ÖYKÜLER

 
     
 
TEL KOPAR, CAMBAZ DÜŞER

Gülümsemek değildi. Basbayağı güldü. Elini, “Allah iyiliğini versin!” der gibi salladı ve başını öbür yana çevirdi; ama yüzündeki gülümsemeyi gördüm. Dedim ya, gülümseme değildi. Alay eden, dalga geçen, küçümseyen, hor gören, tepeden bakan, kibirli bir gülüştü. Bastırılmış bir gülüş, çınlaması yutulmuş, balkıması gözlere vurmuş bir kahkaha. Gördüm. Kovamı, bezlerimi aldığım gibi banyoya yürüdüm. Kapattım kapıyı. Ne yani, ben onlar gibi âşık olamaz mıyım? Onlar kadar sevemez miyim? O yaşadığı aşkları ballandırarak anlatırken güzel güzel dinledim ben. Hem niye anlattı ki? Bana ne onun gönül maceralarından? Madem gülecekti, bana niye sordu? Soytarısı değilim onun. İşimi yapacağım, paramı alıp gideceğim. Eğlencelik miyim ben? Onun bacak kadar kızı, daha şimdiden “çıkıyor” oğlanlarla. Ben çıkamadım, inemedim; bilemedim, diyemedim. Kime verdilerse gittim. Buna mı gülüyor? Çıkmaksa süt sağmaya çıktım evden, pamuk çapasına çıktım, tütün kırmaya çıktım gün doğmadan fenerlerle, lüks lambalarıyla, başka çıkamadım. Okula diye çıkamadım, gezmeğe diye çıkamadım. Buna mı gülüyor?

Gönlümce sevemedim, sevdiğime varamadım. Sevmeden vardığımdan iki oğlan doğurdum. Durulmadım. İçim kıpır kıpır. Sait’in hayali belirivermeyegörsün gözümde, yüreğim kurbana götürülen koyun gibi çırpınmaya, elim ayağım titremeye, kaşım gözüm seğirmeye başlıyor. Hâlâ.

Bunca yıl geçmiş aradan, bu çırpınma nedir? Sait beddua mı etti bana? Madem benimle gelmedin, yüzün gülmesin mi dedi? İlendi de o yüzden mi onu aklımdan çıkaramıyorum; yoksa karasevdalara kardım da farkına mı varmadım? “Gel gidelim.” dediğinde cesaret edemedim, edemezdim. Buraları söylediydi o da. Gideriz, evimizi açarız, düzenimizi kurarız dediydi. Demek buralarda yiyecek ekmeğim, içecek suyum varmış. Hüseyin “Hadi!” dediğinde o eski hayalin peşine mi düşüp geldim acaba? Sait’le gelmişim gibi olur mu sandım? Olmaz elbet. Olmadı. Biri nikâhlı kocamdı, korku, ürkü bilmeden, ardımızdan sular dökülüp selametlenerek uğurlandık köyden. Yavuklunla kaçmaya benzer mi hiç? Ardından ağabeylerinle babanın silahlanıp yollara düştüğünü bilerek kaçmaya, dağlar tepeler aşmaya benzer mi? Ama Hüseyin de Sait’e benzemedi. Benzer sandımsa eğer budalalık benimki. O yüzden işte, kaç yıldır buradayım, hâlâ tel cambazı gibi, ipince bir telin üstünde ve boşluktayım. Kendimi dengede tutmaya çalışırken üfürük kadar bir rüzgâr bile yetiyor dengemi bozmaya.

Gülmesini bastıramadığından mı odaya girdi? Şimdi gidip anasına mı anlatır, akşam olup kızının eve dönmesini mi bekler ona anlatıp kahkahayı basmak için. Anlatsın. Ne olmuş! O sordu. “Sen hiç âşık oldun mu?” dedi. Olmadım mı deseydim? Oldum, dedim. Sonra da anlattım. Adını da o sordu; şimdi nerede olduğunu, ne yaptığını, her şeyi öğrenmek istedi. O sordu da anlattım; yoksa yer silerken Sait’i anlatasım niye gelsin?

Adını andım mı hâlâ bir çırpınmadır gelir yüreğime. Elim ayağım buz keser, dilim dolanır, kekeç olur çıkarım. Birileri gönlümü sapan lastiğine taş etmiş; gerdikçe germiş lastiği, ucunu köye kadar vardırmış. Bir koyuverse kim bilir nerelere düşecek, hangi taşlarda paralanacak gönülcüğüm.

Hiç karşılaşmasaydım köyden çıktıktan sonra, bir daha yüzünü görmeseydim… Unutur muydum? Bilmem ki! Belki… Görüyorum ama! Onlar da kalkıp bizim arkamızdan göçmeselerdi buraya; köyde kalsalardı. O zaman görmezdim. Görmeyince de geçerdi bu darlanmalar, tutuşmalar, burnumun direğini sızlatan hasret. Göçesileri varsa başka kente göçelerdi. Aynı köydeniz işte. Bayramda seyranda, düğünde dernekte, doğumda ölümde, mevlitte cenazede karşılaşıyoruz. Karşılaşmadan olmuyor. Ben en çok karısına bakıyorum karşı karşıya geldiğimizde, o dümdüz bana bakıyor. Gözleriyle hatırımı soruyor, bakışlarıyla okşuyor, dokunuyor, öpüyor. Ben karısına bakıyorum; çünkü onun çam kozalağı rengindeki gözlerine bakacak gücüm yok. Çünkü bakarsam tel kopar, cambaz düşer. Çünkü bakamam.

Zaten bakmamalıyım. Başını çeviriverirse Cennet, kocasına baktığımı görmesin diye. Hüseyin nereye baktığımı sezmesin diye. Köylülerimizden biri görür de bunca yıl sonra hakkımızda laf çıkarır diye… Bakmamam gerek. Hasretinden ölsem de yan dönüp, başımı çevirip, yüzümü yere eğip geçiyorum yamacından. Yılların küllendiremediği bu yalazı anlatmaya kalkmam hataydı. Anlatsam da anlamazlar ki! Hele hoppa kızı ne der benim hâlâ eski yavuklumu sevdiğimi öğrense? Oysa o, Gülşen Hanım… Ne güzel anlattı, ne rahat anlattı. Hiç yapmazdı. Nereden çıktı bugün bu eski aşklar muhabbeti? Falancayla çok kısa; ama çok ateşli bir aşk yaşamış, filancanın başkalarıyla ilişkisini öğrenince o da onu aldatmış. Feşmekânla üç yıl birlikte olmuş. Birlikte olmak ne demek? Yatıp kalkmak mı? Köylük yerde bile neler yapardı bizim kızlar. Bunlar haydi haydi… Köyün kızlarıyla delikanlıları da buluşmazlar mıydı tenhalarda? Akçadere’yi aşıp koruluğa kaçtıklarında oynaşıp koklaşmazlar mıydı? Ben yapmadımsa korkaklığımdan. Nasıl anlatırdı Fato? Mememi ağzına dayadım mı kuduruyor salak. Sonra fırlayıp kaçıyorum. Ardımdan koşacak, beni yakalayacak dermanı kalmıyor; yerinden bile doğrulamıyor diye. Yok, benim o kadarını yapmaya cesaretim olmadı da ne bileyim, şöyle sıkıca bir sarılsaydı bana, bir kucaklaşsaydık. Öpüşseydik Sait’le. Hüseyin öpüşmeyi bilmez; belki o biliyordur. Hüseyin’inkinin öpüşme olmadığını da yeni yeni kavradım. Filmlerde, dizilerde öpüşmeleri gördükçe... Yoksa Gülşen Hanım gibi, sevgililerim mi olmuş; bir de ne diyor o, flört mü, öyle bir şey, flörtlerim mi olmuş? Nereden bileceğim? Benim görüp göreceğim Hüseyin. O da öpüşmeyi bilmiyor işte. Beraber bakıyoruz televizyona, o kadar film seyrediyoruz. Öğrense ya. Yok, öğrenmiyor. Öpüyorum diye, dudaklarını yapıştırıyor dudaklarıma, bastırıyor. Nefes alamıyorum. Tek, olan bu...

“Bitmedi mi salon daha?” diye sesleniyor içerden. Gülşen Hanım. “Gel” diyor. “Gel bak, annem sana ne anlatacak?”

Büyükhanım… Bak, onun adını bilmem. Nasıl öğreneceğim ki Gülşen Hanım “anne” der, kızı “anneanne”. Adını bilmem de şart değil ya! Ne anlatacakmış? Bana anlatacak nesi olur koca kadının?

“Hadi bize birer kahve yapıver.” diyor Gülşen Hanım. Bu muymuş istediği? Ana - kız oturup kahve içecekler diye beni işimden alıkoyuyor. Eve gidince yemek yapacağım daha. Alışverişi de giderken edeceğim; evde yemeklik namına bir şey kalmamış.

Yer bezini kovanın içine salıp mutfağa giriyorum. Hani bir şey anlatacaktı?

“Gel, otur.” diyorlar kahvelerle odaya girdiğimde. “Kendine yapmadın mı?”

A - a! Kendime de mi yapaydım? “Demediniz ki öyle bir şey!” diyemiyorum. “Ben kahve içmem.” diyorum onun yerine.

“Otur, otur.” diyor yaşlı kadın. “Bak sana ne anlatacağım.” Sonra bir masala başlar gibi, oturuşunu değiştiriyor, arkasına yaslanıyor, derin bir soluk alıyor ve başlıyor:

“25 sene oluyor. Belki fazla. Birine deli gibi âşık oldum. Evli barklı kadınım ha! Boyumca çocuklarım var. Ama aşk bu! Ne koca dinliyor ne çocuk. Adam ‘Gel!’ dese gözüm hiçbir şeyi görmeyecek, koşup gideceğim. O da evli. Üstelik karısı yakın arkadaşım. Birbirimize gidip geliyoruz. Birlikte piknikler yapıyor, eğlencelere gidiyoruz. Yemekli toplantılarımız oluyor. Çocuklarımız arkadaş. Bizse kimselere belli etmemeye çalışıyoruz; ama deli divane âşığız birbirimize. Aşk, korkuyu yenermiş. Öyle derler. Biz de korkuyoruz; ama gizli gizli buluşmaktan da geri durmuyoruz. Ah o buluşmalar! Bir düşün. Yakalansak kıyamet kopacak. Hem onun evinde hem bizimkinde. Ama nefsimize hâkim olamıyoruz. Sözümüzü bir türlü geçiremiyoruz kendimize.”

Güzel güzel dinlemek var; ama huylandım bir kere. Soluklanmak için durduğunda,

“Niye anlatıyorsunuz bunları bana?” diye sordum.

Durdu yaşlı kadın. Kafasında toparlamaya çalıştı sanki söyleyeceklerini; sonra vazgeçip dümdüz söylemeye karar verdi anlaşılan:

“Sen demin Gülşen’e anlatırken sevgilini, utanıp içeri kaçmışsın ya, sevdadan utanılmaz demek için anlatıyorum.”

Neredeyse kendiliğinden,

“Utanıp içeri mi kaçmışım?” diyorum.

“Kaçtın ya,” diyor Gülşen. “Gidip banyoya saklandın.”

“Yok, ben utandığım için kaçmadım.”

“Ya niçin kaçtın?”

Güldüğün için, alay ettiğin için, beni küçük gördüğün için, diyemiyorum. Yutkunurken,

“Hiç.” diyorum yalnız.

Söyleyecek söz bulamadığımı görünce atılıyor Gülşen.

“Bak, gördün mü?” diyor. “Utanmışsın işte.”

Kızmamam lazım, biliyorum. Yaşlı kadına dönüyorum, bu kez sadece ona ve tane tane anlatıyorum:

“Evlenmeden önce bir sevdiceğim vardı, evet. Ama evlendim ve bitti hepsi. O da evlendi. İkimiz de çoluk çocuğa karıştık. Aklımı sevdaya verecek durumda mıyım ben? Tek derdim geçim.”

“Niye sevdiğinle evlenmedin? Vermediler mi?”

Büyük ana soruyor. Kızına anlatmıştım sabah. Bir de buna mı anlatacağım şimdi?

“Vermediler.” diyorum.

Bizim oralarda aşkın çok çeşitli adı vardır; ama dili yoktur. Söyleyemediydim ki Sait’i sevdiğimi. Kime diyeydim? Kim dinlerdi beni? Sevda kalbin en derininde saklanır bizim bildiğimiz, inandığımız. Hayalle beslenir, düşle çiçeklenir. Dile düşürmek yere düşürmektir sevdayı, kirletir. Bunlara niye anlatayım ki şimdi bunları?

“Sevmek başka, evlenmek başka.” diye kestirip atıyorum.

“Unuttun mu peki?” Bunu soran Gülşen.

“Unuttum.” diyorum. “Unutmayaydım da ne yapaydım?”

Bilmez ki! Kimse bilemez! Ne şimdi ağzımdan laf almaya çalışan Gülşen karısı ne her gece koynuna girdiğim Hüseyin. Kim bilebilir gözüm açıkken bile Sait’i düşlediğimi. Hâlâ.

Büyük hanım bir soru öncesine takılı kalmış:

“Niye vermediler?”

“O zaman işsiz diye vermediydi babam.” diyorum.

“Kader işte!” der gibi de ekliyorum:

“O zamanın işsizinin şimdi işi var, o zamanın işlisi şimdi işsiz.”

İkisinde de sözün beklenen noktaya geldiğini hissettiren bir heyecan. Biri:

“Çalışmıyor mu kocan?” diye soruyor; öteki Sait’in ne iş yaptığını öğrenmek istiyor. İkincisi Gülşen. Sabah telin koptuğu noktaya geldik işte.

İkisinin sorusunu tek solukta cevaplıyorum:

“Kocam çalışmıyor; eski sevdalımın maaşlı işi var.”

Sabahleyin de sözün burasında, “Gül gibi işi var.” dediydim de güldüydü kendi dikenlerince dalanasıca Gülşen Hanım. İş tabii! Beğenemedin mi?

Bunlar önceden konuşup anlaşmışlar mı aralarında? Eğleniyorlar mı benimle? Bu kez yaşlı kadın soruyor:

“Nerede çalışıyor?”

“Belediyede.” diyorum ve der demez anlıyorum. Bekledikleri cevap bu değil. Onlar kendilerine gülünç gelen mesleği duymak istiyorlar. Başımı kaldırıp sırtımı dikleştiriyorum. Bir anasının, bir kızının gözlerinin içine bakarak,

“Belediyede çöpçü olarak çalışıyor.” diyorum. “Size gülünç mü geldi? Sırtını devlete dayamak sayılır. Üç kuruş kazanacağım diye el âlemin maskarası olmaktan iyidir. Gülünecek bir yanı yoktur. ”

Kahve boşlarını alırken “Gülsene yine.” diyorum Gülşen Hanım’a. Sesli demiyorum; ama o, sesli demişim gibi ne dediğimi duyuyor.

“Şunları yıkayayım, sizin maceranın sonunu dinlemeye geleceğim.” diyorum büyük hanıma da. “Anlatacaksınız değil mi?”

 
sayfa başına dön
 
STEPHAN’IN DÜKKÂNI

“Bugün bir ara uğrayıp senin ayakkabıları alalım Stephan’dan” dedi Faruk. “Ben markete gidip geldikten sonra çıkabiliriz. Senin başka bir programın yoksa…”

Benim ne programım olacak? İş arıyorum; ama kendi başıma arayamıyorum. Hep Faruk’un yardımı gerek. Onun işte olduğu zamanlarda öylece oturuyorum. Yemek yapmayı becerebilsem hiç olmazsa geldiğinde sıcak bir yemek bulacak evde. Ev işlerinden anlamam ki hiç! Biraz ortalığı topluyorum, o kadar! Sonrasında onu bekliyorum. Gelsin, çıkalım, iş bakalım, sağa sola telefonlar etsin, görüşme ayarlasın… Ne iş yapacağım; onu da bilmiyorum. Tam, “Ne iş olsa yaparım ağabey!” durumu. Ne iş olsa yapabilir miyim? Yapmak zorundayım. İşin iyisini seçecek, kötüsüne burun kıvıracak lüksüm yok. Karım bir an önce iş bulmamı, para göndermemi bekler. Babam bıraktığım borçları ödeyecek parayı gözler. İnşaatta çalışırım, bir yerde getir götür işlerine bakarım. Dil bilmeden çalışılabilecek ne iş olursa hepsine talibim; ama Türkiye gibi olmuş burası da. Nereye gitsek, nereye başvursak cevap aynı: İş yok. Kimileri, “Geçen hafta gelseniz olurdu.” / “Keşke dün uğrasaydınız” gibi laflar etmiyor mu? İşi hep ucu ucuna kaçırmışım gibi hissediyorum kendimi. Oysa geçen hafta gelsek de dün uğramış olsak da aynı lafları duyacaktık; biliyorum.

Faruk’un ayakkabılarıyla geçirdiğim bir haftada epey rahat ettiğimden olmalı, kendi ayakkabılarımın tamircide olduğunu unutmuş gitmişim. Zaten pençe görmüş, eski ayakkabılardı; birinin altının delindiğini, öbürünün burnunun patlamak üzere olduğunu fark edip tamir ettirmeyi, bu süre içinde onunkilerle idare etmemi Faruk önerdi. “Ayakkabı var oğlum. Bak aynıymış da ayaklarımız. Giy işte!” diye ısrar etti.

Bir hafta oluyor, birlikte gittik tamirciye. Stephan uzun süre kimseyle konuşmamışların açlığı içindeydi; günlük laflama ihtiyacını bizimle giderdi. Faruk’la tanışıklıkları epeyce eskiymiş anlaşılan. Uzun uzun sohbet ettiler. Havadan sudan konuşmuşlar Faruk’un dediğine göre. Ben nasıl olsa anlamıyorum diye öylece etrafa baktım durdum. Almanya’da ayakkabılar eskiyince atılır sanırdım. Arabaların bile üç - beş yıl kullanılıp hurdaya çıkarıldığını duyardım Türkiye’deyken. Ayakkabı tamir ettirmekle kim uğraşır diye düşünürmüşüm demek. Bizdeki gibi bir ayakkabı tamircisi görmek garibime gitti. Stephan’ın dükkânı, caddeye bakan; ama içerisini de gösteren kocaman bir göz gibiydi. Pencerenin arkasındaki tezgâhın gerisinde ayakkabılar, çizmeler, botlar salkım saçak… Naylon torbalara tıkıştırılmış ayakkabılar; gelişigüzel istiflenmiş, çoğu siyah erkek ayakkabıları; topuklu - topuksuz, tokalı, fiyonklu, renkli, parlak kadın ayakkabıları iki yana dizilmiş rafların üstünü boydan boya kaplamış. Stephan’ın önünde, asıl renginin ne olduğunu kimsenin tahmin edemeyeceği, boyalarla, çirişlerle garip bir resme dönüşmüş, dizlerine kadar inen bir önlük… Dükkân çok küçük; geriye doğru iyice daralıyor ve arka taraftaki başka bir bölmeden kirli bir perdeyle ayrılıyor. O perdenin altından önce ayı büyüklüğünde bir köpek çıktı. Stephan bizi onunla tanıştırmayı ihmal etmedi. Adını söyledi, cinsini söyledi, yaşını söyledi. Köpekle ilgili hiç de merak etmediğimiz pek çok bilgiye ulaştırdı bizi. Faruk’la konuşmaya kısa bir ara verip köpeğe de bir şeyler anlatıyor; ne söylediğini dönüp bir de Faruk’a aktarıyordu. Perdenin sonraki hareketlenmesinde Stephan’ın ikisi gibi bir kadın göründü. Mavili, yeşilli, iri çiçek desenli bir elbise vardı üstünde. Stephan’ın önlüğü gibi değildi giysisi, temizdi. Karısıymış. Stephan, köpekle ilgili pek önemsediği tanıştırma törenini karısı için yapmadı. Kadın bize selam verir gibi yarım ağızla gülümsedi, yana geçti. Tombul bacaklarının duruşundan orada bulunduğunu tahmin ettiğim bir koltuğa oturduğunu anladım. O zamana kadar söylediklerinden köpekle ilgili olanlar dışında pek bir şey çevirmemişken sohbetin bir yerinde Faruk,
“Bak, ne diyor.” dedi.
“Ne diyor?” dedim.
“En önce sizi gönderirler.” diyormuş.
“Niye bizi göndersinler?”
“Ekonomik krizi kastediyor.” diye yorum yaptı Faruk.

