GEÇEN GÜN ÖMÜRDENDİR - YOLCULUK YAZILARI

ÇEŞİTLİ DENEME, ELEŞTİRİ, İNCELEME YAZILARI

 
 

GEÇEN GÜN ÖMÜRDENDİR - YOLCULUK YAZILARI

 
     
 

HER İŞİN BAŞI...

Hastanelerde sabah çok erken oluyor. Bir de hapishanelerde bu kadar erken oluyordur sabahlar. Sabahın 6’sında başlıyor hareketlenme. Odalar gözden geçiriliyor, ilk serumlar takılıyor, akşamdan biriken atıklar toplanıyor. Çünkü saat 8 olmadan doktorlar ve asistanlar ilk “visit”lerine çıkmış olacaklar. Tıp dili halk için yeterince karmaşık değilmiş gibi, doktorların ziyaretlerine “visit” deniyor.

Burası bir üniversite hastanesi… İstanbul’un, hatta Türkiye’nin en ünlülerinden, üstüne türkü bile yakılmış olanı… Az sonra doktorlar ve asistanlar dolduracaklar odayı. Hastadan sorumlu olan genç doktor, ötekilere; yani büyüklere, hastalığın bir gün önceki seyri hakkında bilgi verecek. Dudağının altında üçgen biçiminde bir sakalı olan doktorun elinde, arada bir yudumladığı kahvesi olacak yine. O, fabrikasını denetleyen bir işveren edasıyla kabul edecek verilen bilgileri. Hasta yakını olarak siz, farkında olmadan görünmezliğe bürüneceksiniz. Benim de odada bulunduğum, üçüncü haftanın ortasında fark edilebildi mesela. Kimsenin hasta yakını olarak sizi de bilgilendirmek gibi bir derdi olmayacak.

Onların “visit”leri bittikten sonra hemşirelerinki başlayacak. Beş - altı kişilik bir hemşire grubu odaya girdiğinde görünmezliğinize yeniden kavuşacaksınız. Gecenin nöbetçi hemşiresinin ötekilere bilgi vermesini yine bir seyirci olarak izleyeceksiniz.

Sabahın sekiz - sekiz buçuğunda lüks bir alışveriş merkezinin cumartesi kalabalığına ulaşmış oluyor hastane. Ancak buradaki insan kimyası (mı diyorlar?) oralardan epeyce farklı. AVM’lerin müşterisi genellikle “hospital”larda tedavi olur. Buralarda Anadolu var. Hem İstanbul’daki Anadolu hem de Kahramanmaraş’tan Yozgat’a, gerçek Anadolu’nun her yerinden gelenler. Saat 10’a doğru hastanedeki kalabalık “izdiham” kıvamını buluyor. Öğle üzerini siz tahmin edin artık. Sıra numarası almak, çeşitli işlemlerde önceliği yakalamak için uyanıklık etme, doktorun yanına iki kişi önce girmek için kurnazlıklar düşünme zamanıdır şimdi.

İnsanımızın her türünü bir arada görmek mümkün burada. Sözgelimi hafif ev ayakkabısının üzerine geçirilen “mes”lerin artık kullanımdan kalktığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Meslisi, şalvarlısı, çarşaflısı ile her sosyal tabakadan insan, sağlık için canhıraş bir mücadele vermekte. Sağlığın değerinin, ancak elden kaçmak üzereyken anlaşıldığı her hastayla, her hastalıkta bir kez daha kanıtlanıyor.

Adını duymadığınız, varlığından haberli olmadığınız ne çok hastalık var ve bu hastalıkları çeken ne çok insan… Dert edinilen pek çok şeyin, sağlığa yönelik bir tehdit karşısında ne kadar anlamsız, ne kadar ufak, ne kadar önemsiz olduğu, en iyi buralarda anlaşılıyor. Beyne giden bir pıhtının insanı dakika değil, birkaç saniye içinde felce uğratabileceğini, yaşamla ölüm arasında incecik bir çizgi olduğunu ancak buralarda derinden kavrıyorsunuz.

“Her işin başı sağlık” der dururuz da ne kadar farkındayız her işin başının sağlık olduğunun? Sağlığımızı kaybetme tehlikesi belirmeden önlem almak neden pek aklımıza gelmez? Hastanelere gitmek gerek, ama hasta olmadan; sırf hastalıkla mücadelenin ne kadar zor olduğunu, hasta olmadan önlem almanın önemini derinden kavramak için. Herhangi bir bölümün, herhangi bir koridorunda çok değil, yarım saat, bir saat geçirmeli. İşte insan, sağlığın gerçekten her işin başı olduğunu iliğine, kemiğine kadar ancak o zaman anlayabilir; başka zaman değil.  


 
sayfa başına dön
 

 YILLAR ÖNCESİNDEN GELEN MEKTUP

Sahaftan aldığınız kitabın içinden zarfsız bir mektup çıksa ne yapardınız? “Dokunmazdım, bana gelmeyen mektubu asla okumam” demeyin sakın. Ben sizin de yapacağınızı yaptım. Açtım, okudum. Önce kitaptan söz edeyim. 1974 tarihinde basılmış, yeşil, ciltli bir kitap: “Meşhedi ile Devriâlem”. Yazarı: Ercüment Ekrem Talu. Mektuba gelirsek… Mumlu gibi kalın bir kâğıda yazılmış, tek sayfalık… Üst tarafındaki tırtıklardan kâğıdın mektupluk bir bloknottan koparıldığı anlaşılıyor. Dört de zımba deliği var üstünde. Demek en az iki kez dosyalanmış. Çok değer verilmiş, özenle saklanmış, belli. Özenin, ilginin bir başka göstergesi,  kat yerlerine arkadan ince şeritler halinde kâğıt yapıştırılarak oralardan kopup ayrılmasının önlenmiş olması. Mektubun üzerindeki tarih “16 / VI / 946” diyor. Kitabın 1974’te basıldığını anımsarsak “Meşhedi ile Devriâlem” kitabının içine girinceye kadar neredeyse otuz yıl beklemiş. Öyle de güzel bir yazıyla yazılmış ki! Resim gibi bir el yazısı…

Kim göndermiş, kime göndermiş, niçin yazılmış? Oralara da geleceğim. Bu kitabın arasında saklanma nedeni, kitabı yazanla mektubu yazanın aynı kişi olması. Ercüment Ekrem Talu’dan geliyor mektup, Balıkesir’in ilçesi Kepsut’ta öğretmenlik yapan İbrahim Özer’e gönderilmiş. Bu yüzden “Muhterem meslektaşım” diye başlıyor. Yazan da öğretmen çünkü. Ne diyor? “Atalarımın bucağından gelen sesinize tez cevap veremedim. Kusurumu bağışlayınız. Ben de öğretmen olduğum için, bütün bir ay Orta ve Lise imtihanlarında ayırtmanlık ettim. Sabahın erken saatinden, gün kavuşuncaya kadar 50 - 60 mevcutlu sınıfların imtihanlarını yapmak insanı –hele benim yaşımda– çok yoruyor.

Ercüment Ekrem Bey kaç yaşındaymış o zaman? Baktım; 1886 doğumluymuş. Mektubu yazdığında 60 yaşında demek. 60 yaşında ve hâlâ çalışıyorsa eh, yaşlılıktan yakınmaya hakkı var. “Atalarımın bucağı” sözü düşündürücü. Ercüment Ekrem Talu, İstanbul İstinye'de doğmuş. Babası, ünlü edebiyatçı Recaizade Mahmut Ekrem’in doğum yeri de İstanbul. Onun babası, Takvimhane Nazırı Recai Efendi de İstanbul doğumlu. Peki, niye “atalarımın bucağı” diyor Ercüment Ekrem Bey Kepsut için? Çünkü beşinci göbekten dedesi Yeniçeri ağası Selim Ağa Kepsutluymuş. İbrahim Özer’in Kepsut tarihiyle ilgili bir çalışma yaptığı anlaşılıyor. Araştırırken bu ünlü ailenin köklerinin Kepsut’a dayandığını keşfetmiş ve aileyi beşinci göbeğe kadar takip etmiş. Mektubun devamında, “Dört beş yaşımda iken bir tek defa gördüğüm Kepsut’un iştiyakı gönlümdedir. Gözlerim kapanmadan önce bir daha sıla etmek isterim. Kepsut’un tarihçesini yazmak hususunda size bir yardımım olabileceğini sanmıyorum. Zira fazla bir bildiğim yoktur. Soy sopumun hal tercümesi hakkında dileyeceğiniz malumatı ancak verebilirim” denmesi, Ercüment Ekrem Bey’den yardım istendiğini gösteriyor.

Bir de İstanbul’daki Kepsutlu üniversite öğrencilerine ilgi ve destek istemiş İbrahim Bey. Çünkü mektubun sonunda, Ercüment Ekrem Talu, “Istanbulda yüksek tahsil yapan hemşerilerimle tanışmak benim için haz olacaktır. Yeni ders yılı iptidasında benim onlarla temasımı temin ederseniz sevinirim” demiş. Yalnız İstanbullu, köklü bir ailenin değil, edebiyat tarihine adını altın harflerle yazdırmış koskoca Recaizade Ekrem’in oğlu, kendisi de yazar olan, Fransızca, Rumca, İngilizce bilen, o zamanın Galatasaray Lisesinde öğretmen olan bir kişi, adı sanı olmayan bir nahiye öğretmenine, “Gönül dolusu sevgi ve saygılarımın kabulünü dilerim efendim” diyerek bitiriyor mektubunu.

Bu kibarlığa, bu yüce gönüllülüğe hayran oldum doğrusu. Ama bir şeyi de çok merak ettim. İbrahim Özer, Kepsut tarihiyle ilgili o çalışmasını bitirebildi mi acaba?


 
sayfa başına dön
 

VEFA

Eski kitaplara bayılırım. Hele içinde daha önceki sahibinin / sahiplerinin izleri kalmışsa... Bir not, altı çizili birkaç sözcük, ayraç olarak sayfaların arasına sıkıştırılmış bir kâğıt parçası bazen ne çok şey söyler insana. Bir sahafta bulup aldığım “Meşhedi ile Devriâlem” adlı kitabın içinden ise bir hazine çıktı.

Kitabın sahibi, 1946 - 1947 yıllarında Kepsut’ta öğretmenlik yaptığı anlaşılan İbrahim Özer. Kendi adresini “İbrahim Özer - Öğretmen - Kepsut” diye attığına bakılırsa o yıllarda Kepsut’ta sayılı öğretmen var ve İbrahim Özer adlı öğretmenin tanınmama endişesi yok. İbrahim Bey, kendisine gelen bir telgrafı kitabın ilk sayfalarının arasında saklamış. Önemli bir telgraf çünkü. “Meşhedi ile Devriâlem” kitabının yazarından gelmiş: Ercüment Ekrem Talu’dan. Peki ne demiş Ercüment Bey telgrafında? Kepsut’taki bir öğretmene neden telgraf çekmiş? İşte burası ilginç. Bir teşekkür telgrafı bu… İbrahim Bey’in çektiği bir telgrafa teşekkür ediyor Ercüment Bey: “Babamın yüzüncü doğum yıldönümünü kutlayan telinizi sevinç ve iftiharla aldım. Size ve sevgili Kepsutlulara sonsuz şükranlarımla sevgilerimi arz ederim.”

İşte araştırılacak, merak ve heyecanla yanıtı aranacak bir yığın soru: Kepsut nerede? Ercüment Ekrem Talu kim? Ya babası? Yüzüncü doğum yıldönümü kutlandığına göre önemli biri mi? Bizde doğum günü kutlama geleneği yokken, hele o yıllarda, yaşlı başlı insanların doğum günlerini kutlamak herhalde ayıp bile sayılırken ölmüş bir adamın doğum gününü kutlamak neyin nesi? Büyük olasılıkla tanımadığı bir adamın oğluna telgraf çekerek babasının doğum yıldönümünü kutlayan bu İbrahim Bey, nasıl bir İbrahim Bey’miş böyle!

Kepsut, Balıkesir’e bağlı bir ilçe. O yıllarda henüz bucak. 1953’te ilçe konumuna ulaşacak. İlçe olmasına altı yıl var daha. Balıkesir’e 27 km uzaklıkta, küçücük, köyden az büyük bir yer. 1947’deki nüfusunu bilmiyoruz. 2000 yılı nüfus sayımında ilçe merkezinin nüfusu 5545 kişiymiş. 53 yıl önce kaç kişi yaşıyor olabilir Kepsut’ta? Herhalde çok kişi değil.

Ercüment Ekrem Talu, yazar ve gazeteci. Tanzimat ikinci dönem şair ve yazarlarından Recaizade Mahmut Ekrem’in oğlu. İşte burada duralım. Doğum yıldönümü kutlanan kişi, Recaizade Mahmut Ekrem. Edebiyat tarihinde çok önemli bir isim… Ercüment Ekrem Talu onun oğlu, o ise (Recaizade) adından da anlaşılacağı gibi, döneminin tanınmış bilim ve sanat adamlarından Recai Efendi’nin oğlu. Oğullardan sürdürelim: Spor yazarı ve Türkiye’nin ilk spor spikerlerinden Muvakkar Ekrem Talu, Ercüment Ekrem’in oğlu. Erdem, Umur ve Çiğdem Talu da Muvakkar Bey’in çocukları. Umur Talu, günümüzün önde gelen gazetecilerinden. Çiğdem Talu’yu ise Melih Kibar ve Erol Evgin’le birlikte anımsarız. “İşte öyle bir şey” gibi onlarca şarkıya söz yazmış bir sanatçı… Aile, çok önemli bir aile… Ama bence onlar kadar önemli biri daha var: İbrahim Özer. 1947’de öğretmense 65 yıl sonra hâlâ yaşıyor olamaz. Zaten arasında bu telgrafı yıllarca özenle sakladığı kitabı benim elime geçtiğine göre, çoktan ölmüş. Kitapları da yakınları tarafından satılmış ya bağışlanmış. Nasıl biriymiş ki bu İbrahim Bey, 1914’te ölen, demek ki ölümünün üzerinden 33 yıl geçmiş bir şair ve yazar olan Recaizade Ekrem’in 1847 tarihinde doğduğunu bilmekle yetinmemiş, 1947’nin şairin yüzüncü doğum yıldönümü olduğunu hesaplamış. Oğluna telgraf çekerek babasının doğum yıldönümünü kutluyor.

Artık yitirdiğimiz ve bir daha kavuşma olasılığımızın kalmadığı bu vefa, bu pazarlıksız saygı, çok önemli değil mi? Ha, kitabın içinden bir de mektup çıktı. Ama o, başka bir yazının konusu.


 
sayfa başına dön
 

DİL KİMLİKTİR

Dört - beş yaşlarında bir kız çocuğu… Sıkılmış besbelli. Mızmızlanıyor, ağlıyor. Annesi ikide birde azarlıyor onu. İngilizce… Anne de kızı da yabancıya hiç benzemiyor; ama benzemeseler de yabancı olabilirler, diye düşünüyorum. Annenin de annesi gelinceye kadar. Çocuğuyla İngilizce konuşan genç kadın, annesiyle Türkçe konuşmaya başlıyor. Yanılmadığıma sevinemiyorum. Yabancı değillerse neden Türkçe konuşmuyorlar? Anadili, bir anlamda annenin dili değil midir? Bu anne, kendi anadiliyle niye seslenmiyor kızına? Herkesin işine burnunu sokanlardan olmak istemediğim için yalnızca düşünüyorum bunları. Çocuklarının İngilizce öğrenmesi için, annenin ya da babanın çocuğa hep İngilizce konuştuğu aileler türediğini duymuştum. Şimdi canlı örneği karşımda duruyor.

Büyükler sözleştikleri kişilerin gelmesini bekliyorlar; çocuk ise onların işlerinin bitmesini. Kim bilir hayalinde ne var? Belki bir oyuna geç kaldı; belki bir oyuncağına kavuşmak istiyor. Çocuk huysuzlandıkça anne daha da sinirli… Durmadan azarlıyor çocuğu. Hep İngilizce. Anneanne “Benim yanıma gelsin,” diyor. “Şunu ver eline, oyalansın,” diyor; ama neden doğrudan torununa söylemiyor bunları da kızı aracılığıyla iletmeye çalışıyor? Önce anlamıyorum. Aklım neden sonra suya eriyor. Çocuğa Türkçe konuşulması yasak demek ki! Anneanne torununa kendi dilinde konuşamıyor. Ne büyük haksızlık! Sevgi dillendirilmek ister. Anneanne şöyle sımsıkı kucaklayıp, “Canım benim, bir tanem, güzeller güzeli kızım, akıllı torunum, canımın canı…” diyemedikçe nasıl gösterecek sevgisini? Torun, kendisine doğrudan seslenmeyen, onu güzel sözlerle şımartmayan bir büyükannenin sevgisini nasıl hissedecek? Bir çocuğu, bu sevginin ona vereceği özgüvenden yoksun büyütmek ona yapılacak büyük bir haksızlık değil mi?

İnsanımız konuşkandır ya… Az sonra yan masadaki bir hanımın açtığı sohbetten büyüklerin, peşinde oldukları bir emlak işini bugün bitirmek için acele ettiklerini; çünkü küçük kızla annesinin ertesi gün Londra’ya döneceklerini, zaten orada yaşadıklarını öğreniyorum. Yalnız ben değil, onlara yakın oturmakta olan herkes öğreniyor. Öğrenenlerin büyük bir bölümü, bu durumda annenin çocuğuna İngilizce konuşmasını doğru bulacaktır. Öyle ya, bu çocuk, yaşamını İngiltere’de sürdürecekse İngilizceyi iyi bilmesi gerekir. Türkçe öğrense ne olur? Türkçe İngiltere’de ne işine yarayacak? Ben böyle düşünenlerden değilim. Konuya yabancı biri olarak değil, kızı ve torunu ABD’de yaşayan bir büyükanne olarak söylüyorum bunu. Hayır, milliyetçilik, ulusalcılık vb. düşüncelerle değil. Doğrudan doğruya çocuğun geleceği açısından… Çocuk, hangi ülkede doğmuş, hangi ülkede yaşıyorsa o ülkenin dilini çabucak, neredeyse farkında olmadan öğrenir. Öğrenmekte zorluk çekeceği, uzağında kaldığı anayurdunun dilidir. Türkçeden korunarak İngilizce öğretilen bu küçük kız, belki okulda zorluk çekmeyecek, dışlanmayacak; ama büyüdüğünde, İngilizceyi ne kadar iyi konuşursa konuşsun, en azından teninin esmer renginden dolayı, nereli olduğu sorusuyla karşılaşmayacak mı? Hele Londra’da gibi, dünyanın her yerinden, her ırktan, her milletten insanın bulunduğu bir yerde… O, nereli olduğunu söyleyecek peki? İngilizceyi hatasız konuşuyor diye, kimsenin onu İngiliz saymayacağı kesin. O, dilini bile bilmediği bir ülkenin insanı olduğunu söylerken utanmayacak mı? Ya oralarda mutsuz olur da ülkesine dönmek isterse? Kendisiyle anadilinde konuşamadığı için anneannesiyle kuramadığı iletişimi öteki akrabalarıyla nasıl kuracak? Annesinin burada edinmeye çalıştığı mülk, kızı için değilse kim içindir? Kızı nasıl sahip çıkacak o mülke, satmak istese nasıl satacak?

