vatandaşı değilse orada özel olarak yetiştirilmiştir; Amerikan çıkarlarını gözeterek Türkiye’yi yöneteceğine ant içip yemin etmemişse o zaman da izin ve onay almıştır oradan. O yüzden korkmanıza gerek yok. Nasıl olsa bir bağlantı bulursunuz. Bulduğunuz ucu biraz çekiştirin bakın neler çıkacak altından. Sonra bunları çarpıcı bir ad altında ve sürükleyici bir biçimde anlatın. Daha sonra düş kırıklığına uğramayasınız diye baştan söyleyeyim. Ününüz şöhretiniz öyle çok uzun boylu olmayacak. Siyasetçinin ömrü ne kadardır ki! Gerçi bizim politikacı koltukları alışkanlık yapan cinstendir. TBMM’nin pembe ceylan derisi koltuklarına bir kez oturan daha sonra dünyanın en rahat koltuğuna, en antika kanepesine de kurulsa nazik poposu oralarda rahat edemez, ille de meclisin ceylan derisi koltuklarını arar. Siz yine de kitaptan sağlayacağınız gelirin hesabını, araştırdığınız siyasetçinin siyasi ömrü üzerinden değil, hakkında merak edilen şeylerin bulunduğu zaman dilimi üzerinden yapın. Konuşulanlar konuşulup bitirildikten sonra kimse dönüp o kişi hakkındaki kitapları okumaz artık. Bir zamanların en çok okunan kitabı “Turgut Nereye Koşuyor?”du. Turgut gitti, koşu bitti. Şimdi kim merak eder Turgut’un nereye koştuğunu? Şimdi koşanları araştırın siz. Nereye koşuyorlar, bizi nereye doğru sürüklüyorlar; bu konularda bilgi verin. Araştırmanız hayırlara vesile olsun.

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 18

CAN GİBİ, PARA VE ÜN DE BOĞAZDAN GELEBİLİR

• Yapmayı bilseniz de bilmeseniz de yiyorsunuz. Yediklerinizi siz pişirmiyorsanız, birileri sizin için pişiriyor demektir. İşte o kişiyle el birliği yapıp yemek işinden para kazanmaya ne dersiniz? Yok, lokanta açın demiyorum. Yemek kitabı yazın. Hemen hayalinizde “Ev Yemekleri”, “Ağzınıza Layık”, “Alaturka Yemekler”, “Eskimeyen Lezzetler”, “Afiyet Olsun” gibi adlar taşıyan kitaplar belirdi, değil mi? Durun, acele etmeyin. Bana kulak vermeden harekete geçmek yok. Öncelikle hedef belirlememiz gerek. Mutfağa girmekten korkanlara seslenmeye ne dersiniz? Bunun için yemek pişirmenin zor olmadığını, (siz öyle düşünmeseniz bile) pek kolay ve pek zevkli bir uğraş olduğunu vurgulamakla işe başlayabilirsiniz. Annenizden öğrendiğiniz yemek tariflerini “Kolay ve Ekonomik Yemekler” ya da “Kolay Tarifler, Leziz Yemekler” ya da “Hızlı Tarifler” adıyla okura sunmanız mümkün. Hedef kitlenizi kitabın üzerinde de belirtebilir, “Yeni Evliler, Yalnız Yaşayanlar, Çalışanlar ve Öğrenciler İçin” diye bir üst başlık ekleyebilirsiniz. Hedef kitlenin ağzından konuşup “Yemek Yapmayı Hiç Sevmiyorum” diyebilir; ev kadının ezeli ve ebedi “Bugün Ne Pişirsem?“ sorusunu kapaktan sorabilir; “Her Güne Bir Yemek” önerebilir; “Kolay Aslında” diye cesaret vermeye çalışabilir; tembel diye kimi kastettiğinizi bulmayı okurlarınıza bırakarak kitabınızın adını “Tembel Yemek Kitabı” koyabilirsiniz. Sağlıklı beslenmenin son yıllarda ne kadar gözde olduğunun herhalde farkındasınızdır. “Yaşasın Sağlıklı Yaşatan Yemekler” diye bunu bir sevinç çığlığına döndürmek elinizde. Son yıllarda taraftarı artan vejetaryenlik eğilimini de göz ardı etmeseniz iyi olur: Vejetaryenleri (t)avlamak için sebze yemeklerinden oluşan bir yemek kitabı hazırlayabilirsiniz; ama adında mutlaka vejetaryen sözcüğünü geçirin. Dümdüz “Sebze Yemekleri” demek hiç çekici olmaz. “Kalbimizin Dostu Zeytinyağlılar”a özel vurgu yapın. “Lezzetli Yeşiller”e de... “Egeli Doktorun Mutfağı” gibi bir ad, vejetaryen olmayıp sağlıklı beslenmeyi önemseyenleri de kitabınıza çekecektir. Yine son yıllarda Uzakdoğu felsefelerine artan ilgiyi de dikkate almanız öneririm. “Bedeninizle Birlikte Ruhunuzu da Beslemek” gerek deseniz herkes bayılır. Şöyle bir ad da çok çekici değil mi: “Buda Size Yemeğe Gelse”.

• Son zamanların yükselen değerlerinden bir de “Türklük”. Peki, yemek kitaplarında Türklüğe vurgu yapılamaz mı? Yapılmaz olur mu? “En Güzel Türk Yemekleri”, “Türk Sofrası”, “Türk Mutfağı” gibi adlar ne güzel olur! Ama daha iyisi var: “Tarihin Süzgecinden Mutfak Kültürümüz”ü geçirip doğrudan Osmanlı’ya dalış yapabilirsiniz. “Osmanlı Mutfağı” yeterince şatafatlı gelmiyorsa “Osmanlı Saray Mutfağı” deyin. Yıl belirtmek de etkili olabilir: “500 Yıllık Osmanlı Mutfağı”. Eğer ailenizde / sülalenizde eski Osmanlı topraklarından gelmiş olanlar varsa, Osmanlı sözcüğünü hiç kullanmadan da Osmanlı’nın görkemini çağrıştırabilirsiniz. “Boşnak Yemekleri” ya da “Geleneksel Kırım - Türk yemekleri” pek güzel olacaktır. Kuşaklar arasında kültürel bağlantıyı yemek üzerinden kurmak mümkün: “Annemden Kızıma Rumeli Yemekleri”, Rumeli yemeklerini unutulmanın bulamacından kurtarırken yemek tariflerinin kaynağını (ve hedefini) belirterek ikili (hatta üçlü) bir işlevi yerine getirir. Yemek tarilerini kimden aldığınızı saklamaya kalkmayın. Gerçeği, kitabın adından başlayarak belirtmek, size, kitabınıza, tariflerinize güven duyulmasını sağlayacak; dolayısıyla okurlara uygulama cesareti verecektir. Eğer tarifler annenizdense bunu, göğsünüzü gere gere “Annemin Mutfağından” adıyla duyurabilirsiniz. O tarifleri, kadıncağızın tuttuğu defterden aşırdıysanız bile durumu “Annemin Yemek Defteri” diye dobra dobra belirtmeniz doğru olur. Açık sözlülüğünüz size duyulan güveni pekiştirecektir. Anadolu havasını kitabın adında da vermek istiyorsanız “Anamın Aşı Tandırın Başı” ideal bir seçim gibi gözüküyor. Aslen nerelisiniz ya da daha doğru soru, anneniz nereli? Doğduğu yörenin yemeklerini de biliyordur o. Öyleyse elinizde bir hazine var demektir. Anlattırın ona, notlar alın. Bununla yetinmeyin; yaptırın, fotoğraflarını çekin. Yemek kitapları en gösterişli, en pahalı kitaplar. Kaymak gibi birinci hamur kâğıda ve mutlaka renkli, albenili resimlerle basılmalı. Yayıneviyle baştan konuşun. Ciltli de olması gerek. Aydınlı mı anneniz? Aydın yemeklerini yazın. Ankara’da bulunmuş, Sivas’ta yaşamış mı? Çocukluğu Çukurova’da mı geçmiş? Yoksa Urfa yemeklerini mi biliyor? Memleketi Mengen mi dediniz? Ne kadar şanslısınız! “Akdeniz Yemekleri”ni de biliyor olabilir. Çocukken yazları Büyükada’ya mı giderlermiş? “Büyükada Yemekleri”ni biliyordur o zaman. Antep yemekleri de çok özel ve çok güzeldir. Hiç ilginiz olmamış mı oralarla? “Ayıntap’tan Gaziantep’e Yeme İçme”yi yazamaz mısınız? Bencileyin Ayvalık doğumlu olabilir mi anneniz? Ege’nin ön bahçesi neresi peki, diye sormayacaksanız “Kydonia Ayvalık Mutfağı Ege’nin Arka Bahçesi”ni yazmaya hemen başlayın.

