okudum: Nasıl Pop-Yazar Olunur?

24/01/2013

Oktay Yenitürk

Blog üzerinde ilk kitap tavsiyemi, yorumumu bu kitapla başlatmak istedim. Feyza Hepçilingirler bildiğimiz, adını en azından 1 kez duyduğumuz bir yazar. En sonra çıkardığı kitap “Nasıl Pop-Yazar Olunur?” ise daha bu ay çıktı.
Kitabın adına bakıldığında sizi popüler yazar yapılacağı anlaşılmasın. Kitabın asıl amacını anlamanız için her zaman atladığımız önsöz kısmını okumanız gerekmekte. Kitabın amacı günümüzde edebiyattan uzak, internete yakın, kitabı çok satan kişilerle dalga geçmek. Feyza Hepçilingirler kitap yazmanın bir emek ve uğraş gerektiren kısmını bırakıp kişileri popüler yapacak daha kolay yolları anlatıyor bu kitapta.
Kitabın tamamı 260 sayfa ve Everest Yayınları’ndan çıkmış. Alıp mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. Eğer benim gibi sizde dizüstü edebiyat yazarlarından nefret ediyor, onların yaptığının edebiyat olmadığını savunuyorsanız “Nasıl Pop-Yazar Olunur?” isimli kitabı okuyun.

 
     
 

SADE VE DERİN

AŞKA SANATA İNSANA YAŞAMA DAİR

13 Şubat 2013 Çarşamba

NASIL "POP-YAZAR" OLUNUR?

Feyza Hepçilingirler

İyi edebiyatçı ve Türkçe öğretmenlerimizden, kültür çevresinin saygı duyulan yazarlarından ve Türkçe’nin savunucusu Feyza Hepçilingirler hocamızın bu kez Türkçe değil de edebiyat ve popülerlik üzerine ciddi ve mizah yüklü yeni kitabı Nasıl Pop-Yazar Olunur? hepimizin mutlaka okuması gereken kitaplardan.

Öğretmenliği, yazarlığı ve Türkçe’ciliği ile ünlü yazarımızın bugüne dek yayınlanan bir dolu eseri ve aldığı ödülleri var. Kitapseverler ve Türk edebiyatını izleyenler Kırlangıçsız Geçti Yaz (bir kitabın adı bu kadar güzel olabilir) ve Savrulmalar öykü kitaplarını sevmişlerdir. Daha birkaç yıl önce okuduğumuz romanı Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar? ve iyice ünlü olan Türkçe Off serisi ile edebiyatımızın en iyilerinden ve en sevilenlerindendir.

Onu daha çok Türkçe Off kitapları ile, bizler için yazdığı Türkçe yazıları ile tanıyoruz. Türkçe’de yaptığımız hataları anlattığı bu kitap serisi hepimiz için önemli kitaplardır. Halbuki, çocuk kitapları ve günlükleri ile de verimli öğretmenlerimizden kendisi.

Nasıl popüler yazar olunacağını adım adım anlatıyor bu kitabında. Edebiyat ve yazmaktan çok kitapları ile tanınmak, çok satmak, ünlü olmak gibi istekleri olanlar için formüller var. Kitap da artık sanat ve edebiyat ürünü değil de bir meta olarak görüldüğü için piyasaya uygun kitap nasıl yazılır konusunu incelemiş. Herkesin okumak isteyeceği, okumazsa kendini çevrimin dışında hissedeceği bir kitap yazarken nelere dikkat etmeliyiz. Okuyacağız ve kimseden geri kalmayacağız, okuyacağız ama okuduğumuz için kendimizi farklı hissedeceğiz aynı zamanda. Popüler olmak için reklam yapmalı, amaç satışı arttırmak. Tanınmak ve çok satmak için de gerçek ve saf edebiyattan biraz vazgeçmek ve toplumda biz okurların ilgisini çekecek noktaları yakalamak gerekiyor.

Günümüzde birçok yazar için kısa yoldan üne ve paraya kavuşmak iyi edebiyat yapmaktan, edebi yanı ağır basan eserler üretmekten daha çekici. Belki de günümüzün koşulları gereği böyle oldu. Ya da bu bir seçim konusu. Ünlü ve çok satan çok kazanan yazar olmak ile az tanınan ama gerçek edebiyatçı olmak gibi bir ikilem var. Sanat, edebiyat açısından bir yazar olarak doyum sağlamak, sevilmekle ekonomi açısından kazanmak.

Feyza Hepçilingirler, kitabında yazmak isteyenlere ipuçları sunuyor. Kitap gerçekten bir rehber niteliğinde ancak mizah yönü de var. Bir anlamda gerçek edebiyatçı olmak istemeyenlerle, kitabını bir pazarlama aracı olarak görenlerle de alay ediyor.

Roman yazın, aşk yazın, belirli şablonları kullanın, karmaşık olmasın, imaj yaratın, kadınlara yazın, gizemli, mistik olun, biraz hayal gücü, biraz tarih, biraz müzik, biraz Osmanlı, biraz şiirsellik, biraz sağlıklı yaşam, burçlar, internet olsun içinde gibi öğütler bölümler halinde ayrıntıyla açıklanıyor.

Yazmayı öğrenmek ve gülmek için faydalı bu kitap kaçırılmaz.

 
sayfa başına dön
 

 

Nasıl Pop-Yazar Olunur?

Müge İplikçi

Vatan

9.2.2013

Feyza Hepçilingirler ‘Nasıl Pop-Yazar Olunur?’ diye bir kitap yazdı. İçinde yok yok. Özellikle yazma işine yeni başlayanlara ‘rehberlik’ edecek bir kitap. 

Bazen yazarlığa yeni adım atan arkadaşlarla konuşma şansım oluyor. Yazmaya aşıklar. Ancak yaşadığımız çağ gereği hem çok iyi bir kitap yazmak hem de bir çırpıda ‘çok ünlü’ olmak istiyorlar. Bence buradaki asıl sorun, onları bu ‘çok ünlü olmak’ fikrine iteleyen neden. ‘Niçin insanlar daha yazdıkları ilk kitapta çok ünlü olmak ister?’ sorusu. Bence içinde küresel bir açmazı barındırıyor bu fikir; bir ölçüde de insanın düşünceleriyle girmiş olduğu derin yalnızlığa ayna tutuyor. Bu ise tuhaf bir çelişki yaratıyor. Düşünsenize: Hem dünyaya söyleyecek çok sözünüz var hem de bunun bir çırpıda onaylanmasını istiyorsunuz.. .

Peki çağımızda onaylanmak fikri nedir, nerelerden beslenir? Kim kimi niçin ve hangi koşullarda onaylamaktadır? Her kafadan bir sesin çıktığı bir toplumda (ya da dünya düzeninde) gerçekten yazılan bir metni ‘anlamak’ hatta ‘görebilmek’ için zaman harcayabilecek bir okur kitlesi var mı? Dahası, yazmaktan önce okumanın da bir sanat olduğunu insanlara fark ettirebilen bir eğitim sistemimiz mevcut mu? 

Okulda okutulan kitaplara getirilen son yasaklamaları düşündüğümüzde, bu konuda sürekli ağaca çıktığımız aşikârken ‘ünlü olmak’ fikri de havaya karışmaya mahkum bir buhar gibi geliyor bana. Gerçekleşse bile ‘kim, nerede, ne zaman, nasıl...’ sorularını sorup durduğunuz ve muhtemelen ardından pek de doyurucu yanıtlar alamayacağınız tıkanmış bir yapboz sanki. 

Ancak hemen belirteyim: Feyza Hepçilingirler’in kitabını zevkle okudum. Özellikle onun muzip dilinden nasiplenmiş cümleleri karşısında bazen kahkahalar atarken buldum kendimi. Bölüm bölüm ayırmış kitabı yazar. Bölümlerden bir kısmını sizlerle paylaşmak isterim: Şablonlar Hayat Kurtarır, Devrim mi Geçmiş Ola, Başaracaksınız, Tarihsel Roman Yazmanın Püf Noktaları, Ortaya Karışık, Her Türk Şair Doğar, Mürdümeriği Renginde Aşk Romanları... Böyle devam ediyor başlıklar. Hatta bir ara, şaka yollu ‘Bunları uygulamaya kalkarsanız popüler bile olursunuz’ diyor yazar! Ki bence de bu mümkün !

Hemen her şeyin birbirinin parçası haline geldiğini, birbirine bağlı, birbirinin nedeni ya da sonucu olduğunu teslim ediyor Hepçilingirler: ‘Bütün başarıların küçümsenmeyecek bir emek karşılığı olduğunu kabul etmek yerine, zirveye tırmanmanın kolay, kestirme ve zahmetsiz bir yolu olduğuna yürekten inanan, istediği yere henüz ulaşamamış olmasının biricik nedeni olarak o sihirli formülü hâlâ ele geçirmediğini düşünen, böyle düşünmeye alıştırılmış genç kuşaklar var. Bunlar bir anlamda Özal çocukları...’ 

Peki ya sonraki kuşaklar? Hepçilingirler’e göre ‘Onlar da kendisine benimsetilenlerin dışında doğru tanımayan, kendisi gibi düşünmeyenleri düşman sayan, başka görüşlere tümüyle kapalı, beyni yıkanmış bir kuşak olarak serbest piyasa ekonomisinin içindeler. ’

Tam da bu noktada bu ekonominin çarkları içerisinde bir ürün olarak karşımıza çıkan kitabın da nasıl pazarlandığını; sadece işin fiyatla sınırlanmadığını, kitabın niteliklerinin de (hatta bazen yazarın da) nasıl pazarlandığını, nasıl tanıtıldığını paylaşıyor bizlerle yazar .

Kitabın sonu ise çok hoş. Hâlâ içinde umut barındıran bir öğretmenin duygusallığıyla yazılmış bu satırlar. Şu cümleye bakın: ‘Gerçekten yazar olmak isteyen, sözü kuyumcu terazisinde tartarak söyler.’

Bana göre bir yazar için sözü kuyumcu terazisinde tartmak, ne dediğini gerçekten fark etmiş olmak demektir. Varsın, kimse fark etmesin, varsın fark edilmesi asırlar alsın... Bir yazarın öncelikle kendisine karşı dürüst olabilmesidir bu. Ve ne kadar önemli bir adımdır, ne kadar önemli bir adım.

 
sayfa başına dön
 

Feyza Hepçilingirler'den tartışma yaratacak kitap

Öyküleri, romanları, dil üzerine yazıları ve eleştirileriyle tanınan Feyza Hepçilingirler, Everest Yayınları tarafından yayınlananNasıl Popyazar olunur? kitabıyla, bu kez eleştiri oklarını edebiyat ve kitap üzerinden para ve şöhret kazanmaya kalkışanlara yöneltiyor.