Yabancılığımız yüzümüzden okunuyormuş gibi, adam önce Faruk’a, en çok da bana baktı. “Siz yabancı değil misiniz?” Diyelim benim yabancı olduğumu onun bilmediği bir dilde konuşmamdan anladı. Faruk’la kim bilir kaç zamandır tanışıyorlar. Su gibi Almanca konuşuyor Faruk; otuz yıldır burada. Onu da yabancı mı sayıyor hâlâ?

“Ekonomik krizi biz mi çıkardık?” dedim.
“Yok,” demiş adam yanıt olarak. “Siz çıkarmadınız; ama Almanlar bile iş bulamazken işsizliği önlemek için önce yabancıları harcayacak Merkel.”

Ekonomik dar boğazdan çıkış programını Başbakan Merkel ile birlikte hazırlamışlar sanki. Merkel bile her şeyin kendi çizdiği çerçeve içinde yürüyeceğinden Ayakkabı Tamircisi Stephan kadar emin değildir. Bir bildiği varmış gibi konuşuyor. Yüzündeki ifadeye bakınca Merkel’den özel bir haber aldığı, bunun güveniyle konuştuğu sanılır. O kadar inandırıcı! Geri gönderirlerse Türkiye’de ne yapacağımı o saniye düşünmeye başladım. Bu adam bir şey bilmese bu kadar kesin konuşmaz. Nasıl dönerim Türkiye’ye, hangi yüzle? Ya Faruk? Onun durumu daha zor. Türk yurttaşlığından çıkarılalı yıllar olmuş. Onun durumunda olup dönmeye kalkanların daha sınırda yakalanıp hapse atıldıklarını herkes biliyor. Otuz yıl önce cezaevine girmemek için sahte pasaportla kaçıp gelmiş buralara. Stephan’ın gevezelik ettiği günden yalnızca bir gece önce o serüveni yeniden anlatmış; o korku dolu kaçışı an an yaşatmıştı bana. Yakalanan arkadaşlarından birinin onun adını vermesinden sonra, arandığını öğrenince kaçıp sığındığı Ayvalık’taki baba evinde her saniyesi bir uğursuzluk beklentisiyle geçen ayları kendisi de yeniden yaşamış, anlatırken zaman zaman göstermemeye çalışarak gözlerini silmişti.

Baba evinin, aranan biri için hiç de güvenli bir yer olmadığını gider gitmez anlamış; ama çıkış yolu bulması epey uzun sürmüş. Yer değiştirerek akraba evlerinde kalmış bir süre. Böyle de olmayacağını anlayınca kökten bir karar vermiş. Ağabeyine pasaport çıkartmış. Birbirilerine benzeyen iki kardeş olmalarından yararlanarak onun pasaportuyla yurt dışına kaçmayı tasarlamış. Her yerde güvenlik kontrolü yapılan, kimlik sorulan günlermiş o günler. Kalkıştığı işin ağabeyinin başını da belaya sokabileceğinin bilincindeymiş; ama pek başka bir çaresi de yokmuş. Annesi babası arka çıkınca, ağabeyi de kabul edince cesareti artmış. Ağabeyinin pasaportuyla, onun adıyla, o olarak ayrılmış Ayvalık’tan. Babasının balıkçı arkadaşlarının yardımıyla Midilli’ye geçmiş önce. Orada yalnızca birkaç hafta kalmış. O birkaç haftayı da diken üstünde; hep yakalanma, geri gönderilme korkusuyla geçirmiş. Midilli’de kalmak, yaşamını orada sürdürmek niyetinde değilmiş zaten. Orayı Avrupa’da bir ülkeye geçmek için basamak olarak kullanmayı düşünüyormuş. Ayrıca Midilli’nin hemen karşı kıyıda olması da güven içinde yaşamasının en büyük engelini oluşturmaktaymış. O, karşı kıyının Ayvalık olduğunu düşündükçe Ayvalık’tan bakanın da orada olduğunu anlayabileceği gibi saçma bir korkuya kapılmış. Şimdi anlatırken “aptalca” buluyor; ama o günlerde kim bilir nasıl yaşadı bu duyguyu? Öyle ya, pasaportun kendisine ait olmadığı, aranan bir kanun kaçağı olduğu her an ortaya çıkabilirdi. Çıktığı anda da yalnız kendisi yanmaz; ağabeyinin başını da yakardı. Suçluya yardım etmekten sahteciliğe kadar kim bilir neler bulur yakıştırırlardı ağabeyine. O zaman anne babanın perişanlığına ağabeyinin çoluk çocuğununki de eklenirdi. Midilli’den Selanik’e geçince epeyce rahatlamış. Hatta Almanya’ya ya da Fransa’ya gitmekten vazgeçip hep Selanik’te kalmayı ciddi ciddi düşünmüş o ara. Çalıştığı kahvehaneye gelip giden yaşlı Rum mübadillerle yarı Türkçe yarı Rumca sohbetler sayesinde Ayvalık’taki çocukluktan kalma Rumcayı ilerletme şansı bile bulmuş.

Nasıl da heyecanlanıyordu anlatırken. Almanya’ya gidişini, trendeki her kontrolde yüreğinin nasıl ağzına geldiğini, yüzüne dikkatle bakıldığı anda her şeyin anlaşılacağı korkusunu, bu korkuyu yeniden yaşamamak için, her yeni kontrolde kaçıp tuvalete sığınma isteğini anlatırken yüzünün rengi değişiyor, elleri titremeye başlıyordu. Otuz yıl sonra anlatıldığında bile bu hale getiriyorsa insanı kim bilir nasıl yaşandı o yolculuk! Almanya, ayrı bir serüven… Siyasi sığınma isteği kabul edilinceye kadar mülteci kampında yaşadıklarını, orada tanıdığı insanları, renkleri, ırkları, dinleri, dilleri ayrı insanların aynı amaç için, “iltica talepleri”nin kabul edilmesi, geri gönderilmekten kurtulmak için kendi dinlerinde, kendi dillerinde ettikleri duaları nasıl canlı, nasıl soluk aldırmayan bir heyecan yaşatarak anlattı o gece. O kampta tanıdıkları içinde hâlâ görüştüğü kişiler varmış. Almancayı öğreninceye kadar Selanik’te pekiştirdiği Rumca çok işine yaramış. Türkler kadar Yunanlarla da arkadaşlık etmiş orada; onlardan da dostluk görmüş hep. “Acıyla pekiştirilen dostluk kolay eskimez.” dedi bunu söylerken. Benim acı günlerimden geriye kalan ise, hiç dostum olmadığı gerçeği. Belki ben de yeteri kadar dostluk göstermedim kimseye; ama ben çaresizlik içinde kıvranırken değil elimden tutan, bir çıkar yol gösteren bile olmadı.

Faruk’tan gördüğüm dostluğu, şimdiye kadar kimseden görmedim ben. Almanya’daki tek tanıdık oydu. Türkiye’de tutunacak dalım kalmadığında benim değil, annemin aklına geldi ilkin. Olurdu, olmazdı, tartıştık epey. “Yaz, bir sor.” dedi annem. Nasıl utandım o mektubu yazarken. Yolda görsem tanımayacağım birinden yardım istiyordum. Beni evine kabul edip edemeyeceğini, iş bulmama yardım edip edemeyeceğini soruyordum. İhtiyacım olmadığı zamanlarda sadece anamın halasının oğluydu Faruk. Onun zor zamanlarında gerçi çocuktum; ama yetişkin de olsam başımı belaya sokacağını düşünüp selam bile vermezdim herhalde. O zamanlar ailece “vatan haini” bellemiştik Faruk’u. Evde, “Kim bilir o da ne haltlar karıştırmıştır. Durup dururken hapse tıkmaya kalkmazlar adamı.” diye konuşulduğu dün gibi aklımda. Sonra sonra anlaşıldı o çocukların vatan sevgisinde bizden ileri oldukları, başlarını belaya sokan işlere hep kendi insanlarına daha iyi bir gelecek kurmak için kalkıştıkları. Faruk’un akrabası olmak bile tehlikeliydi o zamanlar. Büyük halanın evi basıldıkça bizimkiler, “Ne işler açtı ailesinin başına!” diye Faruk’a kızdı durdu. Ama Faruk ne yaptı? “İmdat!” dediğimizde adıyla, adresiyle, imzasıyla davet mektubu hazırladı, gönderdi. Böylece davet edilerek gelmiş oldum Almanya’ya. Faruk’un siyasi arkadaşlarından biri değilim. Siyasetle hiçbir zaman, hiçbir ilişkim olmadı. Varlığının farkında olmadığı bir akraba çocuğuyum. En son 10’lu yaşlarında gördüğü, büyük olasılıkla adını bile hatırlamadığı bir akraba çocuğu. Yine de evini açtı bana; yapabileceğim işleri soruşturdu. Benim için uğraşıyor, didiniyor. Evine, yemeğine, her şeyine ortak etti beni. Ayakkabılarına bile.

Davet mektubuna rağmen beni canımdan bezdirecek zorluklarla çıkardığım turist vizesi buraya gelmemi sağladıysa da burada iş bulmamı, çalışmamı, para kazanmamı sağlamayacak. Bunları göze almıştım. Büyük zorluklarla karşılaşacağımı tahmin ediyordum. Bilmediğim, ne yapacağım, nerede, nasıl iş bulacağım. Her şeyin en kötüsüne hazırlıklıydım. Faruk beni evine kabul ettiğine pişman olabilirdi. İki gün sonra surat etmeye, ağırlık yaptığımı hissettirmeye başlayabilirdi. Parklarda sabahlayacaktım o zaman. Geri dönmeyecektim. Asla. Ancak polis marifetiyle yakalanıp sınır dışı edilirsem… O kadar zavallı duruma düşersem… Hiç başka çarem yok. Mali kriz, benim dükkânı açmamı beklermiş gibi patladı. Daha kendisi gelmeden yıkıldım. Söylentisi yetti beni yıkmaya. Henüz ayağa bile kalkamamıştım çünkü. İşi oturtmaya çabalıyor; sendeliyordum. Bir yandan da Çin malları ortalığı sarmaz mı? Kim uğrar artık zücaciye dükkânına? Malları eve taşıdım; hanımın bütün söylenmelerine karşılık küçücük evde bir oda, satılma şansı artık kalmayan vazolar, çay bardakları, porselen tabaklar tarafından işgal edildi. Senetler elimde patladı. Gırtlağıma kadar borca battım. Borçlarımı ödemem için para bulmam gerek, para yok. İş bulmam gerek, iş yok. Gemileri yakıp geldim Almanya’ya. Geri dönemem. İyi ki çocuğum yok. Onu bırakıp gelmek daha da koyardı adama.

Öylece oturup kalmışım pencerenin önünde. Anahtarın kilidin içinde dönme sesiyle irkildim. Faruk gidip döndü mü? Ne çabuk! Ne kadar zamandır oturuyorum ben burada? Ayaklandım. Gidip alışveriş torbalarını almalıyım elinden. Hiç olmazsa bunu yapmalıyım.

“Döndün mü?” dedim laf olsun diye.
“Döndüm,” dedi. “Hem de iyi bir haberle döndüm.”
Yüzüne dikkatle baktım. Sevinçliydi gerçekten, yüzü aydınlıktı.
“İyi haber?” dedim. “Yoksa…”
“Evet” dedi. “İş buldum sana.”
Elindeki torbaları almayı unutup heyecanla kucakladım onu.
“İş ha! Yaşa sen. Harikasın. Büyüksün.”
“O kadar heyecanlanma,” dedi. “Küçük bir iş. Parası az, külfetli; ama iş işte. Şimdilik. Baktım, marketin camında bir ilan. Eleman arıyorlar. Sordum soruşturdum. Gelen kamyonları boşaltmak, sebze, meyve kasalarını depoya taşımak, her türlü malı indirmek için ‘vasıfsız’ işçi arıyorlarmış. Konuştum; senin adına anlaştım bile sayılır. Ücret düşük. Ama dedim ya! Şimdilik.”

İş iştir. Büyüğü küçüğü olur mu hiç? Taşırım. Dünyayı taşırım sırtımda. Yeter ki iş olsun. Bir daha kucakladım Faruk’u. Elinden torbaları almak neden sonra aklıma geldi.

“Sonra yerleştiririz onları,” dedi. “Şimdi hazırlan, çıkalım. Önce markete uğrayalım. Yarın işe başlıyorsun. Görün birbirinizi, tanışın. Sonra da Stephan’dan ayakkabılarını alırız.”

İki dakika sonra kapıdaydık. Yarın ha! Heyecandan içim içime sığmıyor. Market çok yakınmış. Köşeyi döner dönmez, hemen oradaki büyük market. Büyük olması iyi. Çok iş çıkacak demektir bana. İyi olacak. Her şey çok iyi olacak.

Emrinde çalışacağım adamla tanıştırdı Faruk. İri yarı bir adam. Gök gözlü, kumral. Yüzü kıpkırmızı, göbeği bira göbeği. Çocuk gibi kaldım adamın yanında. Adam da sırtıma bir şaplak atıp gülümsedi. Bu iyiye işaret. Neler konuştuklarını Faruk anlatır bana sonra. Adamın yüz ifadesinden çıkardığım, benim işin olduğu. El sıkıştık, ayrıldık oradan.

“Yarın saat 06.00’da burada olman gerekiyor. Mal getiren kamyonlar erken gelirmiş. Öteki işçilerde anahtar varmış. Depoyu ve dükkânı onlar açacaklar. Öğle yemeğin buradan. İş olmadığı zamanlarda arkadaki odada dinlenebilirmişsin. 6’da işe başlamak biraz zor gelecek ama. Ne dersin?”
“Gelmez gelmez,” dedim ben. “On gündür yatıyorum. İyice hamlaşmadan çalışmaya başlamam iyi olacak.”

Üç kuruş da olsa razıyım. Çok çalışır, göze girerim daha sonra. Belki başka yerlerde başka görevler verirler. Yükseltirim kazancımı. Babam borçlarımı ödemeye başlar. Pakize’ye para gönderirim. Borçlar ödendikten sonra dönerim Türkiye’ye. İyice alışırsam? Burada kendi yaşamını kurmuşlardan dönen az. Belki ben de düzenimi kurarım burada. O zaman Pakize’yi yanıma aldırmanın yollarını ararım. Şimdilik birinci görev, dili öğrenmek. Dil öğrenmeden olmaz. Adamların ne dediğini, benden ne istediklerini hemen anlamalıyım. Faruk yanımda olmayacak bundan böyle. Tek başımayım. Belki aynı markette çalışan başka Türkler de vardır. Ne iyi olur öyle olsa. Almancayı sökünceye kadar destek olurlar bana. Ben de çabalarım. Faruk’un getirdiği kitaplar var. Akşamları ders çalışır gibi okurum onları, ezberlerim. Olmadı kurslar varmış. Onlardan birine yazılırım. Kısa sürede öğrenirim Almancayı. Hem bütün gün Almanca duyacağım zaten. Öğrenmez mi insan? O kadar kafasız mıyım?

Stephan’ın dükkânı yakın. Şu sokaktan öteki caddeye çıkacağız, o kadar. Yürüme mesafesi. Faruk bir şeyler anlatıyor yürürken; ama ben onu dinleyemeyecek kadar heyecanlıyım. Yarın yeni bir gün. Yarın yeni hayatımın ilk günü. Başım yerden kalkacak. Omuzlarım dikleşmeye başladı bile. Başka bir insan olarak yürüyorum şimdi. Geçen gelişimizde nasıl da süklüm püklüm geçmiştim bu yollardan. Etrafıma bakmaya bile çekiniyordum. Başım önde, omuzlarım düşük. Çaresiz, yoksul, sığınmış, parasız… Şimdi umut sığmıyor içime, taşıyor; ta Türkiye’ye kadar gidecek serinliği, maviliği.

Caddeye çıktık. Stephan’ın dükkânı? Tam karşıda olmayacak mıydı? Şapkacının sırasında, kırtasiyecinin yanında. Caddeye açılan o kocaman gözün üstüne kara bir kepenk, gözkapağı gibi inmiş. Göz kapalı. Artık dışarıyı görmüyor, içeriyi göstermiyor. Neden acaba? Dükkânı kapatmak için erken bir saat. Geçen sefer daha geç bir saatte gelmiştik, açıktı. Ne olmuş olabilir? Köpeği mi öldü? Karısı mı hastalandı? Yoksa kendisi?..

“Sorarım ben şimdi.” deyip kırtasiye dükkânına giriyor Faruk. Çıkmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Stephan denen adam bilmiş bilmiş konuşup nasıl da sinirlendirmişti beni geçen sefer. Yok, ekonomik krizmiş; yok, önce bizi gönderirlermiş. Onun tuzu kuru tabii. Topun ağzında biz varız. Bizi kapı dışarı ederlerse sanki kriz bitecek, herkes mutlu olacak. Mutluluğun önündeki tek engel biziz.

Faruk çıkıyor dükkândan.
“Ne oldu?” diyorum heyecanla. “Neredeymiş? Nesi varmış? Hasta mı?”
“Kapatmış,” diyor Faruk. “Dükkânı tümden kapatmış.”
“Kapatmış mı? Niye?”
“Mali kriz yüzünden.”

Mali kriz! Hani bizi vuracaktı en önce! Yanılmışsın Stephan Efendi. Fena halde yanılmışsın.

Yok, üzülmüyor değilim. O da bizim gibi, ekmeğini kazanmaya çalışan biri. Yoksul. Şimdi ne yapacağını, geçimini nasıl sağlayacağını düşünüyorum; ama o bilmiş tavırları, Merkel’in başdanışmanı pozları aklıma geldikçe gülmemi bastıramıyorum. Faruk da katılıyor bana. Biz iki Türk, Stephan’ın kapalı dükkânının önünde kahkahalar atıyoruz.

Ayakkabılarım neden sonra geliyor aklıma.
“Ayakkabılarım ne olacak peki?”
“Üzülme. Zaten eskiydiler,” diyor Faruk. “Yenisini alırsın. Unuttun mu, işin var artık.”

 
sayfa başına dön
 
KİBİRLİ BİR KÜÇÜKHANIM

“Size her bayram gelirdik,” dedi Levent. “Babam akrabaları içinde en çok büyük halasını severdi. O yüzden bayram ziyaretlerine hep anneannenden başlardık.”