• Siz bu tarifleri ananızdan değil, büyükannenizden almışsanız “Özlenen Tatlar” ya da “Ninelerimin Mutfağından Damağımda, Aklımda Kalanlar”, “Anneannemin Mutfağı: Sofradaki İstanbul” diye bunu da açık açık söyleyin. Yok, yemek konusunda nineniz değil de dedeniz daha ustaysa bunu da “Dedemin Sofrası” diye söylemekte hiç sakınca yok. Dedenizin, ninenizin böyle marifetleri yoksa ve siz yemek pişirmeyi deneye yanıla öğrenmişseniz, bu gerçeği bildirmenin de çeşitli yolları var. Akla gelen ilk yöntem, adınızın yanına mutfak sözcüğü eklemek. Adınız Pınar’sa kitabınızın adı: “Pınar’ın Mutfağından” olabilir örneğin. Uydurduğunuz zamanları ve ortamları anımsıyorsanız “Öyküleriyle Uydurma Yemekler” diye apaçık ya da aynı gerçeği söylemenin en süslü yolunu bulduğunuz için kendinizi kutlayarak “Ev Yemekleri ve Yaratıcılığa Açık Sevilen Tatlar” diye üstü örtülü biçimde de söyleyebilirsiniz. Erkekseniz ve kadınların çevrenizde fır dönmesini istiyorsanız “Ev Erkeğinden Yemek ve Hayat Tarifleri” de koyabilirsiniz kitabınızın adını. Yalnız bu adı koyacaksanız kadınların ilgisinden bunalmayacağınıza iyice emin olun.

Not 1: Yemek kitabı yazma önerilerimiz sürecek.
Not 2: Tırnak içine alınmış sözlerin tümü, gerçek kitap adlarıdır.

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 19

Y A Ş A M A M A K İ Ç İ N Y E M E M E K
K İ T A P İ Ç İ N Y E M E K

• Yemek kitabı deyip geçmeyin. O kadar çok yemek kitabı var ki! Herkes yazmış. Niye siz de yazmayasınız? Hangi yemeğin kitabını yazacağınızı seçmekle işe başlayabiliriz. “Mutfağınızdaki Bereket”, “Sofra Nimetleri” gibi, çeşitli yemekleri kapsayacak bir kitap yazmak zorunda değilsiniz. Balıktan başlayalım: Balık sever misiniz? Peki, hangi balığı seversiniz? “Ayırt etmem.” diyorsanız “bizim” vurgusu yapan iyelik ekli bir ad yeğleyebilirsiniz: “Bizim Balıklarımız Denizlerimizden Tatlar”. “Somon Yemekleri” diye, balığın adını vermek de iyi olabilir. Somonu tanımam etmem, diyorsanız bildiğiniz balıkları anlatın. Sözgelimi, “Alabalıktan Zarganaya Türkiye Balıkları” deyin. Balıkları hamsi ve diğerleri diye ikiye ayıranlardansanız; “Denizin Çıtırı Hamsi” diye ağız sulandıran bir adla hamsiyi yazabilirsiniz. Balık deyince rakı mı geldi aklınıza? Haklısınız. Yemek kitabı diye diretmenin anlamı yok. İçmek kitabı da yazılabilir. Niye yazılmasın? “Türk İçki Geleneği” derseniz rakıdan söz edeceğiniz anlaşılır; ama “Çilingir Sofrası” diye daha açık söyleme şansınız da var. Şarapçı mısınız yoksa? Şarabı yazın o zaman. “Şarap ile Doğayı Yudumlamak” nasıl? İlle de bira diyorsanız biraz araştırma yapmak koşuluyla “Geçmişten Günümüze Anadolu’da Bira”yı da yazabilirsiniz. Siz en iyisi “Şerefine” koyun kitabınızın adını, şaraptan girin, rakıdan çıkın, sıcak yaz akşamlarında biraya da uğrayın; mis gibi olsun. Böyle alaturka içkilerden söz etmek kişiliğinize uymuyorsa alafranga içkiler bulalım size ya da en iyisi kendiniz bulun. Bir yerde kısa süreli barmenlik işi ayarlarsanız kitaba kitap demezsiniz. Gelsin “Kokteyl El Kitabı”, gitsin “Barmenin El Kitabı”. Yok, barmenlik fikri hoşunuza gitmediyse geleneksel içki soframıza geri dönelim. Bakalım orada sizin için ne yapabiliriz? İçki sofrası mezesiz olur mu? Doğru. Meze kitabı yazabilirsiniz. “Sıcak ve Soğuk Mezeler” gibi damağa seslenen, “Sofranızı Renklendiren Mezeler” gibi göze seslenen kitaplar da olur; ama “Geleneksel Meyhane Mutfağı” hepsinden iyi olur. Hem geleneklerin yaşatılmasına katkıda bulunmuş olursunuz hem de bildiğimiz mezeleri bilmeyenlere öğretir, sevaba girersiniz. Meze ve içkiyle sevap sözcüğünü yan yana kullanmamdan rahatsız mı oldunuz? Anlaşıldı. Siz Allah’ın günahkâr kullarından olmak istemeyenlerdensiniz. O zaman günümüzün yükselen İslami değerlerine bağlılığınızı gösterme fırsatı yaratalım size. Alkolsüz içecekleri yazın. Böylece günaha girmeyeceğiniz gibi, yerel ve genel yöneticilerin gözüne bile girebilirsiniz. Kahve seviyorsanız “Sohbetin Bahanesi: Kahve”yi de yazabilirsiniz; çaya düşkünseniz “Demlikten Süzülen Kültür: Çay” adını da önerebilirim. Kültür mültür deyip göze girmeyi tehlikeye atmayayım diyorsanız, Osmanlı çağrışımı yapacak “Çayname” gibi bir ad da iyi olabilir.Bu durumda mezelerle falan ilgilenmenize gerek yok. Yemek kitabı olarak “Ramazan Yemekleri”ni yazabilirsiniz. Daha iyisi, “Ramazan Geldi Hoş Geldi Baklava Tepsisi Boş Gel(me)di”yi yazın.