"Kimse üzerine alınmasın" demeyecağim. Gerçek edebiyatçılar gerçek yazarlar eleştiri oklarının hedefi değildir. Onlar zaten alınmazlar; ama onların dışında kalanlardan isteyen herkes üstüne alınabilir." diye not düşerek başlamış Feyza Hepçilingirler "Nasıl Pop-yazar olunur?" kitabına. Böyle başlamış çünkü onun asıl kastettiği kişiler, roman yazmayı bir 'ün' aracı olarak görenler.Edebiyatın emek gerektiren bir uğraş olduğunu unutup kısa yoldan ünlü olamaya çalışanlar ve bunu başaranlarla da ince ince dalga geçiyor.
Herkesin popüler olmak istediği bir ortamda yazarak popüler olmanın kolay olduğunu yeterki yollarının bilinmesi gerektiğinin altını çizen Hepçilingirler, işe roman yazarak başlayabilirsiniz diyor. Roman konularını klişelerden seçin, klişeler her zaman iş yapar mesajı veriyor ve ekliyor "Zengin kız-fakir oğlan ya da zengin oğlan-fakir kız kalıpları her zaman işe yarar. Yoksulluk prim yapar. Eski Yeşilçam filmlerini düşünün. Yarıdan fazlası böyle değil miydi? Şimdiki dizilere bakın. Bayıla bayıla seyredilenler yine zengin- fakir tahterevallisinin üzerine oturtulanlar".

Mizah amacıyla yazılmış olan "Nasıl Pop-yazar olunur?", verdiği tavsiyeleri uygulamaya kalkanları gerçekten popüler yapabilir. Bu kitabın en tehlikeli yanı ise işte bu nokta!

29 Ocak 2013 Vatan Kitap

 
sayfa başına dön
 

Kasım 2012

Yazamamak ya da pop-yazar olmak

Milliyet Kitap

Feyza Hepçilingirler "Nasıl Pop Yazar Olunur?"da bir yandan yazar (!) olabilmenin püf noktalarını verirken (!) öte yandan en yüksek kazancın bu yolla nasıl sağlanabileceğini anlatıyor.Elif Kutlu

Ursula K. Le Guin bir denemesinde okurlarından birinin ona, “Bu fikirler aklınıza nereden geliyor?” diye sorduğunu ve bu soruya ciddi bir yanıt beklediğini anlatır. Le Guin, yazar olmanın tekrarlı, uzun süren, yöntemli çalışmalar gerektirdiğini ve bunun bir püf noktası olmadığını söyler. Büyük ihtimalle okur bu yanıtı sevmemiştir. Öyleyse bu okura Feyza Hepçilingirler’in "Nasıl Pop-Yazar Olunur?" adlı kitabını önermekte fayda var. Lakin anlaşılan o ki meraklı okur bu sorunun yanıtını ancak bu kitaptan alabilir. 

Püf noktalar

Hepçilingirler, son zamanlarda neredeyse her yerde karşımıza çıkan En Çok Satan Kitaplar Listesi'ne yeni bir kitap eklemek için öneriler sunuyor; yazar -ama pop-yazar- olmanın püf noktalarını anlatıyor. Bu kitaplar için en önemli nokta olan 'kazanç' kısmını ise -tabiri caizse- es geçmiyor. Hatta Hepçilingirler, öyle bir sistem oluşturuyor ki, bir yandan yazar (!) olabilmenin püf noktalarını verirken öte yandan en yüksek kazancın bu yolla nasıl sağlanabileceğini de uzun uzun anlatıyor. Malum devir para kazanma devri ve serbest piyasa ekonomisi dediğimiz şey edebiyata dahi yansıyor. Hâl böyle olunca gündemden düşmeyen, 'çok okunan' kitaplar değil, 'çok satılan' kitaplar oluyor. Çok satılan kitap demek iyi bir kazanç sağlamak anlamına geldiğinden ve günümüzde birçok kişi kolay para kazanmanın hayalini kurduğundan, yazar olma girişimleri para kazanma derdinin ötesine geçemiyor.

Hepçilingirler, para kazanma arzusuyla yanıp tutuşan yazarlar / pop-yazarlar için birçok pop-kitap fikrini ardı ardına sıralıyor. Pop - yazar olmak ya da Çok Satanlar Listesi'ne adını yazdırmak zor değil. Gündemde ne var? Ergenekon mu? Alın size çok satacak bir kitap için kallavi bir konu. En çok hangi dizi izleniyor? Kanuni’nin haremini anlatan mı? Yeni bir konu daha... Türkiye’yi kim yönetiyor, magazin programlarında hangi ünlünün adı en çok anılıyor, kimin hayatı merak ediliyor, hangi siyasetçi nereye koşuyor, hangi yemekler nasıl yapılıyor, bebek nasıl büyütülüyor, hangi burç kimi, nasıl etkiliyor, kim kimin tavuğuna “kışt” diyor... Bunların hepsi popüler olabilecek bir kitap yazmanız için yetiyor da artıyor. Ha, ben gündeme meşgul olamam diyorsanız; Hepçilingirler onun çaresini de sunuyor: Oturun, kendi hayatınızı yazın diyor. O nasıl mı oluyor? Çok basit. Bir 'yazar'ın da dediği gibi “Oturuyorsunuz ve (hayatınızı) yazmaya başlıyorsunuz.” 

Uyuyan okur

Gazetelerde, uzun uzun yapılan araştırmalar sonucunda Amerikalıların günde yaklaşık on altı saatini televizyon karşısında geçirdiğininin bilgisi yer alır. Türkiye’nin Amerika'yı geçmek üzere olduğu -neredeyse- tek konu olan televizyon izleme oranlarına bakıldığında Türkiye’deki okurların da 'uyuyan okur' olduğu kanısına varmak zor değil. 

Televizyon karşısında kitap okuyan / okuyormuş gibi yapan okur sayısı az değil. Bu nedenle okunacak değil karşısında uyunacak kitapları yazdıktan sonra yapılacak şey; para harcamaya başlamak -nasılsa harcanacak parayı misliyle geri alacaksınız. Ardı ardına yazılan kitapları çok satmak için yapılacak en önemli şey: Reklam. Sonrası zaten çorap söküğü gibi geliyor. Dickens’ın, Dosytoyevski’nin, Tolstoy’un kitaplarının reklamı mı vardı, demeyin. Çünkü devir para kazanma devri olduğundan pop - yazarlar yüzyıllarca okunmak derdinde değil. Artık önemli olan En Çok Satan Kitaplar Listesi'nde yer alabilmek. Bu da hem yayınevine hem de yazara bol kazanç sağlamak anlamına geliyor. 

Gerçek yazar olmak mı? O, Le Guin’in dediği gibi tekrarlı, uzun süren ve yöntemli çalışmalar gerektiriyor. 

 
sayfa başına dön
 

Nasıl 'Pop-Yazar Olunur?'

Feyza Hepçilingirler Nasıl 'Pop-Yazar' Olunur?'da mizahi bir anlayış ve ironik bir dille nasıl popüler yazar olunacağını anlatırken bu yapının iyi bir fotoğrafını çekiyor ve kültür endüstrisinin yayıncılık alanına sıkı bir eleştiri getiriyor.

Metin Celal

Cumhuriyet Kitap

Kitap yazarak da müzikte ya da sinemada olduğu gibi ün ve para sahibi olabilirsiniz. Yeter ki doğru taktikleri kullanın ve oyunu kurallarına göre oynayın. Feyza Hepçilingirler Nasıl “Pop-Yazar” Olunur?’da (Ocak 2013, Everest Yay.) kitap yazarak kısa yoldan popüler olmak, üne, paraya kavuşmak isteyenlere nasıl bir yol izlemeleri gerektiğini anlatıyor.

Kültürün de maddi bir değer taşıdığı, herhangi bir ürün gibi alınıp satılabileceğinin keşfi yirminci yüzyılın başına sanat eserinin çoğaltılmasının yöntemlerinin bulunduğu zamana dayanıyor. Sesin, görüntünün ve tabii yazının plak, film ve kitap olarak çoğaltılması ile endüstrileşme düşüncesi de hayat buluyor. Eğer iyi tanıtır, iyi pazarlarsanız herhangi bir sanayi ürünü gibi bir sanat eserini de çok satmanız, ondan büyük gelirler elde etmeniz mümkün. Çok satmak için çok alıcıya ulaşmak ve kolay tüketilebilir olmak gerekiyor. Kitap açısından bakarsak çok alıcıya ulaşmak için öncelikle eser kolay anlaşılabilmeli. Bu da edebi düzeyin ve tabii anlatımın, dilin ortaokul düzeyine düşürülmesi demek. Kolay tüketmek de hızlı ve kolayca okunan, bir daha okumak gerektirmeyen yayınlar yapmakla mümkün ki okur o kitabı tüketip yenisini satın alsın.

İlk reklam kampanyaları

Müzikte, sinemada çok önceden endüstrileşme başlamış olmasına rağmen kitabın kültürün taşıyıcısı olduğu, yayıncılıkta esas amacının gelir değil kültür hizmeti yapmak olduğu inancı uzun süre ağır bastığı için Türkiye’de ancak 1980’lerde gerçek anlamda ticari nitelik taşıyan yayınevleri kuruldu. Adam Yayınları’nın kurulması ile ilk reklam kampanyaları yapılmaya, yazarlar lanse edilmeye başladı. Orhan Pamuk’un hem edebi hem de maddi açıdan başarıya ulaşması birçok genç için yazarlığın ideal meslek olarak algılanmasını sağladı. Kuşkusuz Orhan Pamuk’un edebi açıdan değerli eserleri tam anlamıyla tanıma uygun endüstri ürünü değildi. Çok daha kolay okunacak, tüketilecek eserlere ihtiyaç vardı. Yayıncılar bu tip yazarları bulmakta gecikmedi. Çünkü kapılarında uzun bir yazar adayı kuyruğu vardı.

Kültür endüstrisinin edebiyat alanındaki amiral gemisi romandır. Çünkü roman tıpkı sinema filmleri ve televizyon dizileri gibi öyküler anlatır. İyi bir tanıtımla sinema ve televizyon dizilerinin seyircilerini romana çekmek mümkündür. Yeter ki oyunu kuralına göre oynayın, pop yazarı yaratın. Yıllarca Türk yazarlarından ortalama 30-40 roman yayımlandıktan sonra 2000 yılında 144, 2010’da 557 ve nihayet 2012’de 780 romana ulaştık (bkz. Her Açıdan Kötü Geçti, Ömer Türkeş, Birgün Kitap, 5 Ocak 2013).

Kuşkusuz sadece roman türünde üretim yaparak kültür endüstrisinin büyümesini, dev cirolar yapmasını sağlamak mümkün değil. Üstelik 780 yeni roman yayımlasanız da 15-20 bin seviyesini aşıp çoksatanlar listesine girebilen Türk romanı sayısı 10’u geçmiyor. Diğerleri ortalama bin baskı ve 300-500 satış ile yazarını da yayımcısını da üzüyor. Dünya çapında çoksatanları yakından izleyip özellikle İngilizceden yapılan çevirilerle ve diyet kitaplarından tarih araştırmalarına uzanan yelpazede ürün çeşitlemesine giderek açık kapatılmaya çalışılıyor. Türkiye’nin en büyük kitabevi zincirlerinden DR’nin “2012 Yılının En Çok Satanları” listesindeki (bkz. www.dr.com.tr/Main/ Home/PageContent/2012encoksatanlar) 20 kitabın sadece dört tanesi yeni Türk romanları (Ahmet Ümit’in Sultanı Öldürmek, Ayşe Kulin’in Gizli Anların Yolcusu ve Bora’nın Kitabı, İhsan Oktay Anar’ın Yedinci Gün). Listede ayrıca dört çeviri roman, üç köşe yazısı derlemesi, iki diyet kitabı ve “self help” psikoloji kitapları var. 12 kitap Türk yazarlarından 8 kitap çeviri. Liste geçtiğimiz yıl yayıncılık endüstrisinde hangi türde kitapların çoksattığını somut olarak gösteriyor.