Aidiyet hissi önemlidir. Bu çocuk kendisini “oralı” hissedemeyeceği gibi, “buralı” da olamayacak. Bu bir iyilik mi; yoksa anne kızını yurtsuz, kimliksiz bırakarak ona kötülük mü etmiş oluyor?

 
sayfa başına dön
 
MİDİLLİ - AYVALIK

“Sila, sila…” dedikçe onlar, içimizde Rumca bilen tek kişiye çevriliyor bakışlar. “Ne diyorlar?” O da çaresiz. Yarım yüzyıl önce ninesinden öğrendiği Rumcanın güncel Yunancayı açıklamaya yetmediğini düşünüyor. “’Psila’ diye bir sözcük var. ‘Yüksek’ demek, ama bilmem ki…” diye geveliyor. “Boran” da eklenince “Sila”nın yanına “Sıla” adlı diziden söz ettiklerini sonunda anlıyoruz. O dizi gösteriliyormuş meğer Yunan televizyon kanallarının birinde. Midilli’deyiz. Öğle yemeği için bahçeli bir lokanta bulup mola vermişiz. Lokantanın çalışanı olan bir kadınla bir erkek yemek servisini bitirince kapının yanındaki masaya oturmuş, bizimle gevezelik etmeye çalışıyor. Türkiye onlara pek yabancı değil. En azından Ayvalık’a gidip gelmişlikleri var. Bir de diziler elbette. Türkiye imajını değiştiriyor. İki ülkeyi birbirine yakınlaştırıyor.

“Yakınlaştırıyor” yanlış sözcük! İki yaka birbirine zaten o kadar yakın ki! Aynı bitki örtüsü, aynı rüzgâr, aynı güneş, aynı ay… Feribot Midilli limanından hareket ettikten 45 dakika sonra Midilli’nin görüntüsü sislenirken Badavut ve Sarımsaklı sahilleri netlik kazanır. Giderken de öyle. Ayvalık tümüyle gözden silinmeden Midilli’ye ulaşmış olusunuz. Geceleri bizim Ege’nin hangi sahilinden bakılsa Midilli’nin ışıkları görülür. Çam ve zeytin ağaçlarının gölgelediği bu sahillerde aynı denize giriliyor; aynı denizin balıkları hemen hemen aynı adlarla sofralara geliyor. Onların “kalamari” dediğine biz “kalamar” diyoruz; bizim “döner” dediğimizin adını değiştirseler de onlar da bizim gibi döndürüyorlar döneri. Onların “ohtapoda”sını (sekizayak-lı) alıp biz “ahtapot” yapmışız; bizim sarmaları, dolmaları onlar “sarmades”, “dolmades” yapıp afiyetle yemişler. “Sardalye”yi, “kefal”i biz onlardan öğrenmişiz; bizim “musakka”ya onlar patates, kabak, peynir vs. ekleyip kendilerinin kılmışlar. Kabağın tazecik çiçeğini kapanmadan alıp içini pirinçli, yeşillikli harçla doldurup pişirmeyi önce kim akıl etmiş, belli değil. Yoğurdun içine hıyarı ekleyip cacık ya da “zaziki”yi önce kim yapmış, bilmiyoruz. Aynı anasonlu içkiyi biri “rakı”, öteki “uzo” adıyla içiyor; her iki taraf da başını döndürüp onu neşelendiren beyazlığa abartılı övgüler düzüyor. Orada Yunan kahvesi, burada Türk kahvesi adıyla istesek de aynı kahveyi içiyoruz.

Onların nineleri, dedeleri bizim topraklarda doğmuş; bizim ninemiz, dedemiz o topraklarda. Ayvalık’tan Midilli’ye göçenler, Ayvalık özlemiyle kurdukları köye “Yeni Ayvalık” (Nees Kidonyes) adını vermişler; benim dedemin, anneannemin Çömlekköy’ü, “Skalohori” adıyla varlığını sürdürüyor orada. Her iki yakada da ya deniz kıyısında ya bir çınarın gölgesindeki kahvehanede hararetli tavla partileri dönüyor, okey taşları döşeniyor, toplanıyor.

Ayvalık’ta soyu Midilli’ye dayananlar hâlâ birbirilerini oradaki köylerinin adıyla tanır. Sigri’den gelenler Sığrılıdır Ayvalık’ta, Filia’dan gelenler Filalı, Yera’dan gelenler Yereli. Oradaki Komi adlı köy, buradaki bir zeytinyağı markasını açıklar, duyduğunuz Kazdagli soyadı, çağrışım kollarını Kazdağlarına kadar uzatır.

Her iki taraf da Allah’ın tekliğine inanır; ama o tek Allah’ın kendisininki olduğunu düşünür. Bu yüzden “Yunan gâvuru”, “barbar Türkler” söylemi devam eder; ama öbür yandan yurt dışında, sözgelimi Almanya’da en sıcak dostluklar Türkler ve Yunanlar arasında kurulur. Bir grup insanı oradan buraya ya da buradan oraya ışınlasanız kim Türk’tür, kim Yunan’dır ayırt edilmez. Saçlar başlar gibi giysiler, özellikle folklorik olanlar, birbirine benzer. Gözünüzü Midilli’de kapayıp Ayvalık’ta açsanız aynı dar sokaklar, aynı yüksek tavanlı taş binalarla karşılaşır, hangi yakada olduğunuzu ayırt edemezsiniz.

Aynı gökyüzünün altında, aynı ufacık denizde bir devletin karasularından çıkıp başka bir devletin sınırlarına girmek bu kez çok gülünç geldi bana. Çocukça bir soru dolanıp duruyor zihnimde. Kim bölüyor bu insanları böyle? Kim birbirine düşman ediyor?

 
sayfa başına dön
 

HAYVANSEVER

Hayvanseverler ikiye ayrılır:

* Bütün hayvanları sevenler
* Yalnız kendi hayvanını sevenler

Yalnız kendi hayvanını sevenler de kendini “hayvansever” sanırlar ki bu, pek doğru değildir. Sözgelimi ben, kediden balığa, balıktan kuşa kadar evimde çok hayvan besledim; ama kendimi hayvansever olarak tanımlamam.

Her yıl mevsim değişirken içimde daha sağlıklı yaşama isteği depreşir. Yediğime içtiğime dikkat etmeye, sabahları ya da akşamları yürüyüş yapmaya başlarım. Geçen ilkbaharda yine depreşmiş bir forma girme isteğiyle yürürken yıllardır görmediğim bir arkadaşıma rastladım. Emekli olmuş; benim oturduğum semte taşınmış. Benim gibi, dört - beş yürümeyle inceleceğini sanıp olmayacak duaya âmin demiyor. İş edinmiş, sokak hayvanlarını besliyor. Karşılık beklemeden yapılan her iş benim gözümde kutsaldır. Onunki de öyleydi. Kendisine söylemedim; ama doğrusu saygı duydum. Ayaküstü biraz sohbet ettik. Sonraki günlerde ona rastlama umudu yürüyüş yapma isteğimi artırdı.

Yolun karşı tarafında bir kadınla bir erkeğin hararetli bir tartışma içinde olduklarını gördüğüm gün, ışık tersti, o tartışan kişilerden kadın olanın benim arkadaşım olduğunu fark edemedim. Onları geçmiştim ki “Acaba?” diye dönüp baktım. Oydu. Karşısındaki de besbelli yalnız kendi hayvanını sevenlerden biri… Geri dönmeyi düşündüm; ama arkadaşım felsefe öğretmenliğinden emekliydi. O densize haddini bildirmeyi benim desteğim olmadan da başarırdı.

Öyleymiş. Adam, arkadaşıma sokak köpeklerini beslediği için kızmaktaymış. “Siz yemek verdiğiniz için buralara dadanıyorlar. Çok istiyorsanız hayvan barınağına mama bağışında bulunun, orada beslesinler.” diyormuş. Oysa hayvan barınaklarında hayvanlara ne kadar kötü davranıldığını ben bile biliyordum. Üstelik semtimizdeki köpek barınağı, o araziye yeni yeni apartmanlar dikileceği için kapatılmış, bütün köpekler sokağa salınmıştı.

Köpek türlerini, pahalı, makbul köpek cinslerini bilmem; ama dünya kadar para verip aldığı dev gibi bir köpeği gezdirirken kendi gücüne de güç katıldığını varsayıp kasıla kasıla dolaşanlara o günden sonra dikkat etmeye başladım. Bunlar arasında ılık havayı sezip kendini kaldırıma atmış salyangozları ezip geçenleri, kendi hayvanına sırnaşan sokak köpeğini acımasızca tekmeleyenleri, bir - iki avuç hazır mamanın çevresine toplanmış sokak kedilerini görünce köpeğinin tasmasını çözüp onlara saldırtanları gözlerimle gördüm. Bunlardan daha fazlasının olduğunu da o arkadaşımdan öğrendim. Zevk için (böyle bir vahşete “zevk” demek nasıl mümkün olabiliyorsa artık!) köpeğine kedileri parçalatanlar bile varmış.

Çocukları çok sevdiklerini söyleyip yalnız temiz pak giydirilmiş cici çocukları sevenlere benzermiş demek kimi hayvanseverler. Onlar da yalnız kendi cici hayvanlarını severlermiş. Oysa ötekilerin sevilme ihtiyacı daha çoktur. O cici çocuğun, en başta onu “cici” yapanlar olmak üzere pek çok seveni vardır. Ya kir pas içinde dolaşan sümüklü çocuğun? Sabah - akşam gezdirilen köpek zaten çok seviliyor demektir. Ya durmadan hırpalanan, tekmelenen, her yerden kovulan hayvan? Onun bırakın sevilme isteğine yanıt vermeyi, yaşama hakkına göz dikmek, hayvan sevmekle değil, insan olmakla bağdaşır mı?

 
sayfa başına dön
 
MUTLULUK VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Elektronik ortamda aynı içerikte pek çok “mail” dolaşır. Bana bu yazıyı da son gelenlerden biri yazdırıyor zaten. Neymiş? “Dün geçti, yarın meçhul; bugünü yaşa, keyif al, mutlu ol, sevgiyle dol!” Son bölüm besbelli uyak oluşturmak için eklenmiş. Yoksa insan, “Çok mutluyum, şimdi de sevgiyle dolayım.” deyip sevgiyle dolmaz. “Keyif” ise beni özel olarak sinirlendiren bir sözcük. Bu kadar moda olmasına sinirleniyorum galiba. Herkes “keyif” alıyor. Biraz da “zevk” alın, ne olur, diyesim geliyor hep. Sözgelimi birileri beni takdir etmek gereğini duydu ya da bana teşekkür etmek mi istedi? Ne diyecek? Biliyorum. “Çok güzel konuştunuz; keyif aldık.” diyecek; “Ne güzel yazmışsınız, keyifle okuduk.” diyecek. Tabii ya, ben bir buçuk saat sırf siz keyif alasınız diye nefes tükettim. Saatlerce bilgisayar başında kafa patlattıysam, ne yazsam da keyif versem diyedir; başka ne nedeni olacak? Niye sinirleniyorum? Çünkü keyif, “sağlık, sıhhat, afiyet” demek. “Keyfiniz nasıl?” diye hatır sorulmaz mıydı eskiden? “Ferahlık, rahatlık, huzur duygusu, gönül açıklığı” ve “arzu, heves, istek” anlamlarına da gelir; salt “zevk” demek değil ki “keyif”. İçki ve uyuşturucu maddelerin verdiği hafif sarhoşluk hali de “keyif” diye adlandırılmaz mı? “Çakırkeyif” diye bir söz bile yok mu canım? Şimdi niye yalnızca alınan ve verilen bir şey oldu?

“Mutluluk”a gelelim. Son zamanlarda zaten kafama takılmıştı mutluluk kavramı. Büyük olasılıkla ben de birilerine mutluluk dileklerimi sunarken durup düşünmüş olmalıyım. Herkesin herkese dileyip durduğu bu “mutluluk” nedir? Çok yinelendiği için artık bir şey ifade etmeyen, içi boşaltılmış bir kavram mı? Sürekli bir mutluluk hali olur mu, olabilir mi? Olursa bu, insancıl bir durum mudur? Dedim ya, bilmiyorum; ama en azından sözlüklerdeki anlamına bakabilirim. “Mutlu, huzurlu, mesut ve bahtiyar olma durumu, saadet” diyor ilk el attığım sözlük. İyi de mutluluğun ne olduğu söylenmiş olmuyor ki! Aynı anlama gelen sözcükler sıralanmış. Türk Dil Kurumunun sözlüğü de, “Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, ongunluk, kut, saadet, bahtiyarlık” demiş. Son dört sözcük, bir öncekindeki gibi, kavramı tanımlamıyor, mutluluğun öteki adları sadece. Tanım ne diyor; biz ona bakalım. “Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu”... “Kıvanç”a da bakmak gerekti şimdi. Neymiş kıvanç? “Sevinç” demekmiş, bir de “övünme”. Övünme hiç olmaz. Sevinç? Mutluluk, sevinç mi demek yani? Mutluluk nedir gerçekten? Herkese ne olduğunu bilmediğimiz bir şeyi mi dileyip duruyoruz? Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli ulaşmak mümkün mü? Hayır. Ne bütün özlemlere eksiksiz ulaşmak mümkündür ne de böyle bir ulaşma durumu sürekli olabilir.

Mutluluk, amaçlanan, çok istenen, düşlenen bir an’a ulaşıldığında içimizi kaplayan sevinç demekse bu duygu sürgit devam etmez. Sevinç uçucudur. O anda birinin yüzünde gördüğünüz alaysı bir gülümseyiş sevincinizi kül eder, göğe savurur. Üstelik insan bir kez düşlerini gerçekleştirdi, doyasıya sevindi diye artık başka bir sevinç istemez, bir daha mutluluğun peşinde koşmaz mı? Ulaşılan hedefin yerini hemen başka bir hedef alacak; bu kez de yeni bir mutluluk yaşamak için o yeni hedefe doğru var gücüyle sürdürülen bir koşuya başlanacaktır.

Hem acıdan, hüzünden, kederden, tasadan niye bu kadar kaçıyoruz biz? Bunlar olmadan mutluluğun, sevincin değeri anlaşılamaz ki! Bunlar da mutluluk kadar insanca duygular değil mi? Sözgelimi, yitirdiğiniz bir yakınınız aklınıza geldi, gözünüz doldu, hüzünlendiniz. Bu neden kötü olsun? Biten bir aşkın ardından gözyaşı dökmek, bir inek mutluluğu içinde sırıtmaktan daha anlamlı değil mi? Bir deterjan markasının reklamına benzeyecek; ama yine de diyeceğim: Üzülmek (de) güzeldir.

 
sayfa başına dön
 
GÜLÜMSEMEK

Eskiden yolda belde karşılaştığım insanlarla söyleşmeyi sevmezdim. Otobüs yolculuklarında yanıma geveze bir hanım düşecek, yol boyunca bana bir şey okutmayacak diye ödüm patlardı. Yolculuklar benim için, okumaya ayrılmış zaman dilimleridir çünkü. Yol kaç saat sürerse sürsün kesintisiz okuyabilirim. Şimdi de uzun yolculuklarda okumamı engelleyecek diye, bütün yolculuğu konuşarak geçirmeyeceğimin sinyalini en başta vermeye çalışırım. Yerime otururken gülümsemeyi, selam vermeyi ihmal etmem ama! Çoğu zaman gençler, konuşkan bir yol arkadaşına rastlamak korkusuyla selamsız sabahsız gelip otururlar yanınızdaki koltuğa. En az yedi - sekiz saat sürecek yolculuk boyunca, az önce kavga etmişsiniz gibi soğuk ve uzak durmak için kendilerini zorlayıp dururlar. Oysa bir gülümseme esirgenmemeli kimseden. Yaşlandıkça böyle düşünür oldum. Huyum değişti. Şimdilerde bir yandan okuma zamanımı harcamaktan kaçınıyorum; ama bir yandan da tanımadığım insanlarla gevezelik etmeye bayılıyorum. Bizim insanımız konuşmaya meraklıdır, sıcaktır; kadınlar da daha bir konuşkandır sanki. İlk kez gördükleri birine bütün sırlarını anlatmaktan bile çekinmezler. Gülümseyerek selam vermeniz bir sohbet başlatmaya yeter de artar bile.

Kısa yolculuklarda ise lafa tutulma tehlikesi daha az. Özellikle son zamanlarda vapur, tren yolculuklarında insanları selam vermeye zorlamayı iş edindim. Belediye otobüslerinde şoföre “Günaydın, iyi günler, teşekkür ederim” gibi şeyler dediğimde şoförün şaşkın bir sevinç yaşadığını görmek mutlu eder beni. İnsanın neyi eksilir ki bir selam vermekle, bir gülümsemekle? Ben gülümseyince karşımdaki de gülümsemek, selam verince selam vermek zorunda kalır ya, bayılırım insanlara zorla selam verdirmeye. Selamınızı almayıp ters ters bakanlar da olur elbet. Onlara aldırmayacaksınız. İçinizden hafif bir küfür… Olabilir. Ama moral bozmak yok. Bir gülümseyiş insanın ruhsal durumunu tümden değiştirebilir, gününü aydınlatabilir. Gülümsemeleri esirgememeli insanlardan.

Geçenlerde Eminönü - Üsküdar vapurunda iki genç kız geçip karşıma oturduklarında başımla selam verip gülümsedim onlara Türk kadınının değişen dış görünümü hakkında kısa yollu yarenlik ettiğimiz iki kız kardeşten biri, tam inmemize yakın, “Sizde yazar tipi var,” demez mi? Yazara benzetilmemekten gizli gizli gocunurmuşum demek, pek memnun oldum. Emre Kongar, “Sıcak, sevecen, sıradan bir ev hanımıdır sanki karşınızda duran,” diye yazmıştı da mest olmuştu kimileri.

Hoş, ev hanımına benzetemeyenler de oldu. Cihangir’de pazar kurulurdu bir zamanlar. O pazarlardan birinde marul, nane, maydanoz gibi yeşilliklerle birlikte pazı ve karalahana satan bir tezgâhın önünde durmuş, satıcıya karalahananın nasıl pişirileceğini soruyordum. Egeliyim ben. Otlara düşkünüm de karalahana bizim oraların otu değildir ki nerden bileyim! Yanımda, karalahanasını almış, parasını ödemekte olan bey hışımla bana döndü. “Ne biçim ev kadınısın sen!” dedi. “Yemek yapmaz mısın? Her şeyi olur bunun. Sarması olur, yemeği olur, böreği olur. Allah bilir sen börek açmayı da bilmezsin,” Nasıl aşağıladı beni, nasıl aşağıladı. Ama haklı da bir yandan. Börek açmayı bilmem gerçekten. Hazır yufkadan yapılmışa da besbelli börek demez o amca. Neye uğradığımı şaşırmasaydım ve “Haklısınız beyefendi; börek açmayı bilmiyorum; ama kitap yazıyorum ben de.” deseydim “Senin yazdığın kitap da bir şeye benzemez.” derdi o öfkeyle, kesin. Böyle durumlarda gülümseme de işe yaramaz.