• Yemekten önce çorba severim diyorsanız çok güzel çorba kitabı adlarımız var: “Dumanı Üstünde Doyurucu Çorbalar” yeterince iştah kabartan bir kitap adı değil mi? “Sofralarımızın Baş Tacı Çorbalar”a ne dersiniz peki? “Ağıza tat / Göze fer / Batna ciladır çorba” özlü deyişinden yararlanarak “Midenin Cilası Çorba” da koyabilirsiniz kitabınızın adını. Köfte mi seversiniz? “Dünyanın Köftesi”ni yazın. Et, tavuk, sebze yemekleri, sebzelerin içinden bir tanesi yazılabilir pekâlâ. “Kabak Yemekleri” mesela. “Sofralarımızın Vazgeçilmezi Makarnalar ve Pilavlar” hakkında yazabileceğiniz gibi, gariban Anadolu’nun temel gıdası bulgur hakkında “Bulgur Yemekleri”ni bile yazabilirsiniz. Anadolu sizi kurtarmıyorsa dünyaya yönelin. Dünyanın bütün mutfakları, Fransız, Rus, Hint, Mısır, Lübnan, Kürt, İtalyan, İspanyol, Yunan, Tayland, Meksika, Çin mutfakları Türkçe aracılığıyla okurlarına seslenme şansına kavuşmayı bekliyor. Japon mutfağını yazın: “Sushi Sashimi -Tofu”. “Türk Seferad Yemekleri”ni, “Bizanslı Yemekler”i; “Orta Asya Kültürü ve Yemekleri”, “Mutfakta Zen”, “Mutfak Savaşı Damak Zevkinin Jeopolitiği”, hatta araştırma gücünüz ve sabrınız varsa “Tercüme-i Kenzü’l - İştiha” kitabını bile yazabilirsiniz. Kendinize güveniyorsanız en havalısını yazın: “Cook Book”.

• Yazacağınız türü seçmek gibi, kime seslenmek istediğinizi belirlemek de önemlidir. “Anne Adayları Nasıl Beslenmeli” diye yazıp hamilelere seslenebilirsiniz. Üstelik aynı kadınlara çocuklarını doğurduktan sonra da seslenme şansınız var. “Mutfaktan Kalbe Sevgiyle Pişirelim” adını taşıyan bir kitap bütün anneleri ve anne adaylarını hedef kitle yapar; ama yetmez. “Sevgiyle Hazırlanan Sağlıklı Çocuk Yemekleri” gibi bir ad, çocuk ve sevgi kavramlarının yanına sağlığı da eklediği için daha etkili olur. Çocukları işin içine katmak için, “Çocuklarla Mutfakta Eğlence” deyip neşe vaat edin ya da onların ağzından konuşun: “Anne Yemekte Ne Var?” Aklınıza hiç gelmemiş olabilir; ama hastalara da seslenebilirsiniz. Yalnız, “Böbrek Yetersizliğinde Doğru Beslenme”, “Diyabet Mutfağı”, “Kanser ve Beslenme” gibi kitaplar yazmak için cesaret kadar bilgi de gerekiyor. Siz iyisi mi böyle tehlikeli sularda yüzmeye kalkmayın. “Afrodizyak Yemekler” diye bir kitap yazmak daha zevkli olmaz mı? Ya da “Yemek Tahrikleri - Hangi Burç Erkeğini Nasıl Etkilersiniz?” Vaat ederken hasis davranmayın. “Bana Ne Yediğini Söyle (Hayatınızı Değiştirecek Beslenme Programı)” deyiverin. İlle de araştırma yapmak istiyorsanız şunu düşünün: “Aşkın Yemekleri - Romantik Filmlerden Özel Yemek Tarifleri”. İzlediğiniz bir dizi mi var? Orada yemek tarifi verip vermemeleri sizi bağlamasın. Tahminlerinizi toplayarak da kitap yazabilirsiniz: “Desperate Housewives Yemek Kitabı”. Kitabın adı çok önemli. “ Einstein Aşçısına Ne Dedi?” diye bir ad merak ettirmez mi? Ya “Picasso’nun Sofrası”? Siz de albenili bir ad koyun. “Ay Işığı Sofraları” ne kadar romantik mesela! “Trendy Tarifler” deyin, “Dilim Gülümsüyo!” deyin. Ad koyarken modayı yakalayın. Ben size söylüyorum. Yemek işinde ün de var, para da. Sözümü yabana atmayın.

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 20

AKLINI KULLAN, ÇOK SAT

Popüler olmanın yollarını aramayı sürdürüyorum. Tek siz ünlü olasınız, çok para kazanasınız diye, düşünmediğim konu kalmadı, derken bir de baktım ki kolay ünleneceğiniz kitap türlerinden birini atlamışım. O sırrı da kendime saklamayacağım, sizinle paylaşacağım. Benim başaramadığımı belki siz başarır, istediğiniz popülerliğe kavuşursunuz. Nedir o sır? İşte açıklıyorum:

• İnsanların düşünme biçimlerini, iş yaşamlarını, aileleri ve dostlarıyla iletişim kurma yöntemlerini değiştirecek, onları yeni bir yaşama kavuşturacak kitaplar yazabilirsiniz. Böyle kitaplar piyasada zaten bol miktarda var, diyorsanız haklısınız. Bol miktarda var ve hepsi de çok satılıyor. Bizim istediğimiz de bu değil mi? “Karşınızdaki Kişiye 8 Dakikada Nasıl Evet Dedirtirsiniz?” demişse biri siz süreyi kısaltabilirsiniz? “Sekiz dakika uğraşmaya gerek yok, ben size beş dakikada evet dedirtmeyi öğreteceğim.” iddiasıyla ortaya çıkarsanız, ötekinden daha çok satış yapabilirsiniz. Süreyi daha da kısaltın. Dört dakikada evet dedirteceğinizi vaat edin. Olmadı, iki dakikaya; hatta bir dakikaya kadar inin. İnin inin korkmayın. Nasıl olsa kimse ikna etme çabasına girdiğinde kronometre tutmayacak. Tutacak bir tip çıkarsa o da başarısızlığının nedenlerini sizde değil, sizin dediklerinizi doğru dürüst uygulayamadığını düşünüp kendisinde arayacak. “Sende hiç iş yok oğlum! İkna edecektin sözde, bak kapılar yüzüne kapandı bile. Pısırık herif sen de!” diye kendisini azarlayacak. Üstelik bu işin uzmanları sekiz dakikanın çok uzun bir süre olduğunu söylüyor. Sözgelimi “2 dakikada” derseniz bu, çok daha inandırıcı olur. Lafı uzatıp karşı tarafı bayıltmanın âlemi yok. Zaten biri kalkıp da ikna edeyim diye sekiz dakika sürekli konuşmuşsa, karşısındaki kişiye bu süre zaten sekiz saat gibi gelecek, ya “Saatlerdir konuşuyor çocuk. Ayıp olmasın.” diye ya da onu başından savmak için “evet” diyecek; ama sonra ne olacak? Adam yine kendi bildiğini okuyacak. Aslında konu, karşınızdaki kişiye hangi konuda “evet” dedirteceğinizde düğümleniyor. Hep satış elemanının alıcıyı ikna etmesi diye düşünmeyin. Hatta böylesini pek düşünmeyin. “Karşınızdakine evet dedirtmek” söz konusu edildiğinde eminim ki erkeklerimizin yüzde doksanı “karşınızdaki kişi” lafını doğrudan “karşı cins” olarak algılayacaktır. Zarar yok; öyle anlasınlar. Hatta öyle anlamaları çok daha iyi. O sahalarda daha fazla iş var. Böyle düşünmelerini sağladınız mı “konu” kısmı da kendiliğinden aydınlanmış olur. Ayrıca o belli konuda sekiz dakika değil, seksen dakika uğraşmaya gönüllü çok kişi çıkar. Kaldı ki konu belli değilse evet dedirtmenin sekiz dakika sürmesi de pek inandırıcı değil. Tam öğle vakti, yanınızdaki arkadaşınıza dönüp aniden sorun: “Karnın aç mı?” Cevap: “Evet.” Süre: 2 saniye. Gördünüz mü?