Feyza Hepçilingirler Nasıl “Pop-Yazar” Olunur?’da mizahi bir anlayış ve ironik bir dille nasıl popüler yazar olunacağını anlatırken bu yapının iyi bir fotoğrafını çekiyor ve kültür endüstrisinin yayıncılık alanına sıkı bir eleştiri getiriyor.

Hepçilingirler, popüler yazar olmanın en kısa yolunun roman yazmak, bunun en kolay yolunun da hayatınızı yazmak olduğunu söylüyor. Anlatmak için bir yaşam dilimi seçin ve o yaşam diliminde mutlaka aşk bulunsun diyor. Eski Yeşilçam filmlerini düşünerek şablonlar kullanmaktan kaçınmamak gerektiğini, romanı mutlu sonla bitirmek gerektiğini söylüyor. Popüler olmanın ilk koşulunun anlatımı basitleştirmek, herkesin anlayabileceği düzeye getirmek olduğunu belirtiyor. Olay örgüsünün de çok karmaşık olmaması gerektiğini söylüyor. İfade yanlışlarına, yazım hatalarına aldırmadan oturup yazın, diye ekliyor.

Bir film yıldızı gibi

Romanın satış şansını artırmak için yazarın genç, güzel/yakışıklı, bakımlı ve çekici görünmesi ilk şart. Yazar bir film yıldızı kadar “ince, zayıf, sportmen, zarif ve yakışıklı” olmalı. Çünkü roman okurunun büyük bir bölümü kadınlar. Bu okurun idealindeki erkek olmak ya da güzelliğiniz ve zekânızla ona rol modeli olmak çok okunmak için gerekenlerden.

Kadınlara seslenen aşk romanları yazmak başarının ilk anahtarlarından. Siyasetle ilgilenmemek ama gündemi yakalayan boş ama etkili konuşmalar yapmak da gerekli. Bu konuşmalardan tam olarak bir şey anlaşılmaması da bir avantaj. Tabii ki reklam şart. Yayınevinizin tüm yolları kullanarak reklamınızı yapması ve sizin de ayrım yapmadan gazetelerde, televizyonlarda etkileyici imajınız ve karizmatik bakışlarınızla boy göstermeniz gerekli. Batılı gibi görünmek, Batıyı övmek de yüzü Batı’ya dönük toplumumuzun sizi benimsemesi için önemli.

Feyza Hepçilingirler, polemik yaratmamak için mümkün olduğunca örnek vermiyor, yazar adlarından söz etmiyor ama yaptığı önerilerin kişiye özel olduğunu, kimi kastettiğini tahmin edebileceğinizi söylemeliyim.“Gamzeli olun”, “kendiniz beğenin”“mistik olun”“İslamcı olun”, “İngilizce yazın” ya da “New York’da yaşayın” dediğinde aklınıza isimler gelmemesi olanaksız. Üstelik bunlar tekil örnekler bunları tekrarlayarak başarıya ulaşacağınız garanti değil.

“Popüler olmanın yolu, halkın beğenisine seslenmekten değil, parasını sizin için harcamasını sağlamaktan geçer” diyor. Rüzgharı doğru zamanda ve yerde yakalamak önemli. Zamanı gelir içinde hiç cinsellik olmayan aşk romanlarına okurun ilgisi çektirilir. Zamanı gelir neredeyse pornografik denebilecek romanlar bu kitapları hiç almaz denen kadın okura okutturulur. Grinin Elli Tonu üçlemesi ve yazarı E.L. James bu durumun son örneği. Yazar 49 yaşında bir ev hanımı olarak lanse edildi. Oysa bir televizyon yapımcısı, işi nedeniyle hedef kitleyi tanıyor ve ne istediklerini biliyor. Roman da bir ev kadınının yazdığı “anne pornosu” olarak sunuldu. Aslında batıda çok popüler olan romansların bol erotik soslu bir örneğiydi. Merakı en üst düzeye yükseltmek için de kitabı yayıncıların basmak istemediği o nedenle ilk kez e-kitap olarak yayımlandığı bir yol izlendi. 37 ülkede 40 milyon satışa ulaşıldı ve “muhafazakâr sanat”ın bildirgesinin yazıldığı bir ülkede de çok satanlar listesinin en üst üç sırasını haftalardır işgal ediyor.

“Kitap, saygı gösterilecek değil, satılacak bir şeydir” diyor Feyza Hepçilingirler. Kültür endüstrisi Grinin Elli Tonu örneğinde bunu kanıtladı. Satılan şeyin içeriğine bakılmaz esas olan çok sayıda satmak ve çok kâr etmektir. Roman, yayıncılığın ve pop yazarlığın en ışıltılı alanı gibi görünse de Canan Karatay gibi bir diyet kitabı yazarak da çoksatan listelerine girmek mümkün ama bunun için azim ve sebat kadar, alanında uzman ve yenilikçi de olmak gerek. Feyza Hepçilingirler, siyaset, tarih, polisiye, sağlıklı yaşam, burç, yemek ya da diyet kitabı yazarak da üne nasıl ulaşıldığını anlatıyor. Bence esas başarı yüz binler satan bir gazetede yayımlanan köşe yazılarınızı, internetten tümüne ücretsiz ulaşmak mümkünken kitaplaştırıp yüzbinlerce okurun almasını sağlamaktır ki geçen yılın çoksatanlar listesinde bu tür üç kitap vardı.

İroniden, mizahtan anlamayan bir gençlik yetişiyor. Dört sözcüklük düz bir cümleyi bile ilk okumada anlamakta sıkıntı çekiyor, genellikle yanlış anlıyorlar. Korkarım, Feyza Hepçilingirler’in kapağına karikatür konarak mizahi olduğu vurgulanan Nasıl “Pop-Yazar” Olunur?’unu bu okurlar ciddiye alacaktır. Çünkü Hepçilingirler eleştirirken çok önemli ipuçları da veriyor. Yeni popüler yazar adaylarına hazır olalım.
7 Şubat 2013

 
sayfa başına dön
 

Pop-yazarlık formülü

Hürriyet Pazar
İpek Özbey-iozbey@hurriyet.com.tr
3 Şubat 2013

Şunda anlaşalım önce, herkes popüler bir yazar olmak istiyor mu? Peki, o zaman bu yazıyı okuyun, Feyza Hepçilingirler pop-yazar olmanın yollarını anlatıyor yeni kitabında.


Öyküleri, romanları, dil üzerine yazıları ve eleştirileriyle tanınan Feyza Hepçilingirler, bu kez eleştiri oklarını edebiyat üzerinden para ve şöhret kazanmaya kalkışanlara yöneltiyor. Kitap, mizah amacıyla yazılmış, hatta çokça da eleştiri ama pop-yazar olmak isteyenlere fena halde hizmet ediyor. Nasıl mı? Hepçilingirler’e göre, Everest Yayınları’ndan çıkan ‘Nasıl Pop-Yazar Olunur?’ kitabında sıralananlara uyulduğunda başarı şansı yüzde 87.73. İşte uyulması zorunlu kurallar...
AŞK VE CİNSELLİK
Hayatınızı tasarruflu kullanın. Bir romanla yetinmeyecek, birkaç roman yazacaksanız elinizde malzeme bulunsun. İlk önerim, size, “Hayatım roman dedirten o acıklı zamanları atlayın. Kimse sizin sıkıntılı dönemlerinizi öğrenmeye bayılmıyordur. Anlatmak için seçtiğiniz yaşam diliminde mutlaka bir aşk bulunsun. Cinsellik eksenli bir ilişki de olabilir, masum, hani yıllarca sürse de kızla erkeğin el ele tutuşmaktan öteye geçmeyen ilişkileri vardır ya, sinemamızdaki Türkân Şoray kanunlarının romana uyarlanmış biçimi... Anlatacağınız böyle bir ‘temiz’ ilişki de olabilir.
YOKSULLUK PRİM YAPAR
Zengin kız-fakir oğlan ya da tersi, inanmayacaksınız ama bu kalıp her zaman iş yapar. Fakir olan tarafı kendi cinsiyetinize göre belirleyin. Kendinizi yoksul bir âşık olarak düşünün. Sakın ha, zenginin gözünden anlatmaya kalkmayın. Yoksulun gözünden anlatın ama yoksulluğu değil elbet. Yoksul olan tarafın yoksulluğunu ne kadar uzun süre saklamayı başarırsanız o kadar iyi. Tam yoksulluğun su yüzüne çıkacak gibi olduğu anda, bir rastlantı yaratın. Biri gelsin, biri düşsün, 
yine öğrenilmesin yoksulluk. 
O an geldiğinde de büyük düş kırıklığı yaşatın aşkınıza.
MUTLU SONLA BİTİRİN
Happy end... Elbette. Romanınız daima mutlu bitmeli. Yoksulluk sona erer, aileler anlaşır, sevgililer kavuşur. Evliliklerinde karşılaşacakları sorunlar sizi 
hiç ilgilendirmez.
SOLU KÜÇÜMSEYİN
Solla alay edin. Romanınızda kesinlikle eskiden solcu olan; ama aklı kemale ermiş ve yeni dünya düzeninde sağlam bir köşeye tezgâh açarak dünyalığını yapmayı başarmış bir solcu eskisine yer verin ve sık sık sola küfrettirin.
GAMZELİ OLUN
Gamzeli doğma şansına kavuşamamışsanız basit bir estetik operasyonla hiç değilse bir yanağınıza küçük bir gamze oturtabilirsiniz. Hatta oturtmalısınız. Gamzenin edebiyat yeteneğiyle bir ilişkisi saptanamamışsa da popülerlikle ilişkisi doğrudandır. Gamzenin, karşı cinsten gamzeli yazarları çekme özelliğine sahip bir mıknatıs kadar işlevsel olduğu deneylerle kanıtlanmıştır.
İSLAMCI OLUN
Romanınızın en cana yakın karakterlerinden birini İslamcı yapın ve onun kişiliğine kazandırdığınız bütün iyi özelliklerin siyasal İslam’dan çok, size artı puan olarak geri döneceğini unutmayın. Romanınızda siyasal İslam’ı yeterince övdüğünüzü düşünmüyorsanız özel röportajlarda annenizin de zaten başörtülü olduğunu söyleyin.
TARİHE MERAK SALIN
Eski Mısır tarihi moda olduğunda Ramses’ler nasıl sıraya dizilmişti? Osmanlı sarayındaki kadın sultanları anlatan bir roman çok sattığında, öteki kadın sultanları anlatan romanlar piyasayı nasıl kaplamıştı? Türkler yeniden çılgınlaşıp ‘Çılgın Türkler’i okumaya sardırdıklarında, o zamana dek yazılmamış Kurtuluş Savaşı romanları nasıl da birdenbire çoğalmış, onlarca Kurtuluş Savaşı romanı kitapçı vitrinlerini bir anda doldurmuştu? Elinizi çabuk tutun, tarihsel roman musluğundan ün ve para akıp dururken kovanızı kapıp koşun.
BEBEĞİNİZİ ANLATIN
Eğer kadınsanız bebeğinizle sıkı fıkı bir ilişki içindesiniz demektir. Hamilelik dönemini nasıl bir ruh haliyle geçirdiniz? Doğurmak düşüncesi korkutucu muydu? Loğusalığınızı yazın. Daha geriye gidin, nasıl hamile kaldığınızı anlatın, hangi geceydi, neredeydiniz, kiminleydiniz, alkol almış mıydınız?
Hatta Feyza Hepçilingirler’e göre daha geriye bile gidebilirsiniz, taaa ‘ilk gece sendromu’na. Seçin beğenin, siz de pop-yazar olun... 
Ya da bu yazıdan payınıza düşen başka bir şey varsa onu alın.

 
sayfa başına dön
 

Pop-yazar oldun bile!