Şimdi oturmuş bu güzel yaz akşamının tadını çıkarmak varken, bayram ziyaretlerini anımsamak, “Neydi o eski bayramlar!” muhabbetine girmek hiç mi hiç gelmiyor içimden. İyi de ne konuşacağız Levent’le? Yıllarca görüşmemişiz. Onun yanında benim ilk kez gördüğüm karısı, benim yanımda, Levent’in “Enişte, enişte” diye diye zorla yakınlık kurmaya çalıştığı kocam. Gerçi çocukken de pek arkadaşlık etmişliğimiz yoktu Levent’le. Bayramdan bayrama görüşmeyle arkadaş mı olunurmuş? Sonra o bayram görüşmeleri de bitti. Yollarımız tümden ayrıldı, uzaklaştı birbirinden. Birkaç telefon görüşmesi, birkaç elektronik haberleşme sayılmazsa bu bayrama kadar da kesişmedi bir daha. Başka başka şehirlerde yaşadık, başka başka şehirlerde yaşlandık. İkimiz de bayramı, çocukluğumuzun geçtiği bu sahil kasabasında geçireceğimizi, demek ki görüşme olanağı bulabileceğimizi fark etmesek görüşeceğimiz de yoktu. Madem bayramda buradayız, görüşelim bari, dedik. Dedik de araya girebilecek uzun suskunlukları pek hesaba katmamışız Ben karısının yerinde olsam sıkıntıdan patlamıştım şimdi. Eşime bakıyorum. Konuşacak konu arıyor; ama pek bulamıyor galiba. Biz çocukluğumuzdan birtakım kırıntıları anımsamaya, anımsayarak yeniden yaşamımıza katmaya çalışırken onlar utangaç utangaç birbirilerini süzüp duruyorlar. Başka ne yapsınlar? Buraya yabancı, birbirilerine yabancı, bizim anılarımıza yabancı... Bizim durumumuz da farklı değil.
Hatır sormalar bitti, çocuklar konuşuldu; akrabalardan yaşayanların kulakları çınlatıldı, ölenlere rahmet gönderildi; şimdi ne konuşulacak?

İnsan çocukluğunu bulsa bulsa bir başkasının zihninde kalan anı kırıntılarında bulabilirmiş. Levent’te bu kadar kırıntı bulacağımı sanmıyordum doğrusu. Atmamış, biriktirmiş çocukluğunu. Özlemle anımsıyor; anımsarken gözleri parlıyor. Oysa ben daha çok, yıllar Levent’ten ne almış, vermişse ne vermiş, bunları görmek için heveslenmiştim bu buluşmaya. Kuzense kuzen de yıllar boyu görüşmemiş; görüşmek ne, hiç karşılaşmamış insanlar bir araya geldiklerinde bıraktıkları yerden başlayamıyorlarmış meğer. Yaşamlarımızın çakıştığı tek ortak nokta çocukluk olduğuna göre o günlere dönmeye çalışılacak, o unutulmaz çocukluk coşkusu yeniden köpürtülecek. Aman aman, herkes de nasıl bayılır çocukluğunu özlemle anımsamaya! Herkesin çocukluğuna dönmek istemesi şart mıdır?

Levent’e bakıyorum. Anneannemi ziyarete geldikleri bayramlardan söz ederken sanki yaşıyor o günleri. Karısı, anlayışlı bir sevecenlikle süzüyor Levent’i. Öyle ya, kocasının sevinç dolu çocukluk günlerine dönmeye hakkı var. Anımsayacağı her ayrıntıyı, anlatacağı her olayı yapmacık bir heyecanla dinlemeye hazır. “Anlat kocacığım, anlat açılırsın.” diyen gözlerle, her anıya kafa sallamaya hazır bekliyor. Popüler bir ezgiyle çalan cep telefonunu, kocasının anımsama heyecanına gölge düşürmekten kaçınarak büyük bir dikkatle çıkarıyor çantasından. Sesini alçaltmayla yetinmeyip eliyle ağzını kapatarak konuşuyor. Oğluymuş arayan. Ne zaman döneceklerini soruyordur herhalde. Belki de “Nereden çıktı bu akraba ziyareti? Biz tatil yapmaya gelmedik mi buraya?” diyordur. Sakinleştirmeye, gönül almaya ayarlı bir sesle konuşuyor annesi. “Saat veremem, yakında döneriz.” diyor. Aklı kocasında ve bizdeymiş de bu telefon münasebetsizlik etmiş gibi bir hoşnutsuzlukla atıyor çantasına telefonu.

Cep telefonunun hayal bile edilmediği zamanlardı. Telefonlu tek evin bulunduğu mahalle şanslı sayılırdı. Özlediğiniz birileri varsa kalkar giderdiniz; haber vermek gerekmezdi. Çok sık görüşmeyen akrabalar da bayramlarda görüşürlerdi. Leventlerle görüşmeler böyleydi işte. Söylediği gibi, her bayram gelirlerdi gerçekten. “Çamlık’ta oturuyorlar, sık sık gelemezler.” derdi anneannem; toz kondurmazdı onlara; ama benim zihnimdeki karşılıkları hep aynıydı: “anneannemin zengin akrabaları”. Kurban bayramlarında en büyük parça et onlardan gelirdi. Erkeği olmayan bir evdi bizimki. Bir yaşlı kadın, biri çocuk, iki kız. En büyük sevap bizden kazanılırdı. Anneannemi de çok sevindirirdi kurban etleri. Dedem ölmüştü, dayım askerdeydi. Ne uzun sürerdi askerlikler o zaman. Askerlik dönüşü dayım hemen evlendi zaten. Her bayramın bir hafta öncesinden temizliğe başlanmasının nedeni hep Sami Beylerdi. Daha hatırlı bayram ziyaretçilerimiz yoktu çünkü. Bilirdik ki bayramda anneannemin elini öpmeye kimse gelmese karısını, oğlunu alıp Sami Bey gelir. Sanki bayramlarda ev ve biz, özel olarak Sami Beyler için hazırlanırdık.

Bayramın ilk günü anneannem, “Neredeyse misafirler gelecek, siz hâlâ yatıyorsunuz tembeller.” diye erkenden uyandırırdı bizi. Şimdi yinelendiğinde kulağa geldiği kadar sevimli gelmezdi bu “tembeller” lafı. Sevimli bir takılma değil, ciddi bir azarlamaydı çünkü. Anneannem sabahın köründe kalkmış, misafir odasını son kez gözden geçirip genelde bütün bayram ziyaretçileri için, özelde Sami Beyler için hazırlamış; kısaca, çalışkanlığını kanıtlamış olurdu. Uyandığımda gündeliğe hiç kullanılmayan, anneannemin camlı dolaplarda sakladığı kahve fincanlarını tepsiye dizilmiş bulurdum. Serpilecek kolonya, misafire tutulacak şeker, hepsi, bayramlık örtüsü serilmiş masanın üzerinde misafirleri beklemeye başlamış olurdu. Eğer teyzem benden önce kalkmışsa azarlama biraz daha sertleşirdi. Anneannem belki gelinlik yaşa gelmiş kızını aşağılamaya kıyamazdı, belki de beni daha eğitilebilir bir yaşta görür, bayramlık terbiyemi bu yolla vermeyi uygun bulurdu. Teyzem uyanmış, annesine yardıma başlamışken, ben hâlâ yatakta isem anneannem azarlama ile yetinmez; “bugün şekeri sen tutacaksın, kolonyayı sen dökeceksin, kahveyi sen yapacaksın.” diye ek bayram cezaları da verirdi. Kolonya ve şeker ikramı kolaydı; zaten benim görevim sayılırdı. Anneannem kaş göz işaretiyle sıranın onlara geldiğini anlatır, ben de kolonyayla şekeri kaptığım gibi görevimi yerine getirirdim. Kahve başka. “Kahve işi senin.” dediklerinde ödüm patlardı. Her fincanda köpüğü tutturacaksın; fincanları aynı hizada dolduracaksın. Bu sınavlardan geçtin mi? Sırada en zoru var: Sunmak. Konukların bakışları sende yoğunlaşmışken, elinde tepsiyle önlerinde eğileceksin, öyle tepsiyi yukarıda tutmak olmaz. Az şekerliyi, ortayı gösterip herkesin istediği kahveyi almasını bekleyeceksin. Tepsiye değil, konukların yüzüne bakacaksın; ama bakmadığın tepsinin dengede kalmasını, kahvelerin dökülmemesini sağlayacaksın. Bu arada ellerin de titremeyecek. Görücüler geldiğinde teyzemin yaşadığına benzer bir heyecan yaşardım. Kahve, evet, ağır bir cezaydı benim için. O yüzden kolonyayla şeker sırasını savdığımda soluğu sokakta alırdım. Böylece, hakkımda söylenenleri de duymamış olurdum.

Hakkımda konuşulmak istendiğinde çoğu zaman benim odadan çıkmam beklenmez; daha doğrusu orada olup olmadığım umursanmazdı. “Büyümüş maşallah.” derdi anneannemin bayramdan bayrama gelen konukları. Bana bakarak; ama orada değilmişim gibi söylerlerdi bunu. Anneannem de boynunu büker, “Doğan, büyüyor böyle. Vah gidene!” derdi. Bu son söz, annemin yerini asla tutamayacağım anlamına gelirdi ve bütün konuklar başlarını öne eğip sessizce katılırlardı bu yargıya. Kimi zaman da doğrudan bana sorulması gereken sorular, konuşma yeteneğim yokmuş gibi, yine anneanneme ya da teyzeme sorulurdu. ”Kaça gidiyor şimdi?” derdi birileri. “Dersleri iyi mi bari?” diye sorarlardı. Derslerimin durumu ya da hangi sınıfta okuduğum umurlarında bile değildi aslında; bilirdim. Gerçek bir meraktan dolayı sormazlardı ki bunları; ilgi gösteriyor olmak için böyle davranırlardı. Bu sözlerin benimle ilgili bir dikkatten kaynaklanmadığını; konukların ona, örtülü biçimde övgülerini sunmakta olduklarını anneannem sezerdi. Hoşlanırdı da bundan. Beni büyümüş bulmak, onu takdir etmek demekti. “Aferin kadına. Bak, kızının öksüzünü ortada bırakmadı. Şu yoksul haliyle sahip çıktı, aldı kanatlarının altına.” diye söze dökülen takdir duygularının başka sözcüklerle ifade edilmiş biçimiydi o sorular.

Biz de bilgisayarı yenilemek istiyormuşuz. Eşim, Levent’in karısıyla sohbet edecek bir konu bulmuş sonunda. Öyle miymiş? Yeni bilgisayar mı alacakmışız? Neyse. Böyle iyi. Onlar da bulsunlar aralarında konuşulacak bir şey. Bizim çocukluğumuzdan onlara ne!

“Biz geldik diye seni bazen sokaktan çağırırdı anneannen. ‘Gel bak, Leventler burada.’ diye haber verirdi.” diyor Levent. “Sen oyundan koparıldığına hiç memnun olmazdın. Gelirdin; ama pek konuşmazdın. Beni de oyun arkadaşlarınla tanıştırmanı beklerdim; ama sen teklif bile etmezdin.”

İşi pişkinliğe vurup, “Etmezdim, değil mi?” diyorum.

O zaman bilgisayar başında zaman geçirmezdi çocuklar. Dersler bitti mi soluğu sokakta alırdık. Hoş, bitiremediğimizde de bittiği yalanını söyleyip yine kaçardık sokağa. Sokak eğlenceydi, oyundu; yaşamın provasıydı. Bilgisayar oyunlarının değil, bilgisayarın kendisinin icat edilmesinden bile çok önceydi. Sokaklardan tek tük araba geçerdi. Bu yüzden çocuklar gönül rahatlığıyla sokakta oynamaya salınırdı. Şimdiki gibi değildi yaşam. Sanal kişiler yoktu dünyamızda. Yüz yüze gelmeyeceğimiz, el sıkışmayacağımız, oturup birlikte çay kahve içemeyeceğimiz kişiler yoktu yaşamımızda. Ekran başında saatler geçirilmezdi. Herkesin dünyası gerçek kişilerden oluşurdu. Aile, komşular, akrabalar… Çocuklar şanslıydı; onların bir de okul ve mahalle arkadaşları vardı. Herkes kendi mahallesindeki okula gittiği için okul ve mahalle arkadaşları çoğu zaman aynı kişilerdi; ama o kadarı zaten yeterdi. Doğru söylüyordu Levent. Onu arkadaşlarımın arasına katmayı aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Bayram ziyaretine gelmiş, demek ki bayramlıklarını giymiş, evden çıkmadan uslu olması için sıkı tembihlenmiş çocuk, “Gel sokakta oynayalım.” diye dışarı çağırılır mıydı hiç? Bayram ziyareti dediğin, yarım saat, bilemedin bir saat ya sürerdi ya sürmezdi. Bu kadarcık bir süre için konuk çocuk, giysilerini kirletmeyi göze almazdı. Kaldı ki ben “Hadi!” deseydim annesi ya izin vermeyecek ya da izin verecek olsa “Üstünü başını kirletme!” diye sıkı sıkı tembih edecekti. Gidilecek daha çok yer olurdu çünkü. İlk bize gelindiğine göre bizden sonra bütün akrabalar teker teker ziyaret edilecek demekti.

Ayrıca şimdi, çocukluğunu anımsarkenki güleç yüzlü, hoşsohbet Levent pek de sevimli gelmezdi bana o zamanlar. Büyümüş de küçülmüş hallerine, ya bahriyeli kıyafeti içinde ya da cüce bir tapu kadastro memuru gibi takım elbiseler giyinmiş paşazade tavırlarına deli olurdum. Kıskançlık mıydı? Kim bilir! Belki de. Benim küçük dünyamdaki arkadaş gruplarından hiçbirine girmeyi hak etmiyordu Levent. Niye hak etsin? Aynı mahallede oturmuyorduk, aynı okula gitmiyorduk. O, bayramdan bayrama gelen Sami Beylerin oğluydu. Sami Bey’in adının yanına herhangi bir akrabalık adı katmamakta nasıl diretmişsem Levent’i arkadaş olarak seçmemekte de o kadar diretmiştim. Teyzem “Sami Ağabey” derdi Levent’in babasına; benim de “Sami Amca” ya da “Sami Bey Amca” demem istenirdi; ama hiç demedim. Sadece Sami Bey’i “amca” diyecek kadar yakın bulmadığından değil, bayramdan bayrama gelmelerine sinirlendiğimden, çok özel misafir sayılıp onlar için özel hazırlıklar yapılmasına kızdığımdan… Levent bunları nereden bilsin?

“Bir keresinde hiç unutmam, sen kibirli bir küçükhanım olarak bir köşede oturmuş, yerinden bile kalkmamıştın. Annem daha sonra, ‘Elimizi bile öpmedi ayol!’ diye seni çekiştirmişti de babam, ‘Çocuk o daha! Canı istememiştir.’ deyip susturmuştu onu.”

“Kibirli bir küçük hanım mı?” diye gülümsüyorum. “Ben öksüzdüm. Anneannemin evine sığınmıştım. Neyime güvenip kibir yapacaktım ki!” demiyorum. Yüzümde hangi ifadeyi yakalıyorsa ısrar etme gereği duyuyor Levent.

“Dün görmüşüm gibi gözümün önünde. Sarı bir elbise vardı üstünde. Sedirin köşesinden oturuyordun. Hani anneannenin dantelli beyaz örtülü sedirleri vardı, onlardan birinin köşesinde.”

Sarı elbise mi? Sarı tafta elbiseli bayramımı söylüyor Levent. O başka. Ötekilerle karışmayan tek bayram odur aslında. Ötekiler hep birbirine benzediğinden karışmış, tek bayrama dönmüştür. Sarı tafta elbiseli bayram başka. Anneanne o elbisenin kumaşına ne kadar para verdiğini, o kumaşı ne güçlüklerle aldığını o kadar çok anlatmıştı ki! Her seferinde içimden, “Keşke almasaydın.” diye geçirir; ama bir şey söyleyemezdim. Terzi Saliha Hanım’a götürülmüştü kumaş. Bayram üstüydü, çok dikişi vardı Saliha Hanım’ın; ama bir öksüzün gönlünü almak isterdi değil mi? Öksüzlük, elbiseyi ucuza diktirmekte de işe yaramıştı; hatta Saliha Hanım, elbisenin altına giyeyim diye, zamanın modasına uygun, kat kat, kabarık bir de jüpon dikmişti. Sevabına. Terziden gelince, bayramdan önce giymemem için öyle yüksek bir yere asmıştı ki anneannem elbiseyi, bayram sabahına kadar kedinin ciğere baktığı gibi bakıp durmuştum. Bayram sabahı ilk işim onu oradan indirtmek oldu. Anneannem ev, konuk karşılamaya hazır olmadan bayramlıkların giyilmesine asla izin vermezdi; ama o bayram nedense ses çıkarmadı bana.

Alelacele kahvaltı edilmiş; misafirler geldiğinde ortada olmasın diye sofra çabucak kaldırılmıştı. İçme suyunun azaldığı, birinin gidip Göçmen Çeşmesinden su getirmesi gerektiği o sırada fark edildi. O “biri”nin kim olacağı belliydi. “Çıkar elbiseni, iki kova su al gel.” dedi anneannem. “Çıkarmam.” dedim. Yineledi. Ben de yineledim. Sonunda pes eden o oldu. “Ne halin varsa gör” türünden bir özgürlük elde etmeyi başardım. “Elbiseni kirletirsen bak karışmam, başka elbisen de yok, giyersin eskilerini, bayramı öyle geçirirsin.” diye korkutmayı ihmal etmedi ama.

Keşke sadece kirlenseydi elbise. Daha beteri oldu. İki kovayı da doldurmuş geliyordum ki Göçmen Mahallesinin çocukları önümü kesti. Bir hafta önce onları bizim mahalleden kovmuştuk; onlar da beni yalnız görünce öç almaya kalkıştı. Önce “Ne işin var bizim mahallede?” diye takıldılar. Sonra biri kovaları boşaltmaya çalıştı. Bir başkası, “Bayramlığın mı o üstündeki?” diye elbiseme el attı. Öteki, “Aa! İçinde bir elbise daha var.” diye jüponumu çekiştirmeye başladı. “Donu var mı baksana!” diye atıldı biri. Bu kargaşada nasıl oldu, ne zaman oldu anlamadım, sarı tafta elbisesinin sırtı, enseden başlayarak ta bele kadar boydan boya yırtıldı.

Kovaların dibinde kalan dört parmak suyla, ağlaya ağlaya eve geldiğimde ne olup bittiğini anlatacak halde değildim. Anneannem elbisenin arkasındaki koca yarığı görünce önce söylendi, sonra teyzeme, “Bak bakalım, dikebilecek misin?” diye sordu. Teyze baktı, inceledi, “Sökük olsa dikerdik. Bu yırtığa yapılacak bir şey yok” diye karar verdi. Tam o sırada kapı çalındı. “Eyvah, Sami Ağabeyimler!” dedi teyzem. Anneannem bir hışım beni yakaladığı gibi o sedirin köşesine oturttu. Kımıldamamı önleyecek gözdağını da verdi: “Buradan kalkarsan bacaklarını kırarım.”

Levent anımsayıp anımsamadığımı hâlâ merak ediyor; dikkatle bakıyor yüzüme.