• Aslında insanlara sekiz dakikadan çok daha kısa sürede evet dedirtmeyi başardıkları gibi, işlemedikleri nice suçu itiraf ettiren polis teşkilatımız varken sizin böyle bir kitabı yazmanız “abesle iştigal” bile sayılabilir. Başına gelecekleri göze almak koşuluyla merak eden herkes gidip emniyet teşkilatından işin inceliklerini öğrenemez mi? Bunun için çok çaba göstermesi de gerekmez. Polisin biri yanından geçerken ona yan yan baksın yeter. İyisi mi siz, karşındaki kişiyi ikna etme yolları öğreteceğinize doğrudan okur üzerinde çalışın. “Dakika”lı süreler vermenin etkileyiciliğinden vazgeçemeyecekseniz kitabınıza, “10 Dakikada Yenilenin”, “13 Dakikada Enerjinizi Depolayın” gibi bir ad da koyabilirsiniz. Aslolan insanların kendi yaşamlarından memnun olmadıkları gerçeğini kavramaktır. Öyleyse onlara yaşamlarını değiştirebilecekleri umudunu vermelisiniz. Bu umudun Türkiye’de asla yeşermeyeceğini bilenler dahil, kimse, “Kendi Yaşam Koçunuz Olun” gibi bir ad karşısında kayıtsız kalamaz. Siz hiç inanmasanız bile insanlara bir şeyler vaat etmelisiniz. “Hayatınızı Değiştirecek Keşif Yolculuğu” vaat edin. Değiştiremese bile, denemiş olur. Nasıl olsa, değiştirirse başarı sizin, değiştiremezse başarısızlık onun olacak. Birçoğumuz ilgisizlikten, birçoğumuz da sevgisizlikten yakınırız. “İlgi Odağı Olmanın Yolları” gibi bir ad taşıyan kitabı yazmayı düşünmez misiniz? Bir önemli nokta daha: Kitap adında sorular daima ilgi çekicidir. Yanıtı vermeniz zor olmaz; çekinmeden sorun: “İnsanlara Kendinizi Nasıl Sevdirirsiniz?” Allayıp pullayıp yazarsınız sonra. Bu iyiliğimi unutmayacaksanız bölüm başlıkları da benden: “Daima Olumlu Düşünün, Pozitif Enerji Yayın, Hayata Gülümseyerek Bakın, İnsanları Sevin, İltifat Etmekten Korkmayın, Şirin Görünün, Nabza Göre Şerbet Verin, Daima Özenli Giyinin”… Her bölüm için 20 sayfa yazsanız, daha şimdiden 160 sayfalık kitap cepte! Sizin ekleyecekleriniz olmayacak mı? Etti mi 200 – 300 sayfa! Daha ne istiyorsunuz?

• Madem sorular ilgi çekici, onlardan bir örnek daha. “Hiç Merak ettiniz mi?” diye sorun. “Neyi?” diyen kendini bilmez, alsın kitabınızı okusun. Daha doğrusu, alsın da, ister okusun ister okumasın. Okura “sen” diye seslenmek de ayrıca çok önemlidir. Niye hep “siz”li adlar öneriyorum ki! Okura “sen” demek saygısızlık değil, olsa olsa ne kadar samimi olduğunuzu anlaması için bir fırsat vermektir. “Sen” deyin, çekinmeyin. “Her Şeye Sahip Olmak Senin Elinde” deyin. “Her şey ne ağabey?” diyen olursa yanıt açık: “Her şey işte oğlum. Anlamadın mı?” O, istediklerini soksun o “her şey”in içine. İş, itibar, aşk, para, mevki, sevgili, ev, araba, dünya seyahati… “Her şey” her şeyi kapsamaz mı? “Hayatı Iskalama Lüksün Yok” gibi bir başlığın da ne kadar düşündürücü olduğunu lütfen fark edin. Hayatını istediği gibi yaşayamadığını düşünen pek çok kişi, bu durumun “hayatı ıskalama” anlamına geldiğini derhal anlayacaktır. “Evet yahu, hakikaten. Geldik gidiyoruz. Bundan sonra ıskalamayalım bari.” dedirttiniz mi, kitabı sattınız gitti. “Sen” samimiyeti içinde, akla seslenmenin de ayrı bir önemi var. “Aklını Kullan, İstediğini Al” demeniz de “her şey” hükmündedir. İstedikleri nelerse onları kastediyorsunuz işte. Zaten siz nereden bileceksiniz onun neler istediğini? İçini o doldursun. Akıl üzerinden gidin. “Aklını En İyi Şekilde Kullan” diye seslendiğiniz kişi, o “en iyi şekil”in ne olduğunu öğrenmek için kitabınızı almaz mı? “İyi de ağabey, bende akıl yok ki!” diyen hiç kimse çıkmaz. Bundan emin olabilirsiniz. Aziz Nesin, “Türk milletinin yüzde altmışı aptaldır.” dediğinde herkes geride kalan yüzde kırkın içine nasıl itiş kakış doluşmuştu, hatırlamıyor musunuz? Ne diyordum? Aklınızı kullanın.