Popüler bir yazar olmak isteyenler Feyza Hepçilingirler'in pop-yazar olmanın yollarını anlattığı yeni kitabını okumalı. Nasıl Pop-Yazar Olunur?' kitabında sıralanan kurallardan bazıları: zengin kız-fakir oğlan aşkını anlatmak, mutlu sonla bitirmek, solla alay etmek..

03 Şubat 2013 Pazar

Haber Ekspres

Öyküleri, romanları, dil üzerine yazıları ve eleştirileriyle tanınan Ayvalıklı yazar Feyza Hepçilingirler, bu kez eleştiri oklarını edebiyat üzerinden para ve şöhret kazanmaya kalkışanlara yöneltiyor. Kitap, mizah amacıyla yazılmış, hatta çokça da eleştiri ama pop-yazar olmak isteyenlere fena halde hizmet ediyor. Nasıl mı? Hepçilingirler'e göre, Everest Yayınları'ndan çıkan 'Nasıl Pop-Yazar Olunur?' kitabında sıralananlara uyulduğunda başarı şansı yüzde 87.73. İşte uyulması zorunlu kurallar...

Türkan Şoray kanunlarını romana uyarla

Hayatınızı tasarruflu kullanın. Bir romanla yetinmeyecek, birkaç roman yazacaksanız elinizde malzeme bulunsun. İlk önerim, size, "Hayatım roman dedirten o acıklı zamanları atlayın. Kimse sizin sıkıntılı dönemlerinizi öğrenmeye bayılmıyordur. Anlatmak için seçtiğiniz yaşam diliminde mutlaka bir aşk bulunsun. Cinsellik eksenli bir ilişki de olabilir, masum, hani yıllarca sürse de kızla erkeğin el ele tutuşmaktan öteye geçmeyen ilişkileri vardır ya, sinemamızdaki Türkan Şoray kanunlarının romana uyarlanmış biçimi... Anlatacağınız böyle bir 'temiz' ilişki de olabilir.

Yoksulluk prim yapar

Zengin kız-fakir oğlan ya da tersi, inanmayacaksınız ama bu kalıp her zaman iş yapar. Fakir olan tarafı kendi cinsiyetinize göre belirleyin. Kendinizi yoksul bir âşık olarak düşünün. Sakın ha, zenginin gözünden anlatmaya kalkmayın. Yoksulun gözünden anlatın ama yoksulluğu değil elbet. Yoksul olan tarafın yoksulluğunu ne kadar uzun süre saklamayı başarırsanız o kadar iyi. Tam yoksulluğun su yüzüne çıkacak gibi olduğu anda, bir rastlantı yaratın. Biri gelsin, biri düşsün,
yine öğrenilmesin yoksulluk.
O an geldiğinde de büyük düş kırıklığı yaşatın aşkınıza.

Roman daima mutlu bitmeli 

Happy end... Elbette. Romanınız daima mutlu bitmeli. Yoksulluk sona erer, aileler anlaşır, sevgililer kavuşur. Evliliklerinde karşılaşacakları sorunlar sizi hiç ilgilendirmez.

Solu küçümseyin

Solla alay edin. Romanınızda kesinlikle eskiden solcu olan; ama aklı kemale ermiş ve yeni dünya düzeninde sağlam bir köşeye tezgâh açarak dünyalığını yapmayı başarmış bir solcu eskisine yer verin ve sık sık sola küfrettirin.

Gamzeli olun

Gamzeli doğma şansına kavuşamamışsanız basit bir estetik operasyonla hiç değilse bir yanağınıza küçük bir gamze oturtabilirsiniz. Hatta oturtmalısınız. Gamzenin edebiyat yeteneğiyle bir ilişkisi saptanamamışsa da popülerlikle ilişkisi doğrudandır. Gamzenin, karşı cinsten gamzeli yazarları çekme özelliğine sahip bir mıknatıs kadar işlevsel olduğu deneylerle kanıtlanmıştır.

İslamcı olun

Romanınızın en cana yakın karakterlerinden birini İslamcı yapın ve onun kişiliğine kazandırdığınız bütün iyi özelliklerin siyasal İslam'dan çok, size artı puan olarak geri döneceğini unutmayın. Romanınızda siyasal İslam'ı yeterince övdüğünüzü düşünmüyorsanız özel röportajlarda annenizin de zaten başörtülü olduğunu söyleyin.

Tarihe merak salın

Eski Mısır tarihi moda olduğunda Ramses'ler nasıl sıraya dizilmişti? Osmanlı sarayındaki kadın sultanları anlatan bir roman çok sattığında, öteki kadın sultanları anlatan romanlar piyasayı nasıl kaplamıştı? Türkler yeniden çılgınlaşıp 'Çılgın Türkler'i okumaya sardırdıklarında, o zamana dek yazılmamış Kurtuluş Savaşı romanları nasıl da birdenbire çoğalmış, onlarca Kurtuluş Savaşı romanı kitapçı vitrinlerini bir anda doldurmuştu? Elinizi çabuk tutun, tarihsel roman musluğundan ün ve para akıp dururken kovanızı kapıp koşun.

Bebeğinizi anlatın

Eğer kadınsanız bebeğinizle sıkı fıkı bir ilişki içindesiniz demektir. Hamilelik dönemini nasıl bir ruh haliyle geçirdiniz? Doğurmak düşüncesi korkutucu muydu? Loğusalığınızı yazın. Daha geriye gidin, nasıl hamile kaldığınızı anlatın, hangi geceydi, neredeydiniz, kiminleydiniz, alkol almış mıydınız? Hatta Feyza Hepçilingirler'e göre daha geriye bile gidebilirsiniz, taaa 'ilk gece sendromu'na. Seçin beğenin, siz de pop-yazar olun.

 
sayfa başına dön
 

“Nasıl Pop-Yazar Olunur?”:

Edebiyattan para kazanmak isteyenler dikkat!

Öyküleri, romanları dil üzerine yazıları ve eleştirileriyle tanınan, sevilen ve çok okunan Feyza Hepçilingirler,  bu kez eleştiri oklarını edebiyat ve kitap üzerinden para ve şöhret kazanmaya kalkışanlara yöneltiyor.
Feyza Hepçilingirler Everest Yayınları’ndan çıkan Nasıl Pop Yazar Olunur? adlı yeni kitabında edebiyatın emek gerektiren bir uğraş olduğunu unutup kısa yoldan ünlü olmaya çalışanlar ve bunu başaranlarla ince ince dalga geçiyor.
Mizah amacıyla yazılmış olan bu kitap, buradaki önerileri uygulamaya kalkanları ne yazık ki gerçekten de popüler yapabilir. Kitabın en tehlikeli yanı da işte burası!
‘”Kimse üstüne alınmasın’ demeyeceğim. Gerçek edebiyatçılar, gerçek yazarlar eleştiri oklarının hedefi değildir. Onlar zaten alınmazlar; ama onların dışında kalanlardan isteyen herkes üstüne alınabilir.”
“Bir yazar diline, sanatına gereken saygıyı gösteriyor ve çok okunuyorsa bu, olsa olsa alkışlanacak bir durumdur. Ama çok satmak, çok kazanmak uğruna…”
Feyza Hepçilingirler, Ayvalık’ta doğdu (26.1.1948). İlkokulu ve ortaokulu Ayvalık’ta, liseyi İzmir Kız Lisesi’nde okudu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nu ve İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1971). İzmir Kemalpaşa, İzmir Karataş ve İnanç liselerinde; Yeni Bilgi, Batı ve Dilko dersanelerinde; Dokuz Eylül, Karadeniz Teknik, Galatasaray üniversitelerinde çalıştı. Şu anda Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisidir. Bir oğlu ve bir kızı var.
Yazmaya, okul yıllarında (1963) Feyza Baran adıyla ve İzmir’de kimi dergilerde yayımlanan şiirlerle başladı. 1979 yılında Kültür Bakanlığı’nın açtığı Çocuk Yapıtları Yarışması’nda Yanlışlıklar adlı oyunuyla Başarı Ödülü, 1981’de Akademi Kitabevi Yarışması’nda “Sabah Yolcuları” adlı dosyasıyla Öykü Birincilik Ödülü kazandı. Eski Bir Balerin adlı kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’nı (1985), “Potluğu Gidermek” adlı öyküsüyle Yunus Nadi Armağanı Öykü İkincilik Ödülü’nü (1989), “Ne GüzelÖlmüştüm” adlı öyküsüyle Balkan Yazarlar Karşılaşması Borski Grümen Ödülü’nü (1991), Savrulmalar adlı öykü kitabıyla da Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü (1997) aldı. Öyküleri Fransızca, Almanca, İngilizce ve Sırpça – Hırvatçaya çevrildi. Öykülerinden bir seçki “Die Hochzeitsnacht” adıyla Almanya’da yayımlandı. Türkçenin yanlış ve kötü kullanımını eleştirdiği Türkçe “Off” adlı kitabıyla büyük ilgi uyandırdı.

edebiyathaber.net (23 Ocak 2013)