Ben bu gülümsemeleri abartmak niyetindeyim. Hiç tanımadığım insanlara, her yerde, her koşulda gülümsemeyi beceremesem de çalıştığım, yaşadığım yerdekilere onları selam vermek zorunda bırakıncaya kadar gülümsemeyi sürdüreceğim, kararlıyım. Somurtmakla ne geçiyor ki elimize.

 
sayfa başına dön
 
ŞARKI SÖYLEMEK LAZIM

Hayatım boyunca gördüğüm en güzel resim…
Tanıdığım en iyi insan…
Ömrümde bu kadar harika bir müzik dinlemedim.

Böylesi kesin konuşmalar hem şaşırtır hem düşündürür beni. İnsan gördüğü bütün resimleri tek tek anımsayıp en güzelinin o anda karşısında bulunan olduğuna nasıl karar verebilir? Belki o “iyi insan”dan çok daha iyilerini tanımış; ama farkına bile varmamıştır. Ömrü boyunca dinlediği müzikleri bir anda anımsayıp içlerinde en harika olanın “bu” olduğuna kim kolay kolay emin olabilir? O ana kadar yaşanan bütün yaşam söz konusuyken bu kadar bağlayıcı hükümler vermek epeyce cesaret gerektirmiyor mu? Doğrusu ben çekinirim böyle kesin yargılı cümleler kurmaktan. Bir de “Hayatımda yapmadım, yapmam”cılar var. Bunlara karşı da şaşkınlıkla karışık hayranlık duyarım. Ben olsam merak ederdim çünkü. O hiç yapmadığım şey, nasıl bir şeydir? Belki çok zevk alacağım bir şeyden “yapmadım, yapmam” inadım yüzünden kendimi mahrum etmekteyim.

İnsanların hayatları boyunca yapmadıkları ve bunun için hiç pişmanlık duymadıkları davranışlarından söz ediyorum. Herkesin tanıdığı böyle kişiler vardır. Sözgelimi benim Ayvalık’taki akrabalarım içinde hayatı boyunca denize girmemiş, ayağını bile sokmamış olanlar var. Çok garip değil mi? Denizin dibinde doğacaksınız, bütün yaşamınız deniz kıyısında geçecek, insanların ta nerelerden kalkıp denize girmek, yüzmek, serinlemek için geldiğini görecek, bileceksiniz; ama siz merak edip bir kez bile girmeyeceksiniz.

Hayatı boyunca hiç yarım kollu gömlek giymemiş bir eniştem var. Kollarında göstermek istemediği bir arıza olduğundan değil; daha doğrusu herhangi bir nedenle değil. Öyle. Nedensiz. Sıcaklar bastığında gömleğinin kollarını sıvayıp pekâlâ yarım kollu gömlek haline getiriyor; ama ona yarım kollu bir gömlek hediye etmeye kalksam hakarete uğramış sayabilir kendini.

Aynı enişte saçına şampuanın damlasını bile değdirmemiş, hep hakiki zeytinyağı sabunuyla yıkamıştır başını. Bu inadının sonucu son derece olumlu ama. Enişte seksenine merdiven dayadı, ağarmasını saymazsak saçları, yirmi beş yaşında bir delikanlının saçlarıyla yarışır; hâlâ fırça gibi.

Birkaç ay önce kaybettiğim üvey annem de yüksek sesle hiç şarkı söylememiş bir insandı. Oysa yemekler daha lezzetli olmaz mı şarkı söylenerek yapıldığında; bütün işler kolaylaşmaz mı? Babamla yeni evlendikleri zaman, bir gün mutfakta “Akasyalar açarken” şarkısını mırıldanıyordu. Keyifli bir an yaşamaktaydı besbelli. Bir yandan yemek yapıyor bir yandan da mırıl mırıl şarkı söylüyordu. Ben mutfağa giriverince öyle utandı, öyle mahcup oldu ki hemen sustu. Şarkı söylerken “yakalanma”nın aramızda bir sır olması gerektiğini anladım. Böyle bir konu açıldığında göz göze bakışıp gülümsedik yalnız; suçmuş gibi, gizli tuttuk şarkı “olayını”.

Neydi onun kendisine şarkı söylemeyi yasaklamasının nedeni? Ne ben sordum ne de o bir açıklama yaptı. Belki “Ayıp!” diye utandırılmıştı çocukluğunda, belki birileri dalga geçmiş, şarkı söylemeye tövbe ettirmişti onu. Kim bilir! Ama bir insanın şarkı söylemeden ölüp gitmesi ne acıklı. Niye insan kendisini böyle bir cezaya layık görür ki? Üstelik yalnız mırıldanmak değil, bağıra bağıra şarkı söylemek varken…

 
sayfa başına dön
 
APARTMANDA YAŞAMAK

Huysuz bir kadındı. Herkesle her şey için kavga edebilirdi. Bir temizlik günü Fatma, pencereden bir şey mi silkelemeye kalkmış, ne olmuşsa avaz avaz bir sese koştum. Fatma da en az, bağırmakta olan komşum kadar sinirli. Elindeki küçük kilimi gösterdi. “Ne olur ki şuncacık şeyi silkelemekle?” dedi. “Aman,” dedim. “Sakın!” Uyarımı yapmış olmanın rahatlığıyla öteki odaya geçip bilgisayarımın başına oturdum. Ama İkna edememişim Fatma’yı, o sinirle eline geçirdiği her şeyi silkelemeye başlamış. Biraz sonra güvenlik görevlileri, “Pencereden halı silkelemenin yasak olduğunu bilmiyor musunuz?” diye kapıya dayandı. “Hık mık…” Bizde ses yok. İlk apartmanlar dikilmeye başlandığında apartmanda yaşamak, sınıf atlamak anlamına gelirdi ya, bu yeni yaşam biçimine uyum sağlayamayanlar “apartmanda yaşamayı öğrenememiş” olmakla suçlanır, aşağılanırdı. Böyle bir suçlamayla, hatta daha fazlasıyla karşı karşıyaydık. Çünkü komşum, “Elektrik süpürgesi diye bir şey var.” diye bağırıp durmaktaydı aşağıdan. Bu hesapça biz elektrik süpürgesinin icat edilmiş olduğunu bilmeyen andavallılar oluyorduk. Ben bir ara, “Bakın, evde hiç halı yok, sadece küçük küçük kilimler…” diyecek oldum; ama saçmalamanın âlemi yoktu. Sonraki günlerde kilim değil, çarşaf ya da havlu bile silkeletmedim pencereden. Apartmanda yaşamayı böylece bir kez daha öğrenmiş olduk.

O komşuyla aramızın ilk açılması bu silkeleme olayıyla oldu. Sonra bizim katların önünde uzayıp giden güzeller güzeli bir ardıcı kestirmeye kalktı. Neymiş, gölge yapıyormuş ağaç, görüş alanını daraltıyormuş. “Bir dakika!” dedim. “Kestiremezsiniz. O ağaç sizin değil ki! Ne hakkınız var kestirmeye?” Yetinmedim, belediyeye şikâyet etmekle korkuttum. Ağaç kurtuldu; ama komşuluk bir yara daha aldı. Durum bir bir berabere! Aramızdaki selamlaşmalar kesildiği gibi, apartman girişinde, bahçede, durakta karşılaşacak olsak açıkça başını çevirmeye başladı komşum. Bir olay daha yaşasak mahkemelik olacağız. Oysa sevmem dargınlığı. Nedir yani, neyi paylaşamıyoruz?

Derken bir apartman toplantısında yan yana düştük. O yine birilerinden yakınmakta. Gürültü ediyorlarmış, çıkarsınmış ev sahibi onları evden? Başka kiracı mı yokmuş? Duruma cepheden “müdahil” olmanın tam sırası… Birden ona dönüp, “Benden bir şikâyetiniz var mı?” diye sordum. O kadar ani gelmişti ki soru, aramızda bir karışlık bir mesafe varken, “Evet.” diyemezdi. Diyemedi de zaten. “Yok.” dedi. Allah razı olsundu benden. Tıkırtım bile duyulmuyordu. Beni, eli kolu çiçeklerle dolu gördüğü bir gün yolumu kesecekti. Hımm… Demek çiçekleri seviyordu. Bunu öğrenmem iyi oldu.

Kütüphane haftasıdır, kültür - sanat şenliğidir, bir yerlere davet edilip duruyorum zaten. Teşekkür de bir buket çiçektir çoğu zaman. Bakmalara doyulmaz güzellikteki bir buketle eve döndüğüm bir gün kapısını çalıverdim. “Bunlar sizin.” diye uzattım çiçekleri. Şaşırdı, ne yapacağını bilemedi. Hakkımı nasıl ödeyeceğinden bile söz etti. Hak ve ödemek mi? Alt tarafı bir buket çiçek… Neyin ödemesi? Komşuyuz ya biz!

Artık aramız çok iyi. Evde halı olsa ve ben o halıları silkelemeye kalksam gıkı bile çıkmayacak, biliyorum. Şimdi üst kat komşum için bir jest düşünüyorum. Evde topuklu terliklerle mi dolaşıyor nedir, tıkır tıkır ayak sesleri gece yarılarına kadar kesilmiyor. Bir çift pofuduk terlik meramımı anlatmaya yeter mi dersiniz?

 
sayfa başına dön
 
ŞİDDETİN DÖNGÜSÜ

Eskiden “kadına uygulanan şiddet” denince dayak gelirdi akla; şimdi cinayet geliyor. Eskiler, karılarını dövmekle yetinirmiş; şimdikiler öldürmekle bile hırslarını alamıyor, öldürdükten sonra kesip parçalamaya devam ediyorlar. Suçu bu adamlara bulmak, kolaya kaçmak olur. Öldürmekten başlamıyor şiddet; o, en son nokta. Öncesi var.

“Öldürme” lafı sıradanlaştıkça, öldürme eylemi olağanlaşıyor. Herhangi bir eylem söze dökülünce gerçeklik kazanır ya, şimdi yalnız sözle değil, görsellikle de kazandırılıyor gerçeklik duygusu. Televizyon dizilerinin çoğunda silahlar konuşuyor, kan gövdeyi götürüyor. O akıtılan şeyin boya olduğunu içten içe biliyoruz; ama kan diye algılamamızı istiyorlar onu; biz de öyle algılıyoruz. Kan görmek, ürkütücü etkisini yitiriyor böylece, sıradanlaşıyor. Gerçek(miş) gibi izledikçe bilincimizin katmanlarına giriyor o görüntüler. Öldürme olayına (gerçek yaşamda) tanık olmuşuz; “bizzat” yaşamışız gibi duyumsuyoruz kendimizi. Kimi TV programlarında öldürme olayının tüm ayrıntıları adım adım gösterilmekte. Hani, neredeyse öğretilir gibi.

Yalnız televizyonu suçlamak insafsızlık sayılmalı. Başka kaynaklardan da besleniyor şiddet duygusu. Örneğin pek hesaba katmadığımız bir alan olarak siyasetin de şiddet içerdiği ve toplumdaki şiddet duygusunun artmasına yol açtığı rahatlıkla söylenebilir. Geçen bayramdı. Bayram ziyareti için büyükleri dolaşırken yıllardan beri görmediğim kuzenlerden biri karısıyla gelince laf lafı açtı, bayram ziyareti uzadı, sohbet derinleşti. Tanıdığım halim selim çocuk gitmiş, durmadan efelenen bir tip gelmiş onun yerine. Ben kuzendeki bu büyük değişikliğin nedenini düşünüyorum bir yandan, bir yandan da ne zaman açılsa hararetleneceği kesin, kadın - erkek konulu tartışmaya laf yetiştirmeye çalışıyorum. Kuzenim karısının üzerindeki yaptırım gücünü kasıla kasıla anlatmaya başlayınca ayıldım. “Benden habersiz bir yere gidemez.” diyor. “Komşuya bile geçemez.” Konuşmanın harareti arttıkça göz korkutmanın şiddeti de artıyor. “Hele bir geçsin, bacaklarını kırarım.”

“Bacaklarını kırarım”ın bir adım ötesi, “öldürürüm, asarım, keserim”den başka nedir? Bu efelenmelerin nedeni, bizimkinin siyasi partilerimizden birinde ilçe teşkilatına girmesi, partili olması değil miymiş? Bu kabadayılık oradan besleniyormuş meğer. Çocuk programlarından başlayarak bütün filmlerde, haberlerde hep şiddet olduğunu gözlediğimden toplumsal şiddetin kaynağı olarak en çok medyayı suçladım şimdiye kadar. Yanlış bir saptama değil; ama eksik. Siyasi arenadaki şiddet de televizyondakilerle yarışır. Meclisteki yumruklaşmalar, tekmeler, tokatlar hep şiddet değil mi? Hatta konuşmalar, atışmalar hep şiddet içermiyor mu? Türkiye’de yediden yetmişe herkesle siyaset tartışabilirsiniz. Bu demektir ki herkes siyaset cephesinde kim kime laf atmış, ne demiş, öteki ağzı köpürerek nasıl yanıtlamış onu, bunları biliyor, takip ediyor. Takip edenlerin etkilenmemesi olası mı? Söze dökülen her şey gerçeklik kazanır.

Bakıyorsunuz iş yerinde sözle ya da davranışla şiddet gören, itilip kakılan adam, eve gelip acısını karısından çıkarıyor. Kadın, erkeğe gücü yetmeyince çocuğundan alıyor hıncını. Çocuksa fırsat düştüğünde gücünün yettiği arkadaşlarını pataklıyor; ama asıl tehlikelisi, hırsını, öfkesini biriktiriyor. Bu konudaki çalışmalara bakın: Bizde dayak yemeden büyüyen çocuk yok gibidir. Yalnız dayak yiyerek değil, çocukluğu süresince binlerce kez “Döverim seni!” denerek korkutulmuş bile olsa o çocuk, şiddet duygusunu içinden kolay kolay söküp atamaz.

Kadın cinayetlerini gerçekten önlemek istiyorsak ilk iş olarak çocukları dövmekten de dayakla korkutmaktan da vazgeçmek zorundayız.

 
sayfa başına dön
 
KADININ GÜCÜ

“Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır.” Ünlü bir söz… Ünlü ve doğruluğu defalarca sınanmış. Peki, tersi de doğru mudur? Yani? “Her başarılı kadının arkasında bir erkek vardır” desek bu da ilki kadar doğrulanabilir bir yargı olur mu?

Ben söyleyeyim: Olmaz. Söz de doğru olmaz; başarılı kadının arkasında her zaman bir erkek de olmaz. O başarılı kadının yakınında bir erkek varsa eğer, genellikle arkasında değil, önündedir. Kadının başarı merdivenlerini tırmanmaya başlayabilmesi için, önce o erkeğin oluşturduğu engeli aşması gerekir. Üstelik çoğu zaman o engel, tek bir erkekten oluşmaz. Baba, ağabeyler, nişanlı, koca… Onlar yoksa yakın akrabalar, amcalar, dayılar; onlar da yoksa uzak akrabalar, yeğenler, kuzenler… Böyledir diye, kadın vazgeçer mi mücadeleden? Azı vazgeçer; çoğu (ister kurnazca deyin, ister “illegal”) başka yollar arar, başka yöntemler dener, içten savaşır, dıştan kuşatır, engeli ortadan kaldırır, amacına ulaşır. Başarılı kadınların pek azının arkasından (koca, baba vb.) bir erkeğin desteği vardır. Onlar bulundukları yere gelebilmek için gerekirse erkekten iki kat, üç kat fazla çalışmayı göze alırlar; bu yüzden, kazandıkları başarıyı da sonuna kadar hak etmiş olurlar.

Sokrates miydi o, “Karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, kötü çıkarsa da filozof.” diyen? Doğrudur, erkeği vezir eden de rezil eden de kadındır. Başkan Obama ve karısı için uydurulmuş yepyeni bir fıkracık var; bu araya onu da sıkıştırmazsam olmaz.

Bir gece Başkan Obama ile karısı Michelle, değişiklik olsun diye, salaş bir lokantada yemek yemeye giderler. Oturduklarında lokanta sahibi, First Lady ile özel olarak konuşmak için başkandan izin ister. Michelle, lokantanın sahibiyle konuşup döndükten sonra Başkan Obama, karısına, adamın neden onunla özel olarak konuşmak istediğini sorar. Michelle de genç kızlığında adamın kendisine âşık olduğunu anlatır. Bunun üzerine Obama (büyük olasılıkla alaycı bir biçimde gülümseyerek): “Eğer onunla evlenseydin, şimdi bu sevimli restoranın sahibi olacaktın.” deyince Michelle “Hayır,” der. “Eğer onunla evlenseydim şimdi Amerikan başkanı o olacaktı.”

Dünyada böyle değildir belki; ama ülkemizde kocasından “bizim efendi”, “benim bey” diye söz eden çok kadın vardır. Kocasından “efendim”, “beyim” diye söz eden kadın, yalnız kocasının efendi ya da bey olduğunu söylemekle kalmaz; şarkının, “Ben kulunum, sen efendimsin benim” dediği gibi, kendisinin de o efendinin kölesi, o beyin kulu olduğunu söylemiş olur. Söz her şeydir. Bu konuda bana güvenin; en bilinçsiz kadın bile ne söylediğinin farkındadır. Tarih bize köle sahibi olmanın erkeği nasıl onurlandırdığını anlatmakla kalmaz; erkeğin kaba gücüyle baş etmenin olanaksız olduğunu kavrayan kadının yüzyıllar öncesinden başlayarak nasıl yeraltına indiğini de anlatır. Erkeğin, kadını malı gibi gördüğü çok söylenmiştir. Kadının kendisini böyle göstermek istediği ise çoğu kez gözden kaçar. Koca şair, “Kadınlar, bizim kadınlarımız” diyor ya, ona bunu söyleten yine kadınlar değil mi? Eşini sevişmeye davet ederken, kendisini sunup, “Senin olmaya geldim” demiyor mu kadın? Cinsel birleşme, erkeğin kadına “sahip olma”sı diye ifade edilmiyor mu? Cinsel birleşme için türetilen dil hep aynı kavramlar çevresinde oluşmuyor mu? Yeşilçam filmlerinin unutulmaz repliğini anımsayın: “Bedenime sahip olabilirsin; ama ruhuma asla!”