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 21

AŞKI YAZIN

• Pek derin sayılamayacak bir araştırmanın sonunda bulduğum, gereksinme duyanlara ipuçlarıyla birlikte bağışlayacağım akıl vermelerden önce bir anımsatma: Aşka gerçekten inananlar az sonra vereceğim öğütlere kulak asmasınlar. Aşkın kutsallığına gönülden inananlar kapsama alanımızın dışındadır. Önerilerim, yazarak şöhret olmayı kafaya koyanlar için düşünülmüş kolay ve pratik yollardan ibarettir. Dikkat isterim: İmza günlerinde, kitap fuarlarında, genç erkeklerle genç kızların topluca bulunduğu salonlarda ulusal kahraman gibi karşılananlar kimler? Ya kitapları baskı üstüne baskı yapanlar? Yazdıkları her satır, yutarcasına okunanlar peki? Bildiniz: Aşk hakkında filozofluk taslayıp herkesin işine yarayacak tüyolar verenler. İşte bu gerçekten yola çıkarak size önereceğim şey, pratik aşk öğütleri veren kitaplar yazmanız. Önce biraz rahatlayın, ferahlayın. Hiç âşık olmamışsanız bile aşk hakkında söylenecek sözler bulmakta zorluk çekmezsiniz. Buna güvenin. Bana da güvenin. Şimdiye dek yazarak para kazanmanız, ününüze ün katmanız için elimden geleni yapmadım mı? Aşk konusunda engin deneyimlere sahip olmasam bile size, işe yarayacak ipuçları vermek için uğraşacağıma emin olabilirsiniz. Ayrıca bu konuda yazanların da engin deneyimlere sahip olduklarını mı sanıyorsunuz? Aşk konusunda değil doktora vermek, aşkın STS’sini (Seviye Tespit Sınavı) bile aşamamıştır çoğu. Bir kez bile gerçekten âşık olmadıkları üzerine bahse girilebilir. Ben girmiyorsam yenilgiye uğramaktan korktuğumdan değil, bahis konularını pek sevmediğimden. Uzman olmadığım bir konuda az sonra ben nasıl atıp tutacaksam siz de yapabilirsiniz. Yeter ki işin uzmanıymışsınız gibi davranın. Unutmayın, uzman olmanız değil, uzman gibi konuşma cesareti bulmanız yeter. Her ne kadar Yılmaz Odabaşı, “Aşk Tek Kişiliktir” demişse ve böyle demekte sonuna kadar haklıysa da biz, “Aşk İki Kişiliktir” diyen Ataol Behramoğlu’nun baktığı yerden bakacağız aşka ve her iki tarafı da avlamaya çalışacağız. Öncelikle erkek okurların akıllarında kıvrılıp kalan soru işaretlerini, kıvrımlarını düzeltip, “Ah! Tabii ya! Ben bunu nasıl da düşünemedim!” ünlemlerine, daha ileri aşamalarda ünlemlerin çizgilerini kaldırıp, “Doğru söylüyor adam (ya da kadın). Tümüyle haklı. Ondan alınacak çok ders var.” biçimindeki tereddütsüz teslimiyete döndürmeye uğraşacağız. En azından noktaya bir kuyruk ekleyip, “Bir dakika, haklı olabilir belki de.” diye hafif kuşku içeren yargılara dönüştürebilmemiz bile uzman sanılmanızın başlangıcı sayılır.

• Ülkemizdeki genç nüfusun erkek olanları, kadınları etkilemenin yollarını arıyorsa –ki aksi iddia edilemez – siz onlara bu yolları bulmakta yardımcı olabilirsiniz. Kafalarındaki sorular neler olabilir? Size kolaylık olsun diye sıralayalım:

Bir kadını ilk bakışta nasıl etkileyebilirim?
Bir kadının benden hoşlandığını nasıl anlarım?
Randevu teklifini nasıl yapmalıyım ki kadın reddedemesin?
Kendimi zengin bir adammışım gibi sunmanın en kolay yolu nedir?
Bir kadına öteki erkeklerden çok farklı olduğumu nasıl gösteririm?
Kadınların, kendilerini güldüren erkeklerden hoşlandıkları doğru mu?
Kadınlar gizemli erkekleri daha çok mu severler acaba?
Kadınlar tercihlerini romantik erkeklerden yana mı kullanırlar; yoksa maço erkeklerden yana mı?
Konuyu daha da genişletebilirsiniz:
Kadınları etkilemek için nasıl giyinmeliyim?
Nasıl davranmalı, nasıl konuşmalıyım?
Hangi şakaları yapmalı, hangilerini yapmamalıyım?
Saçlarımın jöleli olması kadını rahatsız eder mi?
Briyantin kullanmak beni demode bir erkek yapar mı?
Ayakkabıda tercihim hangi renk olmalı?
Rugan ya da süet yerine sıradan bir ayakkabı albenili görünmemi engeller mi? Beyaz çoraplarım kadınları tiksindirir mi?
İlk randevuya giderken çizgili kravat doğru bir tercih sayılabilir mi?
Ne renk iç çamaşırı giymeliyim?
Çiçek ya da kalp desenli donlar kadınlar üzerinde nasıl bir etki yapar?
Slip ve boxer türü donlardan hangisini önerirsiniz?

Bu sorular ve daha fazlası… Yani, hedef kitlenizin aklından geçebileceğini varsaydığımız sorular… Bütün bunları yanıtlayacak olan kişi sizsiniz. Nasıl mı yanıtlayacaksınız? Tavlamak, pardon aşk yaşamak istedikleri kadınlara karşı kibar ve ölçülü davranmalarını söyleyin. İlk hedeflerinin yatak olduğunu kadına hissettirmemelerini, çok pahalı olmasa da zarif hediyelerle kadının gönlünü fethetmelerini. Beni daha fazla yormayın ama! Gerisini de siz düşünün. Yoksa size önerdiğim kitabı ben yazarım, siz de ünden ve paradan yana havanızı alırsınız.

• Gelelim kadınlar cephesine… Ülkemizde erkek nüfusu kadar kadın nüfusu bulunduğunu, bunların bir bölümünün de okur olduğunu biliyoruz. Siz de biliyorsunuzdur. Öyleyse onların aklından geçen soruları yanıtlamak da size düşer. Alın size ipucu oluşturacak soru örnekleri:

Bir erkeği ilk bakışta nasıl etkileyebilirim?
Beğendiğim erkeğin benden hoşlandığını nasıl anlarım?
Erkekler hanımefendi görünümlü kızları mı, yoksa ateşli kadınları mı seçerler? Erkekler naz yapan kadınlardan daha çok mu hoşlanırlar?
Çekingen bir erkeğe nasıl davranmalıyım?
Bir erkeği konuşarak nasıl ikna edebilirim?
Çok konuşkan olmam, erkeğin benden uzaklaşmasına yol açar mı?
Erkeklerin zeki kadınlardan korktukları doğru mu?
Beğendiğim erkeğe çıkma teklif etsem ayıp olur mu?
Geçmişte yaşadığım ilişkilerden söz etmem yakışık almaz, değil mi?
Utangaç bir genç kız gibi görünmem işe yarar mı?
Çıkacağım adamın tutucu ya da geri kafalı biri olup olmadığını nasıl anlarım?
İlk buluşmaya açık bir kıyafetle gitmem onu ürkütür mü?
Kırmızı don, yalnız yılbaşında mı uğur getirir?
Erkekler bakımlı kadınlardan mı, doğal görünümlü kadınlardan mı daha çok hoşlanırlar?

İşte bunlar ve bunlara benzer soruları, kadınlar gerçekten çok merak ediyorlarmış ve gelip size sormuşlar gibi sorun; yanıtlarını da verin. Güzin Ablalık taslamayın. Cesur olun. Belki birçok kızı baştan, hatta yoldan çıkaracaksınız; ama iyi düşünün: “Aşk hekimi” olarak kazanacağınız şöhret buna değmez mi?