 
sayfa başına dön
 

18 Ocak 2013 Cuma -

Akşam | KİTAP

Pop yazarlığın bir parodisi

Çok satan bir yazar mı olmak istiyorsunuz; işe bir imaj edinmekle başlayabilirsiniz... Feyza Hepçilingirler, yeni kitabı 'Nasıl Pop Yazar Olunur?'da durumu parodileştirirken, kültürel değerin piyasadaki yerini tartışıyor.
Ekin Kadir Selçuk / ekadir@bilkent.edu.tr
Malum; kapitalist toplumda emek bir meta değeridir ve yine meta değeri olan ürünler ortaya çıkarmak için kullanılır. Marx emeği kol ve kafa emeği olarak ikiye ayırmıştı. Kültürel ürünlerin büyük çoğunluğu kafa emeği tarafından yaratılıyordu. Emek bir meta değeri taşıdığına ve meta değeri olan ürünler ortaya çıkardığına göre kapitalist toplumda kültürel ürünler de birer 'mal'dır. Peki, kültürün bir mal haline gelmesi ne demektir, daha da önemlisi ortaya çıkardığı sonuçlar nelerdir?
KÜLTÜREL DEĞERİN EVRİMİ 
Liberaller kültürün bir meta haline gelmesine olumlu bir değer atfettiler. Modernizm öncesi kültürel ürünlere sahip olmak bir ayrıcalık belirtisiydi. Yazarlar, şairler aristokratlar tarafından himaye edilirler, bunun karşılığında da yalnızca sınırlı sayıda insana ulaşan yapıtlar ortaya koyarlardı. Modern zamanlarda kültürün bir mal haline gelmesiyle birlikte kültürel ürünler parasını veren herkesin sahip olabildiği ve üzerine yorum yapabildiği eserler haline geldi. 
Marxist gelenek içinde kültürün bir meta haline gelmesine en yoğun eleştiriyi Frankfurt Okulu temsilcileri yaptı. Adorno ve Horkheimer kültürel ürünlerin tıpkı diğer mallar gibi endüstri tarafından piyasaya arz edildiğini, bu endüstrinin kendi tüketicilerini ve tüketici kalıplarını yarattığını, neticede ortaya çıkan ürünlerin birörnek ve pasifleştirici, toplumsal sisteme uyumu ve bağlılığı sağlayan yapıtlar olduğunu iddia etti. Bugün kültürel ürünlerin değerinin piyasa tarafından belirlenmesi, kültür-sanat faaliyetlerinin reklam ve tanıtımlarla diğer sektörlerdeki herhangi bir mal gibi kamuoyuna sunulması, olumlu ve olumsuz pek çok farklı tepki alıyor.
İŞİN PÜF NOKTALARI   
Feyza Hepçilingirler, yeni kitabı 'Nasıl Pop Yazar Olunur?'da bu tartışmadaki tavrını çok net bir biçimde ortaya koyuyor. O edebi bir ürünün değerinin piyasa mekanizması içinde belirlenmesine toptan karşı çıkıyor! Eserinde, çok satan kitaplar yazmanın püf noktalarına alaycı bir biçimde dokunuyor. 
Hepçilingirler son dönemin çok satan yazarlarına ince ince dokunduğu kitabında piyasanın vicdanına terk edilen edebiyatın niteliğini kaybettiğini, yaptığı göndermelerle ortaya koymaya çabalıyor. 
Edebiyat ve genel olarak   kültür-sanat ile piyasa arasındaki ilişki tartışılmaya değer.  Hepçilingirler'in kitabı bir yandan çok satılan yazar olma durumunu parodileştirirken diğer yandan kültür-sanat ile piyasa arasındaki söz konusu ilişki üzerine düşünmeye sevk ediyor insanı. Benim yargıma göre piyasanın liberal-kapitalist savunusunun da, anti-kapitalist eleştirinin de haklı olduğu noktalar var. Hepçilingirler'in kendisinin de çok satanlar listesine girmeyi 'başarmış' bir eserinin olması ('Türkçe Off' isimli kitabı) söz konusu yargımı güçlendiriyor.
KADINLARA SESLENİN
Feyza Hepçilingirler'in, alaycı biçimde eleştirdiği 'çok satma' formüllerinin bazıları şöyle: 
İmaj edinin, karizmatik olun, kadınlara seslenin, aşk romanları yazarı olun, solu küçümseyin, kalıcı olmaya çalışmayın, reklam yapın ve yaptırın...

 
sayfa başına dön
 

18 Ocak 2013 Cuma

Alınan alınsın lütfen!

Alınan alınsın lütfen!

EDEBİYAT KULİSİ / GÜLCAN TEZCAN / gtezcan@stargazete.com
Kapitalist toplumda her şey gibi ‘kültür endüstrisi’ni besleyen sinema ve edebiyat da bu ‘pazar’ ın talep ve beklentileri üzerinden yol alıyor. Gişe filmleri eleştirmenlerce beğenilmese, festivallerde ödüle göz kırpmasa da salonlara çektiği bir buçuk iki milyon seyirci sayesinde ‘başarı’ hanesine artı puanlar ekliyor.

 Üç, beş yıl sonra hatırlanmasa ne gam, yeni filmler çekilmesine zemin hazırlayacak sermayeyi döndürebiliyor mu asıl mesele bu. Bir yandan ödül üstüne ödül alıp boş salonlara oynayan filmler öte yandan sinemanın S’sinden fersah fersah uzak olup gişe rekortmenliğini kimseye kaptırmayanlar... Ne yaman çelişki!

Yayıncılık ve edebiyat ‘sektör’ünde de aynı durum geçerli. Formüller hazır, eh eli kalem tutan herkesin de hayatı roman nasılsa... Olmadı ünlüler de biyografilerini kaleme alır, yurtiçi yetmezse dünyada bestseller listelerinde ne var ne yok çevrilir dilimize. Özen göstermeye gerek yok çeviri için de. Zaten sosyal medyada kullanılan dil neyimize yetmiyor... Eleştiri derseniz hak getire.

Böylesi bir ortamda Don Kişotluk yapıp doğru bildiğini okuyanlar ve yazanlar da yok değil. Feyza Hepçilingirler o isimlerden biri. Hepçilingirler ‘dil’ konusunda yıllardır bıkmadan usanmadan yazan, uyarılarda bulunan, kültürsüzleşme ve popüler kültürün hakimiyetiyle bizi bekleyen tehlikelere dikkat çeken bir kalem. Everest Yayınları’ndan çıkan son kitabı Nasıl Pop Yazar Olunur? ile de yayın sektörünü etkisi altına alan popüler edebiyatı eleştiriyor. Kitapta 2006 yılından bu yana Evrensel gazetesi kitap ekinde yayınlanan yazılarını bir araya getirmiş. Ancak hepsi revize edilmiş, güncelliğini koruyan denemeler.

BİRİCİK İSTEK POPÜLERLİK

“Edebiyatın ve topyekun sanatın değer yitimi giderek çoğalmakta. Bu kitap susmanın da onaylamak olduğu düşüncesiyle onaylamamak adına yayımlanıyor” diyen Hepçilingirler, dergi yazısı olarak yayınlandığı dönemde kimi okurların bu eleştirel yazıları birer öneri gibi algıladığını ve uygulamaya karar verdiğini hatırlatıyor. Ve uyarıda bulunuyor: “Bu kitap ciddi bir yazarlık önerileri kitabı değil, bir eleştiri kitabıdır. Bu yazılar popülerliğin biricik istek haline geldiği günümüzde bu durumla alay etmek amacıyla yazılmıştır, gülmece amaçlıdır. Beni düşündüren ise o acıklı durumu hissetmeyip önerileri ciddiye alan kişiyi gerçekten popüler yapacak olması.”

Piyasa şartlarının ve dayatmalarının da farkında olan Hepçilingirler “Edebiyatın genel olarak da yazının yalnızca bir tüketim nesnesi olarak algılanmasına karşı duyulan isyan, ‘muktedir’lerin döşediği taşların hiçbirini yerinden oynatmaya yetmeyecek; bunu biliyoruz. Dolabın kapak aralığından görülenlerin söylenmesi, olan bitenin farkında olunduğu kanısını oluşturmaya yarayacaksa o bile yeter” diyerek özetliyor çabasını. Hepçilingirler, eleştirilerini sıralarken isim vermekten kaçınsa da öyle nokta atışları yapıyor ki numarasız gözlük gibi raflarda kitapları bulunan pek çok isme birebir uyuyor kinayeler... Kitabın amacı da bu zaten, alınan alınsın lütfen!

 
sayfa başına dön
 

Göçerim buralardan!

MUSTAFA ASLAN (Cumhuriyet Kitap)

08 Ekim 2009

İşte Gidiyorum (Göç Öyküleri) Feyza Hepçilingirler'in çeşitli nedenlerle doğup büyüdükleri toprakları terk edip başka yerlere göçmek ya da iç dünyalarında duygularının yer değiştirmek zorunda kalanların öykülerinin yer aldığı bir yapıt.

Yazınımızda, gittikleri yerlerin gelecekteki siyasi ve ekonomik yapılarını belirleyen göçmenleri, ilk kez bir yazar tarafından birçok durumlarıyla ortaya koyup dile getiren bir çalışma İşte Gidiyorum (Göç Öyküleri). Elbette daha önce göç olgusu üzerinde duran yazarların, çeşitli yazınsal türlerde birçok yapıtının yayımlandığını belirtmek de gerek. Ancak şimdiye değin yayımlananlar sadece bir iki yönü üzerinde durmuşlardır 'göç'ü.

BÜYÜK GÜÇLER VE GÖÇLER
Hepçilingirler'in öykülerini anlattığı insanların ortak yanı doğdukları yerlerden başka yerlere göçmeleridir. İşte Gidiyorum'da çoğunluğunu zorla yapılan göçler oluşturmaktadır. Öyle ki, bu istemeye istemeye ayrılmak doğduğun yerden sonunu bilemediğin bir serüvenin içine atılmak, yayan ateşin içine atılmaktır. 'Bu Gemi Nereye?' öyküsünde

Nazi zulmünden yakalarını kurtarmaya çalışanlarda olduğu gibi. Yapıtta birkaç öyküde de gördüğümüz büyük güçlerin göçler üzerindeki etkisini 'Bu Gemi Nereye?' Kader Çizenler/Kaderi Çizilenler, Gidemem'de özellikle açıkça dile getirilmektedir. Çünkü sözü edilen 'büyük güç' izin vermediği için Sarayburnu'nda yetmiş günden fazla bekletilen Struma adlı geminin yolcuları birkaçı dışında İstanbul'a sokulmaz. Çünkü büyük güçler öyle istemektedir, halkları birbirine kırdıran.

İnsani yaşam koşullarından yoksun gemi içindeki yolcularıyla Türk karasularından çıktıktan 3 mil ötede torpillenerek batırılır. Yazar, gemiyi bugün bile kimin/kimlerin batırdığının aydınlatılamadığını yazmaktadır. Struma adlı gemi batırılmasa ne olacaktı? Hepçilingirler bu sorunun yanıtını öykünün son tümcesinde vermiş, hazin sonu anlattıktan sonra.

'Struma torpillenerek batırılmasa ve 3 mil açıkta kendi haline bırakılmış olsa, makineleri çalışmadığına göre bir yere gidemeyecek, kıyıya doğru sürüklenecekti' Struma büyük olasılıkla kısa süre sonra kıyıya vuracak ve yolcular kıyıya çıkarak Türkiye topraklarına ayak basabileceklerdi.' (s.29)

II. Paylaşım Savaşı'nın Hitler faşizminin Romanya'dan göçmek zorunda bıraktığı insanları 'Bu Gemi Nereye?'de günlük biçiminde daha önce okuduğumuz Anna Frank'ın Günlüğü tadında.

Yine yakınlarını yitirdiği günün ertesinde Filistinli bir öğrenciyi okuyup halkına daha yararlı olmak için topraklarını terk etmek zorunda kalmasını da Gidemem'de anlatmaktadır, büyük güçlerin etkisini de hesaba katarak.

MÜBADELE
Mübadele yıllarının anlatıldığı öykülerin sayısı ötekilere göre fazladır, İşte Gidiyorum'da. Mübadelenin yerinden yurdundan ettiği insanları anlattığı öykülerini çatarken yararlandığı kaynakları da vermektedir, yazar. Bu kimileyin bir gazete haberi olurken, kimileyin de Lozan Antlaşması'nın özgün metninde yer alan tümcelerdir, öykülerinin ruhuna bir şeyler katan. Bunlardan birisi de Venezis'in Evi adlı öyküde anlatılanlardır. Öyküde, Yunanistan Dışişleri eski Bakanı'nın annesi Agapi Molivyatis'in On Günün Günlüğü (Albatros Yayınları) adıyla dilimize Kosta Sarıoğlu tarafından çevrilen anılarıdır.