Kadınlarda bir erkeğin koruması altına giriyormuş gibi yapıp onu görünmez iplerle istedikleri gibi yönetme becerisi oldukça, erkeklerde kendisini kadının üstünde konumlandırıp onun sahibi gibi görme eğilimi sürdükçe bu gidişin değişeceğini kim söyleyebilir?

 
sayfa başına dön
 
HAZIRCEVAPLIK

Dünyanın en zeki adamlarından George Bernard Shaw, My Fair Lady müzikalinin, uyarlandığı, daha sonra Pretty Women adlı Hollywood filmine de ilham kaynağı olan ünlü oyunu Pygmalion’un galasına, dönemin İngiltere Başbakanı Sir Winston Churchill’i davet eder. Ancak davet metni kışkırtıcıdır. “Size oyunumun iki davetiyesini gönderiyorum. Bir dostunuzla birlikte gelebilirsiniz. Tabii eğer varsa…” Churchill, elbette bunun altında kalmaz. Hemen bir yanıt gönderir: “Oyununuza ilk gece gelemeyeceğim; ama ikinci gece gelebilirim. Tabii eğer hâlâ gösteriliyor olursa…”

Aynen böyle yaşanıp yaşanmadığını bilmiyorum; ama en sevdiğim hazırcevaplık örneklerinden biridir bu öykücük. Hazırcevaplık ya da taşı gediğine koymak; yani, gerektiği anda, söylenmesi en uygun sözü bulup söylemek, parlak bir zekâ gerektirir. Hızlı düşünmeli, verilecek tepkiyi anında saptayıp vermelisiniz. Zekânın en belirgin özelliği, yeni durumlara uyum sağlayabilmesi değil mi zaten? Hazırcevaplık da işte böyle bir zekâdan gelir. Ben ise “keşke”cilerdenim. Genellikle iş işten geçtikten sonra, “Tüh, keşke şöyle yanıtlasaydım. Keşke şunu deseydim.” diye hayıflananlardan.

Yine Bernard Shaw’la ilgili anlatılan bir fıkracık vardır. Bir davette, çok alımlı, çok çekici, şu ünlü “aptal sarışın” tiplemelerinden biri olarak düşünebileceğimiz manken ya da oyuncu bir güzel, Bernard Shaw’ın yanına yaklaşır. Shaw’ın zekâsı ünlü ya, “Üstad,” der kadın. “Düşünüyorum da biz evlensek sizin kadar zeki, benim kadar da güzel çocuklarımız olur. Ne harika bir şey değil mi?” Üstat bir saniye bile düşünmeden yanıtlar onu: “Evet ama küçükhanım ya çocuklarımız güzellikten yana bana, zekâdan yana size çekerlerse?”

Oscar Wilde’mıydı o; yeni oyunu için, “Oyununuz umarım başarılı olur.” diyen gazeteciye, “Oyunum zaten başarılı. Umarım izleyici başarılı olur.” diyen?

Kim bilir biz sıradan insanlar içinde ne hazırcevaplar vardır. Vardır da onların hazırcevaplıkları aile içinde bir süre anlatılır, sonra unutulur gider. Bunlardan birinin örneğini eşim, eski bir arkadaşıyla karşılaştığında vermişti. Yıllar önceydi. Çocuklarımız küçük, iplerimiz kısa. Yazlığımız falan yok; İzmir’deyiz, İzmir’in yaz aylarında nasıl dayanılmaz sıcaklıkta bir kent olduğunu bilen bilir. Biz de böyle bir sıcakla boğuşmaktayız. İş güç de devam etmekte bir yandan. Bu iş güç koşuşturması içinde arabasıyla bir yerden başka bir yere yetişmeye çalışan eşim, yoğun bir öğle sıcağında, Çankaya’daki trafik lambalarının kırmızı ışığında durur. Bir de bakar, yanına yanaşıp duran arabanın içinde yıllardır görmediği eski bir arkadaşı. Kırmızı ışıkta bekleme süresi kadar bir zamanda arabadan arabaya bir sohbet başlar. Durumunun epeyce “iyi” olduğu, altındaki arabadan anlaşılan arkadaş, Çeşme’de bir yazlık yaptırdığını anlatır ve sözlerini şöyle bağlar: “Yahu, bir cumartesi al çoluk çocuğu, bir akşam çayına gelin Çeşme’ye.” Eski arkadaştan gelen akşam çayı daveti, karşı tarafı pek memnun etmez. “Olur,” der eşim sakin sakin. “Olur, geliriz de başka zaman… Bu cumartesi Edirne’ye öğle yemeğine davetliyiz.”

Arkadaşı hazırlanan tuzağa düşmekte gecikmez: “Bir öğle yemeği için İzmir’den Edirne’ye gidilir mi hiç?” diye şaşkınlık içinde sorunca bizimki cevabı yapıştırır: “Bir akşam çayı için Çeşmeye gidecek (şimdi yazacağım sözcük için özür dilerim; ama bunu yazmazsam yanıt eksik kalacak) pezevenk, iyi bir öğle yemeği için Edirne’ye de gider, Ereğli’ye de.”

 
sayfa başına dön
 
CANKURTARANIN ARKASI

Dün bindiğim taksi, bir ambulansın (“cankurtaran” derdik eskiden. Ne güzeldi!) peşine takılıp ona açılan yoldan ilerlemeye başlayınca yeniden o an, o sahne canlandı kafamda. Babam kalp krizi geçirmişti. Bir cankurtaranla hastaneye yetiştirmeye çalışıyorduk. Pazartesi sabahının yoğun trafiği yolları kilitlemişti. Üstelik biz yazın son günlerinin tadını çıkarmak isteyen tatilcilerin yolunu kullanmak zorundaydık. Şoförlerin yolu açmakta ne kadar isteksiz davrandığı gördükçe sinirden deliye dönüyordum. Derken o açıkgözleri fark ettim. Cankurtaranın geçtiği şerit, hiç çaba gösterilmeden ele geçirilmiş bir avdı sanki. Birbirilerine kaptırmamak için yarışıyorlardı. Hele siyah, son model bir BMW vardı ki arkamıza başka bir araba takılmaya kalksa panter gibi saldırıyor, ötekini kenara çekilmek zorunda bırakıp cankurtaranın arkasını kendisi için boşaltılmış bir yol gibi kullanıyordu. Arka camdan onları görüyordum. Hafta sonu kaçamağının keyfini sürdürmekte kararlıydılar. Adam bir eliyle direksiyonu tutuyor, ötekiyle kadının bacaklarını okşuyordu. Arada kadını kendisine çekiyor, göğsüne yatırıyor, saçına, yanağına, dudağına öpücükler konduruyordu. Babamın eli avuçlarımın içinde, onlara bakmamaya çalışıyordum; ama gözüm ikide birde arka cama kayıyordu. Bizi görmediklerini bildiğim halde bana, bizimle dalga geçiyorlarmış gibi gelmesini önleyemiyordum. Bir yandan kızmaya hakkım olmadığını düşünüp kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum; bir yandan önlerinde gidenin bir cankurtaran olduğunu umursamadıkları için öfkeleniyordum onlara. Yolu onlar için açık tutmakla yükümlü bir araç değildi takip ettikleri, bir canı ölümden kaçırıp yaşama tutundurmaya çalışan bir cankurtarandı. Yolu açan değil, bir canı kurtarmaya çalışan bir araç…

İnsanların bu bencilliklerine, keyfimin yerinde olduğu zamanlar tadını çıkararak yaklaştığım, dalgamı geçtiğim olmuştur. Sözgelimi, bir gazete bayiinin önünde sıranın bana gelmesini sabırla beklediğim bir sabah, yandan sokulup önüme geçen birinin paltosunu çekiştirip “Otobüs ne zaman gelir?” diye sormuştum. Şaşkınlıkla dönüp, “Ne otobüsü?” deyince, “Ben burada otobüs bekliyorum ya, o otobüsü soruyorum.” dediğimde adamın garip garip baktığını; artık o şaşkınlık yüzünden mi, hatasını anladığı için mi, her nedense kenara çekilip hakkım olan yeri bana bıraktığını anımsıyorum.

Belki de aynı gündü. İnsan kimi günler daha mı formda oluyor, nedir? Beşiktaş’tan Üsküdar’a geçeceğim. Vapur, hareket saati gelmeden kalkmaz; ama motorlar vızır vızır… Her taşıtta sıranın başına oturup geçişi engelleyenler olur ya! Yaptıklarının bencillik olduğunu ya düşünmezler ya da umursamazlar. İşte öyle bir durum var yine. Ortasında uzun bir masa bulunan, karşılıklı iki kanepe olarak düzenlenmiş oturma yerinde şişman bir hanım, sıranın başına kurulmuş, oturuyor. Onu aşıp berisine geçmek olanaksız. Motor dolu, tek onun yanında, hem de üç kişilik boş yer var; ama hanım istifini bile bozmuyor. Benim elimde alışveriş torbaları, çantalar, soluk soluğayım. Gidip başında dikildim. Yana çekilir gibi yaptı; ancak açtığı aralıktan ben değil, torbalarımın herhangi biri bile geçemez. Dolmuşlarda, minibüslerde aynı durumu yaratanların değişmez bir mazeretleri vardır: “Ben yolda ineceğim.” Üsküdar motorundayız, yol diye bir şey yok. Önümüz, deniz. Ama ben büyük bir ciddiyetle kadına, “Siz,” dedim. “Yolda mı ineceksiniz?” Anında kavrayamadı; ama kalkıp geçişi açmayı akıl edebildi. Ben de içimi serinletmiş oldum.

Babamı hastaneye yetiştirmeye çalıştığımız o sabah başka ama… Yolda çok zaman yitirdiğimiz için babam öldü. Onu zamanında hastaneye yetiştiremedik. Bu ölümde, bir cankurtaranın geldiğini gördükleri halde yolu açmayan şoförlerin sorumluluğu büyük. Ötekilerin, kendi özel arabalarının içinde oynaşıp duranların ise hiç suçu yok. Ama ben onlara da en az şoförlere kızdığım kadar kızgınım hâlâ.

 
sayfa başına dön
 
AFERİN BUDALASI OLMAK

Babam mı derdi, “Aferin budalası olmayın!” diye. Herhalde. Başka kim diyecek? Benim ya da kardeşlerimin böyle bir eğilim içinde olduğunu saptamış demek ki uyarmak gereğini duymuş. Bunca yıl sonra, durup dururken aklıma geliverdiğine göre epeyce de sık söylemiş.

Aferin budalası olmak, beğenilmek için çırpınmak, övülmek için yırtınmak demek.
İyi de babamın bu öğüdü verdiği yıllarda çocuklar durup dururken takdir edilmezdi ki! Göze girmek için kırk takla atmaları gerekirdi. Baştan aşağı iyi notlarla dolu bir karne, belki aferin kazandırırdı; ama içinde tek bir kötü ya da kötü demeyelim, ötekiler kadar iyi olmayan bir not, aferinsiz kalmanıza yol açardı.

Eskiden okullarda başarılı öğrencilere “Aferin” verilirmiş. Bizim kuşağın çocukları, “iftihara geçmek”le ödüllendirildi. Daha sonra takdir belgesi verilir oldu çalışkan öğrencilere. Biz okuldan aferin almazdık. Nereden alırdık peki? Aileden mi? Benim çocukluğumda büyüklerin takdirini kazanmak hiç kolay değildi. Onların bile güçlükle yapacağı işleri üstlenmeniz gerekirdi takdir edilmek için. Ancak, kaldıramayacağınız kadar ağır bir yükü çeke sürükleye getirmeyi başarmışsanız; kendinizi öne atıp büyük bir tehlikeyi önlemişseniz aferin alırdınız. Başka türlüsü olası değildi.

Çocuklukta beğenilmek, sevilmek için uğraşmak, kimilerinde bir çocukluk hastalığı olarak kalır. Yetişkinliklerinde de kurtulamazlar aferin almak için çırpınmaktan. Var öyle yakınlarım. Toplantılarda, sohbetlerde başrolü kapmak için her şeyi yaparlar. Çevrelerinde ilgi odağı olmaya aday kim varsa, tümünü bir çırpıda harcamaya hazırdırlar. Fıkra mı anlatılacak, ağzınızdan lafı alıp sizin başladığınız fıkrayı onlar bitirirler. Biri anısını mı anlattı; daha etkili olanı mutlaka onlar yaşamıştır. Anlatmalara, konuşmalara doyamazlar. Her şeyi bilirler, her daim anlatılacak konuları vardır. Hayranlık uyandırmayı da başarırlar. Hele ilk kez oturup konuştukları üzerinde kesin bir zafer elde ederler. Ancak dağarcıklarını yenilemeyi beceremezlerse anlatılacak konular azaldıkça aynı fıkraları yinelemeye, aynı esprileri yapmaya başlarlar. Daha önce yaptıkları ve kahkahalarla karşılanan esprilere, bunları beşinci, onuncu kez duyanlar artık gülmez olduğunda da huysuzlanırlar. Bu huysuzlukla kırıcı bile olabilirler. Daha doğrusu, birilerinin gözüne girmek için, başka birilerinin hırpalanması gerekiyorsa çekinmeden yaparlar bunu.

Tam ters bir tutum sanılsa da bir başka aferin budalalığı da buradan başlar. Kimsenin söylemeye cesaret edemediği konuları açmak, insanları durduk yerde mahcup etmek, sinirlendirmek; bilgiçlik taslamak... Bu gibi davranışlar da beğenilmek, takdir toplamak için yapılır aslında. Birilerini harcarsınız; ama asıl önem verdiğiniz, alkış beklediğiniz başka birilerinin sizi, “Vay be! Nasıl da takır takır saydırdı adamın suratına!” diye takdir etmesini sağlarsınız. Doğruyu söylemek adına sevilmemeyi göze alıyormuş gibi görünmek cesaret gerektirir; ama ödülü beğenilmek olarak size geri dönecekse gösteriverirsiniz o cesareti.

Sevilmek için her türlü şaklabanlığı yapanlar ve sevimsiz olmayı göze alarak takdir toplamaya çalışanlar… İki ayrı insan türü gibi görünüyor; oysa ikisi de ya özgüven eksikliğini örtmeye çalışıyordur ya da sevgi açlığını gidermeye. Sonunda babamın dediğine geldim yine: Aferin budalası olmaya, kendini sevdirmek için olduğundan başka türlü davranmaya gerek yok. Sevecek olan, bizi, sevilmek için çırpınmamıza kanarak değil, biz olduğumuz için sevmeli; sevmeyecekse de biz olduğumuz için sevmemeli.

 
sayfa başına dön
 
KIRK FIRIN EKMEK

Ben yurt dışına 40 yaşımdan sonra çıktım. O zamana dek, Avrupa - Türkiye karşılaştırması yapıldığını ne çok duydum. Hangimiz duymadık ki! Yapılan o karşılaştırmalardan Türkiye hep yenik çıkardı. Ne zaman bir Avrupa ülkesiyle karşılaştırılsak, onların aşmış, geçmiş olduğu, bizim yerlerde süründüğümüz ısrarla vurgulanır ve sonuç çoğu kez, “Bizim Avrupa’ya yetişmemiz için, o –hoo, kırk fırın ekmek yememiz lazım.” diye bağlanırdı. Ben de Avrupa’da yaşayan insanları nasıl hayal edermişim ki bize benzediklerini, kuyrukları ya da boynuzları olmadığını, bizim gibi yaşadıklarını, yaşamak için çalışıp didindiklerini, namuslusunun, ahlaklısının yanında hırsızının, uğursuzunun da bulunduğunu gördüğümde hafif bir şaşkınlık yaşamıştım.

Son yıllarda, Avrupa Birliğine girme olasılığı belirdiğinden beri… “Bizi Avrupa Birliğine almazlar” yargısını açıklayan bir “çünkü”den sonra neler geliyor neler. Müslüman bir ülkeyiz. Çok kalabalığız. Genç nüfusumuz çok. Eğitim düzeyimiz düşük. Kokoreçe kadar varıyor bu çünkü’ler. Sanırsınız ki görücü usulü ile evlenmek zorunda olan, evde kalmış, yaşlıca bir kızız ve görücülere bir türlü kendimizi beğendiremiyoruz. Onlar zengin, iyi yetişmiş, bilgili, görgülü; biz ise yoksuluz, çirkiniz, görgüsüzüz, boyumuz kısa, eteğimiz de sökük.

Daha birkaç ay önce Ankara’da bir taksi şoförüyle boğaz boğaza geliyorduk. Adam, önündeki araç sinyal falan vermeden dönünce bastı yaygarayı. Hem öndeki, sinyalsiz dönen arabanın şoförüne kızıyor hem de ülke olarak bizi topyekûn harcama konusunda kararlı. “Avrupa’da böyle bir şey asla olmaz. Böyle bir durumla asla karşılaşmazsın Avrupa’da.” demelerinin sonu gelmiyor. Sanırsınız Avrupa diye tek bir ülke var; bu arkadaş da orada doğmuş, büyümüş, kaderin bir oyunuyla düştüğü bu yeni ve acayip topraklarda bir türlü huzur bulamıyor. Sonunda dayanamadım. Nasıl soracağım konusunu pek de düşünmeden, “Siz Avrupa’nın neresindensiniz?” dedim. Anlamadı. “Ha? Hı? Ne?” gibi sesler eşliğinde homurdandı. Daha düz sormak gerek. Vereceği yanıta göre, “neresinde, kaç yıl“ gibi sorularla sürdürürüz konuşmayı.
“Yurt dışında bulundunuz mu hiç?” dedim. Olumlu yanıt alacağıma çok emindim. “Yok,” dedi aslan şoförümüz. “Yurt dışına hiç çıkmadım.” Bunu duyar duymaz patladım: “O zaman nereden biliyorsunuz Avrupa’da böyle şeylerin olmadığını? Kötü sollamalar, sinyalsiz dönmeler yalnız Türklere mi özgü? Türklere özgüyse bile yalnız Almanya’da iki buçuk - üç milyon dolayında Türk yaşıyor. Orada da Türk gibi davranıyorlardır.”

Öyle duymuş, ona öyle anlatmışlar, gidenler, görenler söylemiş. “Yalan!” dedim. “İnsanın iyisi de her ülkede var, kötüsü de. Şoförün iyisi de her ülkede var, kötüsü de. Yalan söylemişler size.” Aynadan ters bir bakış attı bana ve sustu; ama içinden konuştuğuna, en azından bir “Lahavle” çekip, “Sabah sabah nereden çıktı bu kadın!” diye anama yüklendiğine eminim.