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 22

MÜRDÜMERİĞİ RENGİNDE AŞK ROMANLARI

• Pek çok aşkı ağırlayan bu kalp, seni başköşeye buyur etti. O kalbin sahibi sendin artık. İstersen kırıp parçalayabilir, istersen her gün parlatabilirdin. Bu sırça yürek seni bir bahar dalı gibi aldı içine. Sana mahfaza oldu. Kötü rüzgârlardan korudu seni. Sen mavi bir çiçektin maviliğini benden alan. Sarı bir güldün, hüzünlerimin renginde. Kor parçası bir kızıl güldün ateşini yüreğimin yangınlarıyla yarıştıran. Saflığın simgesi incecik bir müge çiçeğiydin, beyaz toplarıyla mis kokular salan. Her an incinip küsecek bir manolyaydın. Seni incitmedim ben. Sende dünyayı sevdim. Sende mavi gözlü, masum yüzlü çocukları okşadım teker teker. Hırsızlar, yankesiciler bile sevimli görünürdü gözüme sen yanımdayken. Coşkun bir ırmak olur sana akardım her gün. Sen bu ırmağın dinlendiği sakin ovalardın. Tek sende sakinleşir, yalnız sende hayat bulurdum. Sen benim yaşam pınarımdın. Senin suyundan içmediğimde bir hiç olurdum. Kumları sam yeliyle savrulan ıssız bir çöle dönerdim. Senden önce nasıl soluk alır, nasıl yaşardım bilmiyorum. Belki de yaşamazdım. Belki de beni yaşatan sadece senin özsuyundu. Şimdi yoksun. Ne yaparım sensiz? Gülmeyi değil, ağlamayı bile unuttum. Elim uzanmıyor senin dokunmadığın hiçbir şeye. Senin varlığını hissetmeyen hiçbir şey bana heyecan vermiyor. Yuvalarında annelerini bekleyen boynu bükük kumrular gibiyim. Gözüm kapıda, senin gelmeni bekliyorum. Kulağım telefonda, senin billur sesinin bana ulaşmasını umuyorum. Oturmadığın yere oturamıyor, senin yatmadığın yatağa yatamıyorum. Gittin ve beni öksüz çocuklar gibi bıraktın arkanda. Sensiz yarım kaldım. Sensiz yokum. Gel artık. Sensiz nasıl yaşanacağını bilmiyorum. Gel artık, acı dolu kalbimle seni bekliyorum.

• İşte bu! Böyle şeyler yazamaz mısınız? Yukarıdaki aşk dolu satırları yazmak benim beş dakikamı bile almadı. Siz daha ağdalısını yazarsınız. Kimse sizden gerçek duygularınızı anlatmanızı beklemiyor. Çiçek, böcek, ırmak, ova, çöl, rüzgâr, yangın… Ne bulursanız doluşturun içine. Yeter ki “şairane” olsun. Sonra da kız, erkeğe böyle konuşsun; erkek kıza böyle şeyler söylesin. Anladınız. Pembe romanlar yazmanızı öneriyorum. Sabun köpüğü romanlar… Sahte romanlar… Ucuz aşk romanları… Yalnız pembe değil, mor, eflatun, yaban mersini, böğürtlen, frambuaz, mürdüm eriği renginde romanlar… Çok okurunuz olur, inanın. Kısa yoldan ünlü olur, köşeyi dönersiniz. Kurgusu da basit. Ya kız zengin bir fabrikatörün kızı, erkek yoksul bir balıkçı ya da erkek bir armatörün oğlu, kız da çiçekçi olsun. Nasıl? Şema çok basit. Bunlar herhangi bir kazayla (araba, vapur, tren kazası vb.) karşılaşsınlar; görür görmez birbirilerine âşık olsunlar, sonra da kader ağlarını örmeye başlasın. Sonu mu? Elbette mutlu son! Kimseyi gözyaşları içinde bırakmaya hakkınız yok. Kişilik yaratmak gibi gereksiz işlerle uğraşmaya da kalkmayın. Şablon belli. Biri zengin ve kibirli; öteki yoksul ve gururlu. Klişelerden korkmayın. Sırtınızı klişelere yaslayın, rahat edersiniz. İnce ruhlu, kadın uzmanı ve burası çok önemli, “süper - duygusal” olduğunuzu her satırınızda hissettirin. Gelelim anlatıma. Kolay. Durmaksızın benzetme yapın. Abartılı benzetmeler. (Örneğini yukarıda verdim.) Daima devrik cümle kullanın. Bu, pek şiirsel yazıyormuşsunuz gibi bir hava yaratır, iyidir. Cümleler arasında mantık bağlantısı olması şart değil. Dağdan ovaya, dereden denize geçebilir, martılardan söz ederken kaplumbağaya inebilir; oradan boa yılanlarına yatay geçiş yapabilirsiniz.

• Peki, ne ad koyacaksınız romanınıza? Kapak konusu doğrudan sizi ilgilendirmiyorsa da yayıncınızla işbirliği içinde olun. Pembe rengin egemen olduğu egzotik bir güzel süslesin kapağı ya da birbirine sarılmış yakışıklı bir erkekle çok hoş bir genç kız. Romanın adı konusuna geri dönüyorum. Size ilhamınızı güçlendirecek koskoca bir buket aşk romanı adı, benden. Güle güle kullanın:

Aşk ve Nefret (Aşk sabit kalmak üzere “nefret”in yerine başka sözcükler de koyabilirsiniz: Aşk ve Kuşku, Aşk ve Tutku, Aşk ve Ölüm, Aşk ve Ayrılık…), İlk Öpücük (Anımsatmaya gerek yok. Bu, Son Öpücük de olabilir, Aşk Öpücüğü de, Ateşli Öpücük, Masum Öpücük vs. Öpücük çeşitlerini çoğaltmak elinizde.), Saklı Tutkular (Bu ad da çoğaltılmaya elverişli: Gizli Tutkular, Ateşli Duygular vs. vs.), Sonsuz Aşk (İlk Aşk, Son Aşk, Ebedi Aşk, Ezeli Aşk, Çocukluk Aşkı… ), Asi Melek (Burada da “melek”i ya da “asi”yi sabit tutarak öteki sözcüğü değiştirebilirsiniz: Asi Kız, Asi Çiçek, Asi Gül; Zalim Melek, Masum Melek, Hırçın Melek…), Marangozun Kızı (isteğe göre kız, balıkçının, işportacının, bahçıvanın, istasyon şefinin, kondüktörün, manavın, bakkalın, fırıncının, kebapçının, kasabın, tamircinin kızı olabilir; seçim sizin.), Vahşi Güzel (Hadi bunu da çoğaltayım sizin için: Vahşi Yabancı, Vahşi Avcı; Kıskanç Güzel, Ateşli Dilber…), Öp Beni (Bu adda yardımıma gereksinme duyacağınızı pek sanmıyorum. Sarıl Bana, Kucakla Beni, gerisini siz getirirsiniz nasıl olsa…) Aşkın Gücü (E, bu da kendi içinde mitoz bölünmeyle çoğalabilir: Aşkın Sesi, Aşkın Gözyaşları, Aşkın İntikamı; Kalbin Gücü, Yüreğimin Kuvveti…), Ayrılan Kalpler (Buluşan Kalpler, Birleşen Kalpler, Bitişen Kalpler…). Öf, benden bu kadar! Hadi size hayırlı işler, bol kazançlar…