Agapi'nin anlattıklarından yola çıkarak öyküsünü kuran yazara göre, bütün yakınları Yunanlılarca öldürülen Kemalettin adında bir Türk subayının yardımı sayesinde yaşamını kurtarır. Bu öyküde savaşlarla, öldürmelerle halklar arasında hiçbir sorunun çözülmeyeceği iletisi önemlidir.

'Şimdi kimsesi kalmamış, hepsini Yunanlılar öldürmüş. Bu kıyılan canlarının intikamını almaya, önüne çıkacak her Rum genç kızını öldürmeye Kuran üzerine yemin etmiş. Fakat Agapi'yi gördüğünde yeminini tutamayacağını anlamış; çünkü küçük kız kardeşiymiş Agapi.' (s.61)

Hepçilingirler'in mübadeleyi anlattığı öykülerde Türk ve Rumların durumunu iki yönlü olarak ele almış. Türkiye'deki Rum ve Yunanistan topraklarında yaşayan Türk'ün yaşamını mübadelenin nasıl etkilediğini, o yıllarda yaşanan olayları da ekleyerek vermiş. Bu konuda yazılanlardan farklılığı da aynı öyküde iki farklı kimliğin ruh halini tek bir ses olarak vermesidir yazarın.

12 EYLÜL VE İÇ GÖÇ
'İçten İçe/İçten İçe' bölümünde yer alan öykülerde ise, kişinin iç yolculuklarının yanında siyasi ve ekonomik nedenlere dayalı göçlerle ilgili öyküler yer almaktadır.

Bir yanıyla yaşamını sürdürme savaşımı verirken bir yanıyla da daha güzel günleri yakalama özlemi içindedir ayrı öykülerdeki farklı kahramanları İşte Gidiyorum'un.

Ülkemiz insanını kasıp kavuran 12 Eylül darbesinin zorladığı kaçışın anlatıldığı Balıkların Yaşama Hakkı adlı öykü dönemin de bir belgesi niteliğindedir.

Öyküde darbe yıllarında yaşananlar anlatılmaktadır, bir ailenin üzerinden.

''12 Eylül yönetimi kitaplardan çok korkuyor. Kitaplar tüfeği doğrultup adam öldürebilirmiş gibi, bir yeri havaya uçurmada kullanılabilirmiş gibi korkuyorlar kitaplardan.' (s.147)

Göç, kimileyin zorla, kimileyin de daha iyi bir yaşam umuduyla yapılsa da insan yaşamını derinden etkiliyor, Hepçilingirlerin İşte Gidiyorum'da anlattığı gibi.

Tarihsel süreç içerisinde ekonomik ve siyasal yapının yanında geleceğin coğrafyasını da şekillendirdiğini gördüğümüz göçlerin insanın üzerindeki olumlu/olumsuz etkilerini okuduğumuz İşte Gidiyorum (Göç Öyküleri) yazınımızda ilk kez bir yazar tarafından çeşitli yönleriyle anlatılması ve farklı kimliklerin ortak sesi olmasıdır. Bütün bunlara yazarın dil ve anlatımdaki ustalığını da ekleyecek olursak karşımıza Feyza Hepçilingirler'in sağlam öyküleri çıkmaktadır.

 
sayfa başına dön
 

‘İşte Gidiyorum’ bir şey demeden!

REFİK SILA GÜVENÇ (Evrensel)

Her insanın hayatındaki en unutulmaz sayfaların birkaç tanesi mutlaka gitmek üzeredir. Gitmek hepimiz için içinde gözyaşları, pişmanlıklar, endişeler, umutlar taşır. Ama gitmek çoğu zaman acıdır… Yaralar, acıtır. Dün ve yarın arasına atılmış bir düğüm gibidir gitmek. Ne vakit yüreğimizde hissetsek o düğümü; hemen fark eder yüreğimiz ve o düğüm bizlere acı verir hep.

Edebiyatımızın dil ustası Feyza Hepçilingirler’in yeni kitabı “İşte Gidiyorum”, gitmek, gitmek zorunda kalmak üzerine yazılmış birbirinden çarpıcı ve hepsi ayrı bir hüzün taşıyan göç öykülerinden oluşuyor.

Feyza Hepçilingirler, “İşte Gidiyorum” ile toprağından, dilinden, kendisinden gitmek zorunda kalanların öykülerini dile getiriyor. Gitmenin insandan alıp götürdüğü yaşanmışlıklar; nasıl ve nerede olacağını bilinmeyen yarınlara dair kurulacak yeni hayatlara atılacak ürkek adımlar anlatılıyor öykülerde.

‘Bu Gemi Nereye Gider?’ öyküsüyle 1942’ye gidiyoruz. Struma’nın acıklı sonunu bir kez daha hüzünlenerek okuyoruz. 2. Dünya Savaşı’nda Nazi soykırımından kaçarak Filistin’e gitmek isteyen; aralarında çocuk, hasta ve yaralıların da bulunduğu 769 Romanyalı Yahudinin öyküsünü okuyoruz. Kitaptaki diğer öyküler de gitmenin acısıyla bezenmiş öyküler.

‘NE SILAM VAR ARTIK NE GURBETİM’
İnsan öyküsü çizilirken göz önüne alınacak en etkin unsurlardan biri, yaşadığı yer kuşkusuz. İnsan büyük ölçüde yaşadığı toprakla, içinde yaşadığı kültürle, kullandığı dille kurar kendisini. Bunun için her gidiş kendinden kopuş, kendini yeniden kurma çabasının kaçınılmazlığıdır. Her giden bir anlamda yeniden kurmak zorundadır kendisini. “Ne sılam var artık ne gurbetim. Ne umudum, ne ruhum... Kirlendim. Bir daha temizlenmeyecek kadar pisim şimdi.”
Gitmek üstüne öykülerle ustaca bezenmiş “İşte Gidiyorum”un hepimize söyleyecek sözü var. Eğer ki gidiyorsanız, yani başınızı alıverip bilmediğiniz yerlere... Uzaklara, haber vermeden sessiz sedasız gidiyorsanız, ‘Sıla’dan ayrılıyorsanız yani, “İşte Gidiyorum”u okumayı ihmal etmeyin! Mutlaka iyi gelir!..

 
sayfa başına dön
 
Feyza Hanım Neden Durmadan Ahlayıp Ofluyor

EMRE KONGAR

Feyza Hanım, ufak tefek, güler yüzlü, hanım hanımcık görünümlüdür.
İlk bakışta ne keskin zekasını, ne üstün espri gücünü, ne de tüm bu yeteneklerini bizlerle paylaşmasına olanak veren dilinin olağanüstü becerisini algılayabilirsiniz.
Sıcak, sevecen, sıradan bir ev hanımıdır sanki karşınızda duran.
Feyza Hanım’ın sıcak ve sevecen olduğu doğrudur ama hiç de sıradan bir kişi değildir.
Edebiyat ve Türkçe dünyası Feyza Hanım’ı Feyza Hepçilingirler olarak tanır:
Esprili ve şaşırtıcı öykülerini bir koza gibi ören, romanları ile çağının insanını ve olaylarını acımasızca irdeleyen, nihayet Türkçe eleştirileri ile topluma ışık tutan bir yazardır o.
Bir öğretim üyesinin YÖK’ün ilk yıllarında başına gelenleri anlattığı Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar adlı romanı beni çok sarmıştı.
Ama ben aslında Feyza Hepçilingirler’in öykülerine hayranım.
İnce esprilerle örülmüş, şaşırtıcı, harika öykülerin yazarıdır o.
Feyza Hepçilingirler aslında bir edebiyat uzmanı bir Türkçe öğretmenidir.
Bu yazıda onun iki kitabından, Türkçe “Off” ve Dedim “AH” adlı yapıtlarından söz etmek istiyorum.
Her iki kitabında da Hepçilingirler, politikacılarımızın ve ünlülerin Türkçe yanlışlarından ve özellikle de KİA’da gözüne çarpan hatalardan söz açıyor.
Türkçe “off” adlı birinci kitabının önsözünde şöyle diyor Hepçilingirler:
“Türkçe, yalnızca içine giren yabancı sözcüklerden ibaret değil ki! Türkçeye özen göstermek, yabancı sözcük kullanmamak ya da kullanıldığında bunları doğru yazıp söylemeye dikkat etmek de değil. Türkçenin özel yapısı, kendine özgü kuralları var mıdır? Varsa bunlar nelerdir?
Yeni bir dilbilgisi kitabı yazıp bütün bu düşündüklerimi açıklayabilirdim. Öyle yapmadım. Böyle bir kitabın hem çok kuru olacağıdan hem de yalnızca konuyla doğrudan ilgilenenleri ‘hedef kitle’ olarak alacağından çekindiğim için… ‘Medya’ya yönelik eleştirimle dil kavrayışını birleştirerek keyifle okunabilecek bir kitap oluşturmak istedim. İstedim ki bu kitap bir ‘Medya eleştirisi’ kitabı da olsun, bir ‘Dil yanlışları’ kitabı da. Bu yüzden bütün örnekleri yazılı, daha çok da görsel basından seçtim. Yanlış kullanım örneklerini aldığım kişilerin beni bağışlamalarını dilerim. En iyi yöntemin, yanlıştan kalkarak doğruya ulaşmak olduğunu, kalıcı bilginin en iyi bu yolla edinilebileceğini düşündüğüm için böyle davrandım.
Gözüm en çok gençlerde. Bu kitabı en çok onların okumasını, okurken gülümsemelerini, yararlanabileceklerse de yararlanmalarını diliyorum.”
Bu sütunun okurları, hiç kuşkusuz, derhal benim “Konsantremi Bozma” adlı kitabımı anımsayacaklardır yukardaki satırları okuyunca.
Çünkü ben de kitabımı, Hepçilingirler’in anlattığı aynı amaçlarla yazdım.
Ama ne amaçlarımı onun kadar güzel açıklayabildim, ne de benim kitabım onunki kadar güzel, öğretici ve esprili olabildi.
Bir yazar, bir hoca olarak, topluma yapmayı amaçladığım bir katkıyı benden daha güzel ve daha başarılı bir biçimde yapan bir başka yazarı alkışlamak, övmek kadar güzel bir duygu yok emin olun.
Hepçilingirler’in bu yapıtı o denli başarılı oldu ki, hemen arkadan ikinci cilt olarak aynı türdeki yazılarını topladığı Dedim “AH!” adlı kitabını oluşturdu.
İkinci kitabının “Sunuş”unda da şöyle diyor:
“Bu kitapta dilde ‘kirlenme’ diye adlandırılan olgunun aslında kültürel bir yıpranmaya, aşınmaya işaret ettiğini göstermeye çalıştım. ‘Medya’ dünyasından bolca yanlış kullanım örneklerinin yanı sıra Türkçenin bugüne gelinceye kadar geçirdiği serüvene dikkat çekmeye çalıştım. İçinde bulunduğumuz tehlikeyi daha iyi kavrayabilmek için nereden geldiğimizi anımsamamız gerektiğini düşündüğümden.”
Feyza Hepçilingirler’e hem of! hem de ah! dedirten Türkçe yanlışlarını gülümseyerek öğrenmek ve kullandığınız dili geliştirmek, ya da sadece hoşca vakit geçirmek istiyorsanız bu iki kitabı mutlaka okuyun.
 
sayfa başına dön
 

Türkçe dertleşmek

ELİF SEVER (Radikal)

23.09.2005

Feyza Hepçilingirler, 'Yıldızların Suya Döküldüğü' ile günlükleri gündeme getirmenin yanı sıra Türkçeyi tartışıyor ve Türkçeden yana tavır alıyor.İletişim olanaklarının hızla gelişmesiyle birlikte, mektuplar gibi günceler de gittikçe önemini yitirdi. Bir zamanlar çok popüler olan günceler artık pek ilgi görmüyor. Bu, yayımlanan kitaplara da yansıyor. Son zamanlarda yayımlanan birkaç günceden biri Feyza Hepçilingirler'in kaleminden Yıldızların Suya Döküldüğü adıyla yayımlandı. Hepçilingirler'in kitabı günceleri tekrardan gündeme getirmesinin yanı sıra Türkçeyi tartıştırmasıyla da dikkat çekici.