İnsanın hiç gitmediği, görmediği bir ülkeye (ülkeye de değil, kıtaya) hayranlığı anlaşılır gibi değil. Sanki bir yarıştayız. Avrupa’ya yetişmek için koşuyoruz; ama o, bizden hızlı koşuyor; asla yakalayamayacağız. Atatürk’ün bize, yetişmemiz için Avrupa’yı hedef gösterdiğini sanıyor kimimiz. Oysa “Avrupa” dememişti Atatürk; “çağdaş uygarlık düzeyi” demişti. O düzeyi yakalamak içinse kırk fırın ekmek yemek değil, aşağılık kompleksleri içinde kıvranmadan, özgüvenli, dimdik, onurlu, kararlı bir yürüyüşü başlatmak ve sürdürmek gerek.

 
sayfa başına dön
 
BİR AŞIRMANIN İZİNİ SÜRMEK

Yapraklarını ilk kez sizin açtığınız yeni bir kitabın verdiği zevk, meraklısı iyi bilir, bambaşkadır. Yaprakları, ilk kez açılıyor olmanın heyecanıyla titreşir sanki. Hışır hışır çevrildikçe çiçek kokusu gibi, toprak kokusu, yağmur kokusu gibi, yalnız yeni kitaplarda bulunan bir koku yayar etrafa. Bu koku zamanla azalır, yerini yavaş yavaş okunmuş kitap kokusuna bırakır. O da bir başka güzeldir. Kitap sevdalıları iyi bilir kitap kokusunu, basımevinden yeni çıkmış kitabı koklamaya doyamazlar. Fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusu gibidir; başka kokulara benzemez.

Eskiden 16 sayfalık formalar halinde basılırdı kitaplar. Metalden, tahtadan kitap açacakları vardı. Sayfalarını onlarla açardınız yeni kitabın. Erkek olsam kız oğlan kız sevdiceğinin koynuna girmek gibi, diye bir benzetme yapardım. Bilirsiniz ki açtığınız o sayfalara sizinkilerden önce hiçbir insan eli dokunmamış, hiçbir insan gözü değmemiştir. Gerdeğinizdir, sevişmeniz, koklaşmanızdır. Tadını çıkarmayı bilirseniz eşi benzeri bulunmayan bir buluşmadır.

Bundan daha güzel ne olabilir? Hemen söyleyeyim: Eski kitaplarla buluşmak. Bana bu yazıyı yazdıran, çok elin, çok gözün değdiği, yıpranmış mavi ciltli, el kadar bir kitapçık… Kim bilir ne zaman, sahaflarda bulup aldığım, 1952 basımı bir şiir kitabı... Okul kitaplığından “aşırılmış”. Okulun adı yok; ama arkasında alınıp verildiği tarihlerin işlendiği iki sayfa... Yabancı bir okul bu. Bir Amerikan koleji olmalı. Ay adları İngilizce yazılmış. Türkçe tek tarih var: Ocak 29. Yıllar başta hiç yazılmamış; son beş tarihte yıl da belirtilmiş. Son tarih: Haziran ’63. Aynı ay içinde iki ayrı kişi tarafından okunduğu da olmuş. Yıllar yazılmamış olsa da bu adını bilmediğimiz okul kitaplığında kaç yıl kaldığını, hangi yıl kitaplığa geldiğini hesaplayabilir miyiz? Geriye doğru gidiyorum. Haziran, şubat, ocak, kasım. İşte, yıl değişti demek ki. Tek ayı izleyerek hesaplamak mümkün. Şubatlara bakıyorum. Arada birkaç başka ay, sonra yine şubat. Bir yılda iki tane şubat olamayacağına göre bir yıl daha geçmiş. Hesap bitti. Sonuç: Okul kitaplığına 1953’te alınmış. Basılmasından sonraki yıl. On yıl kalmış orada; bu süre boyunca otuz iki kez el değiştirmiş. Otuz üçüncü kişi o kadar sevmiş ki kitabı geri vermemiş. Cilt uzantısı ilk sayfaya kendi adını nakış gibi işleyecek kadar sahiplenmiş. Böylece “hırsız”ı da ele vermiş olduğunu fark etmemiş.

İşte, kitabın öyküsünden başka bir öykü başlıyor. 1963’te bir Amerikan kolejinde öğrenci olan bu son sahip, o sıralarda 16 - 17 yaşlarında olmalı. Büyük olasılıkla sevdalı. Kimi şiirlerin adının üstüne kurşun kalemle M. K. harfleri yazılmış. Kendi adı bu harflerle başlamıyor. Soyadını yazmıyorum, adı Hanzade. O yaşlarda pek çoğumuzun yaptığı gibi, kendisine, özel bir alfabe hazırlamış. Adını bu alfabeyle de yazmış: IncmnΔu. Şifreli alfabeyi açığa çıkarabilecek bir tedbirsizlik. Sayfanın tümünde gerçek adı ve soyadı bulunduğuna göre bu harflerin gizi kolayca çözülür. Çözülünce de bu alfabeyle tutulmuş günlükler, hatıra defterleri, annenin meraklı bakışlarından kolay kolay kurtulamaz.

Google Amca bilir. Bu adla bir kişi var mı, nerede, hayatta mı? 1963’te lisede olduğuna göre 1946 - 1948 arası bir tarihte doğmuş olmalı. 48’liyse benimle yaşıt. İşte buldum. Ad da aynı, soyad da. Gazi İlkokulunu 1981’de bitirmiş. Okulun mezunlar listesinde adı var. 1981 mi? Ama bu olamaz. Benimle yaşıtsa ‘81’de 33 yaşındadır. Ne ilkokulu? O zaman kitabı okul kitaplığından alan Hanzade değil. Peki kim? Çok kolay. Hanzade’nin annesi. Hanzade, annesinin şiir kitabını kendisine mal etmeye çalışmış. Tek suçu bu. Benim çocuklarım da kitaplarıma el koymaya çalışmazlar mıydı? Niye annesi? Babası olamaz mı? Bir şiir kitabını, geri vermeyecek kadar çok seven, ancak bir genç kız olabilir. Hanzade de sevmiş besbelli. Hem de annesinin suçunu üstlenecek kadar.

 
sayfa başına dön
 
ÖĞRETİLMİŞ KİBARLIK

Yurt dışına çıktığınızda hemen dikkatinizi çeker. İnsanlar güler yüzlüdürler. Hiç kimseyi tanımıyorsunuzdur; ama gün boyu pek çok insanla selamlaşırsınız. Çünkü yanınızdan, “Günaydın, iyi günler” demeden, hiç değilse gözleriyle selam vermeden geçen pek olmaz. Son derece kibardırlar. Bu kibarlığa hayran olmak üzereydim ki bir arkadaşım gülümsemelerin yapaylığı konusunda uyardı beni. Sonra dikkat etmeye başladım. Dediği gibiydi gerçekten. Yanınızdan geçerken gülümsüyor; daha doğrusu gülümser gibi yapıyorlar; ama geçer geçmez yüzün, gülümsemeden önceki halini alması birkaç saniye bile sürmüyor. Tam göz göze gelindiğinde ve yalnızca saniyeler süresince kullanılan bir maske o gülümseme. İşi bittiği anda kullanımdan kaldırılıyor. Bu sahte gülücüklere bakıldığında bizim insanımızın davranışı çok daha hakiki… Biz sevmediğimiz ya da tanımadığımız birileriyle karşılaştığımızda yapmacık gülümsemeler sergilemek yerine, görmezden gelebiliriz onu ya da başımızı çevirip yürür gideriz. Birine gülümseyerek selam vermişsek yüzümüzün eski halini alması epey uzun sürer. Kendimden biliyorum. Birine çok içten bir “Merhaba” demişsem o kişi geçtikten sonra bile, karşıdan gelenler, “Niye sırıtıyor bu kadın?” diye garip garip bakmaya başlayıncaya dek sürer gülümsemem.

Görgü kurallarını anlatan bir kitapta okumuştum. Kibarlığın ölçütü olarak, “Bir kimse günlerce bir şey yemediği halde önüne yemek getirildiğinde yine de çatal bıçak kullanıyorsa gerçekten kibardır.” deniyordu. Ölçütü böyle tutunca gerçek kibarı bulmak zor değil, neredeyse olanaksız. Nerede öğrenir insanlar kibar olmayı? Kibarlığın okulu mu vari diyeceğim; ama aslında yok da değil galiba. Sanırım İngiltere’deydi, genç kızlara soylu hanım davranışları kazandırmak üzere eğitim veren, en azından bir okul olduğunu biliyorum. Öyleyse kibarlık öğretilebilir bir şeydir. Zaten kibarlığın doğuştan getirilen, içgüdüsel bir davranış olmadığı kesin. Hatta insanoğlunun (insan kızının da elbet) doğuştan getirdiği güdüleri yontmak, biçimlendirmek diye de tanımlanabilir kibarlık. Niye olmasın? Sözlüklere baksak “incelik, naziklik” diyecek kibarlık için; oysa “incelik, naziklik” kavramları da tanıma muhtaç. Bence güdülerinin buyruğundan çıkıp en uygun davranışı akıl yoluyla bulmaktan geçer kibarlığın (ya da inceliğin, nezaketin) yolu.

İnsan dünyaya karnının doyurma güdüsüyle gelir; ama karşısındakinin önündeki yemeği kapmamayı kısa sürede öğrenir. Belki öğrendiği ilk kibarlık budur. Soyunu sürdürme güdüsüyle doğar; ama gördüğü ilk karşı cinse saldırmıyorsa aldığı eğitimden dolayıdır. “Ayıp” diye, “günah” diye eğitildiği gibi, “aferin” denerek, sırtı sıvazlanarak da eğitilebilir insan. Arkadan biri geliyorsa geçtiğiniz kapıyı onun yüzüne çarpmaması için bir süre tutmanız gerektiği hiçbir kitapta yazmaz; ama bunu yapmazsanız o kapının bir gün sizin yüzünüze de çarpabileceğini bilirsiniz.

Kibarlığı da abartmamak gerek. Gerçek bir kibar, gerçekleri olduğu gibi söylemeyi kaba bulabilir. Sözgelimi konuğunuz fazla kibarsa ona sunduğunuz bir tatlı için sizi övgülere boğacak; ama tatlıyı gerçekten beğenip beğenmediği konusunda hiçbir ipucu vermeyecektir. Ondan gelecek en sinir bozucu davranış da ancak bu olur. Bir de karşıtını düşünün. Kaba ve hoyrat biri, yalnız gününüzü mahvetmekle kalmaz, yakınınızdaysa bütün bir yaşamı çekilmez kılabilir.

Madem öğretilebilir bir şeydir kibarlık, hâlâ öğrenebilecek durumda olanlara en azından özür dilemeyi, teşekkür etmeyi, rica etmeyi öğretelim ki yarın çocuklarımız yapmacık bile olsa birbirilerine gülümseyebilsinler.

 
sayfa başına dön
 
AMERİKAN KASABASINDA YAŞAM

Amerika’yı Hollywood filmlerinin bize aktardığı kadarıyla tanırız. Doğrusu hiç de az değildir izlediğimiz Hollywood filmleri. Orana vurulsa dünya sineması örneklerinin tümünden çoktur; kimimizin izlediği Amerikan filmi sayısı, yerli film sayısını ikiye, üçe katlar. Kovboy filmleri, polisiyeler, bilimkurgular, romantik komediler, neler neler… Amerikan sinema sanayisinin kalbi Hollywood orada bulunduğu için, bu filmlerin çoğu, ABD’nin batı kıyısında çekilir. Uzun uzun palmiye ağaçlarını anımsayın, dört şeritli, beş şeritli yollar, birbirini dik kesen geniş caddeler… Orası Los Angeles’tir. Bir de sokakları, caddeleri, sürünen bir yılan gibi alçalıp yükselen, polis arabaları tarafından izlenen aracın o kıvrımların birinden öbürüne neredeyse uçarak geçtiği yollar… Burası da San Francisco’dur. Adını bu yollardan alan bir de dizi izlemiştik bir zamanlar: “San Francisco Sokakları”. İşte Kaliforniya’nın bu iki büyük kentinin arasında kalan bir kasabada geçirdiğim üç ayın izlenimlerini aktaracağım size. Genellemeler yaptığımda da yalnızca o bölgeden söz ediyor olacağım.

Kasabalarda yaşayanların lüks ve konfor bakımından büyük kentlerde yaşayanlardan bir eksiği yoktur. Fazlası vardır hatta. Sözgelimi Los Angeles, ABD’nin suç oranı en yüksek kentidir; oysa birkaç saat uzaktaki bir kasabada yaşam, sakince akıp gider. Büyük kentlerde pek yakalanamayan huzur kasabalarda doyasıya yaşanır. 16 yaşını doldurmuş hemen herkesin arabası vardır. Her keseye uygun araba bulunur; benzin deseniz bizdekinin üçte biri fiyatınadır. Toplu taşıma yok denecek kadar az olduğundan özel araç lüks değil, gereksinmedir. Her kasabanın içinde ve hemen ulaşılabilecek kadar yakınında çok büyük marketler vardır. Amerikalının başta gelen eğlencesi alışveriştir çünkü. Marketler de dünyanın her yerinden gelen yiyecekle doludur. Bilmediğimiz, tanımadığımız bir yığın sebze. Amerikalı bu sebzeleri nasıl pişirir? Pişirmez, çoğunu çiğ yer. Örneğin Girit kabağı denen yeşil kabak, havuç gibi uzunlamasına dilimlenip sunulur. Amerikalı, lahana dolması yapmaz, kapuskayı bilmez; lahanayla ne yapar peki? Salata yapar. Enginarı bütün olarak haşlar, yapraklarını teker teker sosa batırıp kemirir. Bizim sulu yemeklerimizin tümü “çorba”dır Amerikalı için. Kupkuru yemeklerini biraz sulandırmak için soslar icat etmiştir. Bir Amerikalı sizi akşam yemeğine davet etmişse mangal yakacaktır. Mangalda et, tavuk, sosis, balık kızartacağı gibi, kabak, biber, mantar, Brüksel lahanası, brokoli, kuşkonmaz, mısır gibi sebzeleri de kızartabilir. Yanında, içine kereviz sapından çileğe kadar pek çok şey doğranmış bir salata. Şanslıysanız ziyafetiniz bu; şanssızsanız yine mangal yakılır; ama orada pişirilip size sunulan yalnızca hamburger olabilir.

Kahvaltıda bizim gibi zeytin, peynir ekmekle yetinmez Amerikalı. Özellikle tatil sabahları geç kahvaltılarda patatesler, soğanlar kavrulur, sosisler kızartılır, omletler, pankekler, waffle’lar yapılır, meyve salataları hazırlanır. Basit bir pazar kahvaltısı bir şölene, bir eğlenceye döner. Zaten eğlenmek için hiçbir fırsatı kaçırmaz. Fuarların, panayırların, festivallerin, şenliklerin biri biterken öteki başlar.

Sözün kısası, kasaba yaşamında Hollywood filmlerindeki kaçma kovalamalar, otoyollarda kıyasıya takipler, çarpışan, havada uçan, ters dönen arabalar, takır takır işleyen silahlar yoktur. O filmlerdeki gibi değildir hayat, maceradan maceraya koşulmaz. Bizdeki gibi yaşanır. Amerikalının bizden tek farkı, yaşamını eğlenceli kılmak için, bizim göstermediğimiz kadar büyük bir çaba göstermesidir.

 
sayfa başına dön
 
VE TIP, GÖRENEĞİ DOĞRULAR

İlk tartışma anne sütüyle beslenen bebeğe su verip vermeme konusunda çıktı. Ben taze bir anneanne olarak iki çocuk büyütmüş olmanın bilgiçliğiyle su içirmek gerektiği hükmünü tereddütsüz verdim. Kızım bana inanmayıp doktora sormak istediğinde bozuldum. Nedir yani, bizim tecrübemize güvenilmiyor mu? Demedim. “Topraktan mı yetiştin sen? Kim büyüttü seni?” kavgasına girmek için, doktordan gelecek onayı beklememin daha uygun olacağını düşündüm. Öyle ya, doktor nasıl olsa benim söylediğimi yineleyecekti; ben de haklı çıkmanın gururunu doya doya yaşayacaktım. Anadolu’da kadınlar, bebeklere meleklerin su verdiğine inanır; meme verdikleri sürece bebelerine su vermezlermiş. Bizim çocuklarımızı götürdüğümüz doktorlar, bunun gülünç olduğunu, bebeğin de suya ihtiyacı olduğunu söylerdi. Ayrıca şimdinin bitki çayları gibi, cezvelerde kaynatıp içirdiğimiz sular da dün gibi aklımda.

Doktordan gelen yanıt, beni değil, bebeklere meleklerin su verdiğine inanan Anadolu kadınlarını doğruladı. Efendim, bebek, gereksindiği suyu, zaten emdiği ana sütünden alırmış. Bu aşamada verilecek su, sara (epilepsi) hastalığını tetikleyebilirmiş. Sara mı? Sustum. Doktordan daha iyi bilecek değildim; ama yalnızca bu konuda sustum. Çocuk büyütme deneyimimi torunumda konuşturmayacaktım da neyi bekleyecektim?

Bebeği sırtüstü yatırdığını görünce kızımı uyarmayı görev saydım. “Yan yatır. Aslında en iyisi yüzükoyun yatırmak.” Bizim zamanımızda doktorlar bunu önerirdi. Gerçi ben öyle yatırdığımda evdeki büyüklerden biri gelir, çevirirdi bebeği; ama doğrusu, herhalde doktorun önerdiğiydi. Bu konuda da bana güvenilmeyip doktora danışıldı. Bu kez haklı çıkacağıma kesinlikle emindim. Akıl var, mantık vardı. Bebek arka üstü yatırılırsa kusmuğuyla boğulabilirdi. Daha bir güvenle bekledim doktordan gelecek yanıtı. Yine olmadı. Doktor, bebeklerin ağızdan nefes almayı daha sonra öğrendiğini, şimdilik zaten yalnızca burnundan nefes aldığı için kusmuğuyla boğulmasının söz konusu olmayacağını söyledi. Yok artık, bu kadarı fazlaydı; ama yenilmedim. “Kucağa alıştırma.” dedim. “Kucağa alışırsa hep kucakta olmak ister, rahat edemezsin.” Bu yargımı da yalanlayacak değildi ya doktor. Güvenle bekledim. Yine olmadı. Üstelik, kucağa alıştırıp alıştırmamak bir yana, anne ile yavrusu, olabildiği kadar çok, ten tene temas etmelilermiş. Meme emerken, günde en az sekiz kez annesinin tenini hissetmeliymiş çocuk.

Özgürlüğü kısıtlanmasın diye kundaklamamaya; alışırsa hep onu ister diye, ayakta sallamamaya da çalışırdık bebeklerimizi. Bunları söylemeden önce, hazır alınmış, kendinden yapışkanlı kundak bezlerini gördüğüm iyi oldu. Demek sakıncalı bulunmuyordu ki özel olarak imal ediliyordu kundak bezleri. Ayakta sallama konusunu açmamaya karar vermem de bebeğin yatması ve oturması için alınan eşyalara dikkat edince oldu. Tümünde, bebeği çeşitli hızlarda sallama düzeneği vardı. Bütün bu aletler bebeği sallayarak avutmak ve uyutmak üzere kurgulanmış ve yapılmışsa ayakta sallamak, artık sakıncalı görülmüyor demekti. Bu karara kendi kendime varmam, beni yeni bir yenilgi duygusu yaşamaktan kurtardı; iyi oldu.