“Tabii ya,” diyorum. “Sarı tafta elbisemle kibirli bir küçükhanım olarak o köşede oturmuş, yerimden bile kalkmamıştım. O bayram uslu kız olmaya karar vermiştim de ondan. Uslu ve kibirli…”

 
sayfa başına dön
 

SOYUN DA GİR KOYNUMA

Şimdi bile aksi, şimdi bile ters. Altına bez bağlanırken, ağzına yemek verilirken, yarım aklının tamamını yitirmişken bile dünyayı dar ediyor insana. Kime kızdığı, neye sinirlendiği, ne zaman parlayacağı, neyi bahane edip burnundan soluyacağı gençliğinde de belli değildi, şimdi de belli değil. Bir de hâlâ o eski hali var sanıyor. Eski hali de ne ki? Kendini fil sanan bir sinek. Hiç bağdaşmadı olduğu ile sandığı. Kendini pehlivan sanırken yer cücesinden farkı yoktu. Şimdi bir de yaşlılık bindi hepsinin üstüne, bunaklık bindi; her bir eksikler tamamlandı. Dört kol çengi… Kendi pisliğini parmakladığını unutup yemek tepsisine yumruk sallamalar onda; ağzına lokma verilmese acıktığının bile farkında olmayacağını bilmeyip, “Asarım, keserim” demeler onda. Daha dün battaniyeyi bir top yapıp bir kenara koyduğunda ark açtığını, yorganı havalandırdığında çift sürdüğünü sanıyordu. Daldı mı nereden çıkacağı belli değil. Ne çevresindekileri tanıyor artık, ne hangi zamanda yaşadığını biliyor. Bir bakmışsın çocukluğundaki bilye savaşlarından, uçurtma yarışlarından birinin göbeğine düşmüş, çoğu hakkın rahmetine kavuşmuş arkadaşlarıyla kavga etmekte; bir bakmışsın mübadele yıllarına gitmiş, anasının elinden tutup çekiştirdiği Rasim’cik olmuş, denize düşmekten korkmakta. En son işi olan gece bekçiliğine geri döndüğü, sokak serserilerinin arkasından avaz avaz bağırdığı da oluyor, fabrikayı soymaya gelmiş haydutlara saldırdığını sanıp karısının gırtlağına sarıldığı da. Hep öfkeli ama. Hep birilerine kızgın. Esiyor, savuruyor, küfrediyor, bağırıp çağırıyor …

Yeni evlendiklerinde, bu yatakta birlikte uyandıkları bir sabahı anımsıyor Zehra. Bundan az büyük bir yatak ve şimdiki gibi, yere serili gene. Rüyasını anlatıyor karısına Rasim. Bütün gece çöplerin arasında, tenekelerin, camların üstünde yürümüş rüyasında. Eski bir Rum evinin yıkıntıları arasında dolaştığını görmüş. O kadar etkiliymiş ki rüya, Allah inandırsın, teneke parçalarının, cam kırıklarının kestiği ayacıkları hâlâ acıyormuş. Zehra’nın aklına geliyor birden. Yorganı kaldırıveriyor. Bir bakıyorlar ki ayak başparmaklarından biri kan içinde. Meğer fare yememiş mi parmağını? O zamanlar öyleydi. Fareler cirit atardı ortalıkta. Yalnız bu evde mi? Her yerde. Rasim Efendi’nin kız kardeşi Safiye’nin de burnunu yemişti fareler. Hem de iki kez.

Kendinden 20 yaş büyük olduğunu öğrendiğinde ne gözyaşı döktüydü. “Ben o kart papaza mı kaldım? Ölsem evlenmem onunla.” diye ağladı durdu. Sonra kart papaz dediği, evlere sığmayacak, kapılardan geçmeyecek cüssede hayal ettiği adamın cebe sığacak büyüklükte olduğunu görünce azıcık da güldü ağladıklarına. Şimdi gidiyor. Tümden. Bütün mal varlığı olan evi bırakacak Zehra’ya, bir de üç kuruşluk dul aylığını ve gidecek. O, dünyasını değiştirirken, heder edilmiş bir ömür de kaldırılıp çöpe atılacak. Ne kaldı geriye Zehra’dan? Bir insan posası. Oysa nüfusunu büyütmüşlerdi evlendirmek için. 16 yaşında mıydı, 17 mi, kim bilir? 60’ına merdiven dayamışken kimsesiz kalıverecek orta yerde. Yaşlı herifle evlenmenin sonu… Seni bir başına bırakır gider böyle. Gerçi gitmeyip de ne etsin? Bitti, tükendi yata yata. Kendini kafeslere sığamayan aslan sansa da iyice küçüldü, futbol topu kadar kaldı yatağın içinde. Ablalarının ikişer üçer torunları var; o bir çocuk yüzü görmedi, düşlediği yavruya kavuşamadı bir türlü. Onun da çocuğu olsaydı, torunlara karışsaydı, Rasim Efendi’nin çekip gidecek olması, kolunu kanadını bu kadar kırmazdı. Ablaları, “Evi varmış adamın. İyi biriymiş.” diye avutmaya çalışmıştı onu, evlenmem de evlenmem diye tutturduğunda. Rasim Efendi’yi Filalıdır diye bile allayıp pullamaya kalktılardı. Kibar olurmuş da Filalılar, karılarını el üstünde tutarlarmış da. Çok tuttu el üstünde Rasim Efendi de doğrusu. Ne pamuk çapası kaldı ona yaptırmadığı, ne tütün dikimi. “Sen gençsin. Sen güçlüsün. Kuvvetlisin.” diye onu öne sürdü hep; bütün ağır işlere onu koştu.

Ablaları çok dil döktüler he dedirtmek için; anası ise kandırmaya, avutmaya, gönlünü almaya bile çalışmadı hiç. “Sen aynalara küssün galiba,” dedi bir gün. “Aynaya bak da öyle konuş. Kim alacak seni? Genç ve yakışıklılar okumuş kız ister, güzel kız ister. Sen elifi görsen mertek sanırsın. Güzellikten yana da nasibin yok. Çok bile sana Rasim Efendi.” Bunu dedi annesi. Güzel olmadığının da farkındaydı, okuma yazma bilmediğinin de. Yine de bir anne bunları der mi kendi öz kızına? Bir daha ne ağzından yakınmalı bir söz çıktı ne bir damla yaş döküldü gözlerinden. “Tamam,” dedi. “Ama hemen düğün isterim. En kısa zamanda. Bu evden bir an önce kurtulayım.” Adamın evi vardı olmasına; ama işi? Pamuk çapasından zeytin toplamaya, her yere birlikte gittiler. Yıllarca her yazı, tütün tarlasının bir köşesinde kurulan çardaklarda geçirdiler. İcarla bahçe tuttuklarında rahat ederdi biraz Zehra. Toprak adamıydı Rasim Efendi. Sebzeden, meyveden, ottan, çiçekten iyi anlardı. Yine de işin çoğunu ona yaptırırdı. Bir gün bir kamyon dolusu Çingene gelip çiftliğe bakan tepede konakladığında yalnızdı; motoru çalıştırmış, havuzu dolduruyordu. İçeri kaçmaya, kapıyı kilitlemeye kalmadı, üç - dört kişi birden geldiler. Havuza akmakta olan suyu sordu biri. “İçilmez.” diye kestirip attı Zehra. Öteki biber, domates istedi. “Olur, veririm.” demek üzereydi ki beriki boğazına hamle yaptı. “Öldürecekler beni.” düşüncesinin kafasında çakıp geçmesiyle, düdüğün aklına gelmesi bir oldu. Rasim Efendi’nin, ilkokul öğrencilerinin silgisi gibi boynuna astığı düdük, ilk kez işe yaradı. Asıldı ipe, çekti çıkardı koynundaki düdüğü, başladı üflemeye. Bir yandan da “Ne yatarsın orda? Gelsene buraya be adam!” diye havuzun arkasında bir yerlerde sözde uyumakta olan kocasına seslendi. Çingeneler yuttular bu numarayı. “Vay namussuz karı! Adamını çağırır be! Kaçın!” diyerek, küfrede küfrede kaçtılar. Saatler sonra geldi Rasim Efendi, Çingenelerin geldikleri kamyona doluşup çekip gitmelerinden epey sonra. Üstünde durmadı olayın, “Sen ne korkarsın? Onlar korksunlar senden.” dedi, çıktı işin içinden.

O yıl değildi, başka bir yaz, başka bir patronun çiftliğindeydiler. Bahçe yapmanın yanı sıra koyunlara da onlar bakıyorlardı. Sabahın en tatlı uykusundan uyandırdı bir gün onu Rasim Efendi. “Koyunları yıkayacağız. Birlikte sahile gideceğiz. Sen de bana yardım edeceksin.” dedi. Koyunları önlerine katıp götürdüler deniz kıyısına. Kuzular, koyunlar suya girmek istemez, iteklendikçe kaçarlar. Ne yapacağını şaşırdı karı - koca. Bir ara Rasim Efendi, en iri koyunun ipini beline doladı, sıkı bir düğüm attı. “Fırlat onu suya.” diye koyunu gösterdi Zehra’ya. “Ama…” falan demeye davranırken, “Dediğimi yapsana kadın. Bak, hâlâ bakıyor.” diye bir de zılgıt çekti. Zehra da tuttuğu gibi kaldırdı, attı suya koyunu. Bir döndü ki arkasına, Rasim Efendi suyun içinde debelenmekte. Belindeki ipi çözmeye çalışırken dibi boylamakta, yüze çıktığında “glu glu” edip yeniden sulara gömülmekte.

İki yıldan fazladır yatalak. Aklı bir geliyor bir gidiyor; ama gitmeleri her gün biraz daha çoğalmakta. Midilli’den bir buçuk yaşında bir çocukken gelmemiş, orada bir ömür sürdürmüş gibi, Fila’da sanıyor kendini. Kim bilir kimleri görüyor ki çevresinde sağa sola emirler yağdırıyor durmadan. Gene kızıp köpürerek ama. Üzümleri ekşitmesinler, hemen sıksınlar diye hayali işçileri azarlıyordu demin. Her işi yaptı da bir şarapçılık kalmıştı bulaşmadığı, demek hayalinde onu da yapıyor. Kâh bağ bozumunu planlıyor, kâh üzümleri sıkıyor, kâh ayaklarını yıkamadan üzümü çiğnemeye gelen kadınlarla kızları azarlıyor. Tanımadığı, bilmediği bir yaşamla ilgili ayrıntıları uydurup dururken, yaşadıklarını yitiriyor. Kaçıncıdır, “Sen de kimsin?” diye soruyor Zehra’ya. Aynı anda, beş - altı yaşlarındayken yitirdiği annesine çocuk sesiyle ve sevgiyle sesleniyor. Ya okul önlüğünü bulmasını istiyor ondan, ya küçüklüğünde beslediği kazın nerede olduğunu soruyor. Yüzünü yıllardır görmediği, büyük olasılıkla bir daha da görmeyeceği, zaten görse de tanımayacağı Huriye Ablası’yla, hiç kavga etmemiş, küsmemiş, hep barışıkmış gibi düşsel sohbetler yapıyor. Safiye, Almanya’da yıllar önce ölmemiş, yan odada onu beklermiş gibi, ona sesleniyor, hatta azarlıyor onu: “Safiye!” diyor. “Safiye, nerdesin? Uyuma be miskin kız, uyuma! Kalk çabuk, çok işimiz var bugün. Hadi!”

Kırk yıllık karısını tanımadığı, yıllar önce ölen kız kardeşi sandığı oluyor sık sık. “Safiye değilim ben, Zehra’yım” diyor, yorganını aralayıp. “Zehra da kim?” diyor. Zehra kim mi? Olmasa aç kalacağın kişi, olmasa kendi pisliğinin içinde boğulacağın. “Karın! Karın!” diyor. “Zehra’yım ben. Tanımadın mı?” “Hangisi?” diye soruyor bu kez. “İki tane Zehra var. Biri iyi, öteki kötü.” Gülmek tutuyor böyle zamanlarda Zehra’yı. “Kovala o kötü olanı,” diyor. “Kovala, gelmesin buraya.” “Kovalıyorum,” diyor o da. “Kovalıyorum; ama gitmiyor ki! Hep burada.”

Altının bezini değiştirip yemeğini vermeli şimdi.

Zeytin zamanı, bir traktör dolusu tayfayla birlikte zeytin toplamaya giderlerdi. Paydos düdüğü çalıp hep birlikte yarışa yarışa traktöre koşulduğunda kocalar eğer yakınlarda bir yerdelerse karılarının traktör kasasına tırmanmasına yardımcı olurlardı. Rasim Efendi de özenirmiş meğer, o da karısının kendi yardımıyla traktöre binmesini istermiş. Bir gün, tam böyle, paydos düdüğü çalıp herkesin traktöre koştuğu bir anda, koştu geldi. Dizlerinin üstünde eğildi, dört ayak durumunda, “Bin sırtıma, çık!” dedi. Zehra bir kendine baktı, bir önünde kendini basamak yapmış kocasına. Dese kızacağını bildiği için, “Yok, çıkarım ben.” diyecekken vazgeçti. Bir adımıyla bastı Rasim Efendi’nin sırtına. Basmasıyla basamak masamak kalmadı ayağının altında, her şey dümdüz oldu; Rasim Efendi yumuşak toprağın karnına gömüldü.

“Ne gülersin be!” dedi Rasim Efendi. “Sen önce kadınlık görevlerini yap. Gel bakayım buraya. Bak, alacağım ayağımın altına. Gel diyorum. Soyun da gir koynuma. Karım değil misin? Zehra değil misin? Soyun bakayım. Gel çabuk.”

 
sayfa başına dön
 

GİDENLER GİTMEZ Mİ ASLINDA?

Bu evin bir üyesi, üyesi de değil, sahibi sanıyorlar beni. Hâlâ. Eski kocam az önce sofrayı toplayacak olmama teşekkürlerini sunarak odasına çekildi. Odasına mı? Çekildiği oda, yirmi iki yıl boyunca aynı yastığa baş koyduğumuz, mutsuzluğumuzun kaynağı oda, yatak odamız. Benim ayrı bir odam olmadı bu evde. Açık söylemek gerekirse onun da olmadı. Evliliklerde eşlerin ayrı odaları olmaz ki! Nerede görülmüş? Kızım, ‘İyi geceler’ dedi ve yattı. Ne yaşadığını bilmiyorum. Annesinin, hiç gitmemiş gibi, geri döndüğünü mü düşünmüştür? Hissettiği böyle bir şey midir? Büyük bir rahatlıkla gidip yattığına göre, durumda olağandışılık görmüyor. Her şeyin iki yıl önceye döndüğünü düşünüyor; bittiği noktadan, aradan hiç zaman geçmemiş gibi, yeniden başladığını. Oysa tümden anormal bir durum var ortada. İki yıl önce boşandığım adamın evindeyim; ama ben dahil herkes o kadar bu eve ait görüyor ki beni, burada oluşumu, yine ben dahil, kimse yadırgamıyor.

Yok, ben dahil değilim. Ben şaşkına dönmüş durumdayım. Yadırgıyorum. Bir yanım, olmaması gereken yerde bulunan gereksiz bir fazlalık olarak görüyor kendini; bir yanım ise benim bulunmadığım zamanlarda eve iyi bakılmadığını, ne çok şeyin ihmal edildiğini görüp sinirleniyor. Demek bu ikinci yan, bu evi, birilerine emanet edip gittiğini düşünüyor hâlâ, bununla da yetinmiyor, emanete ihanet edildiğini de düşünüyor. Bu odaların, eşyanın, evin, içindekilerle birlikte kendisine ait olduğunu sanıyor. Öyle değil. Bu evi her şeyiyle bırakmış ve arkama bakmadan çıkıp gitmiştim ben. Bir daha dönmeyi düşünmeden. Neden döndüm öyleyse? Sorulur mu bu da? Kızım burada çünkü, ondan döndüm. Bir de böyle olacağını sezemediğimden. Aptallık etmişim.

Kızımı bunca özlemişken yarım saat - bir saat görüşüp ayrılabileceğimi, sıkı bir kucaklaşma ile yetinebileceğimi mi sandım? Bu kadar basit olduğunu nasıl düşünebildim? Bu evde yabancı bir konuk gibi ağırlanacağımı, bir koltukta oturup, ikram edilen her ne ise onu içip, sonra da el sıkıp, sarılıp öpüşüp gideceğimi... Olmazdı ki! Bilemedim bunu. Gireceği, kaderini değiştirecek o büyük sınavda kızımın yanında olmak istemem, annelikti; ama gelip bu evde kalmayı kabul etmem saçmalık. Hem de saçmalığın dik âlâsı. Sınavdan önceki iki günü birlikte geçirip kızıma güç kazandırmalıydım. Her zaman ona destek olacağımı hissettirmeli; sınava olabildiğince yüksek moralle girmesini sağlamalıydım. Sınavdan çıkışta onu kucaklayacak, öpecek ve evime dönecektim. Hatam, “Otel parası vermesin. Gelsin, burada kalsın.” diyen eski kocamın önerisini kabul etmek oldu. Otele verecek param mı yoktu? Hayır, birkaç saati değil, günü ve geceyi kızımla birlikte geçireceğimi düşünüp başka şey düşünmemem yanlıştı. Yanlışım buydu.

Bu evde ne çok yalnızlık çektim. Hiçbir derdimi paylaşamadım, çektiğimin bir dert olduğunu bile anlatamadım kimseye. Çaresizlik, kimsesizlik ve yalnızlık... En az bugünkü kadar. Şimdi o günlerden daha yalnız değilim. Çaresiz hiç değilim. Benim de bir evim var, kendi başıma kurduğum, kendi başıma var ettiğim düzenim. Bu balkonda, hâlâ kaldırılmayı bekleyen içki sofrasının bulunduğu masaya başımı dayayıp ne çok gözyaşı döktüm. Sahi, neden içki sofrası hazırladı bana? Kutlanacak bir şey yok ki ortada! İki yıl öncesine iki günlük bir gezi. Hepsi bu.

Gece yarılarında, o içerde yatarken, usulca yataktan kaçar, ara kapıları kapatır, ışıkları yakmadan, kışsa salona geçer, yazsa balkona çıkardım. Biraz sonra bulunduğum yerin kapısı açılır, uyku mahmuru kıpışık gözler, niye yine yanından kaçtığımı sorardı. Verecek yanıtım yoktu. Varlığı sağlanamayan o şeyi arıyordum; ama gerçekten bulmak isteyip istemediğimden de emin değildim.Özellikle balkonun, içimdeki sıkıntıyı alacağını sanırdım. Öyle olmazdı ama. Yalnız körfeze değil, uzak ve yakın evlerin içine de açılan balkonum bana kendi mutsuzluğumdan başka bir şey yaşatmazdı. Artık paylaşacak hiçbir şeyin kalmadığını, eskiden sevginin, daha eskiden aşkın bulunduğunu sandığımız yerde, kendi kendini büyüten kocaman boşluğun varlığını duyururdu. Hatta bu boşluğun, yerini bıçak keskinliğinde bir nefrete bırakmak üzere olduğunu, o nefretin içine düşüldüğünde kopup ayrılmanın da burada kalıp debelenmenin de aynı derecede zor olacağını, ne çok şeyi... Giderilebilir sandığımız sorunun bir evliliği içten içe çürüten en büyük dert olduğunu ve artık çözümsüzlük duvarına gelip dayandığını... Evliliğin aslında o olduğunu...

Şu anda ne kadar da sakin ortalık. Oysa geçmişteki ruh fırtınasının uğultusu fışkırıyor her yerden. Bu uğultuya teslim olmamalıyım. Gerçek değil bu. Gerçek değil; çünkü ben zincirlerimi kırmayı başardım, kimseyi çiğnemeden, can acıtmadan, gönül kırmadan bu kafesten çıkmayı başardım. Şu andaki, gelip geçici bir yalnızlık. Öncekilere benzemesi söz konusu bile olamaz. Sığınabileceğim bir evim, kaçabileceğim bir sığınağım var şimdi. Körfezin restoran ve cadde ışıklarıyla çizgilenmiş görüntüsünün dışında bir dünyam var. Üstelik ışığa böyle uzaklardan bakmıyor, kendi içinde barındırıyor aydınlığı. Karşı tepelerdeki uzak ışıltıları seyredip, her biri ayrı dünyaları işaret eden ev ışıklarına daldığım, oralardaki yaşamla benimkini karşılaştırıp avunma nedenleri aradığım zamanlar ne kadar gerilerde kaldı. Bu cendereden hiç çıkmamış, bir adım ötesini merak eden; ama o bir adımı bir türlü atamayan, tümüyle kendi dünyasına kapanmış kadınlardan biri olarak kalmak ve öyle kalarak ölmek üzereydim. Her şeye boyun eğen o uysal yanım acıyor şimdi.