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 23

BAŞKASININ KİTABINI YAZIN

• Kitabı olmayana yakında kız vermeyecekler. Sizin hâlâ bir kitabınız yok mu? Popçulara, topçulara, mankenlere, sunuculara bakın. Herkes kitap yazmış, herkesin kitabı var. Kitabı olmayanın da kitap yazmaya ya da yazdırmaya niyeti var. Kimi makyaj sırlarını açıklamış kitabında, kimi karşı cinsi etkileme yollarını göstermiş, kimi nasıl kilo vereceğimizi anlatıp zayıflama reçeteleri sıralamış. Sözün özü, herkes kitaplı artık. Şu şarkıyı bilir misiniz? “Gurbet içimde bir ok, her şey bana yabancı / Hayat öyle bir han ki acı içimde hancı / Sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı / Hangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı”. Şarkının adı: “Buruk Acı”. Hangi güfte kitabını açıp baksanız şu bilgileri görürsünüz orada. Makamı: segâh, beste: Teoman Alpay, güfte: Türkân Şoray. Ya! Türkân Şoray şarkı sözü de mi yazarmış? Yazmaz aslında. Sennur Sezer yazmış o şarkının sözlerini; ama “güfte: Türkân Şoray” diye bir kez kayıtlara geçince, aslında onun yazmadığı anlaşıldığında bile kimse düzeltme zahmetine katlanmamış. Demek ki neymiş? “Ben yazamıyorum ki! Yok bende öyle bir yetenek!” diye umutsuzluğa kapılmak yasak. Yazma yeteneğiniz olmasa bile, bırakın şarkı sözünü, kitabınız bile olabilir. Yazma yeteneği olanlar arasında sizin için bir kitap yazabilecek birileri olup olmadığını araştırın önce. Hatır gönülle işi yürütemezseniz –ki yürütemezsiniz, hangi devirde yaşıyoruz? – yine umutsuzluğa kapılmak yok. Her şeyin kolay bir yolu bulunur. Ne demişler? Paranın açamayacağı bir kapı yoktur. O zaman, siz de açın kesenin ağzını. Siz yazamıyorsanız bastırın parayı, yazabilene yazdırın. Tek sözcüğü sizin kaleminizden çıkmamış bile olsa kitabın üstünde sizin adınızın bulunması yeter. Ayrıca işi sağlama almayı da unutmayın. Özel bir anlaşma imzalatın yazara ki sonra oyunbozanlık etmesin. Dediğim gibi, siz kitabın üzerine adınızı hele bir yazdırın, kimse çıkıp araştırmayacaktır o kitabı gerçekten sizin yazmış olup olmadığınızı. Sonra? Sonrası kolay. Kitabınızı kolunuzun altına kıstırın, kasıla kasıla dolaşın ortalıkta. Yaşasın! Artık siz de kitaplı oldunuz.

• Yok, eğer “Bende yazma yeteneği var; henüz ortaya çıkmadı; ama olduğunu biliyorum.” diyorsanız, o zaman işiniz daha kolay. Bir ünlü bulun. Elinizi uzatsanız bir ünlüye çarpar nasıl olsa. Hiç zorlanmazsınız. Sorun bakalım hakkında bir kitap yazılmasını istemez miymiş? İlle de siyasetçi, düşünür, biliminsanı, ressam, müzisyen, heykeltıraş olması gerekmez. Zaten onları ortalarda bulma şansınız da pek yok. Fotomodellere, eski güzellik kraliçelerine, yenilerine, henüz kraliçe olamamışsa da umudunu yitirmemişlere, film yıldızlarının eskilerine ve yenilerine, bir dönem ünlü olup sonra köşesine çekilmiş pop yıldızlarına, ünlü futbolculara, antrenörlere… İşte, ünlülerden kimi bulursanız ona yönelin. Düşünsenize, Fatih Terim kitabı bile çıkmadı daha. Eliniz çabuk tutarsanız belki de siz yazarsınız Fatih Terim’in kitabını. Üstelik, kitaptan kazanacağınız paradan çok daha fazlasını, kitabını yazacağınız ünlüden alırsınız. Zengin işadamlarını da ihmal etmeyin. Ticaretle uğraşanları, az koyup çok kazananları, dolandırıcıları, hokkabazları, mafya babalarını, banka hortumcularını… Asıl para onlarda. Bir düşünün bakalım, hakkında kitap yazılması kimin hoşuna gitmez?

• Diyelim bu da zor geldi, “Beceremem.” diye korktunuz. Bir önerim daha olacak: Nehir röportaj yapın. Az önce sıraladığım ünlü türlerine kendi ekleyeceklerinizi de katın, sonra sıraya sokup birer birer çalın kapılarını. Birinden biri –bence ilk öneri götürdüğünüz kişi– kabul edecektir. Yapacağınız ilk iş, bir kayıt cihazı edinmek. Cihazınızı, bir de küçük not defteri alır gidersiniz. Yalısına, köşküne, villasına; artık nerede oturuyorsa oraya… Her gün gelip gitmek zor. Eşek değil ya, röportaj bitinceye kadar; yani günlerce, haftalarca, belki de aylarca sizi konuk etmesi gerektiğini kısa sürede anlayacaktır. Yemekler güzel, yatağınız da rahatsa uzatabildiğiniz kadar uzatın süreyi. Koskoca ünlünün hayatı broşür gibi incecik bir kitap olacak değil ya! Kitap ne kadar kalın olursa o kadar göz doldurur. Siz de yaşamınızın bir bölümünü bedavaya getirmiş olursunuz. Yapacağınız iş basit. O anlatacak, siz dinleyeceksiniz. Daha sonra o bant kayıtlarının çözümü biraz zaman alacaktır; ama o kadar da olsun artık. Sonunda ortaya, üzerinde adınızın yazılı olduğu bir kitap çıkacak. Bu kadarcık zahmete değmez mi? Burada önemli olan, röportaj yaptığınız ünlünün ağzından ortalığı karıştıracak laflar alabilmek. Kim kimin sevgilisini ayartmış; kim, nerede ona kazık atmış, onun başkalarına oynadığı ufak tefek oyunlar… Deşin biraz. Arada soracağınız can alıcı sorularla konuyu açmasını sağlayın. Başka ünlüler hakkında ne düşünüyor, öğrenin. Genellikle iyi şeyler düşünmüyordur. O şeyleri söyletin. Ağzından dedikodu kapsamına giren ne kadar çok şey alırsanız o kadar iyi. Unutmayın, röportajda ne kadar çok dedikodu, iftira, laf çarpma, kara çalma, söz atma, çarpıtma varsa kitabınız o kadar ses getirir. Başkalarını olabildiğince çekiştirmesini sağlayın. Sonra gider onun çekiştirdikleriyle nehir röportaj yaparsınız. O da içini döksün. Siz her şeyi; ama her şeyi, hem de yalansız dolansız yazmaya hazırsınız. O da çekiştirsin başkalarını. Ne gam! Daha sonra gider, o kişilerle röportaj yaparsınız. Bu kapılar hep birbirinin içinden açılır. Yeter ki siz ilk kapıyı bulun ve önerilerimi akıllıca kullanın. Rica ederim. Teşekkür gerekmez. Yazarlığınız kutlu olsun. Güle güle kullanın.