Sonraki günlerden birinde, bebeklerin belleği olduğunu keşfettim. Çığlık çığlığa bağırırken kulağına yaklaşılarak sürekli çıkarılan bir “Şşşşşş” sesi, sakinleştiriyordu onu. Bu ses, ana karnında duymaya alıştığı seslere benziyordu çünkü. Saptamamı kızıma söylediğimde, doktorların da öyle dediğini öğrendim. İlk kez doktorlarla aynı noktada buluşmuş oluyordum. Bebek epeyce gürültülü bir ortamdan gelmişti ve sessizlik değil, o ortamı anımsatan sesler rahatlatıyordu onu. Bizim yaşlıların, bebekleri “pışşş pışşş” diye uyutması, bu gerçeğin farkında oldukları anlamına mı gelmekteydi yani? Ninnilerdeki monoton sesler de bunun için miydi?

Tıbbın yeni yeni keşfettiklerini annelerimiz, ninelerimiz yıllardan beri biliyorlar mıydı? Boşuna mı karşı çıkıp durduk onlara? Hay Allah!

 
sayfa başına dön
 

HEM MİDEYİ HEM KAFAYI DOYURMAK

İkinci Dünya Savaşı sonrası harabeye dönen Almanya’da fırınlarla birlikte tiyatro salonları da onarılmaya başlanmış. Bir gazete röportajında, sanatın, kültürün önemini vurgulamak için anılıyordu bu olay. O gazete kesiğini hâlâ bir yerlerde saklıyorumdur. Çok etkilenmiştim çünkü. Bu durumu eleştirenler çıkmış elbette, çıkmaz mı? “İnsanlar açken tiyatro binasını onarmak da nereden çıktı? Önce insanımızın karnını doyuralım. Sıranın, sanata, kültüre gelmesine daha çok zaman var. İnsanlar açken tiyatroya mı gidecek?” diye mırıldananlar, homurdananlar olmuş. Dönemin bu işlerden sorumlu bakanı, Almanya’da yalnız binaların yıkılmadığını, savaşın insanları da yıktığını anımsatmış ve o tiyatro salonlarının elden geçirilmesinin amacını şu sözlerle açıklamış: “Yıkılan insanı onarmak”.

İnsanlar açken sinemayı, tiyatroyu mu düşünür; aklına sanat mı gelir, diyeni haksız bulamayız elbette. Ancak görünmeyen gereksinmelerin, görünenlerden daha az önemli olduğunu da söyleyemeyiz. Açlık, evet, giderilmelidir; ama insanı, biricik önceliği açlığının giderilmesi olan bir yaratık olarak görmek, onu karnı doyurularak sakinleştirilen bir hayvan yerine koymak değil midir? İnsana, insan olduğu için saygıdeğer olduğunu kavratmak, karnını doyurmakla olmaz. Başka insanların, hayvanların, doğadaki canlıların, doğanın ve yaşamın kendisinin saygıyı hak ettiğini anlatmak, karınları doyurmak kadar önemli değil mi? Güzelliklerden zevk almasını, yaşamaktan sevinç duymasını, başkalarını mutlu etmenin keyfini, bilgilenmenin önemini, birlikte yaşamanın gereklerini, yalnızca karnını doyurarak kazandırabilir miyiz insanlara?

İkinci Dünya Savaşı ya da (bence) daha doğru adıyla İkinci Paylaşım Savaşıyla dünyadaki bütün dengeler altüst oldu. Parayı, geliri, sermayeyi, toprağı; zenginlik sayılan şeylerin hiçbirini paylaşmayı beceremeyen devletler, birçok ülkeyi darmaduman etti, milyonlarca insan öldü; devletler yıkıldı, yeni devletler kuruldu. Dünyayı sarsan ekonomik krizler, yaşamı tümden değiştiren toplumsal değişimler yaşandı; sistemler çöktü. 1926’dan bu yana Türkiye de ne ekonomik krizler, ne buhranlar, ne darbeler, ne kırılmalar ve çatlamalar yaşadı. Bütün bu süre içinde ayakta kalmak kolay iş değildi. Türkiye genelinde bakılsa yıllara meydan okuyarak yalnızca ayakta kalmayı değil, güçlenerek büyümeyi, gelişmeyi başaran kaç firma var? Bu büyük firmaların, toplumsal yaşamın ticaretle doğrudan ilgili olmayan alanlarına, sanata, kültüre yatırım yapmasının önemi yeni yeni kavrandı. Kimi büyük bankaların yayınevleri, sergi salonları var artık. Kimi şirketler spora destek veriyor; kimileri müziğe destek veriyor. Kâmil Koç otobüsleri de yolcularının gözünde ne kadar güven kazanıyorsa karayolu yolcu taşımacılığında da o kadar ticari başarı kazandığının bilincinde olan bir firma. Yolcuların duyduğu güven, firmaya kazandırıyor; firma da kendisini bugünlere getiren yolcularına Yolculuk dergisi ile teşekkürlerini sunuyor.

Yıkılan insanı onarmak için değil, insanın yıkılmasını beklemeden, onu sağlam, dirençli, huzurlu, rahat, mutlu, dünyada olup bitenden haberli, Türkiye’deki olanaklar hakkında bilgili tutacak bir tutam güzelliği elinin uzanacağı yere koyarak yapıyor bunu. Günde ortalama 26 bin kişiye pırıl pırıl bir “Yolculuk” dergisi sunuyor. İnsanların uyuklayarak, esneyerek, dışarıyı seyrederek, bomboş geçirecekleri saatleri öğrenerek, dinlenerek, acımasız yaşam koşullarının yaraladığı yanlarını az da olsa iyileştirme fırsatı bulmalarına olanak vererek geçirmelerini sağlıyor. Üstelik bunu, yolcularının açlığını da bastırmaya çalışırken yapıyor. Ne iyi yapıyor!

 
sayfa başına dön
 
YAŞLANMAK MI, İHTİYARLAMAK MI?

Var böyle acımasızlıklarım. Yıllarca arayıp sormamış bir arkadaşımla ilk görüşmemizde, yirmi yıla yaklaşan vefasızlığının öcünü almak, özellikle canını yakmak istediğim için, “İhtiyarlamışsın.” dedim. “İhtiyarlamadım. Yaşlandım.” dedi o da yanıt olarak. Aslında geçen yıllar, herkesi aynı ölçülerde olmasa da yaşlandırıyor ya da ihtiyarlatıyor; ama bu iki kavram arasında fark görüyor olmalılar ki birçok kişi yaşlanmayı kolay kabullenirken, ihtiyarlamaya pek razı olmuyor. Oysa, yaşlanmak için, “yaşı ilerlemek, ihtiyarlamak” diyor sözlükler. Yani, yaşlanmak ile ihtiyarlamak aynı anlamda. Aralarındaki köken olarak fark var yalnızca: İlki Türkçe, ikincisi Arapça. Hemen her yerde yabancı sözcük kullanmaya meraklı olan halkımız, nasıl oluyor da sıra “yaş” işine gelince yerli malı olanı yeğliyor? Sözgelimi yemek yenen yerleri adlandırırken Türkçe “aşevi”ni, en alt düzeye, yoksullara bedava yemek dağıtılan yerlere layık görüyoruz. Türkçe kökenli olmamakla birlikte, yıllardır kullanageldiğimiz için bizden saydığımız “lokanta” sözcüğünü, “esnaf lokantası” falan derken, yani biraz eli yüzü düzgün; ama pek de kaliteli olmayan yerler için kullanıyoruz. “Restoran” diye söylenmesi ve okunması gerekirken böyle yazmaya bile cesaret edemediğimiz Fransızca “restaurant” sözcüğünü bu mekânların sahipleri de müşterileri de kaliteli olduğu vurgusuyla algılıyor, öyle benimsiyor.

“İhtiyarlık, ihtiyarlamak” sözcüklerinden kaçınılmasında sözcüğün Türkçe kökenli olup olmaması belirleyici değil demek ki! Konu yalnızca algılamaya dayanıyor. Hiçbir sözlükte yazmamasına karşın, ihtiyarlamak, elden ayaktan düşmek, başkalarına muhtaç duruma gelmek olarak algılanıyor. Yaşlanmak, bu yüzden daha yumuşak geliyor kulaklara. Yaşlanmak kaçınılmaz; ama ihtiyarlamak kötü. Oysa ihtiyar, “tercih etmek, seçip ayırmak” anlamındaki Arapça hiyer sözcüğünden geliyor. İlk anlamı da “Seçme, tercih etme”. Sözgelimi eskilerin kullandığı “ihtiyar-ı sükut”, susmayı tercih etme demek. “Geçti sevdalarla ömrüm, İhtiyar oldum bugün” şarkısındaki gibi, “genç” karşıtı, “yaşlı, kocamış” anlamında da kullanılıyor elbette; ama bunun dışında pek çok anlamı daha var. “İhtiyar-ı külfet”, “ihtiyar-ı zahmet” dendiğinde, “zorluğa katlanmak, zahmeti kabul etmek” anlamına geliyor. “Kendi isteğiyle hareket etme, iradesini kullanma” anlamına da geldiğini, Nabi’nin,

“Cihana gelmekte gitmekte ihtiyarım yok
Benim, benim diyecek elde bir medarım yok” dizelerinden anlıyoruz.

“İhtiyari” sözcüğü de “zorunlu olmayan, insanın kendi irade ve isteğine bırakılmış olan” anlamlarına gelen bir sözcük. “İhtiyari durak” diye bir kullanımı hâlâ var. Hatta, Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesinde Osmanlıca derslerine girdiğim dönemde, benden önceki hocanın acımasızlığını biraz olsun gidermek için, bu dersten birkaç yıldır bekleyenleri geçirme kararı almıştım. Bunun için de sözlü sınavda en kolay soruları seçip soruyordum. “Mehtap” sözcüğünü sorduğumda, “’Meh, ay demek; ‘tab’ da ışık; öyleyse ‘mehtap’ ay ışığı anlamına gelen Farsça bir bileşik isimdir.” demesini beklediğim yıllanmış bir öğrenci uzun uzun düşünmüş; sonra birden, gaipten bir ilham almış gibi, gözleri parlayarak, “Gökyüzüyle ilgili bir şey olması gerek.” demişti de beni saçımı başımı yolacak hale getirmişti. “Artık bunu bilir. Bilir de bu dersten kurtulur.” umuduyla son bir şans vermek istedim o delikanlıya. “İhtiyari durak” ne demek, diye sordum. Okul Buca’daydı ve gelip geçtiği yolda, okuldan bir önceki durakta kocaman “ihtiyari durak” yazısını her gün görüyordu aslında. Baktım olmuyor, o durağı anımsattım; ama öğrenci yine kara kara düşünmeye başladı. Kendimi tutamayıp, “İhtiyarların inip binmesi için yapılmış olabilir mi?” diye sorar sormaz atmaca gibi atıldı: “Evet, hocam. İhtiyarlar için.” Şaşkın, dalga geçtiğimi bile anlamadığı için ne yazık ki yine kaldı o dersten.

Demem şu ki ister ihtiyarlamak diyelim, ister yaşlanmak, olay değişmiyor. Sözcükleri seçip ayırarak yılların eskitmesinden kurtulmak mümkün değil.

 
sayfa başına dön
 
ANNELER, AH ANNELER…

Anne olmadan, hiçbir kadın, gerçek anlamdaki sevgiyi bilemez. Karşılık beklemeyen, sevilen kişinin hiçbir özelliğine bağlı olmayan tek sevgi, annenin sevgisidir çünkü. Anne, çocuğunu, doktor, mühendis de olsa, hırsız, uğursuz da olsa aynı sınırsız sevgiyle sever. Olmasını özlemle beklediği kişi olursa, sevgisinin yanına bir gurur, bir onur da eklenir; ama kanıyla, canıyla beslediği evladını sevmesi için herhangi bir koşulun gerçekleşmesi gerekmez. Onun sevgisinin şiddeti evladın ne mevkisine bağlıdır, ne parasına ne de güzel ya da çirkin oluşuna. “Kuzguna yavrusu şahin görünür.” atasözü boşuna mı söylenmiştir? Gazetelere yansıyan evlat cinayetleriyle ilgili haberler aklıma gelmiyor değil; ama yine de ben, en gerçek sevginin yalnızca analara özgü olduğunu biliyorum.

Mehmet Emin Yurdakul’un bir ananın sevgisini çok yalın; ama çok çarpıcı anlattığı “Kesildi mi Ellerin? şiirini anımsamanın tam sırası.

“-Anne, anne, hişt, hişt…
-O kim?
-Benim, kalk, para ver.”

diye başlar şiir. Oğul, gece yarısı annesini uyandırıp ondan para istemektedir. Kadının verecek parası yoktur; oğul, istediği parayı alamayacağını anlayınca sinirlenir, elindeki bıçağı anasının kalbine saplar. Anne, “Kan yerine irin olsun emdiklerin” diye beddua ederken, oğlunun elinden damlayan kanı görür.

“O kan ne?
O damlayan kimin kanı avucunun içinden?
Yoksa beni vurur iken, bana bıçak sallarken
Kesildi mi ellerin?”

Kendisini öldürmeye kalkanın elini kesmiş olması üzer mi bir insanı? O insan, bir anaysa üzer. Şiirdeki anne, bununla da kalmaz, ölümünden sorumlu tutulacağını bildiği oğlunu kurtarmaya çalışır.

“Kaç buradan, seni şimdi gelip burda tutarlar
Zincir vurup o karanlık zindanlara atarlar
Kaç buradan kuş gibi,
Ben kanımı helal ettim, sen de affet yarabbi.”

Bütün annelerin böyle davranabileceğini iddia etmiyorum; ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Kendisi ölürken, onu ölüme gönderen kişinin acı çekmesini önlemeye çalışan biri varsa, bilin ki o, yalnız ve ancak o kişinin annesi olabilir.

Çocuğunu okula yazdıran ve öğretmen seçme şansı olan velilerin çocuk sahibi olmuş kadın öğretmenleri özellikle yeğlemesi boşuna değildir. Onlar bilirler, bir kadının yüreğinin sevgiye tam olarak açılması, ancak anne olduktan sonradır. Sevmeyi öğrenen kalp, yalnız kendi çocuklarını değil, başkalarının çocuklarını da sever artık.

Kadınların kendi annelerini sevmeyi bile anne olduktan sonra öğrendiklerini söylersem abartma sayılmasın. İşler istediği doğrultuda gitmediğinde, “Doğurmasaydın o zaman beni!” diye, isyan bayrakları açan kızlar, kendileri anne olduklarında daha iyi anlayıp daha çok severler analarını.

“Seni canımdan çok seviyorum.” diyen kişi bir anne değilse lafına pek kulak asmayın. Sizi canından çok seven tek kişi olabilir. Anneniz. Gerisi boş laf.

 
sayfa başına dön
 
KAYIP – KAZANÇ MESELESİ

Beyrut’ta bir Ermeni lokantasında Suudi Arabistanlı üç kadınla karşılaşabileceğime, onlarla söyleşme olanağı bulacağıma dünyada inanmazdım. Ermenice “anne” demek olan Mayrig adlı lokantada ayrı bir bölüme, eski öğrencim, yolculuk arkadaşım Canan’la önce biz girip oturduk. Üçünün Suudi Arabistanlı, birinin Lübnanlı olduğunu daha sonra öğreneceğimiz dört kadın bizim arkamızdan geldi. Onların ardından da bir ana - kızla, Suriyeli konukları… Lübnan’da harem - selamlık ayrımı yok; bizim kadın bölmesi kendiliğinden oluştu. Bir arada oturmayı seçen dokuz kadın olarak birbirimizle hafifçe selamlaştık önce, sonraki saatlerde ise koyulaştıkça koyulaşan bir sohbete daldık.

Türkiye’den geldiğimiz öğrenilince ilgi bizim üstümüzde yoğunlaştı. Hemen herkesin Türkiye ile ilgili bir fikri vardı. Görenler, özellikle İstanbul’u yere göğe koyamadılar. Anlaşılan, bir de Antalya’ya çok giden olmuş buralardan. Kadınlardan birinin annesi Trabzonluymuş. Bize Trabzon’a gitmek için en uygun mevsimin hangisi olduğunu sordu.

Az sonra ikramlar başladı; daha çok, bize yapılan ikramlar. “Bu tatlıyı seveceksiniz. Şundan da bir tadın. Bir çatal da buradan alın.“ Telefon numaraları, e-posta adresleri alındı verildi. Sohbet ilerleyince Türk dizilerinin buralarda çok sevildiği konuşuldu. Türkiye’ye ilgiyi çok artırmış diziler. O olayların geçtiği yerleri merak ediyormuş insanlar ve Türkiye’yi görmek istiyorlarmış.

Benim Türkolog olduğumu ve Arap yazısını okuyabildiğimi öğrenince Suudi Arabistanlı hanımlardan biri, Arap harfleriyle en güzel yazıları Türklerin yazdığını; ama şimdi o Türklerin çocuklarının o yazıları okuyamamasının çok yazık olduğunu söyledi. Türkiye’ye gelmiş, İstanbul’un tarihi yerlerindeki, sözünü ettiği “en güzel” yazıları görmüş. Şimdi o ülkenin insanları tarafından okunamıyor olmalarına çok hayıflanmış. Kadın haksız değil; ama yaşamsal önemi olan şeyleri kazanmak için, kimi şeyleri gözden çıkarmak gerektiği nasıl anlatılmalı ona? Beklediğim fırsat az sonra kendiliğinden doğdu. Henüz otuz beşindeki yol arkadaşım, annesinin hacca gitmek istediğini; ancak yaptığı araştırma sonunda annesini hacca götüremeyeceğini anladığını söyledi. Kadınların 45 yaşından önce, yanlarında bir erkek olmadan Suudi Arabistan’da yolculuk etmeleri yasaktı. Cananlar üç kız kardeştiler. Babaları ölmüştü, erkek kardeşleri ya da ağabeyleri ise hiç olmamıştı. Annesi bir on yıl daha dayanırsa, Canan ancak 45 yaşından sonra hacca götürebilirdi onu.

Yanlış bilmiyorduk, değil mi? Böyle miydi gerçekten? Az önce bizim çocukların atalarından kalan yazıları okuyamadığına hayıflanan Suudi Arabistanlı hanım, doğruladı söylenenleri. “Evet,” dedi. “Yalnız bir kadının Suudi Arabistan’da yaşaması çok zor.” Kendisi de Lübnan’a gelip burada yaşamayı düşünmüyor değilmiş; ama kökleri orada olduğu için Suudi Arabistan’ı bırakıp gelemiyormuş.

Köklerim dedi; ama ben de anayım, biliyorum. Bir kadını en çok bağlayan kökleri değildir, dallarıdır; yani çocukları. Bizim yaptığımız devrimler de çocuklarımız içindi. O Suudi Arabistan’da genç bir kadının yanında erkek olmadan sokağa çıkamadığını, araba kullanamadığını anlatırken ben yazı değişikliğini de kapsayan devrimlerle neleri değiştirdiğimizi, nelere kavuştuğumuzu düşünmeye başlamıştım. Biz Osmanlı’dan kalma yazıtları okuyamıyorduk; ama çocuklarımıza, en çok da kızlarımıza, kadınlarımıza özgürlüklerini kazandırmıştık. O kendi ülkesinde rahatça dolaşamıyordu; ama biz gördüğü gibi, iki kadın olarak kalkıp buralara gelmiştik.