Yeni bir dünya kurmayı başardım. Kimse beni buraya zincirleyemez şimdi. Ben bu dünyanın malı değilim. Yalnızca bir konuğum. Görevi bittiğinde dönecek, diyelim eski anılarını tazelemeye gelmiş, tazelemeye de değil, nelerden kurtulduğunu anımsayıp avunmaya gelmiş bir konuk. O eski cendere, tedirginliklerine bile alışılmış eski yıllarda kaldı. Cendere gibiydi, evet. Cinsel çekim bitmişti aramızda ya da hiç kurulamamıştı. Yaşamımızın bir yanı, doldurulamayan bir boşluktu. Konuşmadan geçiştirmeye, önemsemediğimize inanarak önemsiz kılmaya çalışıyorduk.

Nasıl başardım bu kafesten çıkmayı, nasıl başardım uçmayı, onu konuşmalı asıl. Yine de bir şey var işte. Hüzün veriyor. Kocamın eski ve yeni sevgilileri olduğunu bilmek, bunları hisettirmekten ne kadar hoşlandığını görmek, bensiz de mutlu olmayı başardığına tanık olmak. Belki de asıl bu. Birbirimizden giderek uzaklaştığımızı görmek, üzüntü değil, sevinç vermeli oysa. Öyleyse nedir bu içimdeki sızı? Bana özellikle mi başka kadın adlarıyla sesleniyor? Boynundaki, göğsünde, kollarındaki çürükleri görmemi özellikle mi istiyor? Peki, gelişimi neden kutlanacak bir şey olarak görüyor? Hayatında ilk kez benim için yemekler yapıp içki sofraları hazırlıyor? Evliliğimiz süresince etmediği övücü sözlerin tümünü bir gecede etmeyi nasıl başardı?

İnsanın eşyayla bütünleşmesi, insanla bütünleşmesinden daha kolay. İnsanlar eşyalara karşı daha vefalı. Görüyorum, aynı yastıklar, aynı perdeler, ekmek kutusu, sehpa örtüleri, çekmecelerin düzeni bile aynı. Emek emek var ettiğim ev bu işte! Salondaki avizeleri almak için bankadan kredi çekmiştim. Bu yeşilli kırmızılı vazo, alt kat komşumun hediyesiydi; onlarla takım gibi duran kül tablalarını kocamın teyzesi getirmişti. Hiçbir eve bu kadar emek vermedim, hiçbir ev bu kadar benim olmadı. Az sonra yatacak bir yer arayacağım ev yine bu! Nerede yatacağım? Şimdi gidip onun yanına (koynuna)... Yok canım! Hiç olur mu öyle şey? Niye bana yatak yapma nezaketi göstermedi. Bu eve çağırdığı kadınlara böyle mi davranıyor? Yoksa beni hâlâ bu evin kadını mı sanıyor? Oysa ne çok şey değişti. Hiçbir şey eskisi gibi değil. Bıraktığım arsaların üstünde yeni evler yükseliyor, bıraktığım evler yıkılmış, arsaya dönmüş şimdi. Az önce, genç sevgililerinden söz ederken, ‘Sen gittin; ama senden daha genç ve güzel kadınlar çevremde pervane oluyor.’ demek istemedi mi? Onlarla her şeyin, benimle olduğundan daha kolay olduğunu da söyledi. Tam böyle dememiş olabilir; ama bunu düşünmemi sağlayacak sözler etti. Benden daha genç sevgilileri olduğunu söyleyerek kıskandırmaya çalışıyor beni; bir yandan da hiçbirinin benim yerimi tutamayacağımı söylüyor. Neden? Ne yapmaya çalışıyor?

Nerelerde, kimlerle, neler yaptığını anlattığında duyduğum kıskançlık mı? Yoksa önemsenmemekle ilgili bir aşağılanma mı yaşadım? Ne hakkım varsa! Ben bırakıp gitmedim mi onu? Terk edilmişliğin acısını gidermek için çırpınışları bile beni sinirlendiriyorsa... Yuh olsun artık! Buna hakkım var mı? ‘Terk edilemeyen’im ya ben, ‘bırakılamaz’ım. Yok böyle şey! Sen terk edersen karşındaki de seni terk eder. Unutulmuşluğa. Benim isyanım bu mu? Unutulmaya tepki?

Göğsünde ve kollarında, morluğu geçmiş, sararmaya yüz tutmuş lekeler, benim aramaktan vazgeçtiğim şeyi onun bulduğunu mu gösteriyor? Böyle ise sevinmeli miyim? Aramaktan bıkıp kaçmak yerine, kalıp aramaya devam etmemin daha doğru olacağını mı düşünmeliyim? Kaçabildim mi gerçekten; yoksa kaçtığımı sanırken gittiğim yol, döndürüp dolaştırıp buraya mı getirdi beni? Bütün yollar bu eve mi çıkıyor? Nereye gitsem bu evi sırtımda mı taşıdım? Yoksa hiç gitmedim mi aslında? “Hoş geldin evine.” diye karşıladı beni. Geri döndüğümü mü sanıyor? Geri mi döndüm yoksa? Yoksa hiç gitmedim mi?

 
sayfa başına dön
 

MEĞER

Daha iki gün önce öğrendim ağabey. Bilsem yapar mıyım hiç? İnan olsun kimseler söylemedi. Bak kaç kişiyiz burada; meğer çoğu farkındaymış. İnsan söylemez mi? Ben nerden bileyim? Tırnağımı mı kokladım? Yok, bunların dostluğu dükkândan eve kadarsa kapıda bitiyor. Madem biliyorsun, bir fısıldasan da başıma iş açmadan beni kurtarsan olmaz mı? Şimdi de Berber İsmet söyledi; öyle öğrendim. Yoksa boş bir inadı sürdürüp duracağım.

Adam resmen manyak etti beni. Takıntı haline getirdim. Her seferinde bekliyorum, bakalım yine yapacak mı diye; yapıyor birader. Yoksa karıncayı incitmedim bugüne kadar. Öyle biri değilim yani. Kime sorsan söyler.

Bak şimdi, baştan anlatayım:

Bizim mahallede bir Nafiye Teyze var. Çok hanım bir kadın. Hatta ailesi zamanında çok zenginmiş; ama babası mı, amcası mı ne, hovarda çıkmış; satıp savmış malı mülkü, dımdızlak bırakmış bunları. İşte onun kocası var: Yarım Mustafa. Hem kendisi yarım porsiyondur, hem de aklı. Adı o yüzden “Yarım”. Neyse, uzatmayayım. O var. Bir de Traktörcü Yaşar. Haa! Kasap Süleyman var bir de. Biz Topal deriz. Neden dersen, neden olacak, adam topaldır da ondan. O başka hikâye. Şimdi onunkine hiç girmeyelim; çıkamayız. Üçümüz oturuyoruz asmanın altında, Yarım da ayakta, evine gitmek istiyor, bırakmıyoruz. O, ‘Hadi bana müsaade!’ diye her izin istediğinde birimiz bir laf atıyor, yeni bir konu açılıyor; bırakıp gidemiyor adam; öyle muhabbetçi. Osman, çardak yapıp asmayı almış üstüne, kahvenin önü gölgelik. Bir de sulayıp serinletmiş mi bir güzel. Oh! Püfür püfür de esiyor. Bir güzel, bir serin, o kadar olur. Biz Yarım’la dalgamızı geçiyoruz. Yarım’ın abuk sabuk konuşmalarına gülmekten kırılıyor millet. Pat! Adamın biri geldi, durdu önümüzde. Sormuş, öğrenmiş demek. Hiçbirimiz tanımıyoruz daha.

“Selamün aleyküm!”
“Aleyküm selam!”
“Şu dükkân!” dedi. “Karşıdaki taş binanın alt katı. Kimindir?”
“Benimdir.” dedim. “Ne olacaktı?”
“Kiralık mı diye soracaktım.” dedi.
“Buyur, otur.” dedim. ‘Kiralık mı?’ sorusuna cevap vermedim. Adamına göre değişir. İsteyeni gözüm tutarsa kiralık, tutmazsa ı-ıh!

Oturdu, anlattı. Doğudan geliyormuş. Köyleri boşaltılmış bunların. ‘Akşama kadar bu köyde kimse kalmayacak!’ demiş sabah köye gelen bir yüzbaşı. Neydi köylerinin adı? Söyledi; ama unutmuşum. Bunlar da mecbur, yaşlı ana baba, çocuk, bebek ne varsa, üç beş parça da eşya, ne alabilmişlerse o kadarını toplayıp dökülmüşler yollara. Akrabadan, aşiretten koruyacak kollayacak birilerini bulma umuduyla köye an yakın kazaya gitmişler. Onun da adı şeydi. Yüksekova mı dedi, öyle bir şey. Oraya göçmüşler ilkin. Ama umdukları gibi olmamış. İşsizlikten gayrı bir şey bulamamışlar orada. Sonra, bir büyük amcaları varmış, onun ısrarıyla ve onun aklına uyup buralara kadar gelmişler. Toprak işinde çalışmış, çocukluğunda da çobanlık yapmış bu Remzi. Başka iş bilmezmiş. Şimdi burada o büyük amcayla birlikte zahirecilik işine girmeyi planlarlarmış. Bize anlattıkları bunlar. Anladım Kürt’tür. Bizim buralarda Kürtleri pek sevmezler. Onların kötülüğünden değil, bizimkilerin fesatlığından. Kürtler gelince iş kalmamış, yoksulluk artmış falan. Laftır bunlar. Çalışan ekmeğini taştan çıkarır. Daima. Doğu moğu, köy boşaltma falan, tabii başta biraz ürküyor insan. Kimdir bunlar? Terörist midir, nedir diye. Sonra baktım temiz bir çocuğa benziyor Remzi. Böyle olunca böyle diye, her bir şeyleri adlı adınca anlatınca kanım kaynadı. Garibandır, devlet vurmuş, bir de biz vurmayalım diye tuttuk verdik dükkânı. Sıcak çocuk. Geldi gitti, muhabbeti koyulttu bizimle. Biz dediğim de işte, mahallenin esnafı. Kunduracı Salih var, Berber İsmet, ben varım, Kasap Süleyman, Traktörcü Yaşar ara ara uğrar; ama içkide hovardalıkta gözü yoktur onun. Yarım Mustafa’yı yakalarsak bırakmayız, eğlencemizdir. Bir eğlencemiz de Bekçi Dayı’ydı; ama hasta bu sıralar Bekçi Dayı’mız. O kadarız yani. Remzi kısa sürede katıldı aramıza. Ama adamda bir şey var. Başta pek fark etmediğim bir şey. Ben konuşurken ya başını öte yana çeviriyor, ya dönüp başkasını dinliyor, ya da sözümün ortasına atlayıp bambaşka bir muhabbet açıyor. Bir iki, sinir oluyor insan. Sinir olmak ne demek, o yüzden cinayet işleyecektim ya!

Dükkânı verdikten sonra, boyasıyla badanasıyla uğraşırken sık sık gelip gitmeye başladı bizim Palapahçe’ye Remzi. Dükkânın işleri tamamlanıncaya kadar herkesle samimi oldu. Kim varsa kahvede oturuyor onlarla asmanın altına, çay içiyor, bir daha içiyor, bir daha içiyor. O zaman fark etmedim herhangi bir şey. Daha doğrusu epey uzun bir süre fark etmedim. Hep birlikte konuşulduğu için. Sohbet ortada dönüyor yani. Uyuz olmaya başlamam daha sonradır.

Bak, şöyle oluyor. Diyelim Salih Ağabey, Remzi, ben oturmuşuz kahvede, konuşuyoruz. Diyelim Salih Ağabey, bir gün önceki Beşiktaş - Fener maçından konuşuyor.

“Ne biçim şuttu o Tayfur’unki!” gibi bir şey söylüyor.
Remzi, atılıyor hemen:
“Ağebey,” diyor. “O değil de Tümer! Tümer! Tümer’in üstüne oyuncu tanımam ben. Beşiktaş’ın görüp göreceği en iyi oyuncu o.”
“Feyyaz var, Feyyaz!” diyorum ben. “Feyyaz’ı unutmayalım.”

Ama ne oluyor? Ben hiçbir şey söylememişim, ağzımı bile açmamışım gibi, Salih Ağabey’e Tümer’i övmeye devam ediyor Remzi.
Hayda!

Başkasına yapıp yapmadığına bile dikkat etmedim. Bana garezi var, bana yapıyor diye biliyorum. Onun dükkân sahibiyim ya; adam bana gıcık kapmış diye belledim. Her seferinde tekrar deniyorum, ‘Bakalım yine yapacak mı?’ diye, her seferinde yine yapıyor birader, hiç aksatmıyor. Sen olsan deli olmaz mısın?

Buraya yerleşme fikrini veren yaşlı amca çok kalmadı. Baktı ki Remzi işi kaptı, dükkânı yürütüyor, çekti gitti. Nereye gitti bilmem. Remzi işine, mahalleye iyiden iyiye alışınca kahveye daha sık gelmeye başladı; nasıl olsa müşteri gelse kahveden görecek, koşup ilgilenecek hesabıyla. Dükkân tam karşıda çünkü. Sandalyesini dükkânına doğru çevirip oturdu mu gelsin çaylar, gitsin çaylar (Çaydan başka bir şey içmez Remzi). Ben tabii her seferinde bunlarla oturamıyorum. Ocağı Osman’a bırakırsam tamam; ama bazen Osman’ın da benim de ayrı ayrı koşturmamız gerekiyor. Bakıyorum ki bizimkiler muhabbeti koyultmuşlar, Osman’a, ‘Bana bir çay kap gel!’ deyip oturuyorum masalarına, yoksa oturamam. Onların işyerleri karşıda, yanda, bitişikte; benimki burası. İşi asıp kaçacağım bir kahve yok; çünkü kahve çalıştırıyorum; çünkü benim işyerim burası. Neyse… O gece Topal attı meyhane fikrini ortaya. Gidelim mi? Gidelim. Baktık Remzi de bir kenarda teklif bekliyor. Gelir misin, dedik; atladı. Bizim kahve gece de açıktır. Esnaf kahvesi olduğuna bakma. Gece 10’a, 11’e kadar açık tutarız, sabah da 6’da açarız. Bu müşterinin çoğu şurdan simidini alır gelir, kahvaltısını bizde yapar. Uzatmayayım. Bıraktım kahveyi Osman’a, biz hadi hep beraber Orfanoz’un meyhaneye.

Yine böyle sohbet, muhabbet gırla gidiyor. Dedim ya, kafa adam Remzi, dost canlısı. Zaten kimi kimsesi yok, dört elle sarılmış bize. Böyle bakarsan benimki, eşekliğin dik âlâsı; ama yaptım ağabey, ne yalan söyleyeyim.

Birinciler bitti. Ha, bu arada… Remzi’nin içkisi pek yok; o çaycı. Hele demliğin içine azıcık kaçak çay da kattın mı Remzi ekmek bile istemez. Biz üçüncüleri bitirdik; o, hâlâ ilk dublede oyalanıyor. Bu arada laf da lafı açıyor tabii. Neler konuşmadık ki! Şimdi anlat desen anlatamam. Öyle daldan dala atlaya zıplaya gidiyoruz. Nasıl olmuşsa bir avcılık muhabbeti açıldı. Bizim burası deniz kıyısı ya, deniz meraklısı çoktur. Benim vardı avcılığım bir zamanlar; ama kara avı. Buralarda doğduk büyüdük ya, denizi pek bilmem ben, deniz merakı hiç yeşermedi içimizde. Topal, bir av maceramızı anlatıyor. Onun bacağı sağlam o zaman daha. Topal mopal değil yani. Zaten bu avcılık uğruna topal kaldı. Sonra avı mavı da bıraktı ya, neyse. Konumuz o değil.

Kara avı / deniz avı diye bir tartışma başladı gecenin bir yarısında. Remzi’yle ikimiz aynı taraftayız, ikimiz de kara avının daha erkekçe olduğunu savunuyoruz. Öteki nedir öyle? Hayvanın rızkını tak oltanın ucuna, karnını doyurmak için gelmesini bekle. Evvel ezel çok kalleşçe gelmiştir bana balıkları böyle kandırmak. Bak, kara avcılığında böyle bir kalleşlik yoktur. Duran hayvana atmak ayıptır. Önce ürkütür, kaçırırsın hayvanı, sonra ateş edersin. Bu da bana pek mertçe gelirdi de bir gün benim hanım şöyle bir laf etti: “Mertçe olan o değildir; hayvanın eline de bir tüfek vereceksin; bakalım kim kimi vuracak? Mertçe olan budur.” dedi. O zamandan aklımda yer etmiş. Tam bu lafı satacağım bir yer geldi; lafa karıştım; ama o ne? Her zaman yaptığı gibi, ben hiç konuşmamışım gibi, sözümü olmadık bir yerinden kesip o anlatmaya başlıyor. Sarhoştur desem içmedi ki adam. Bir daha atıldım: “Yiğitlik o değildir, kuşun eline de bir çifte vermektir.” dedim. Yine tınmadı. Yine boş gözlerle yüzüme bakıp öteki yana döndü, “Yani ağabey,” diye kaldığı yerden sürdürdü sözünü. İşte o zaman dayanamadım. Kafa da dumanlı zaten. “Ulan burada başçavuşun eşeği mi osuruyor?” diye ben kaptığım gibi rakı şişesini indirmişim bunun kafasına. Anla artık o kadar bilenmişim yani. Ne yapıyorsun, diye arkadaşlar yaka paça dışarı çıkardılar beni. Allah’tan ölmedi herif. Yoksa pisi pisine katil olacaktık. Ne bileyim ben? Meğer kız kardeşinin canını alan mayın, bunun da kulaklarını sağır etmiş. Kimse söylemedi ki ağabey! Bir gün yaylaya çıkıyorlarmış. Kız kardeşi önden gidiyormuş, bir yandan da arkaya dönüp konuşuyormuş ağabeyiyle. Derken güm! Kız kardeş oracıkta can vermiş, Remzi’nin de kulakları o zamandan beri ağır işitirmiş. Beni iplemiyor sandığım zamanlarda hiç duymazmış ki garip! Ne bileyim ağabey? Herkes biliyormuş; ama kimse söylemedi. Nerden tahmin edeyim? Yok ki bizim burada öyle mayınlar falan!

 
sayfa başına dön
 
SERÇEYİ DÜŞÜREN DAL

Bu o. Ferit. Aynı ürkek bakış, aynı tedirgin duruş. Birilerini arıyor besbelli, herkesi dolandı geçti gözleri. Bir zamanlar kendisi için yazılmış şiirlerden birinin birkaç dizesi aynı anda ışıldayıp söndü beyninde: “Düşeceğinden/ Ürker mi serçe/ Sallanırsa konduğu dal?” Tam böyle değildi galiba. Hay Allah! Nasıldı? Tümü ezberindeydi eskiden, kala kala kırık dökük bu iki buçuk dize kalmış. “Şu olur mu bu olsaydı, o olur mu şu olsaydı?” düzeninde sürüp giden, epeyce uzun bir şiirdi. Şiir yazmayı bırakmıştır o da. Herkes öyle yapıyor. Tavlayıncaya kadar. Gençken, âşıkken, âşık olduğu kıza sunmak için yazıyor şiirini. Kandırdı da evlendi mi şiir miir yok. Ha, bir de sevgilisi tarafından yüzüstü bırakıldığında ya da bırakılmak üzereyken ah’lanıp vah’lanmak için yazıyorlar. İşe yaramışsa ne âlâ! Yaramamışsa da bir şey olmuyor zaten. Bir daha kim dönüp bakacak şiirin yüzüne? Rahmetli de şiirle âşık etmişti kendine. Farkında değildi belki; ama Ferit’in yerini başka türlü doldurabilmesi söz konusu olamazdı. Çünkü adından başlayarak her şeyine vurgundu Ferit’in. O zamanlar Yeşilçam filmlerindeki erkek oyuncuların çoğunun adı Ferit’ti. O Ferit’ler gibi uzun boylu, derin bakışlı, duygulu, şair ruhluydu Ferit. Kocasının şairliği ise evleninceye kadar sürdü. Evlendikten sonra şiirler, şarkılar bitti; haberler başladı: “Annem geçen günkü konuk ağırlamanı pek beğenmemiş.”, “Nebile Teyzemler bize geleceklermiş, davet etmeni bekliyorlarmış.” Sonra bunlar da bitti, doğrudan emirler yağmaya başladı: “Annem diyor ki daha saygılı olacakmışsın akrabalarımıza.”, Annem diyor ki onunla birlikte gündüz gezmelerine sen de katılacakmışsın.”, “Annem diyor ki yeni gelinin öyle eve kapanıp oturması ayıpmış. Mutsuz olduğunu düşünür, hakkında dedikodu yaparlarmış. İnsan içine çıkacakmışsın biraz.”