 
sayfa başına dön
 

POPÜLER OLMAK İSTEYEN YAZAR ADAYINA ÖNERİLER 24

2009’DA (10’DA, 11’DE, 12’DE) BURCUNUZ VE SİZ

• Her yeni yıl, yeni bir başlangıçtır. Her yılbaşında, çoğu uygulanmayacak olsa da yeni kararlar alınır, yeni sayfalar açılır ve herkes yeni yılın onlara neler getireceğini merak eder. Öyle ya, gelen, koskoca bir yıl… Nasıl geçecek, kime ne getirecek, kimlerin önüne ne fırsatlar serecek? Demek ki bu merak da yazar olmaya azimli kişiler tarafından kullanılabilir. Yeni yılda kimleri neler bekliyor? Bunu yazın. “2009 Size Neler Getirecek?” , “Burcunuza Göre 2009”… Sonra yılları değiştirir; aynı kitabı 2010, 2012, 2015 için kullanırsınız. Çünkü yıllar değişir; ama insanların yeni yılla ilgili umutları değişmez. Fallara, burçlara inanmaz görünenlere de sakın kulak asmayın. Burç yorumlarının bulunduğu sayfası açık bırakılmış bir gazeteyi önünde görüp de okumadan geçen kaç kişi vardır? Herkes merak eder. Onları bu meraktan, kendinizi de kitapsız olmaktan kurtarın, yazın. “Astroloji Nedir?” diye başlayın. Bu bilgiyi internetten indirebileceğiniz gibi, piyasada “mebzul miktarda” bulunan kitaplardan da alabilirsiniz. Astrolojinin bilim olup olmadığını sorgulayın. Her ne kadar astrolojide, evrenin merkezinin Dünya olduğu, Güneş’in Dünya’nın çevresinde döndüğü kabul edilmekte ve bu bilgi, Kopernik’in Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğünü kanıtlamasından sonra tümden geçersiz kalmışsa da siz astrolojinin bilim olduğundan asla kuşku duymadığınıza okurlarınızı inandırmalısınız. Buna göre konuşun. Sizin bütün inancınıza karşın inanmayanlar çıkarsa onlara da sözcüğün sonundaki “loji” eki kanıt olarak sunun. Latince “bilgi” anlamına gelen “logos” sözcüğünden türeyen “loji”, astrolojinin bilim olduğunu göstermeye yetmez mi? Yine de kuşku duyanlar, dünyadaki altı buçuk milyar insanın topu topu on iki burç içinde değerlendirilmesini akıl ve bilim dışı bulanlar çıkabilir. Bunlara yükselen burçlardan söz edin. İnsanlar arasındaki kişilik farklarını asıl yükselen burçların oluşturduğunu söyleyin. Bir insanın, kendisiyle aynı gün ve saatte doğan bir başka kişiyle arasında hiçbir fark olamayacağını iddia edin. İnanmıyorsa kendisiyle aynı gün ve aynı saatte doğan kişiyi, altı buçuk milyar insanın içinde, arasın, bulsun. İşin bu yanı sizi hiç ilgilendirmez.

• Sıra burçlara mı geldi? İşinizin bundan sonrası daha da kolay. Sıra malum. Koç burcundan başlar, on iki burcu sıralarsınız. Her burcun uğurlu rengini, uğurlu taşını söylemeyi unutmayın. Uğura, uğursuzluğa düşkünlüğümüz son yıllarda iyice arttı. En akıllı geçinenlerimiz bile uğurdur diye cebinde, boynunda, bileğinde birtakım nesneler taşır oldu. Siz bir burcun uğurlu taşının “ametist” olduğunu söylediğinizde size kim, hangi nedenle karşı çıkacak? Siz birine “Uğurlu rengin mavi.” dediğinizde o kişi kalkıp size itiraz eder mi? Her burcun iş yaşamını, para işlerini, sağlık durumlarını, duygusal ilişkilerini ayrı ayrı anlatın. Ayrı ayrı dedimse hepsine farklı şeyler yazmanız gerekmez. Benzer içerikleri, sözcükleri değiştirerek kullanabilirsiniz. Kitabınızın daha kalın, daha gösterişli olmasını istiyorsanız yılı aylara, hatta günlere bile bölebilirsiniz. Diyelim bir burcun iş yaşamını anlatıyorsunuz. “18 Mart’tan 9 Nisan’a kadar işinizde duygusal olacaksınız.” deyin. Deyin, korkmayın. Burçlara inanıyorsa verdiğiniz tarihlerde gerçekten duygusal davranır; inanmıyorsa zaten ne o tarihleri ne de sizin yargınızı önemser. Diyelim para durumunu anlatıyorsunuz. Belli bir tarih verdiniz: 1 Şubat. Deyin ki, “Finans gezegeniniz Merkür, Plüton’la sekstil açı oluşturacak.” Ne olacakmış? Ya! İşte böyle laflar edin, kimse tersini söyleyemesin. Bir de aralara, kimsenin anlamayacağı birtakım şemalar koyun. Hem kitabınızı zengin gösterir, hem de inandırıcılığınızı artırır. Anlamadığımız şeylere hayranlık duymak bizim eski huyumuzdur. Bu huyumuzdan yararlanın.

• Her burç için kadını ayrı, erkeği ayrı ele alın. Hiç kadınla erkek bir olur mu? Hemen her burcun kadını için, “Çok çekicidir. Kendisine önem verir, bakımlı ve güzel görünmeye çalışır. Güzellik ve zarafet onun için çok önemlidir. İyi bir eş, iyi bir dost olur.” gibi kadınsı laflar edin. Sıra erkeğe geldiğinde biraz daha acımasız davranabilirsiniz. “Kararsızdır. Her konuya karışır. Beğenmediği konularda tavrını hemen ortaya koyar. Aşırı değişken olması onu hesapçı biri yapar.” dediniz diyelim; sakın böyle kalmasın. Hemen bir - iki şey daha ekleyin. Olumsuz yönleri anlatırken, aman ha, kırıcı, yıpratıcı olmayın. Gönül okşayıcı sözler edin. Deyin ki: “İyi niyetlidir, objektiftir, yerine ve zamanına göre davranır.” İki satır önce söylediklerinizle çelişiyormuş. Ne gam! Her insanda insanlığın her hali mevcuttur. Okuyan, nasıl olsa kendisine yakışanı alacak; ötekileri es geçecektir. Kadına ve erkeğe seslendiğinizde mektup üslubunu benimsemeniz sizi daha sıcak, daha içten gösterir. “Sevgili Koç, 2009’da (2011’de, 2017’de…) çok şey yaşayacaksınız.” dediğinizde kim çıkıp da “Yok, ben az şey yaşayacağım.” der ki? Hep böyle, kimsenin karşı çıkamayacağı sözler edin. “İdeallerinizi gerçekleştirseniz de gerçekleştiremeseniz de en iyiyi hak ediyorsunuz ve o yönde olumlu adımlar atacaksınız.” Nasıl? Böyle bir öngörüye, “Ben en iyiyi hak etmiyorum, hiçbir olumlu adım da atmayacağım.” diyen çıkar mı? Her burcun ünlülerini de kitabınıza eklemeyi unutmayın. Şarkıcıların, film yıldızlarının, “ünlü” denince aklınıza gelenlerin burçlarını öğrenin. Ne özellikleri varsa abartarak sıralayın. “Aktif, yaratıcı, cesaretli, gururlu, iradeli ve tutkuludur.” O ünlüyle aynı burçta olan insanlar, “O öyleyse demek ki ben de öyleyim.” diye düşünmezler mi? Düşünsünler, moralleri yükselir, iyi olur. Yeni bir yılda insanlara kötü şeyler söylemenin âlemi yok ki!

 
sayfa başına dön
 
 
 
 
Tüm hakları saklıdır. 2012 © feyzahepcilingirler.com
 
tasarım: pelin hepçilingirler