Bu durumda, kaybımıza üzülmek mi daha anlamlıydı; kazancımıza sevinmek mi?

 
sayfa başına dön
 
TUHAF BİR DURUM

“Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde, Ilısu Baraj Gölü’nün suları altında kalma riski bulunan Kortik Tepe Höyüğü’nde, Ortaçağ’a ait 120 insan iskeleti bulundu.” Bu bir gazete haberiydi. Arkeolojiyle antropolojiyle hiç ilgim yok; ama bu haber beni yine de çok ilgilendirdi; çünkü haberin devamında, kafataslarının bir bölümünün arka kısmında darbe izlerine rastlandığı dile getirilirken şöyle deniyordu: “Bu sırada tuhaf bir durum fark edildi. Kadınlara ait kafataslarında, özellikle de genç kadınlara ait olanların arka kısmında darbe izleri vardı.”

Kafataslarını inceleyen uzmanın açıklaması da yer almıştı gazete haberinde: “Bu darbeler, o dönemde yaşayan topluluğun savaşçı, şiddet eğilimli ya da kadına yönelik şiddetin hâkim olduğu bir toplum olabileceği şüphesini uyandırdı.” Uzmana saygımız var; ama bence birinci olasılığı kanıtlayacak veri yok. O toplum bir şiddet toplumuysa niye yalnız kadınların, özellikle de genç kadınların kafaları darbe almış olsun? Birbirilerinin kafalarını kırıyorlarsa asıl erkek kafataslarında rastlanması gerekmez miydi o darbe izlerine? Üstelik rastlansaydı, “Erkekler dövüşmüş.” diye düşünülecek; bu, o kadar da “tuhaf” bir durum diye nitelenmeyecekti. O izlerin gösterdiği, bundan 1800 yıl önce de kadınların kafalarına kafalarına vurulduğu gerçeğinden başka bir şey değil bence. Uzmanın tabiriyle “kadına yönelik şiddet”in izleri onlar. O şiddet, 1800 yıl önce de varmış. Eyvah ki ne eyvah! Bu kadar kökleşmiş bir şiddet eğiliminden söz ediyorsak ondan kurtulmak da pek kolay olmayacak demektir.

Durmaksızın yinelenen her söz bıkkınlık yaratır, bir süre sonra hiçbir duygusal ya da zihinsel etki uyandırmaz ya, “kadına yönelik şiddet” sözü için de geçerli bu. O kadar çok yinelendi ki kanıksandı artık. “Evet,” diyor bir bölümümüz. “Kimi yerlerde kadınlar çok dayak yiyor, çok baskı altında tutuluyor, öldürülüyor.” Ötekiler, o çok dayak yiyenler, öldürülenler, böyle olmayabileceğini, kadın olarak yaşamanın bu demek olmadığını ya bilmiyorlar ya da televizyonda gördükleri başka hayatlardan tahmin etseler bile kendi yaşamlarını değiştirecek gücü kendilerinde bulamıyorlar.

Sokak ortasında dövülen, bıçaklanan, kurşunlanan kadınlardan ancak gazetelere, televizyonlara haber oldukları zaman haberimiz oluyor. O zaman da zaten iş işten geçmiş oluyor. Öldürmenin adı töre cinayeti de olsa, namus cinayeti de olsa öldürülen pek değişmiyor. Nedense bu ülkede töreye de namusa da kurban edilenler hep kadınlar oluyor. Namusu koruma yükümlülüğü sadece kadına verilmiş sanki. Öyle bir namus ki bu, erkeğin hiçbir adiliğiyle, hiçbir şerefsizliğiyle kirlenmiyor da bir genç kızın radyodan şarkı istemesiyle kirleniyor.

O namus bir kez kirlenmeyegörsün, kızını kendi elleriyle boğazlayabilir bir baba; daha az ceza alacağına emin olduğu küçük oğlunun eline tüfek verip ablasını vurdurabilir bir anne. Aile kararıyla idam hükmü imzalanabilir. 16 yaşındaki Medine Memi gibi, diri diri toprağa gömülüp üzerine beton dökülebilir. Türkiye’nin herhangi bir yerinde kadınlar, genç kızlar, toplu bir eylem kararı almış gibi arka arkaya intihar etmeye başlayabilirler. Hep biliyoruz ki ya bir imdat çığlığını sağır kulaklar ulaştırma çabasıdır o intiharlar ya da öldürmenin yeni keşfedilen, cezasız kalacak biçimi; yani intihar süsü verilmiş cinayetlerdir.

O gazete haberi şunu gösteriyor bence. Bu topraklarda en az 1800 yıldan beri kadınlar şiddet görüyor, öldürülüyor, intihara zorlanıyor, kafaları kırılıyor. Her şeye rağmen böyle gitmeyeceğini umut etmek zorundayız. Kimi kadınlarımız her kadınlar gününde tek taşlı bir pırlanta yüzük beklentisi içinde ellerini ovuştururken, öte yandakiler, varlıklarını duyurabilmek için ölmek zorunda kalmayacaklar. Çok iyi biliyoruz ki bir 1800 yıl daha böyle geçmeyecek.

 
sayfa başına dön
 

AŞKIN RENGİ KIRMIZI

Birçok dilde aynı sözcükle ifade edilmesine karşın Türkçede “aşk” ve “sevgi” diye iki ayrı sözcüğümüzün olması ne güzel! Bunlar aynı kavramlar değil çünkü. Sevgi, annemize, babamıza, oğlumuza, kızımıza, kardeşlerimize karşı duyduğumuzdur. Onlara âşık olduğumuzu söylemeyiz. Sevgidir bu, katıksız, katışıksız. Âşık olduğumuz kişiyi de seviyoruz; ne fark var arada, diyor musunuz? Âşık olduğumuz da en çok sevdiğimiz kişi değil midir? Âşık olmak, sevmenin bir ileri boyutu sayılmaz mı? Aşkın tanımı, bütün kalbimizle sevmek, varlığımızı adayacak kadar sevmek değil mi? Böyle sorular geliyor mu aklınıza?

Aşk ile sevgi arasında bir akrabalık vardır var olmasına; ama aralarında müthiş bir şiddet farkı da vardır. Sevgi hayvan olsaydı yumuşak tüylü, sokulgan bir kedi olabilirdi; aşk ise yırtıcıdır. Hayvan olsa panter, kaplan, aslan olabilir ancak. Sevgi bitki olsa alçakgönüllü bir papatya, bir dağ lalesi, bir kır menekşesi olabilir. Aşk ise ya ısırgandır ya da kaktüs. İçki olsa sevgi, yumuşak bir içki olur. Bayramlarda kahvenin yanında ikram edilen likör olur sözgelimi ya da kutlamalarda patlatılan şampanya. Aşkın içki hali ise vurdu mu deviren türden olsa gerek. Ya rakı ya tekila ya viski. Renk karşılıklarını da düşünelim mi? Sevgi ya uçuk mavidir ya tozpembe. Aşk? Aşkın tek rengi vardır: Kan kırmızı.

“Seversin alamazsın aşk olur.” demiş Âşık Veysel, öyle midir gerçekten? Öyle sayılır. Aşk bencildir. İlle de kavuşmak ister. “Benim olmazsa toprağın olsun.” yalnız eski Yeşilçam filmlerinden duyduğumuz bir replik değil ki! Hayatta da karşılığı var. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinin çoğu aşk cinayeti haberi değil mi? Demek ki aşkın cinayeti de var. Peki, “sevgi cinayeti” diye bir cinayet türünü duyan var mı? Hayır, değil mi? Sevgi öldürmez çünkü. Sevgi bakar, kollar, korur. Öldüren aşktır.

İkisi de biter, bitebilir. Çok sevdiğiniz birinin tek bir sözü yaralamışsa sizi artık onu sevmez olabilirsiniz. Bir tel kopmuştur içinizde, bir çiçek boynunu büküp solmaya durmuştur. Aşk da biter. Hatta belki de bittiği için aşk olur. Sürgit devam eden aşk yoktur. O şiddette bir duygu ömür boyu yaşanmaz çünkü. Yüksek gerilim gibi bir şeydir aşk ya da hadi abartmayalım, cereyan çarpması gibi bir şey olduğunu söylemekle yetinelim. Ama şiddetlidir. Kalp atışını hızlandırır; tansiyonu yükseltir; dizlerin bağını çözer; elleri, ayakları titretir. Bir insan bu durumda kaç yıl yaşayabilir ki? Evlilik aşkı öldürür, derler. İyi ki öldürür; yoksa bu şiddette devam eden bir aşkın kendisi insanı tez zamanda öldürür. Evliliklerinin yirminci, otuzuncu yılında hâlâ karısını / kocasını karşısında görünce kalbi hızla çarpmaya başlayan, tansiyonu yükselen, dizlerinin bağı çözülen, elleri, ayakları titremeye başlayan bir insan düşünebilir misiniz? Hangi bünye dayanır bu şiddetteki hallere? Öyleyse aşk da biter, bitmek zorundadır. Ama aşkın bitişi, öyle sessiz sedasız olmaz. Kırar döker biterken; yıkar yakar. Ilıman bir sevgiye dönüştürmek hüner gerektirir. Aşkın en kolay dönüşeceği şey, kendi zıddı; yani nefrettir.

Sevgi iyidir, aşk kötüdür mü diyorum? Hiç olur mu? İkisi de insana özgüdür, insancadır. Bakın ne demiş Yunus Emre yüzyıllar önce.

“Aşk gelicek cümle eksikler biter
Bitmez ise ko ki kalsın n’olusar”
(Aşk gelince bütün eksikler biter, bitmezse de kalıversin ne olacak)

“Yunus Emre insan aşkını söylemiyordu.” mu diyorsunuz. Diyelim ki insan aşkıdır, ne olacak?

 
sayfa başına dön
 
YARDIM DEĞİL PAYLAŞIM

Pamukkale Üniversitesinde düzenlenen edebiyat günlerine katılmak için Denizli’ye gittiğimde üniversitenin konukevinde kalmıştım. Katılacağım ve konuşacağım toplantı öğleden sonra olduğu için acelem yoktu. Sabah rahat rahat kahvaltımı yapabilir; kitabımı, gazetemi okurken kahvemi yudumlayabilirdim.

Kahvaltı için konukevinin restoranına indim. Ben yaşlarda bir bey, masalardan birinde tek başına oturuyor. Etrafta başka kimse yok; ne konuk ne görevli. Şöyle bir dolandım. Çay makinesinden buharlar çıkıyor; demek ki çay demlenmiş. Ötede, hazırlanmış kahvaltı tabakları, haşlanmış yumurtalar, dilimlenmiş ekmekler… Her şey hazır. Daha ne arıyorum? Kahvaltı tabaklarından birini, ekmeğimi, yumurtamı aldım; çayımı doldurdum, boş bir masaya yöneldim. Tam yanından geçerken, “Burada usul böyle mi?” diye sordu o ben yaşlardaki bey. Usul mü? Bilmem. Her şeyi hazırlamışlar. Gidip alıyorsunuz. Hepsi bu!

Az sonra yerinden kalktı. Kahvaltılıkların bulunduğu bölüme gitti. “Kimse yok mu?” diye seslendi mutfağa doğru. İçeriden çıkan delikanlıya kahvaltı istediğini söyledi, yerine döndü. Kahvaltısını beklemeye başladı. Az sonra garson kahvaltı tabağını getirdiğinde, tabaktaki tek salam dilimini gösterecek, “Ben salam yemiyorum.” diyerek tabağı geri gönderdi. Salamsız tabağı beklemeye başladı. Ben kahvaltımı bitirirken o daha yumurtasını soyuyordu.

Bir üniversitede bulunduğumuza göre, o beyin profesör olma ihtimali yüksek. Ön çalışmaları araştırma görevlilerine yaptırmaya alışık bir profesör, kahvaltının ön çalışmasını da birilerinin yapmasını beklemiş olabilir. Önce böyle düşündüm. Sonra, profesör olmasa başka türlü mü davranırdı, diye sordum kendime. Yok, pek fark etmezdi. O bir erkek. Yaşamında her zaman onu kollayan, gözeten kadınlar olmuştur: annesi, ablası, kız kardeşi, karısı... Öyleyse az önceki kahvaltı serüvenini mevki farkından çok, cinsiyet farkına bağlamak, daha mantıklı görünüyor.

Bir kadının “Ne yiyeceğiz?” demesi, duruma ve konuma göre, “Evde yiyecek bir şey yok.” anlamına gelebilir; “Hiç paramız kalmadı.” demek olabilir. “Bak, bugün de yemeklik bir şey getirmeden, elini kolunu sallayarak geldin eve.” diye bir sitem iletebilir. Oysa bir kocanın, karısına sorduğu, “Ne yiyeceğiz?” sorusunun anlamı tektir: “Ne pişirdin?”

“Karnım aç.” diyen bir koca ve bir kadın, aynı şeyi söylemez. Kadın “Karnım aç.” diyorsa karnının acıktığını söylüyordur; ama koca bu lafı ettiğinde, karısına “Sofrayı kur.” diyordur aslında. Ayrıca, bunun ille sözle söylenmesi de gerekmez. Eve geldiğinde koltuğuna oturup gazetesini karıştıran, televizyon haberlerini izlemeye başlayan kocanın da davranışıyla söylediği bu değil midir? Aynı işte çalışan, aynı anda eve dönen bir çiftten söz ettikten sonra, birinin salona, ötekinin mutfağa yöneldiğini söylesem kimse mutfağa yönelenin hangisi olduğunu merak etmez, değil mi?

Salata tabağını mutfaktan alıp masaya getiren erkek, karısına yardım ettiğini düşünüp (sadece düşünüp değil elbette, yeri geldiğinde, “Nankörlük etme! Yardım etmiyor muyum sana?” diye hesap sorup) üste çıkarak; yardımseverliğinden dolayı kendisiyle gurur duyabilir. Yalnız Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde. Oysa yardım değil, paylaşımdır önemli olan. 21. yüzyılın ikinci on yılına girildiğinde hâlâ evlerde yemek pişiyor, bulaşık yıkanıyorsa zevkleri ve dertleri olduğu kadar bulaşığı da paylaşmak gerek.

 
sayfa başına dön
 
GÜVEN - SİZSİNİZ

Bütün gün nerededir, ne yapar, bilmiyorum. Akşamüzeri ortaya çıkar. Masallardan çıkıp gelmiş bir dede gibidir. Bastonu, ucuna çıkın yerine geçirilmiş bir naylon torbayla omzunda. Sanırsınız ki dağları tepeleri aşmış, tozlu yollardan geçmiştir; buradaki işi bitince yine o yollara gidecek. Dilenmez; ama birilerinin verdiği parayı, yiyeceği geri çevirmez.

Dün, yine akşamüstü, bir yere yetişeceğim, acelem var, siyah, büyük bir arabanın onun yanında durduğunu gördüm. Araba hareket etti, masal dedesinin elinde bir yirmi liralık. Benim hemen önümde yürüyen delikanlı paraya dikkatlice bakıp geçti. Ben de arkasından. Derken delikanlı adımlarını yavaşlattı, ben yanından geçip gittim; ama içime de bir kurt düştü. Niye öyle bakmıştı o çocuk paraya? Acaba? Yapar mı öyle bir şey. Durup arkama baktım. Delikanlı geri dönmüş, dedeye doğru yürüyor. Eyvah! Aklıma gelen şey mi olacak? Ben de döndüm. Dede demin, hayatında görmediği bir şeymiş gibi şaşkınlıkla bakıyordu paraya, o yirmi lirayı daha cebine koymamış, hâlâ elinde tutuyor bile olabilir. Delikanlı elinden almaya kalksa karşı koyamaz. Ben ne yapabilirim? Delikanlıyı yakalayıp çenesine bir yumruk… Yok canım, daha neler… Ama bir çığlık atarım. Manavın ve yardımcılarının duymasını sağlarım. Onlar koşar, dedenin parasını kurtarırlar. Yapabilir miyim? Daha bunları düşünürken elim ayağım titremeye başladı. “Yapma, ne olur; sakın öyle bir şey yapma!” diye çocuğa içimden yalvarıyorum. Yapmadı. Dedenin yanına varmadan durdu, geri döndü. Bana doğru yürüyor. Bu kez de ona yakalanırsam endişesi… “Ne yapıyorsun teyze, beni mi gözlüyorsun?” derse ne yapacağım? “Seni hırsız sandım evladım.” mı derim? Ben de döndüm, yürümeye başladım. Arada bir dönüp bakıyorum. Çocuk dalgın, yavaş yavaş geliyor. Onun derdi başka. Kim bilir? Âşık mıdır, nedir?

Çocuğun davranışını değil, kendiminkini sorgulamaya başladım az sonra. Niye bu güvensizlik? İnsanlara güvenmiyoruz artık. Herkes yalan söyleyebilir, herkes kendi çıkarı için başkalarını feda edebilir diye düşünüyoruz. Pek kimsenin kimseyi yanılttığı da olmuyor açıkçası. Kendimi de katıyorum bu güvensizler, kuşkucular ordusuna. Öyle olmamış mıydı? Amerika’da evinde çalışan, mimarlık çizimlerini evinde yapan kızım kaç saat çalıştığını Amerikalı patronuna kendisinin bildirdiğini, saat ücretinin bu bildirim üzerinde ödendiğini söylediğinde ben hemen, “Üç saat çalışıp beş saat çalıştım diyebilirsin.” diye aklımın nasıl da hileye yatkın olduğunu göstermemiş miydim? Kızım gülümsemiş, “Hangi işin kaç saat süreceği bellidir anne.” demişti. Beni ayıplamamıştı; ama ben ayıplanmıştan daha beter hissetmiştim kendimi.

Eski zamanları özlüyor görünmekten hoşlanmıyorum; ama bugünle geçmişi karşılaştırmadan da yapamıyorum. Anneannemin evinin anahtarını anımsıyorum. Silah olarak kullanılabilecek büyüklükte bir anahtardı; demir, ağır bir anahtar. Ama anneannem onu sadece geceleyin uzak bir yere gidilecekse kullanırdı. Diğer zamanlarda kapının üzerindeki ipe asılan, içeri girer, yukarı seslenirdi. Gelen, sesinden tanınır, üst kata buyur edilirdi. Hırsızlık olmaz mıydı? Olurdu herhalde; ama bugünkünden az olduğuna bahse girebilirim.