Ferit neler yapmıştır acaba? Evlenmiştir o da. Çoluk çocuğa karışmıştır. Torunları olmuştur. Belki torunlarının ufak tefek kaprislerine boyun eğip o yaştakilerin kapısından bile geçmeyecekleri böyle pastane ile kıraathane arası yerlere gidip oturuyordur o da. Onların zamanında gençlerin el ele, yanak yanağa, hatta baksana şunlara, dudak dudağa oturacakları yerler yoktu. Okul çıkışı, Belediye Parkı’ndaki yağmurdan, güneşten kararmış, kağşamış tahta banklarda otururlardı çok çok. Kendisine yazılmış şiirleri dinlediği yer orası. Okuduğu şiiri kendisine vermesini istediğinde, “Temize çekip veririm.” derdi Ferit, öyle kurşunkalemle yazılmış, karalamaların olduğu kâğıdı vermezdi. Saygılıydı çok.

Hiçbirini anımsamıyor şimdi; ama güzel şiirler yazardı. O zamanlar beğenir; hatta ezberlerdi o şiirleri. Demek o ezberler de silinmiş. Kala kala bu serçeli şiirciğin bir küçük bölümü kalmış aklında. Ürkek bir serçeye mi benzetirmiş onu o zaman? Herhalde. Ne ürkekliği kaldı ne serçeliği şimdi. En ürkeceği yer burası aslında. Bu çocukların arasında, geçen yüzyıldan kalma bir antika gibi duruyor. Oysa gelip oturduğundan beri, baktığını gizleme çabasına bile girmeden, hiçbir şeyi kaçırmamaya çalışarak gençleri dikizliyor. Ne konuşurlar aralarında, nasıl yürürler, nasıl gülerler; onlara bakıyor. Özellikle gülmelerine. Her şeye; ama her şeye gülüyorlar. Bir makara boşalıyormuş gibi… Kıkır kıkırlar hep. Böyle kayıtsız gülebilmek gençliğe özgü. Gülmeler gülümsemelere dönecek sonra, gülümsemeler sırıtmaya. Hoşnutmuş gibi görünme durumları, çokluk sırıtma olarak sürdürülmeye çalışılacak. Şimdi değil, ileriki yaşlarda. Şimdi gülme zamanı. Gülünecek şeyler azaldığı için mi az gülünüyor büyüdükçe, az gülündüğü, gülmekten utanıldığı için mi gülünecek şey bulunamıyor?

Kafenin kapısından girerken gördüğü anda, yüreği ağzına geldi. Ne çok olmuş böyle çırpınmayalı bu yürek ve yine de nasıl unutmamış iki avuç arasına kıstırılmış kuşlar gibi çırpınmayı. Bütün bütün unuttuğunu sandığı serçeli şiir belki de bu yüzden aklına geldi, itildiği yerden fırladı çıktı aniden. Serçe için düşmek nedir ki! Kuşların sözlüğünde “düşmek” diye bir kavram yoktur. Yok mudur? Vurulunca düşerler. Elbette düşerler. Ama üzerine kondukları dal sallanırsa niye korksunlar düşmekten, uçar giderler.

“Her dal düşürmez elbette; ama sensen o dal ve sallanırsan düşerim.” Söylendi mi böyle laflar; yoksa oturduğu yerden uyduruyor mu şimdi? Söylese yakışırdı Ferit’in ağzına; ama açıkçası böyle romantik sözler söylendiğini pek hatırlamıyor. Şöyle deseydi mesela, ne hoş olurdu. “Sen benim hayatta kalmak için tutunduğum dalımsın. Bir gün beni silkelersen, beni sevmez olursan, artık görüşmek istemezsen ölürüm.” Bu çocuklar bilmiyorlardır böyle sözleri. Onlar bilirler ve söylerlerdi. Söylerlerdi derken… Gerçek anlamda söylemek değildi canım. Konuşamazlardı ki heyecandan. Yürekleri gelir boğazlarına bir yumruk gibi otururdu. Bu yüzden söylenmezdi bir şey, söylenemezdi; ama yazılırdı. Aşk mektupları vardı o zaman. Ders çalışma bahanesiyle bir tenhaya çekilindiğinde önce karalaması yazılır, sonra birkaç kez temiz kâğıda geçirilirdi. Satırların yukarı tırmanmasını ya da aşağı inmesini önlemek için, çizgili bir defterin arasına konan çizgisiz kâğıda… Alelacele katlanır, zarfa konur, zarfın ağzı tükürükle ıslatılır, bir güzel yapıştırılırdı. Hedefe ulaşmadan önce, kazayla büyüklerden birinin eline geçerse kime gönderildiğinin anlaşılmaması için zarfın üzerine son ana kadar ad yazılmazdı. Sanki babası görse, ağzı kapalı diye açmakta tereddüt edermiş gibi, alıcısına ulaştıracak arkadaşa kapalı bir zarfla teslim edilirdi mektup.

“Bir daha o çocukla yan yana görürsem seni, bacaklarını kırarım.” demişti babası. Daha neler neler demişti. Öldürürmüş de, parça parça edermiş, leşini köpeklere atarmış. Onun da ödü patladı. Ferit’i her gördüğü yerde başını çevirdi, görmezden geldi. Sonra da yollar ayrılmadı yalnız, şehirler ayrıldı, yaşamlar ayrıldı. Nasıl öldürürmüş kendi kızını insan? Hem niçin öldürecek? Okul çıkışı, deniz kıyısında, okuldan bir arkadaşıyla yan yana yürürken görülmüş diye mi? Yalnızca bu arkadaş erkek diye mi?

Ne zordur, kıpır kıpır yeşermeye başlamış bir sevdayı çıktığı gönlün toprağına gömmek. Bak, aradan onca sene geçti, ne eskidi, ne unutuldu; dipdiri duruyor hâlâ gömmeye çalıştığı yerde o sevda.

İyi ki Nazlı torun buluşma yeri olarak bu pastaneyi tarif etmiş. Yok, pastane değil, kafe diyorlar böyle yerlere şimdi; hatta “cafe”. Bırak cafe’leri, kafe’leri, tek başına pastanelere gitmeyeli de yıllar oldu. Yıllar mı oldu? Hadi canım! O hiç tek başına gitmedi ki pastaneye. Hem niye gitsin! Bugün de Nazlı kız, “Oğulcan gelemiyor; sınavı varmış. Benimle ayakkabı almaya sen gelir misin babaanne?” demese ne işi var kafelerde? Çevreye baksana! Okuldan kaçmış çocuklarla dolu burası. Nazlı’nın yaşıtları bunlar işte. Nazlı da son dersi asıp gelecekmiş, öyle dedi. Sırdaş sayıyor onu. Koskoca kadın, torununun sırdaşı. Oğulcan meselesini de tek o biliyor, “Aman bizimkiler duymasın.” diyor. Duymasın da bu sorumluluk tek başına kaldırılacak şey değil. Babasının haberi olduğunda, “Anne, iş mi bu yaptığın?” demez mi?

Okuldan çıkınca sahilden yürürlerdi. Ayvalık’ta parka giderken sol koldaydı lise; hâlâ da oradadır herhalde. Ondan az önce de ortaokul vardı, eski, taş bir bina, iç avlulu. Orası da hâlâ okul mu acaba? Ne marina vardı sahilde o zaman, ne büyük marketler. Sahil bomboştu, deniz tertemiz. 19 Mayıs’larda, tören dönüşü, erkek öğrencilerin ortaokulun önünden denize atlayışları dün gibi. Deniz, Ayvalık’ın içinde bile girilesi, yüzülesi bir deniz. Sonra Kabotaj bayramlarında gemilerin denize uzanmış direkleri yağlanır, çocuklar, okul arkadaşları yani, yağlı direğin ucundaki bayrağı almak için yarışırlardı. Direğin üstünde ilerlemeyi başaramayan cup, denize!

Öğrenciler şapka takardı o zaman. Sevmezmiş gibi yapar; aslında bayılırlardı şapkaya. Kızlarda siperliğini gözlerinin üstüne indirmeler mi, şapkayı iyice geriye atıp Hollywood yıldızları gibi poz vermeler mi, ne ararsan vardı. Erkek öğrencilerde bir ciddiyet. Askere alınmış gibi olurdun ortaokula başlayınca. İlkokulu bitirmiş bacak kadar çocuklara öyle bir ciddiyet verirdi ki şapka, onu başlarına geçirmeye hak kazandıkları anda üç beş yaş büyürlerdi. Devletin polisi, devletin askeri, devletin öğrencisi… Devletin bir şeyi olurdun.

Okuldan çıkıp Ayvalık’a doğru yürürken ne konuşurlardı? Aralarında “aşk” sözcüğü geçmiş midir? Hiç sanmıyor. Öpüşmenin kendisi değil, düşünülmesi bile çok ayıptı. El ele tutuşurlardı en çok. Avuçları yanar, yürekleri avuçlarında atardı o zamanlarda da. Gelecekle ilgili hayaller kurmaktan geri kalmazlardı ama. Sonraları çok dalga geçilen “pembe boyalı, yeşil panjurlu ev” hayalini ilk kez kuranlar onlardı. Niye olmasındı? Pembe boyalı küçücük bir evin hayalini kurmak, resmini yapmaktan bile daha kolaydı. Farkında değillerdir herhalde; ama bu hayale gülenler, yalnız hayal edilen evi değil, hayalleri de yok ettiler.

Ferit’in bakışları bunlar; nasıl tanımaz? Ona mı bakıyor? Dayanmaz ki ihtiyar kalbi bu heyecana. Evet, bakıyor, ona doğru yürüyor, yaklaşıyor. Yanındaki Nazlı mı? Nerden tanıyor Nazlı’yı?

“Babaanne,” diyor Nazlı. “Gelemem demişti; ama bak gelmiş. Oğulcan’la tanıştırayım seni.”

“Oğulcan mı? Ben Ferit diye tahmin etmiştim adını.”

“Ay, saçmalama babaanne.” diyor Nazlı.

El ele tutuşmuşlar. İkisi birden gülüyor babaannenin söylediğine.

“Ferit ha! Uçmuşsun sen babaanne. Ferit de nerden çıktı?”

Bilmez ki! Ferit de nereden çıktı hakikaten?

 
sayfa başına dön
 
SEN ÂFET, BEN DAHA ÂFET

1. Görüntü:
Bikininin alt parçalarını da üst parçalarını da incecik ipler tutuyor. Bunlardan birinin kopuvermesini umarak ona bakan erkek kalabalığının içinden, yürek hoplatan, kalp çarptıran, tansiyon yükselten biri olarak geçip gidiyor. Adını henüz bilmiyoruz. Yanında kendisinden en az on yaş büyük olduğu belli bir kadın var. Akrabası da olabilir, arkadaşı da. Erkeklerin başları da, onların bakışlarını izleyen kadınların başları da tenis maçı izleyicisinin aynı anda aynı yöne dönen başları gibi izliyor onları. Geçerken bikinisinin herhangi bir noktasına takılan bakışları, bir çengele geçirmiş gibi arkasından sürükleyerek götürüyor. Eğer bakışların her biri birer misina olsa birbirine dolanmadan, karışmadan ona ulaşacak; o da ardı sıra, zokayı yutmuş bir balık ordusunu sürükleyerek çekip götürecek. Geçtiği çizgi üzerindeki bütün başları kendine çevirte çevirte ilerliyor. Otelin merdivenlerine yöneliyor ve arkasından sürüklediği, giderek ağırlaşan bakış yükü yüzünden her bir adımda salınarak çıkıyor merdivenleri. Buraları hiç yadırgamayan, alışık adımlarından anlıyoruz ki dışarıdan gelip plajdan yararlananlardan değil, bu beş yıldızlı otelin esaslı müşterilerinden biri o.

2. Görüntü:
Aynı ikiliyi otelin barında görüyoruz. Vakit, akşam. Duşlar alınmış, saçlar biçimlendirilmiş. Makyajlar mükemmel.
-Rüya’cığım, diyorum bak: Delilik bu senin düşündüğün. Hiçbir koca kabul etmez bunu.
-Niye şeker? Ben dürüst davranıyorum. Bunu anlaması gerek.
-Anlamaz. Diyorum işte. Asla… Asla anlamaz.
Adının Rüya olduğunu öğrendiğimiz genç kadın, az önce bakışları toplayıp peşi sıra sürükleyenden başkası değil. Şimdi deminki ilgi yok; çünkü bar tenha henüz. Yoksa bakışların onda odaklanmasının biricik nedeni çıplaklığı değil; her an hayranlıkla bakılacak kadar albenili bir kadın Rüya.
-Hissediyorum Esma. Her an aldatabilirim onu. Bunun olmasını beklemek daha kötü, öyle değil mi? Ben ona olmadan haber vereceğim. Daha ne istiyor?
-Yani sen diyorsun ki Burak’ın karşısına geçeceksin ve ona, ‘Bak kocacığım, ben yakında seni aldatacağım. İçime doğuyor. Buna göre önlemini al.’ diyeceksin.
-Aynen öyle.
-Burak’ın da sana ne demesini bekliyorsun? ‘Tabii karıcığım. Mademki dürüst davranıp haber verdin, istediğini yapabilirsin.’
-Aynen öyle.
-Peki bunları ne zaman söylemeyi düşünüyorsun?
-Hemen bu gece desem?
-Peki, şu anda nerede Burak?
-Ayvalık’a indi. İstanbul’dan gelen biriyle görüşecekmiş.
-Bir soru daha: Var mı öyle biri?
-Öyle biri? Yani Burak’ı kiminle aldatacağımı soruyorsun. Hayır, henüz yok; ama yakında olacak.
-Yakında olacak mı? Doğru mu duyuyorum? Gönlünün kaydığı herhangi biri yok; ama sen ne olur ne olmaz diye, kocana onu aldatabileceğini söyleyeceksin.
-Aldatabileceğimi değil, aldatacağımı.
-Eminsin, kararlısın, gönlüne göre birini bulacaksın.
-Ay, gönül deyip durma! İçime fenalıklar geldi. Yok gönlümün kaydığı, yok gönlüme göre… Gönülden söz eden kim? Ben gönlüme göre değil, bedenimin isteklerine göre yönlendireceğim kendimi. Son kararım bu. Bu beden benim ülkem; bu ülkede at koşturma hakkı da benim seçtiğim süvarinin olacak.
-Hiç anlamadım vallahi. Sen evli bir kadınsın. Aslan gibi kocan var. Bu aldatmak lafları tuhaf kaçmıyor mu biraz?
-Aman Esma, ninem gibi konuşma Allah aşkına!
-Hayır, ortada herhangi biri de yok ki! Ben hiçbir şey anlayamıyorum doğrusu.
-O zaman işini kolaylaştırayım. Aldatmak dediğim şey,düpedüz ihanet. Başkasıyla birlikte olmak yani. Anladın mı şimdi? Süsleyip püslemeye gerek yok. Başkasıyla yatacağım. Hem de yakında, çok yakında.

3. Görüntü:
Kara yağız bir delikanlı otelin girişindeki döner kapıda beliriyor. Bu beş yıldızlı otelin müşterisi olmadığı, ürkek bakışlarından, çekingen adımlarından, kılık kıyafetinden belli. Örtmeye çalıştığı bir acemilik içinde. Üstünde “Reception” yazan yere usul usul yaklaşıyor ve Tamer Bey’i soruyor. “Tamer Bey şu anda meşgul.” cevabını alıyor; ama geri çekilmiyor hemen. “Bu saatte gelmemi kendisi istedi. Haber verir misiniz lütfen.” diyor. “Lütfen”i bastırarak söylüyor. Tamer Bey’i görmekte kararlı olduğu belli. Resepsiyondaki kız, bir küçük not kâğıdı çekiyor önüne ve başını kaldırmadan soruyor: “Tamer Bey’i kim arıyor?” “Ben,” diyecekken duraksıyor ve adını söylüyor delikanlı. Adı Zafer. “Bana bir ödeme yapacaktı da…” diye neredeyse kekeliyor. “Bekleyeceksiniz o zaman.” deyip karşıdaki koltukları gösteriyor kız ve öteki tarafa, sıradaki müşteri adayına dönüyor.
Zafer, kızın gösterdiği koltuklara doğru yürürken Rüya ve Esma’ya teğet geçiyor. Onlar da akşam yemeğine hazırlanmak için odalarına gitmek üzere bardan çıkmış, asansöre yönelmiş durumdalar. Asansörün düğmesine basarken Rüya dönüp Zafer’e bakıyor. Asansöre binmekten vazgeçtiğini anlıyoruz; çünkü Zafer’e doğru yürürken, yüzünde hınzır bir gülümseme beliriyor ve Esma’ya eliyle, “Gelsene.” diye bir işaret çakıyor.

4. Görüntü:
Yeniden bardayız. İki kadın Zafer’i ortalarına alıp bar taburelerine tünemişler.
-Demek açık öğretimde okuyorsun, diyor Rüya. Nasıl oluyor? Devam mecburiyeti yok. Sınavlara giriyorsun sadece.
Zafer başıyla onaylıyor. Daha iyi bir yerde okuyamadığı için mahcup. Sınavlara hazırlanırken babasını kaybettiğini anlatıyor. Bu, çok kötü etkilemiş onu; yoksa daha iyi bir okul kazanabilirmiş. Lisedeyken sürekli takdir, teşekkür getiren bir öğrenciymiş çünkü.
Lise konusu açılınca Rüya da Esma’yı tanıtıyor. Esma, ablasının liseden arkadaşı; ama Rüya, ablanın elinden kapmış Esma’yı. Şimdi ikisi çok iyi iki dost, sırdaş, arkadaş…
Sonra sıra Zafer’in bu otelde ne aradığına geliyor.
-Karpuz getirmiştim, diyor Zafer yaptığı işten biraz sıkılarak. Sonra da açıklamak gereğini duyuyor: “Babam ölünce onun traktörüyle böyle ufak tefek işler alıyorum. Geçinmek için değil, oyalanayım diye.” Sonra babasının, o zamana kadar erkek çocukları yaşamayan bir ailenin oğlu olduğu ve birçok abladan sonra doğduğu için Yaşar adını taşıdığını; ama yine de yaşamadığını, genç sayılabilecek bir yaşta çekip gittiğini söylüyor. Zeytin arasında çift sürerken devrilen traktörün altında kalarak, yani çok acı çekerek öldüğünü anlatıyor.
Kadınların, burada ne aradığı sorusunun yanıtını hâlâ beklediklerini anımsatan bakışlarla baktıklarını görünce ekliyor:
-Tamer Bey’i bekliyordum. Parayı ondan alacakmışım.