Türkiye'de çağdaş güncenin gelişimi, 1949'da Salâh Birsel'in tuttuğu günlükleri yayımlamasıyla başlar. Ardından Nurullah Ataç, 1953'te Son Havadis gazetesinde ünlü güncelerini yayımlar. Ancak güncenin parlak yılları 1972 ile 76 yıllarına denk gelir. Günlük yazarları arasında ilk olarak Salâh Birsel, Tomris Uyar, Muzaffer Buyrukçu, Fethi Naci, Oktay Akbal, Adalet Ağaoğlu ve Memet Fuat akla gelir. Ancak her biri kalemini günlüklerini başka alanlarda yazmaktan yana kullanmış. Kimi içe dönük, kimi dışa dönük günceler yazmış. Doğa, edebiyat, eleştiri, felsefe, aşk günceleri en çok göze çarpanlar. Ancak sıklıkla hasta ve cezaevi günlükleriyle de karşılaşılır. Bugün ise çok az sayıda yazar, güncelerini yayımlamaya devam ediyor. Bu yazarlardan biri de Feyza Hepçilingirler. Hepçilingirler kalemi ise, Türkçeden yana tavır almış. Yazar, Yıldızların Suya Döküldüğü adlı kitabında, Türkçeyi yıldızlara, günceleri ise akan suya benzetiyor.


VARSA YOKSA TÜRKÇE


Kitapta yer alan 'An an yaşanır, bir an ölünür çünkü' adını taşıyan günlük yazısı, Dil Derneği tarafından çıkarılan Türk Dili dergisinin günlük üzerine hazırladığı özel sayı için kaleme alınmış. Yazar kitabın önsözünde, günlüğü yaşamı neredeyse bire bir yansıtma şansına sahip bir tür olduğu için tercih ettiğini söylüyor. Yazarın 'Neden Türkçe?' sorusuna yanıtı ise tek cümle ile anlatılamayacak kadar çok neden taşıyor. Özetlenecek olursa Türkçeyi gündemde tutmak, dille yabancılaşmayı önlemek, küreselleşmeyle Türkçenin günden güne güçsüz düşmesine karşı Türkçeyi korumak sayılabilir. Yazar, yine kitabın önsüzünde yazılarının içe dönük olmadığı yönünde aldığı eleşirilere, ilk zamanlar verdiği tepkilerden sonra hak verdiğini ve yazılarına gittikçe bu yönlü daha cesur yaklaşmaya başladığını itiraf ediyor.


Yazar yılını belirtmediği ay ve günü not düştüğü güncelerinde çoğunlukla kitapları ve edebiyat alanında yeni gelişmeleri incelemiş. Ancak yazarın asıl derdi Türkçenin yanlış kullanılması. Türkçenin kötü kullanımlarını örneklerle ortaya koyan yazar, doğrusunu ve nedenini tartıştırıyor. Yazarın günlüklerinde popüler kültüre, güncel göndermeler de var. Yazarın, televizyon programlarında kullanılan Türkçeyi ve üslubu değerlendirdiği yazıları son derece keyifli. Yazar çoğu zaman tiye alarak eleştirdiği isimlere, Türkçenin az kullanılan güzel kelimelerini anımsatmayı da ihmal etmiyor.


Yazar, Nurullah Ataç'ın Türkçeye yaklaşımına ve günlüklere yaklaşımına değindiği bir yazısında, özendiğini ima ediyor. Yazar günlüklerinde daha çok, bir yazısında da ifade ettiği gibi bir çeşit 'Türkçe dostları'yla dertleşiyor, onlara tespit ettiği eksiklikleri aktararak, bir anlamda yakınıyor.


Yazarın güncelerinde dikkat çektiği bir diğer konu ise Türkçe çeviri. Hepçilingirler, çevirilerin yeterince özenle ve düzgün Türkçeyle yapılmadığını düşünüyor. Bunu örnekleriyle ortaya koyan yazar, her defasında olduğu gibi Türkçenin doğru ve özgün kelimeleriyle kullanılması gerektiğini savunuyor.


Feyza Hepçilingirler'in güncelerinde, kimi zaman şarkı sözleri, kimi zaman reklam filmleri de kullandıkları 'Turkish' ile payını almış. İlk bakışta fark edilmeyen ancak usta bir kalemin üstünden geçmesiyle fark edilen potlar, yazılardaki mizahı ortaya koyuyor. Bir yabancının aksanıyla Türkçe konuşmaya çalışması ne kadar gülümsetiyorsa, Türkçe arasında sıkıştırılan İngilizce kelimelerle ifadeyi aramak da o kadar mizah barındırıyor, hem de kara mizah!

 
sayfa başına dön
 

Feyza Hepçilingirler ile Ayvalık'ta Yaşamak

TÜLAY ÇELLEK

19.08.2004

27 Yıl öncesine ait aklımda kalan muazzam bir yeşillik. İşte Ayvalık buydu benim için. Hep bir yerlere gitmek için geçerken gördüğüm ve bir gün mutlaka gelirim dediğim Ayvalık. 27 Yıl sonrayaymış tekrar görmek, çok sıkıntılı geçen bir yıllık izinden sonra ertelemelerimi kırma savaşıma yardım eden Feyza HEPÇİLİNGİRLER Hanım’ın hayır dediğim geçen seneki davetine evet dememle birlikte kendimi Ayvalık’ta buluverdim. Yolculuk boyunca yeşil Ayvalık’ı düşündüm durdum. Ve birden bire sıçrayarak Feyza Hanım’ın anlattığı evinin ne kadar ilginç olduğu geliverdi aklıma. Hayret nasıl da unutmuşum. Yeşile ilginçlik de eklenince içimi kaplayan sevinç daha da büyüdü. Aslında bir değişikliğe ihtiyacım vardı. Ama anlaşılan bu vasat olmayacaktı. İstersiniz bir tane, bulursunuz birkaç tane. Bu hafta sonum böyle geçti, bol güzellikle.

Ayvalık girişinde beni ilk karşılayan beton oldu. Hayal kırıklığı yaşadım 27 yıldır hayalimde kalan yeşille değil de, betonla karşılaştığım için. Demek ki Türkiye’de betonlaşan salt İstanbul değildi. Otogarda sıcak bir karşılama betonu unutturdu. Feyza Hanım da yazlık olmuştu kıyafetiyle. Şortu, şapkası, bellik çantası, kulaklıklı radyosu, güneş gözlüğü ve bunlara eklenen gülen, hafifçe yanmış bir yüzle…

Feyza Hanım’ın evine ilginç, tacı olan bir kapıyla giriliyor. Yapılış tarihi de yazılmış. Beni ilk karşılayan kediler, çiçekler, hamak ve iki masa oldu küçük bahçede. İçeri girdiğimizde ise loşluk, tablolar ve asıldıkları duvarların ilginçliği. İlk defa taş duvarları olan bir eve girmiştim. Kocaman taşlar yontulmuş duvar olmuş. Sanki en eski dönemin göstergesiydiler. Bir iç duvar düzenli bir şekilde tuğlalarla örülmüştü ve sanki daha yakın çağları çağrıştırıyordu. İşin içine teknolojinin girdiğini gösteriyordu taşın düzensiz boyutundan sonra tuğlanın tekrarlayan düzenli boyutları. Ve sıra cağımıza geliyordu mutfakla birlikte. Sevdiğim mavi dolaplar ve etrafını ören parlak kalın çizgiyi çağrıştıran ağaç formları. Bir salonda üç dönemi birden yaşıyor gibiydiniz. Daha önce anlattıklarından aklımda kalanlar; “duvarları kapatan her şeyi sıyırttım altından ocak çıktı” demişti ve anlattığı küpler aklıma kazınmıştı adeta çok etkilendiğim için. Hakikaten odanın bir köşesinde kocaman iki yarım küp sizi karşılıyor. Ağızları çok sevdiğim camla örtülerek sehpaya dönüştürülmüşler. Üstleri müzik seti ve kitaplarla dolmuş. Başımı uzatıp bakmamı önerdi. Küp, zeminin altında devam ediyor. O zaman heyecanlandım. Çağımın dışına yolculuğa çıktığımı sandım bir an, derinliğe bakarken. “Burada da küpler var” dedi ama onlar tamamen zemin düzeyinde kalmış üzerini de koltuklar kapamış. Yani salonun bir bölümü küplerle dolu. Ev ve küpler… Meğer o kısım ayrıymış, sonradan salona dahil edilmiş. İçleri zeytinyağla dolu küplerden satış yapılıyor ve evin gereksinmesi görülüyormuş. Salonun arkasında büyükçe bir oda var. Yine bir duvarı taş, bir duvarı sonradan yapıldığı belli olan ağaçla kaplı dolaplardan oluşan. İlginç perdeli bu oda bana ayrılmış. Hemen yandaki merdivenlerden yukarı çıkarken, Feyza Hanım tavanın yüksekliğine dikkatimi çekti. Ama ondan öte ışıkları yaktığında aydınlanan ortam bir harikaydı. Bu tür ışıklandırma çok ilgimi çeker. Gizemli bir yanı vardır, beni kendine çeken. Yukarı çıktığımızda bir hol ve duvarlarındaki fotoğraflar dikkatimi ilk çeken şeylerdi. Hani devlet dairelerinde büyüklerin fotoğrafları asılır ya onun gibi. O da aile büyüklerinin fotoğraflarını asmış. Bir oda bir sürü kanepeler, yatılacak yerler. Belli ki geleni gideni çok. Esas dikkatimi çeken iç içe giren diğer odalar oldu. Biri büyük yatak odası diğeri ona açılan küçük çalışma odası. “Atatürk’ün gibi” deyiverdim. Feyza Hanım’a ait çalışma odası, malum kitaplarla doluydu. Nereye gidersem gideyim yanıma mutlaka kitap alırım. Ama bu sefer unuttum. Yanımda sadece haftalık bir derginin tamamını taşımayayım diye yırttığım şiir sayfaları vardı. Önce unuttuğuma çok hayıflanmış sonrada, “ne üzülüyorsun kitabın vatanına gidiyorsun, kitap hazinesinin içinde bulacaksın kendini seç seç al, ne çok şiir vardır kimbilir?.” Diye düşünüp mutlu olmuştum.