5. Görüntü:
Gece yarısına yakın bir saatte otelin 3. kat koridorunda Rüya’nın sesi yankılanıyor. Ne söylediği anlaşılmıyor; ama gözyaşlarına bulanmış bir ses bu. Az sonra odanın kapısı açılıyor ve sabahlığını sırtına geçirmeye çalışarak kendini dışarı atıyor Rüya. Kapı, çarpılarak kapatılıyor arkasından. Sabahlığının kuşağını ağlayarak bağlıyor, alt kata iniyor. Nereye gideceğini bilen adımlarla ilerliyor ve bir kapının önünde duruyor. Önce hafifçe vuruyor kapıyı, açılmayınca daha hızlı, sonra daha da hızlı vuruyor; yine açılmayınca ağlayarak yumruklamaya başlıyor.
-Açsana şu kapıyı Esma! Sen de mi istemiyorsun beni? Burak karılıktan attı, sen de arkadaşlıktan mı çıkardın? Bir de sen döv bari.
Yumrukladığı kapı sonunda açılıyor. Üstüne alelacele geçirdiği geceliğiyle Esma görünüyor ve Rüya’nın içeri girmesini engelleyecek biçimde dikiliyor kapıda. Onu kenara çekilmeye zorlayıp içeri girmeye kalkışacakken Rüya, Esma’nın arkasında yarı çıplak vücuduyla kara yağız biri beliriyor: Zafer.

 
     
sayfa başına dön
 

ESKİMEYEN

“İş değil be kardeş, üç tanesi, dört tanesi bir milyona gidiyor. Bizimki de şans işte. Bu karpuz işini bu yıl aldık, patladı elimizde. Tarladan yükleyip getirmeye değmiyor. Hayvanın tarlaya gitmesi gelmesi dünya para.”

Bir yandan söylenirken bir yandan da seçme işini ona bırakmış olan müşterisine karpuz seçiyor. Yazlıkçılardan biri. Artık beğenmiyorlar Sarmısak’ı. Ayvalık’ın içindeki viran Rum evlerini alıp kucak dolusu para harcıyorlar; aylarca, kimi zaman yıllarca uğraşıyorlar. Gelip gitmeler, İstanbul’dan Ankara’dan mimarlar, ustalar getirmeler… Ne için? En çok iki ay oturacakları bir ev için. Bazıları hevesini alıncaya kadar, bir iki yıl üst üste geliyor, sonra pencereleri sımsıkı kapatıp kapıya kilit üstüne kilit vurup gidiyor. Bir daha ara ki bulasın. Bazıları da her yaz geliyor; ama on beş gün kalıyor. “On beş gün için mi harcadınız onca parayı a kıt akıllılar?” diyesi geliyor; ama tutuyor kendini. Onun aklını, karısı, çocukları bile beğenmezken kendini bu büyük şehirlerde yaşamış, oralardan kalkıp gelmiş insanlardan daha akıllı sanmak, ahmaklığın ta kendisi değil midir acaba? Vardır bir bildikleri ki öyle yapıyorlar. On beş gün mon beş gün… Demek kurtarıyor. Yoksa sokakta mı buluyor bunlar parayı? Niye viran bir Rum evine döküp saçsınlar?

Karpuzları teker teker yokladı, tarttı elleriyle, şaplakladı, fiskeledi, gösterilebilecek bütün numaraları gösterip en iyilerini onun için seçtiğine inandırdı müşteriyi. Bu mevsimde kötü karpuz olmaz ki zaten! Bütün karpuzlar birbirinin aynı. Az irisi var, az ufağı; yuvarlağı top gibi olanlar, yumurta gibi olanlar; toprakta yatan yerleri az beyaz olanlar, çok beyaz olanlar… O kadar! Ne fark olacak aynı tarladan kesilmiş bir karpuzla başka bir karpuz arasında. Adam akşam yemeği için soğutup yiyince, “Vay be!” diyecek. “İhtiyar karpuzcu uğraştı biraz; ama en iyilerini de seçmiş hakikaten.” Bedavadan bir “Aferin!” kazanacak olmanın ön sevinciyle üç karpuzu da aynı anlamsız işlemlerden geçirdi. Hatta abarttı biraz. Kulağına götürüp dinledi birini. Karpuz, “Abi, ayıp bu yaptığın! Nedir yani? Ne söylememi bekliyorsun ki dinliyorsun?” deyiverecek diye düşündü bir ara, güldü.

İşe yaradı ama. Üç tane alacak adam beş tane aldı; iki milyon verdi, üstünü bıraktı. Biraz ağlaşmanın kime ne zararı var? Lafa acındırmayla girmenin ödülleri bunlar. Ayvalık’ın fiyatları, dışarıdan gelenlere göre pek ucuz kalıyor. Onlara ucuz geldiği için Ayvalıklı normalde ödeyeceğinin iki üç katını ödüyor; ama ne gam! Ayvalıklı da biliyor ki bunların konması göçmesi topu topu iki ay. İki ay sonra yine kendi kendilerine kalacaklar. Bu dışardan gelenlerden kiminin eli pek bir bol. Bazen malın kendisine verdikleri kadar parayı bahşiş olarak bırakıyorlar. Haklılar tabii. Karpuzu bu fiyata mı yerlerdi evlerinde olsalar? Onlar da biliyorlar. O yüzden bakmıyorlar üçe beşe. Kimi de bulmuş da bunalmış! Bir pazarlık bir pazarlık! Üç kuruşun hesabını yaptığına bakarsan evinde de -neresiyse orası, Ankara, İstanbul, İzmir?- acından ölüyor sanırsın. Oysa öyle olsa sahil kasabasıdır diye Ayvalık’ta işi ne? Gider memleketine, kışlık bulguru, tarhanayı düzer oradan. Öyle ya, ne işi var sayfiye yerlerinde?

Bir iki haftaya kadar içleri geçmeye başlar yavaştan. Karpuzların. En iyi mevsimleri şimdi. Rast gele al kasadan, ver adamın kucağına. Hepsi birbirinden güzel, hepsi kurabiye. Yine de ne kadar uğraştığını müşterinin görmesi için elinden geleni yapıyor. O nerden bilecek karpuzların hiçbirinin ötekinden farkı olmadığını? Yeni müşteriye bir kez daha, baştan başlıyor anlatmaya:
“Yem ister bu hayvan, aç duracak değil ya. Çalıştıkça daha çok yem ister. Allah’tan evdeki boğazlar azaldı. Çocuklar evlendi gitti. Kaldık bizimkiyle Köroğlu Ayvaz.”

Bu seferki kadın. Hiç ilgilenmiş görünmedi. Verdi iki milyonunu, etti teşekkürünü, girdi, kapattı kapısını. Bir şeyler de söyledi sanki; ama tam anlamadı. Belki kendi kendine söyleniyordu, kim bilir?

Onunki de söylenir boyuna. Söylenirken bile yüksek sesle başlar, fısıldayarak bitirir sözünü. Fısıldamıyormuşmuş. Yaşlılıktan kulakları duymadığı için, ona öyle geliyormuş. Yaşlılıktansa başlarken bağıra bağıra konuştuğunu nasıl duyuyor peki? Öyle yapıyor. Başlarken bağıra bağıra başlıyor, sonra eski radyoların sesi gibi yavaş yavaş kısılıyor sesi. O da bütün konuşmalarının başını anlıyor, sonunu anlamıyor. Anlamıyor da değil. Duysa anlayacak. Duymuyor ki anlasın. Hoş, ne anlatacak? Yıllardır bildiği şeyler. Kim kime ne demiş de kimin karısı, kimin kocası ne yapmış. Bilerek yapıyor. Onu, sağır olduğuna inandırmaya çalışıyor. Yok öyle bir şey. Normal bir sesle konuşsa her söylediğini duyacak. Bilerek alçaltıyor sesini. Fısıldar gibi konuşuyor; duyamasın, sağır olduğuna inansın diye.

Sinir olunmaz mı böyle her lafı kendi kendine konuşur gibi bitirmesine? Olunur. Ne geçecek eline onu sağır olduğuna inandıracak da? De ki sağırdır, boşanacak mı ondan? Yok. Öyleyse ne uğraşırsın be kadın?

Buna da şükür! Nafiye ondan da şanssız ya! O, kadın olsa bir dakika bile dayanamaz. Adam deli. Resmen deli. Tamam, öyle zincirlik deli değil; ama iyice uçuk, gelgit akıllı. Bir bakarsın bir muhabbet açmış, güzel güzel konuşur; bir bakarsın dönmüş kıçını sana, yıldızları sayar.

Akşam, yedikten sonra, Macaron’a çıkar bazen, camlı kahveye oturur. Ne zaman gitse adam orada. Demek her gece kahveye çıkar o. İyi de Nafiye’ciğin kimi kimsesi yok ki! Günah değil mi kadıncağızı evde bir başına bırakmak? Herkesin, kocası, çoluk çocuğu etrafındayken Nafiye’cik yalnız. Bazen deniz kıyısına iner, Apo’nun yerine, çoğu zaman o da orada. Eskiden arabacılar dururdu, şimdi Sarmısak’a giden dolmuşlar gün boyu egzoz gazına boğarlar sokağı, o da yetmez, durmadan da çığırırlar: “Sarımsaklı’ya, Hadi! Kalkıyor! Sarımsaklı’ya bir iki!” Eskiden “Sarmısak” derlerdi; yalnız sarmısağı değil, her türlü sebzesi pek lezzetli olduğu için. Şimdi tutturmuşlar bir “Sarımsaklı”, her yerlere de yazmışlar “Sarımsaklı” diye. Doğrusu onun dediğidir. Öyle bildi, öyle öğrendi o. Orası da ayrı bir şehir oldu. Gitmez her zaman. Ne işi olacak Sarmısak’da? En son, küçük damadın içinden gelmiş, aldı onları da, öyle bir dolaştırdı. Şaştı kaldı. Karısı şaşmadı hiç, onun gitmediği, bilmediği yer yok. Kadınlarla toplaşır giderler, bir hafta Çamlık’a, öbür hafta Yüz Elli Evler’e.

Bir de büyük dükkân açıldı, şu market dediklerinden, pek kalabalık. İyi oluyor canım. Gündüzleri gürültülü de geceleri iyi oluyor. Atarsın sandalyeni dışarı, gelene gidene bakarsın. Nafiye’ninki gibi değil ama. O, her yere yetişir. İnsan gider bir yerde oturur, oradan kalkar evine gider, değil mi? Yok, Mustafa öyle yapmaz. Bir gecede ne kadar kahve varsa hepsini dolaşır. Ayvalıkgücü’nün oraya oturmadan gitmez evine. İlle orada da oturacak, bir çay da orada içecek. Her yerde bir çay. Onca çayı içip de nasıl uyur geceleri. İkinci bardağı içse uyuyamaz o. Kahveye de öyle her gece her gece çıkmaz. Nafiye karısı olsaydı hiç çıkmazdı. Başını dayardı onun omzuna, kokusunu içine çekerek uyuklardı öyle. Televizyonu bile açmazdı. Nafiye yanında olsa başka şeye ihtiyacı olmazdı ki! O da kocadı artık. Yok canım, Nafiye kocamaz. Başka bir soydan o, yüksek bir soydan. Kocasa da evdeki cadaloz gibi olmaz. Evdekinin kızları oğulları, gelinleri damatları var; kızdan da torun sahibi; ama yine aklı gezmekte. Ne gece durur evde ne gündüz. Adamı kapıdan gönderip kendi bacadan kaçan karı soyundan o. Nafiye’nin tırnağı olamaz. Böyle bir gezenti karısı olan, her daim kahvede olsa hakkıdır; ama hal böyleyken her gece çıkmaz kahveye o. Kışın daha sık tabii; ama yazın o kadar sık çıkmaz. Kışın iştir. İnsan insanı kahvede bulur. Kapılar kapalıdır kışın, pencereler örtülü; arabaya, arabacıya ihtiyacı olan, gitmez ki ayağına arabacının. İlk gördüğü kim ise ona verir işi. Yazın başka. Kapılar açılır, pencereler… Evler açılır. Evlerin içi, dışına döner. Herkes herkesi her yerde görür. Zeytin yok yazın, tayfa çekmek yok zeytin tarlasına. O yüzden karpuzculuğa kadar düşer böyle. Karpuz da kendi tarlasının karpuzu. Ortakçı girmiş, mahsulü almış gibi konuştu demin adama; aslı yok. Nafiye’ye talip olduğunda bir kuru canından başka şeyi yoktu, orası doğru. Ama şimdi… Çok şükür! 90 ağaç zeytini var, başını soktuğu bir evi. Öyle düğünsüz derneksiz evlenen olmadı çocuklarından. Hepsini o evlendirdi. Çeyiziyle çimeniyle, teliyle duvağıyla gelin etti kızlarını; oğullarını meslek sahibi etti, taktı kollarına altın bilezikleri öyle evlendirdi. Bir de karpuzun geldiği bu tarla var. Bazen acur, salatalık; bazen domates biber eker ya, çoğu zaman karpuza ayırır o tarlayı. Karpuzun para etmediği doğru ama! Bak, orada hiç yalanı yok. Zaten yerli karpuz çıkıncaya kadar, Adana karpuzu doyuruyor piyasayı. Yerli karpuz çıkınca da karpuz kabuğu denize değil, karpuzun kendisi çöplüğe düşmüş oluyor.

Kızlardan biri gurbette. Öbür çocuklarının hepsi Ayvalık’ta. Kimi uzak, kimi yakın. En uzağı Armutçuk’ta oturur. Hatun, canı her istediğinde ona gidemez belki. Tamam; ama ötekilerin evleri hep yakın yakın. Birer sokak, ikişer sokak arayla otururlar. Her gece birinde kadın. Ne kızlarını bırakır dolaşılmadık ne komşularını. Birinden çıkıp ötekine girer, hepsini gezer. Nafiye öyle mi ya? Bir abisi vardı, öldü. Anası babası çoktan rahmetli oldular, kemikleri bile kalmadı. Bir kızkardeşi vardı, o da evlendi, gurbete gitti; ne gelir ne arar.Çocuğu da yok Nafiye’nin. Hiç olmadı. Adamdadır kabahat. Yoksa Nafiye gül gibi kızdı. Kaç yaşına geldi hâlâ öyle. Taş gibi. O sümsüğün hükmü ne ki çocuğu olsun!

Mustafa gündüz sokaklarda dolanır, kâh çarşıda esnafla gevezelik eder, kâh sahilde turist kızlarla göz banyosu yaptırır gözlerine; gece de kahve kahve gezer. Nafiye’cik kırar dizini, oturur evceğizinde. Yaz günü, gün ikindiye döndü mü çıkar kapı önüne, evin eşiğine bir kilim yayar, orada oturur. Her gün bu saatlerde… Sokağa gölge düşer düşmez. Sıcaktır evler. Bütün gün güneşte pişer, akşama doğru kusar güneşten içtiğini. Gece de oturulmaz içerlerde. Mustafa aşağıda, sahilde o kahveden bu kahveye dolanırken Nafiye burada, evcağızının önünde oturur. Hiç de boş durmaz, elinde ya bir tığ, ya bir şiş, boyuna dürtükleyip durur bir şeyleri. Onun o uğursuzu, kim bilir daha kaç kahve dolaşacak, saat kaçta gelecek?

Yolu kendiliğinden geçmezse o, bu sokaktan geçirmesini bilir. Gece de gündüz de. Öyle selamsız sabahsız yürüyüp gitmek ağırına gider hep. İyi geceler, iyi akşamlar dilenmeden… Hiç olur mu? Yabancı gibi… Ayıp bir kere! Kuru kuru selam vermek de tuhaftır gerçi. Sokakta başka kimse yok, Nafiye’nin kocası kahvede, az önce yanından kalkılıp yürünmüş; yine de öyle yabancı gibi, adını bile söylemeden, herkese söylenir gibi, bir “İyi akşamlar” ya da “hayırlı geceler”… Adını söylemek isterdi oysa. Yüzüne karşı. Hiç olmazsa bir kere. “Nasılsın Nafiye Hanım?” demek isterdi. Hatta gençmişler, hiç yaşlanmamışlar gibi, yarın akşam annesi onu istemeye gidecekmiş gibi, “Nasılsın Nafiye?” demek isterdi. “Mutlu musun bu adamla? Üzüyor mu seni? Hep yalnız bırakıyor. Tek başına dolaşıyor orda burada. Sıkılıyor musun?” Olmaz. “Sana ne!” denir. Doğrudur, ona ne! Ele göre hele, geçmişi bilmeyene göre, onu ilgilendiren bir şey yok; bir yabancı o.

Her şey unutulmuş gibi mi olsun peki? Hiç sevdalanmamış sanki Nafiye’ye. Nasıl olabilir? Babası sırf evi var diye o yarı deliye vermeseydi, evinin kadını, çocuklarının anası oydu şimdi. Babasının tamah ettiği ev de bu ev işte. Kümesten az büyük. Babadan dededen kalan parayı içki sofralarında yemeseydi de bir ev bıraksaydı kızına. Bir ev uğruna kıydı kızına, yazık etti güzel Nafiye’ciğe.

Daha askere gitmeden gözüne kestirmişti onu. Mahalleden tanıyordu, kapıda pencerede görüp sevmişti. Aynı okula gitmişlerdi; ayrı ayrı zamanlarda tabii. Dört - beş yaş var aralarında çünkü. Nafiye küçüktür. Hatırlar mı acaba? Nafiye için o, “bir zamanlar kendisini isteyen adam”. Belki hatırlamaz bile. Güzel kızdı çok. Kim bilir onun gibi nicesi istedi de armudun iyisi gibi, bu ayıya düştü düşe düşe.

Askerden döndükten sonra ilk iş, anacığını gönderdi istemeye. Askerdeyken hep hayal ederdi bunları. Döner dönmez isteyecekti Nafiye’yi. Evlendikten sonra, yanında Nafiye olduktan sonra, ekmeğini taştan çıkarırdı. Şimdikiyle bile çıkardı. Ya Nafiye olsaydı karısı, tutsaydı elinden; burada ekmek yoksa ver elini İstanbul, ver elini Almanya. Çok kolaydı o zamanlar Almanya’ya gitmek. Her isteyen giderdi. Nafiye’yi vermediler, hayatının keyfi kaçtı, düşünmedi bir daha Almanya’yı malmanyayı.

Karısı Nafiye olsaydı her şey başka türlü olurdu. Onunki kocadıkça huysuzlaştı. Nafiye’ciğin ağzı var, dili yok. O deli herifi çektiğine göre. Başka ne ölçü ister? Kendi karısı geçinebilir miydi Mustafa’yla? Üç ayda verirdi pasaportunu eline. Bak, Nafiye kaç yıldır gıkını çıkarmadan oturur o deliyle. Deli değilse de hafif adam, akıldan yana hafif.

Anacığını gönderdiğinde öyle demiş Nafiye’nin babası. İki sene sonra da öldü zaten. Kızının bu adamla hep küs gibi yaşadığını görmedi. Çoluk çocuğa karışamadığını, mutlu olamadığını. Bir gün bile kocasıyla el ele, kol kola deniz kıyısına gitmediğini, goncayken solan bir gül gibi olduğunu… Keşke görseydi de kızına neler ettiğini anlasaydı tarlaları, zeytinlikleri içki sofralarında ona buna bağışlayıp çocuklarını beş parasız komadan önce, öbür tarafa göçmeden önce kızına neler ettiğini keşke görseydi. “Nesine güvenir ki kız istemeye kalkar oğlun?” demiş. “Ev desen, başını sokacak bir evi yok. İş desen, evine ekmek getirecek bir işi yok.” O zaman evi, işi olmayana kız vermezlerdi. O da vermedi Nafiye’yi. Sonra kalktı, evi var diye, bu dümbüğe verdi. Evi olsa ne olacak? Kendi adam olsun. İnsan kıymeti bilsin, Nafiye gibisi kolay mı bulunur, Nafiye’nin kıymetini bilsin önce.

Bir evin kapısında dikilmiş çocuğu görünce çekti beygirin yularını, “Pssst!” etti, dudaklarını şaklattı, durdurdu hayvanı. Çocuğun dimdik bakan öfkeli gözlerini o zaman gördü; çocukla göz göze geldiğinde.

“Yeter be dede,” dedi çocuk. “Daha kaç defa geçeceksin buradan? Kimsenin karpuz aldığı yok, görmüyor musun? Zaten sokak daracık. Sen dönüp durdukça babam arabayı sokamıyor sokağa.”

Sokağın öbür başında, ona yol açmak için, geri geri giden 35 plakalı otomobili o zaman gördü. Dönüp dönüp geçiyormuş. Ne olmuş geçmişse? Sokak bu! Herkes geçer. Hesap mı verecek iki defa geçti diye?

“Yazlıkçı bunlar,” dedi kendi kendine. “Ne anlarlar karpuzdan? Karpuzdan da anlamazlar, sevdadan da.”

 
sayfa başına dön
 

ESKİ AŞKI KURTARMAK

“Ben niye öldürmüyorum ki bu kadını?” dedi içinden. “Çok kolay olur. Tereyağından kıl çeker gibi. Kendisi bile anlamaz. Gözünü açar bu dünyada, kapar öbür dünyada.”
Zaten zorlukla soluk alıyor, bir yastığı on saniye bastırsa yüzüne, tamam. Yastığa bile gerek yok, eliyle kapasa ağzını, yeter. Yine de geceyi beklemek mi daha iyi olur acaba? Uyumasını. Uyurken çok daha kolay. “Uykusunda öldü.” olur. Özenir bile komşular. Konuşurlar aralarında: “Allahın sevdiği kuluymuş; bak, acı çektirmedi, uyurken alıverdi yanına.”
Hiç susmuyor. Bu kadar mı konuşur insan?! Kimsenin dinleyip dinlemediğine falan aldırmıyor. Sırf öfke! Yaşlanmayı sindiremiyor içine. Kocası olmakla o mu kocattı onu? Herkes ihtiyarlıyor, herkes ölecek bir gün. Herkes ölecek; öyle ya! Ha bugün, ha üç gün sonra; ne fark eder?
Baktı karısına; yine kızgın, yine öfkeli; gözlerini patlata patlata, yeri göğü inlete inlete soruyor:
“Tutardım zeytin çuvalını iki kulağından, yallah traktörün üstüne.Tek başıma. Ben değil miydim o? Bendim. Nerede şimdi?”
“Geçti onlar, geçti.” dedi başını öbür yana çevirerek. Kulaklarının iyice ağır işittiğini bildiği halde, içinden söylemeye yakın, fısıltı sesiyle söyledi. Duymaz duymaz, en olmadık şeyi duyacağı tutar. Kışlatmamak lazım üstüne. Açtı mı çenesini susmak bilmez. Yavaş konuşmayı da beceremiyor artık. Kulakları ağırlaştıkça sesi yükseldi. Eskiden böyle değildi. Değildi herhalde. Güzel ve alımlıymış; öyle anlatır. Sesi de güzel miydi? Şarkılar, türküler söylediğini anımsıyor sanki hayal meyal. Herhalde söylediği gibiydi, erkek gibi yani. Değme erkeğin yapamayacağı işi bir başına yaptığını o kadar çok söyledi ki bunları anımsıyor mu, karısından duya duya ezberledi mi, çıkaramıyor artık. Zeytin çuvalını tuttuğu gibi atarmış traktörün üstüne. Pamuk tarlasında iki erkeğin bir günde çapalayacağı yeri, gün ikindiye varmadan çapalar bitirirmiş. İncecik dallarına çıkarmış zeytinlerin, en usta sırıkçının yapamadığını o yaparmış. Öyleyse de o günlerdeki ceylan gibi kız nerde, şimdiki makineli tüfek çeneli sağır sultan nerde? Aynı kalmıyor ki insan! Değişen yalnız o mu? Herkes değişiyor, herkes yaşlanıyor. Durmadan kendisine acınacağına kocasına baksın bir de. Bir zamanlar, “Hadi!” deyince, her şeyi göze aldığı, peşine takılıp gitttiği o sırım gibi delikanlıya ne oldu? Bu şimdiki, içinin yükünü hafifletmek için fısır fısır konuşmaktan başka çaresi kalmamış adam deseydi o “Hadi!”yi, her şeyi bırakıp peşinden gider miydi acaba? Öyle anlatırdı yakın zamana kadar: “Ölümse de birlikte, yaşamsa da.” deyip aşkından uçarak peşine takılmış. O delikanlıdan kala kala bu sünepe herif kaldı işte geriye. Onun ceylan gibi bir kız olduğu zamanlarda bu gariban da aslan gibi bir erkekti. Bir de şimdiki hallerine bak. Durmadan ve bağıra bağıra konuşan bir kadın; karşısında, ruhsuzmuş gibi, aptalmış gibi boyun eğen, gıkını bile çıkaramayan bir adam.

Kendisi duymaz ya, bağırdıkça bağırır. Sokaktan geçenler, konuşma bilmez bunu, kavga sanır. Tutup kolundan, içeri, mutfağa götürmek istedi de geçen gün, “Ne çekiştirirsin? Nereye sürüklersin beni?” diye öyle bir esti savurdu ki öldürüyor sanacaklar diye korkup bıraktı yakasını. Aman, ne hali varsa görsün; bağırsın dursun öyle. Karışmaz artık. Ne sanırlarsa sansınlar.
Onca sigaraya rağmen bu ses nasıl çıkıyor böyle, boru gibi, hayret! Sıtma görmemiş, dediklerinden. “Bırakacaksın, bırakmazsan ölürsün.” diyor doktor. O ne diyor? “Her kafaya bir duman lazım. Şart!”
Bağırsın, belki böylece anlar insanlar neler çektiğini. Söylemekle olmaz. “Beni konuşarak;hiç susmadan konuşarak ve hatta bağırarak öldürecek bu kadın. İmdat!” dese kim inanır. Kimse ölmemiş ya şimdiye kadar dinlemekten, kimse ölmez sanırlar. Oysa ölünür. İnanmayan gelip bir gün geçirsin bu kadınla, tek bir gün; bakalım ölmeyi mi daha çok isteyecekler, öldürmeyi mi?
Soluklanmak için durduğu anı fırsat bilip,
“Senin iyiliğin için.” diyor. Kaçtır diyor bunu; ama dinleyen kim?
Bir sussa, bir kulak verse kocasının ne dediğine, anlayacak onun rahatı için uğraştığını; ama nerde? Kulakları duymayana meram anlatmak zor. Bu kadar bağırdığı halde kendi sesini bile duymuyor.

Ona kötülük mü yapmak istiyor? Yok. İyilik yapmaya çalışıyor. Aşağıda gördü, deniz kenarında; iğdeli kahvenin orada. Ecnebi turistlerden birinde. Geldi eve, anlattı. Baston gibi; ama dört ayaklı. Dört ayrı yerden dayanıyorsun yere. O elindeyken kaymak yok, düşmek yok; hiçbir şey yok. Merak edip ilgileneceğini sanıyordu. Nasıl bir şey olduğunu soracağını, tarif etmesini, anlatmasını isteyeceğini sanıyordu. Hiç öyle olmadı. Sanki biri önceden onu uyarmış, “Kocan seni kandırmaya çalışacak, dikkatli ol, kanma.” demiş gibi; anlamayan, dinlemeyen, kaskatı bir duvar buldu karşısında.
“Benim bastonum var.” dedi kavga çıkarmaya hazır, dimdik bir sesle.
“Lahavle” çekti içinden; ama durmadı:
“Yahu, baston gibi; ama baston değil, diyorum sana.”
Açıklamalara kalkışmasına kalmadı. Söylemeyi düşündüğü sözlerin tümünü, ağzına tıkaç gibi tıkayacak soğuklukta bir sesle,
“Nedir?” dedi. “Baston değilse nedir?”
Soğukkanlılığı elden bırakmamaya, sakin sakin açıklamaya çalıştı adam:
“Hani bastonun ucu taşa maşa geldiğinde kayar ya, öyle bir tehlikesi yok, dört bacağı var. Dört bacağıyla basıyor yere. Anladın mı?”
“Anlamadım.” dedi sert, aksi; her zamanki huysuz kaynana sesiyle ve konuşmayı bitirdi, kavgayı başlattı. Bir saattir durup dinlenmeden konuşuyor. Yalnız konuşmuyor, bağırıyor, kavga ediyor. Karşısında onunla kavgaya tutuşan kimse olmadığının bile farkında değil. Kendi kendine kavga ediyor, kendisiyle kavga ediyor.

Tekerlekli sandalye teklifiyle geldiğinde de böyle olmuştu. Daha anlayıp dinlemeden başlamıştı bağırmaya. Sakat mıymış o? O kadar mı düşmüş elden ayaktan? Yoksa niyeti, onu bir an önce öbür tarafa postalamak mıymış? Oysa günlerce araştırmış soruşturmuş; SSK’nın öyle bir şeyi karşılayıp karşılamadığını öğrenmek için tabanları şişinceye kadar dolaşmıştı. Karşılarmış SSK.
Bu müjdeyi vermeye koşa koşa geldiği evinde yine bağırış çığırış, kavgalarla karşılanmıştı. Kendi kendine karar da vermişti o zaman sözde. Ne hali varsa görsündü. Bir daha onun için uğraşırsa iki olsundu. Yine durmadı içi. O dört ayaklı bastonu görünce, “Hah, işte bu!” dedi. “Tekerlekli sandalyeyi istemedi; ama buna bayılacak.” Bayılmadı. Bayılmak bir yana, bayıltıncaya kadar bağırdı, daha da bağıracak. Kim bilir ne zamana kadar? Yatıncaya kadar? Yok, yatakta da bağırır. Kalkınca da bağırır. Bağıracak yeni bir şey çıkıncaya kadar bağırır. Sonra yine bağırır. Bu sefer o yeni şey için.

Niye çırpınıyor bu kadar? Çünkü eve kapadı kendini. Sıcaklar bastı basalı kapıdan dışarı adımını atmadı. Yataktan koltuğa, koltuktan divana, divandan tekrar yatağa. Bu kadar hareketsiz olmak onun için çok kötü. Her gittiklerinde, “Hareket,” diyor sigortanın doktoru; yürüyüş öneriyor; ama nerde!
Bir de tembelleşti, o kadar olur. “Halim yok.” deyip yemek yapmayı da ona bırakıyor kaç zamandır. Suyu bile ayağına isteyecek yakında. Hareket yok; ye otur, ye yat; durmadan şişmanlıyor. Çıksın dolaşsın istiyor; kocası olarak sağlığını düşündüğünden. Suç mu bu? Koşturması hep onun için, onun iyiliği için. Sigortanın doktoru, “Kilo versin.” diyor her muayenede. Doktor öyle dedikçe inadına yiyor, inadına oturuyor evde, kapıdan kafasını bile uzatmıyor dışarı. Sıcakmış onu çarpan. Sıcaktan korkusundan çıkmazmış dışarı. Ne diye uğraşıp dururmuş bacaklarına çare bulmak için? Bacaklarıyla zoru yokmuş ki onun!

Bakarken bakarken sesini duymaz oldu. Sade açılıp kapanan bir ağız karşısındaki. Bir ara, evlenemeyecek gibi olduklarında canına kıymaya kalkmıştı da güç bela kurtarmışlardı. Hastanede hastabakıcıydı o zaman. Çok zaman geçti üstünden. Evlenmeleri niye tehlikeye girmişti, hatırlamıyor şimdi. Tam da onun şimdiki haline benzeyen cadı bir annesi vardı. Herhalde o bir aksilik çıkarmıştı. Mutlaka o çıkarmıştı; çünkü babası peygamber gibi adamdı. Ayrıntıları anımsamıyor; ama tentürdiyot içtiğini iyi anımsıyor. Onsuz yaşayacaksa ölmesinin daha iyi olduğuna karar vermiş; bu kararı verir vermez, vazgeçmekten korkarcasına en kuvvetli zehiri aranmaya koyulmuştu. Kuvvetli zehirleri bulamamıştı ama. Kilit altında tutuluyordu onlar. O da bula bula tentürdiyot bulmuştu ve onu içmişti. Oksijenli su gibi, amonyak gibi, tentürdiyot da hastanenin pansuman dolabında, herkesin kullanımına açık olurdu. Almış ve gözünü bile kırpmadan dikmişti kafasına. Midesini yıkadılar da kurtuldu; yoksa genç yaşta ölüp gidecekti. Bu kadın için. “Değer miydi?” diye hiç düşünmemişti şimdiye kadar; şimdi düşünüyor: “Değer miydi?”
Sesini duymamayı bir biçimde başardı, hiç olmazsa şimdilik. Ama kolları, ahtapot gibi sallanıyor. Ele geçirse kıskıvrak yakalayacak. Varmış ya öyle yılanlar, boğarak öldürürlermiş avlarını, onlar gibi işte. Sıkacak, boğacak, posasını çıkaracak, öldürecek… Gözleri fincan fincan açılmış, patlayıp oraya buraya saçılacak iki zehir torbası gibi. Boyun damarları şişmiş. Mor mor damarlar parmak kalınlığında. Yüzü pancar gibi. Bağırıyor, bağırdığını duymuyor; ama kocası da duymuyor artık. Ve ne rahatmış. Onun sesini duymamak, o bağırırken başka şeyler düşünebilmek ne büyük mutlulukmuş. Sevgi sözcükleri söylediğini hayal etmeye çalıştı. Çok zorladı kendini; ama olmadı, beceremedi. Bu gözlerle, bu yüzle, bu fışkıran, dizginlenemez öfkeyle nasıl bağdaşabilir sevgi sözcükleri?

Yoruldu söylenmekten; ama susmak aklına gelmiyor. Ne zaman susacak, nasıl susar? Hep mi bağıracak, hep böyle gözlerini aça aça. Sesini kısmak, kısmak da değil, kesmek, tümden durdurmak mümkün değil mi? Niye mümkün olmasın? Tam da böyle mor mor damarlarını parmak gibi şişirmişken… Gözlerini kocaman açmışken böyle… Yüzü kıpkırmızı. Bütün kanı beyninde toplanmış; bir iğne batırsan ortalığı kan gölüne döndürecek bir naylon torba sanki kafası.

Bir bilse aklından neler geçirdiğini! Susar mı?
Yarım yüzyıldır içtiği sigaralardan zorlukla nefes alırken. Zaten zor nefes alırken… Çok kolay olacak. Çok kolay olabilir. Çabucak halledilebilir.
Onunla yaşadıklarının içinde büyük bir aşk bulunduğuna inanamıyor. Şimdilik bu aşka ilişkin küçük küçük izler var gibi; ama yakında onlar da kalmayacak. Her şeyi silip süpüren, her şeyi acımasızca yok eden bir silindir oluyor bağırdıkça, bütün anıların üstünden geçen, tatlısı, acısı bütün anıları tuz buz eden bir silindir. En güçlü aşk anısı bile bunca bağırış çığırış karşısında çaresiz. Anılar yüksek sese karşı dayanıksız.
Her bir şeyleri çiğneyip yok etmesine engel olunmalı. Bir yerde durdurulmalı bu koca silindir. Geçmişten ne kalmışsa o kurtarılmalı.
Daha ne kadar süre böyle sessiz sinema gibi kalınabilir? Kulaklarındaki koruyucu perde bir süre sonra sonra kalkacak ve iyi biliyor; birden patlayacak o ses kulaklarında. Yeniden duymaya başlamadan bitirmeli işini. Bir daha duymak istemiyor o sesi. Artık hiç duymak istemiyor.
Kararlılıkla kalktı yerinden. O anda aklında, ne uğruna ölümü göze aldığı kadını öldürmek üzere olduğu düşüncesi vardı, ne başka bir şey. Yüzüne neyi bastıracağını düşündü yalnızca. Bir şey arandı, bir yastık, bir minder…

Ama ansızın bir şey oldu, hiç beklenmeyen bir şey: Kadın, kalkışındaki kararlılığı mı gördü, gözünü kan bürüdüğünü mü fark etti, ne olduysa değişti bir anda. Yine susmadı; ama farklı şeyler söylemeye başladı.
“Hatırlıyor musun,” dedi. “Üstüne yatacak yatağımız yoktu da amcanlardan bulup geldiğin kepeneğin üstünde yatmıştık aylarca.”
Adam vuruldu kaldı bu sözle. Hatırlamaz mı hiç? Tentürdiyot olayından sonra, midesi yıkanıp yaşama dönmüştü dönmesine; ancak benzer tersliklerle karşılaşma olasılığını tümden ortadan kaldıramadıklarını kısa sürede fark etmişlerdi. Yeni bir meseleden, galiba bu kez çeyiz meselesinden yine karışmıştı işler. Düğünün yapılıp yapılamayacağının iyice belirsizleştiği bir gün, “Hadi,” demişti. “Sen de benim seni sevdiğim kadar beni seviyorsan, gel benimle.” Yürekli kızdı. Hiç tereddüt etmedi. “Gelirim.” dedi ve geldi. Aylarca kaçak yaşadılar; kaçak ve sefil. Annesi, o aksi, o cadı annesi durumu kabul edip elini öptürmeye razı oluncaya kadar…
Ayvalık’ta gizlendikleri süre içinde, nerede kalacaklarını bilemediler. Annesinin bilmediği, aramayı, polis gönderip bastırmayı akıl edemeyeceği bir yer bulmak, Ayvalık içinde kalındığı sürece mümkün değildi. Büyük amcanın çiftliğine gitmek o zaman geldi aklına adamın. Tütün işçileri için kurulmuş çardaklar öylece duruyordu hâlâ. Tütünler kırılmış, dizilmiş, asılmış, kurutulmuştu çoktan. Tütün işçileri memleketlerine dönmüştü. Yağmurlar başlamadan askıda kalan son tütünü dama çekmeye çalışan birkaç işçiden başka kimsecikler kalmamıştı. İşte, kepeneğin üstünde yatmaları orada. Havalar soğumamıştı daha. Sonyazın şurup günleriydi, kavuşmanın, sarılıp sarmaşmanın altın günleri… Bir sevda, herkese karşı savunulabilecek kadar güçlü olduğu zaman, bir kepenek, hem yatak, hem yorgan olabilecek kadar büyük gelebilir iki kişiye.

Anımsıyordu işte. O yaşamıştı bunları, bu öldürmeyi düşündüğü kadınla yaşamıştı. Kaybolmamış demek ki anılar, bastırıldıkları yerde anımsanmayı bekliyorlarmış yalnızca. İçinden tam da o geçtiği halde gidip sarılamadı da karısına. Ne dediğinin bilincinde olmadan, karısını birdenbire o gürültücü canavar haline döndürebileceğini bile düşünmeden,
“Yarın,” dedi. “Yarın alıp geleyim o dört bacaklı bastonu.”

 
 
sayfa başına dön
     
 
Tüm hakları saklıdır. 2015 © feyzahepcilingirler.com
 
tasarım: pelin hepçilingirler
S