En sevdiğim şeylerden biri sabah kahvaltılarıdır. Bahçede ilk masada yapıldı kahvaltı kediler de unutulmayarak. Sonra dinlenme faslı ve deniz. Karadeniz’in taşlık denizinden çok farklı. Kumlarda yürümek büyük zevk benim için. Akşam diğer masada yenildi Hüsnü ağabeyin balıkları ve Feyza Hanım’ın harika salatalarıyla. Sabah Paris’te akşam İtalya’da yemek yedik. Bir sonraki akşam da yağmur nedeniyle içerde yemek zorunda kaldık. Ama Feyza Hanım’ın verdiği Türk sanat müziği konseri eşliğinde. Şarkı sözleri anımsatması da Hüsnü Ağabeyden. O zaman da “Norveç’te yemek yiyoruz.” Dedim. Hakikaten her öğünü başka masada yedik Feyza Hanım’ın dediği gibi. Ve yağmur çok sevdiğim toprak kokusunu etrafa yayarak devam etti tüm gece. İlk defa televizyon açıldı. Önce olimpiyatı izledik. Bayan sporcumuzun altın madalyası sevindirdi. Ama hala aklım Süreyya AYHAN K. bilmecesinde. Sonra J. Baez izlenirken tüm gece yaptığım yolculuk yorgunluğuna yenik düşerek izin istedim. Gerçi hep erkenciyimdir.

Feyza Hanım burada her sabah bir bucuk saatlik yürüyüş yaparmış hemen ona eşlik edebileceğimi söyledim. 7. 30 da başladık yürüyüşe. En çok ilgimi çeken denizdeki adalardı. O kadar çok var ki. Büyük küçük, görünüşleri güzel. Bu arada Feyza Hanım sürekli dikkatimi çekiyordu beğendiği evlere ve bahçelere. Bahçede boşluktan bahsetti bir ara. Tıklım tıklım olanları sevmediğini söyleyerek. Gösterdiği bahçelerden birindeki dekor, at arabasıydı. Bir merakımızı çekende ki o çoktandır üzerinde düşünmüş besbelli etrafı duvarlarla çevrili boş bir arazi. Duvarlar tarihi sanki ama içinde kalıntı yok. Evler gerçekten güzel. Daha sonra ara sokaklarda da dolaştık. Değişik formlarda pencere demir parmaklıkları gördüm. Parmaklığı hiç sevmememe karşın estetik ve işlevselliği bağlamında çok farklı buldum. Üstelik her eve yapım tarihi koymuşlar. İlginç olduğu kadar doğruydu da. Güzel bir özellik. Bir de pembe renkli kumtaşından yapılmıştı bir çok ev. Yumuşak bir taşmış. İyi heykel yapılır diye konuştuk. O gün kahvaltı için Ayvalık tostu yiyelim dediler. Tostu pek sevmem, simidi de. Ancak başka alternatifim yoksa tercih ederim. Önce pek yanaşmadım önerilerine. Tabii mazeretimin içinde onları maddi, manevi yormamak da vardı. Ama yürüyüşten sonra balıkları izler misin, sorusu da cazip gelmişti. Bir lokantaya oturduk. Tam deniz kenarı. Balıklar dolu. Hele yiyecek attığınızda sürüye dönüyorlar ve oluşturdukları ritmi izlemek çok hoş. Farklı büyüklükteler ve farklı yönlerle buluşup dağılıyorlar. Bu arada hayatımda yediğim en harika tostu, Ayvalık’ta unutulmayanlar arasına girdi balık, Feyza Hanım’ın pilavı ve salatalarının yanında. Tabii çok hafif olan Ayvalık tatlısını da unutmam mümkün olamaz. Her ne kadar yürüyüş bunlarla sıfırlandıysa da değerdi doğrusu. Bundan sonra İstanbul’da yemek zorunda kalırsam Ayvalık tostundan başkasını yemem. Umarım buradakilerin de ekmeği özeldir. Bir de kavuniçi dondurmadan bahsettiler. Önce anlamını çok anlayamamıştım. Hakikaten kavunun içine dondurma koyup satıyorlarmış. Rastlasaydık alacaktık. Ben de İstanbul’da denedim hemen. Güzel. Daha önce kavuna bal koymuştum tadı zehir olmuştu halbuki.

Cunda adası… Çok merak ediyordum. Küçük sevimli bir yer diye hayal etmiştim ama kocaman bir kasaba çıktı karşıma. Oraya gitmeden önce deniz kıyılarında epey dolaştırdılar. Ve günün sürprizleri Hayat Bahçe de yaşandı. İ. A. Güzel Sanatlar Lisesi Müzik Bölümünden velilerime ve öğrencime rastladım. O lisedeki yıllarımı asla unutamam. Hayatımın en acı ve en tatlı anlarını orada yaşamıştım. Öğrenci sayısının azlığının da sebebi olduğu veli ilişkileri bizi aile yapmıştı adeta. O anlar film şeridi gibi geçiriverdi gözlerimin önünden hemen. Orada o kadar çok özleyeceğim şeylere sahibim ki. Bu karşılamalar güzellikleri tazeliyor durmadan…

İnsanlar vardır güzel günlerinizin arkadaşlarıdır sadece. Dostlar vardır çok ihtiyacınız olduğunda kucak açan. Üstelikte en ummadıklarınızın böyle günlerde yok olduğunda daha bir değer kazanan. İşte böyle bir günde davet edildim. Bir değişikliğe gereksinmem vardı. Aradığımdan çok daha fazlasını bularak, zenginleşerek, dolu dolu güzelliklerle ayrıldım gönlümün sıcağını bırakarak Ayvalık’tan. Teşekkürler Sevgili Feyza HEPÇİLİNGİRLER, teşekkürler… Her ne kadar bir gün önceki söyleşinizi kaçırdığım için çok üzüldüysem de çok mutlu ayrıldım yaşattığınız güzelliklerden.

 

sayfa başına dön

 

ÖYKÜNMECE

A.ÖMER TÜRKEŞ

Yazmaya şiirle başlayan ve Türk Dil Kurumu dergisinde ilk hikayesinin yayınlanmasından bu yana geçen yirmi yıllık zaman diliminde yazdığı her öykü kitabı ile yeni bir ödül kazanan Feyza Hepçilingirler, medya ile sıcak ilişki kurma konusunda yeni yazarlarımız kadar “atak” olmadığından, yeterince adından söz ettiremedi bu güne kadar. Şimdiye kadar beş hikaye kitabı, bir roman, iki çocuk oyunu, bir çocuk romanı ve iki de inceleme kitabı yayınlayan Hepçilingirler’in, Akademi Kitabevi, Sait Faik, Sedat Simavi, Yunus Nadi ve çeşitli yurt dışı edebiyat ödülleri var. 1948 Ayvalık doğumlu yazar, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdikten sonra önce liselerde, ardından da Karadeniz Üniversitesinde öğretmenlik yapmış, YÖK’e muhalefeti nedeniyle bu görevinden ayrılmıştı.

ÖYKÜ TÜRLERİ ANTOLOJİSİ

150 sayfadan oluşan kitapta 25 öykü yer alıyor. Her biri bir desenle başlayan kısa öykülerin toplandığı “Öykünmece”nin farklılığı, bu öykülerin hepsinin değişik türlerde yazılmış olmasında. Yazar, öykülerini sırasıyla; entel, fantastik, romantik, Kafkaesk, realist, popülist, Divinia, minimalist, sofistike, domestik, mafyöz, satanist, maço, reklam, trajik, absürd, feminist, metafizik, gotik, şizofren, global, futbol, naif, postmodern ve nostaljik gibi sıfatlarla sınıflandırıyor. Bu sınıflamaların bir kısmının edebiyat dünyasında bir karşılığı var, ama türlerin çoğu belki de ilk kez Feyza Hepçilingirler tarafından atılıyor ortaya.

İşin doğrusu, yazar ironik bir bakışla yapmış bu sınıflamaları. Belli ki, her öyküyü ve romanı bir türe sokarak değerlendiren anlayışlara karşı; “türü ne olursa olsun, edebiyatın malzemesi insandır” demek istiyor. Kentli-köylü kadınlar, Yaşlılar, gençler, çocuklar, çareyi ölümde arayanlar, yani pek çok tipleme var öykülerde. Okuduğunuzda, ister fantastik olsun ister realist, hepsinin merkezinde sıradan insanların sorunlarını buluyorsunuz; yaşamın hüznünü, insanın kıstırılmışlığını ve buruk bir geçmiş özlemini tadarak üstelik…

"Öykünmece”nin romantik öyküsünün adı “Kayıp Bahçlerde İlkyaz Kokusu”, bu ülkede romantik duygulara eşlik edebilecek toplumsal çağrışımlarla birlikte ele alınınca, ölümü ve kadınları düşünen şahıs, elbette ülkenin “dağlarındaki Mehmet’lerden birininin” silahına yerleştirdiği mermileri de düşünüyor.

Popülist Öykü’nün adı ise “Kanadı Kırık Bir Kuş Gibi”. Bu tür edebiyatın klişe deyişlerini aralara serpiştiren yazar, toplumsal yaşantımızın gerçek bir meselesini anlatıyor, ama aniden –bütün öykülere hakim olan ironisi ile- mutlu bir sonla noktalıyor öyküsünü.

“Siyah Kediyi Kurtarmak”, mafyöz sınıfına giriyor. Korkmuş ve sinmiş insanlardan oluşan bir toplumun temsili olan öyküde, yaşamı savunanları savunamayan birisinin ağzından aktarılıyor olaylar. Kaybettiklerinin farkındadır anlatıcı, ama sindirilmiştir bir kere.

Feyza Hepçilingirler, kadınlarla, kadınlar üzerindeki toplumsal ve cinsel baskılara da yer vermiş öykülerinde. Sofistike, Domestik, Feminist, Metafizik, Gotik ve Postmodern bölümler, zaman zaman Anadolu’ya çeviriyor yüzünü ve herkesin, ama en çok da kadınların ezildiği bir dünyanın kadınlara yönelik acımasız kurallarını işliyor.

“O Şimdi” de ise bir travestinin trajedisi anlatılmış. Yazarın anlatım özelliklerini, cümle yapısını, bir durumu sözcüklere geçirmedeki başarısını gösteren bir alıntı yapmak istiyorum bu öyküden; “Blucini dikişlerine kadar germiş, iri bir popo. Yürürken mi oynuyor, oynarken mi yürüyor belli değil. Tutturduğu bir tempoya göre parmaklarını şaklatıyor. Sağ kalçayla sağ elin parmakları, sol kalçayla sol elin. Belinden aşağısı iç içe sekizler çiziyor durmadan. Gelip geçenleri kadın mı erkek mi olduğu konusunda şaşırtmaktan büyük keyif alıyor. Arkadan görenler, önlerinde endamlı ve cilveli bir kadının yürümekte olduğunu düşünüyorlar. Kalçalara takılan gözler bir süre kurtulamıyor çalkantıdan. Önden görenler ise kemikli; ama parlak bir erkek yüzüyle karşılaşıyorlar. Her iki görüntü de çığırtkan.”

Remzi Kitabevi, “Günümüz Türk Yazarlarından” dizisi içerisinde yayınlanan “Öykünmece”, dilsel güzelliğin içerik zenginliği ile bütünleştiği bir kitap. Toplumsal ve insani meselelerin edebiyata yansıması için tek bir yöntem olmadığını kanıtlayan Feyza Hepçilingirler’i şimdiye dek okumadıysanız, bu öykülerle yola koyulabilirsiniz….

   
sayfa başına dön
 
       
 
Tüm hakları saklıdır. 2012 © feyzahepcilingirler.com
 
tasarım: pelin hepçilingirler