Şimdi bakıyorum da siteler yapılıyor, kapısına güvenlik görevlisi dikiliyor, etrafına çit çekiliyor; yetmiyor, dikenli telle çitler yükseltiliyor. Geçen gün gördüm, dikenli tel de yetmemiş; onun yerine jiletli teller çekilmiş. Bu kadar önlem, hırsızlığı, uğursuzluğu önlüyor mu? Ne gezer? Önlemek bir yana; artırıyor, azdırıyor. Bu durumun birçok nedeni olabilir; ama bana öyle geliyor ki bu nedenlerden biri de güvensizliğimiz, herkesten kuşkulanmamız, kendimize karşı bile dürüst olamayışımız. Yeni bir yıl, yeniden güven duygusuna kavuşmamızı sağlar mı dersiniz?

 
sayfa başına dön
 
YAŞAMAYI BİLMEK

Midilli adasının doğu sahilindeki Sigri’de, Doğa Tarihi Müzesinin girişinde dikiliyoruz. Fosilleşmiş Orman’ı görmek için ana yoldan sapıp ıssız dağ yollarında kilometrelerce gittikten sonra, kapının saat 16.00’da kapandığını öğrenip geri dönmüşüz. Şimdi bu müzede bizi bir başka düş kırıklığının beklemediğini nasıl bileceğiz? Danışma bankosunun arkasındaki delikanlı, Türkçe, “Bence girmelisiniz. Dünyanın her yerinden geliyorlar bu müzeyi görmek için.” deyince şaşırdık. Evrensel bir dünyanın kapısında bir Türk genci. O zaman girmeliyiz elbette. Rehberliğimizi o yapacaksa hele, harika olur. Biraz da ondan tereddüt etmemiş miydik zaten? Bütün açıklamalar Yunanca ve İngilizce olacaktı. Hepsini okuyamayacak, okuduklarımızda ”Pinoxylon paradoxum, Taxodioxylon albertense” gibi terimlerle dolu bilgileri anlamayacak olduktan sonra, buraya saatler harcamanın ne anlamı vardı?

Erdal’ın rehberliğinde durum değişti. 20 milyon yıl öncesinden başlayarak bugün üzerinde yaşadığımız dünyanın oluşumunu, en gelişmiş görsel malzemeleri kullanarak anlattı bize Erdal. Kuzey Ege’deki volkanik patlamalar o dönemde bölgede bulunan sık ağaçlı, zengin ormanı tümüyle örtmüş; boyu 7 metreyi bulan ağaçların, dalları ve yapraklarıyla birlikte fosilleşmesini sağlamış. Doğanın milyon yıllarla ölçülen değişimiyle, fosil ağaçların mermerleşmiş gövdeleriyle, dünyada her an, her saniye deprem olduğunu gösteren sismograf cihazlarıyla müze yaşanmaya değer bir deneyimdi; ilginçti; ama doğrusu Erdal’ın öyküsü de ilginç olmalıydı. Nereliydi? Midilli’nin Sigri’sinde ne işi vardı? Müzeyi gezmeyi bitirdikten sonra bunları da öğrendik. Doğu Karadenizliydi, 19 Mayıs Üniversitesinin coğrafya bölümünü bitirmişti. Burada yüksek lisans yapıyordu. Yunanca öğrenmişti, Yunanları seviyordu.

“Siesta”ları hakkında ne düşündüğünü soracağım tuttu Erdal’a. “Siesta” geleneğinin Yunanistan’da bu kadar yaygın sürdürüldüğünü bilmiyordum. Daha önce birkaç kez Rodos’a gitmişliğim vardı; ama “siesta” mevsimi mi değildi; Rodos’ta dikkat çekecek kadar büyük bir boşluk mu yaratmıyordu; ben mi fark etmemiştim; kestiremiyorum. Midilli’nin hemen her yerinde saat 14.00’ten sonra dükkânlar kapatılıyor, çarşı pazarda yaşam duruyordu. Üstelik ekonomik kriz içindeydiler. Turizm sezonunun en civcivli olduğu zamanda dükkânlarını kapatıp uyumaya gitmeseler de biraz çalışsalar daha iyi olmaz mıydı? Birimiz Almanya ile mi karşılaştırdı, Alman çalışkanlığından mı dem vurdu, Almanya konusu nasıl açıldı, bilmiyorum; ama Erdal’ın, kendiliğinden gelişen bu muhabbete bizi onaylayarak katılmasını bekliyor olmalıyım ki “O zaman Almanya olurdu burası.” demesiyle irkildim. Herkesin Almanlar kadar çalışkan olması gerekmezdi. Yunanlar çalışkan değillerdi belki; ama yaşamın tadını çıkarmayı iyi biliyorlardı. Kimi insanların da Yunanlar gibi olması gerekmiyor muydu?

Hani bazen küçücük bir söz, bir ışık yakar insanın kafasında. Öyle oldu. Herkesin deliler gibi çalışması niye gereksindi? Herkesin Almanlar kadar çalışkan olması da gerekmezdi bütün ülkelerin Almanya olması da. Dünya bir çalışma kampı değildi ki! Arada bir durup yaşamanın tadını çıkarmanın nesi kötüydü? Genel olarak biz Türkler de pek çalışkan sayılmazdık; ama çalışmayı sevmemek, keyif insanı olmayı kendiliğinden sağlamıyordu. Konumuz, çalışmadığı zamanları, tembellik ediyorum, diye vicdan azabına benzer bir duygu içinde geçirenler değil; yaşamanın tadını yudum yudum çıkaranlardı. Kimileri hırs peşinde deliler gibi çalışarak yaşamayı unuturken kimileri azla yetinip hayatta olmanın, yaşıyor olmanın tadını çıkarmayı biliyordu. Erdal haklıydı; yaşamanın tadını çıkarmak belki de tam olarak buydu.

 
sayfa başına dön
 
SAFO, VENEZİS VE BİZİMKİLER

Ayvalık’ta geçirdiğim yazlarda, “Karşısı Midilli!” diye kim bilir kimlere, kim bilir kaç kez gösterdim. Sarımsaklı’daki evimin balkonundan geceyse ışıklarını, gündüzse binalarını gördüğüm karşı kıyıya gitmeyi ise ancak başarabildim. Ayvalık’tan bir buçuk saatte ulaşılabilecek yakınlıkta, 20 - 25 avro; demek ki 40 - 50 liraya gidilebilecek ucuzlukta olmasına karşın şimdiye dek niye gidemedim? Ne zaman gitmeye niyetlensem vize işlemlerinin zorluğu gözümü yıldırdı da ondan. Evraklar hazırlanacak, sigorta yaptırılacak, konsolosluktan gün alınacak; konsolosluk önünde kuyruğa girilecek… Ne sabrım bu kadar uzun işlemleri yapmaya yeterdi ne de zamanım. Her seferinde vazgeçmek daha kolay geldi. Anneannemle dedemin doğduğu, büyüdüğü, Mübadele adı verilen nüfus değişim programıyla bu yakaya göçmek zorunda bırakıldıkları zamana dek yaşadıkları yerleri görme şansına ancak yeşil pasaporta vizesiz geçiş hakkı sağlanınca ulaşabildim.

Adanın görülmeye değer hemen her yerini görme, gezme fırsatım oldu. Dedemin köyüne de gittim elbette. Adaya geliş amacım oydu. Aradan doksan yıla yakın zaman geçmişken, hakkında pek az şey bildiğiniz bir evi aramaya kalkmak pek akıl kârı değildi. Yine de insanlar, ellerinden geleni yaptılar. Sonuçta, aklımda kalan tanımlara uyan iki ev buldum. Belki onlardan biriydi, belki de çoktan yıkılıp gitmişti. Öyle ya, caminin yerinde yeller esiyordu, minarenin yarısından azı kalmıştı. Adada kuşaklar değişirken, Türklerle Rumların birlikte yaşadıkları dönemi anımsayan bile kalmamışken dedemin evi nasıl ayakta kalabilirdi? Köyün en yaşlısının “Türklerin adadan gittikleri yıl” doğduğunu öğrenmek, bütün umudumu yok etti zaten.

Adanın her koyu ayrı bir tatil köyüydü sanki. Denizin sıcağı, soğuğu; derini, sığı; her çeşidi… Sahilin kumsalı, çakıllısı her zevke sesleneni… Tatili Ayvalık’ta da yapardım; burada görmek istediğim yerler vardı. Birini görmüştüm. Neo Kidonya: “Yeni Ayvalık”. Bizimkilerin oradan buraya göçmesi gibi, Ayvalık’tan Midilli’ye göçmek zorunda bırakılan Rumlar da Midilli’de doğdukları yerin benzerini kurmak istemişler. Neo Kidonyalıların öğle uykusunda oldukları bir öğle vakti uğramışız. Sokaklar bomboştu. Midilli’de hemen her köyün deniz kıyısında “skala” (iskele) dedikleri küçük bir yerleşimi daha var. Neo Kidonya’nın skalası da kendisi kadar tenhaydı. Denize girmiş, güneşlenen bir anneyle kızından başka kimse yoktu ortalıkta.

Ayvalık’tan gönderilişlerini “Venezis’in Evi” adlı öyküde anlattığım İlias Venezis’in her baktığında görebilsin diye, Ayvalık’ın tam karşısındaki bir köyde yaşadığını duymuştum. Öyle değilmiş. Eftalu’daymış evi. Eftalu’dan bakınca Ayvalık görünmez ki! Çanakkale, Ezine tarafları görünebilir belki.

Bir de Safo var. Tarihin en eski kadın şairlerinden biri. Kendi cinsine yönelik eğilimleri nedeniyle “lezbiyen” sözcüğünün bir anlamda isim anneliğini yapmış. “Lezbiyen”, bizim Midilli dediğimiz adanın Lesvos / Lesbos biçimindeki adından türetilmiş. Adayı tanıtan kitapçıkta Safo’nun yaşadığı Eresos’un bir eşcinsel cenneti olduğu, kadınların kadınlarla, erkeklerin erkeklerle el ele dolaştığı yazıyordu. Issız ve çorak dağlardan, toprak yollardan, en sonunda da köyün üst başında dinsel bir yortu için toplanmış kalabalığın arasından geçip bin bir güçlükle Eresos’a vardık; ama sonuç, hayal kırıklığı! Eresos, hiçbir özelliği olmayan, dar sokaklı, bol yokuşlu sevimsiz bir dağ köyü. Safo burada mı yaşamış? Safo’nun yaşadığı dönemde köyün “skala” denen iskelesi de yoktu herhalde. Yine de gelmişken oraya uğramalıydık. Oo! Skala Eresos cennet gibi; ama tanıtım kitapçıklarında söylendiği gibi bir cennet değil. Doğasıyla, şurup gibi bir akşamın tadını çıkarmayı bilen insanlarıyla bir cennet. Ne yazık ki Safo, adını almış bir emlak komisyoncunun reklamından başka yerde, orada da yoktu.

 
sayfa başına dön
 
GÜZEL OLMAK

Güzel bir kızdı. Ailesinin kim bilir ne umutlarla koyduğu Devrim adına ihanet etmekte olduğunu düşünürdüm sık sık. Hemen her derste, sıranın içinde açtığı çantasından aynasını çıkarır, kaşına gözüne bakardı. Gördüğümü anlarsa mahcup olur diye fark etmez gibi yapardım. Bir gün dayanamadım. Özdemir Asaf’ın ünlü şiirini söyledim ona:

“Sana güzel diyorlar, sakın olma!”

“Anladın mı?” dedim sonra. Anlamamış. Açıklamaya kalkmadım. Bu iki dizeden daha güzelini söyleyemezdim ya!

Güzel olmak, güzel kalmak (zorunda olmak) çok külfetli bir iştir aslında. İşi, güzel kalmayı gerektirenlerle aynı ortamlarda bulunanlar bilirler. Tanınmalarını güzelliklerine borçlu olanlar, sizin gözlediğinizin farkında değillermiş gibi davranırlar genellikle. Oysa yaşamları, ilgiyi kendi üzerinde tutmak ilkesi üzerine kurulmuştur. Yalnız karşı cinsin ilgisini çekmek değil, kadın - erkek çevredeki herkesin ilgisinin odağında olmak… Ne zorlu bir uğraş gerektirir bu. Kendinize yönelik dikkatinizi bir an bile yitirmeyeceksiniz. Her an dışarıdan nasıl göründüğünüzün hesabı içinde olacaksınız. Bunun için de kendinizi sürekli gözleyeceksiniz. Yaka düğmelerinin kaç tanesi, nereye kadar açılacak? Düğmelerin açık unutulduğu nasıl fark edilmemiş gibi yapılacak? Saça her zamankinden değişik bir biçim nasıl verilecek? O gün göz makyajı daha gösterişli yapılıp dudaklar hafif gölgede mi bırakılmalı; dudaklar öne çıkarılıp göze sadece kalem mi çekilmeli? Yüksek topuklar, evet rahatsız; ama kadınsı bir görünüm için şart! Güzel görünmenin bedeli bacak ağrısı ise buna çaresiz katlanılacak.

Bütün bu hesapları her an için yapıyor olmak, başka neyle ilgilenecek güç bırakır insanda? Güzellik kendi başına bırakılamaz çünkü. Güzellik bencildir, sürekli emek ister. Daha güzel olmak için, falancadan daha alımlı, filancadan daha çekici, feşmekândan daha seksi olmak için sürekli güzelliğiniz üzerine düşünmeniz ve yeni fikirler geliştirmeniz gerekir. Kim bilir ne büyük, ne önemli işleri yapacak kadar uzun bir süreyi bile bile harcamak zorunda bırakır insanı.

Peki, kadın türünü sürekli güzel olmaya, güzel kalmaya zorlayan ne? Var mı böyle bir baskı? Olmaz mı? Gazetelerin kadınlar için hazırladıkları eklerde hemen hemen tek konu, güzellik. Televizyonlar sürekli güzellik sırları yayımlamıyor mu? Nasıl genç kalınır, nasıl kilo verilir, nasıl giyinilir, nasıl süslenilir, anlatmıyor mu? Rol modelleri de gösteriyor. Giyimlerine kuşamlarına, görünümlerine, seksiliklerine göre not da veriyor kadınlara. İzleyene düşen, en yüksek notu alanlara benzemeye, onlar gibi olmaya çalışmak.

Yine de medyayı tek günah keçisi ilan etmek, işin kolayına kaçmak olur. Çoğumuz oğullarımızı “Akıllı oğlum”, kızlarımızı “Güzel kızım” diye sevmiyor muyuz? Sadece bu söyleyiş bile kızlarımızın kendilerini güzel olmak zorunda hissetmelerine yol açmaz mı? Kızlarımızın güzel oldukları kadar akıllı olduklarını da bildiğimize göre onları çocukluklarından itibaren neden sadece güzel olmak konusunda koşullandırıyoruz?

Kızlarımız, kadınlarımız güzel de olsunlar tabii; ama güzelliklerinin esiri olmasınlar. Sadece güzel olmakla yetinmesinler. Son sözü Özdemir Asaf’a bırakalım yine. O söylesin:

“Sana güzel diyorlar, sakın olma!”

 
sayfa başına dön
 

SEVGİSİZLİĞİMİZİN YÜZYILI

Sevginin, saygının içi boş kavramlara dönüştüğü bir dönem mi yaşıyoruz? Bu, bir süreç mi, yoksa artık hep böyle mi olacak? “Birbirinizi sevin, sayın.” gibi laflar etmeye kalkan birini duyunca burun kıvırmaya başladık. Çok söylenmekten eskimiş sözler ya da içi boş kavramlar gibi geliyor bunlar herkese. Şiddetle çevrelenmiş durumdayız ve daha kötüsü bu durumu yadırgamaz olduk. Her gün daha ağırını, daha beterini duyduğumuz şiddet olaylarını kanıksadık. En sıradan saygı davranışlarını bile gereksiz buluyoruz artık. Hani biz konukseverdik, yardımseverdik? Televizyonlardaki yemek yarışmaları, en sıradan nezaket kurallarını bile unutturmaya başladı. Konuklarımız sunduğumuz yemeği beğenmeseler bile yüzlerini buruşturmazlar; ev sahipleri, konuklarını mutlu etmek için uğraşır, didinir; bir “Eline sağlık!” sözüyle yorgunluklarını unuturdu eskiden. Bunlar da tarihe karıştı, karışacak.

Her günkü sıradan yaşam bile savaş gibi sürdürülüyor. Teşekkür yok, rica yok, gülümseme yok. Asık surat maskesini takınıp çıkıyoruz evlerimizden. Sonrasında rastladığımız herkese dövüşmeye hazırmışız gibi bakıyoruz. Üstelik gerçekten de her an kavgaya hazırız. Birinin yanınızdan geçerken omzunuza çarpması bir kavga nedeni olabiliyor. Bir “yol vermeme” tartışması, cinayetle sonlanabiliyor. Duya duya kanıksadığımız olayları düşünün. Televizyon haberleri, gazete sayfaları ne zamandır cinayet raporuna döndü. Ölümler sayılarla ifade edilir oldu ve sekiz - on kişiden daha az kişinin öldüğü kazaları, kavgaları, çatışmaları neredeyse kazanç saymaya başladık. Aynı yerde aynı nedenlerle onlarca kişinin ölmesine seyirci kalıyor; taşlı sopalı dövüşleri çok sıradan, çok olağan buluyoruz. Karısını sokak ortasında dövüp yerlerde sürükleyen adamı yadırgamıyoruz bile. Çocuklarını parçalayan analar mı istersiniz, öz kızına tecavüz eden babalar, babasının çocuğunu doğuran kızlar, iki altın bilezik için büyükannesini boğazlayan delikanlılar, yeni doğmuş bebeğini naylon torbanın içine koyup çöp bidonuna atan anneler, annesini bıçaklayan genç kızlar, ablasını kurşunlayan kardeşler, kardeşini boğan ağabeyler…

Algıladığımız, her gün sıcak haberler aldığımız dünya büyüdüğü için mi bu kadar akıl almaz olay duyup okuyoruz? Eskiden daha kendi yağımızla kavruluyorduk da yaşanıyorsa bile bütün olanlardan haberimiz mi olmuyordu? Yoksa insanoğlu giderek vahşileşiyor, çıldırıyor; eski değerlerinin hiçbirini umursamaz duruma mı geliyor?

Televizyon dizilerinde takır takır ateş edilmiyor; her gece beş on kişi telef edilmiyorsa pek heyecansız buluyoruz filmi. Bizim heyecanımızı artırmak için olmalı hemen her dizide silahlar çekiliyor, kaçma - kovalama sahneleri yaşanıyor ve sonunda bir “galip” ve bir “mağlup” oluşuyor. En ciddi tartışma programlarında bile sesler yükselirse kulak kesiliyoruz. Kimin ne söylediğine değil, ötekinin hakkından nasıl geldiğine bakıyoruz. Karşısındakinin ağzından lafı kapan, hatta onu hiç konuşturmayan daha başarılı bir konuşmacı sayılıyor. Buralarda bile hep bir yenen ve yenilen olmak zorunda. Bu, yalnız Türkiye’de mi böyle? Televizyonlarımız var, bütün dünyada şiddetin hangi boyutlarda yaşandığını gösteriyor bize. Ne yazık ki televizyonlarımız var! Şiddetin, sevgisizliğin, acıma yoksunluğunun artmasında en büyük pay onların. Çünkü sıradanlaştırıyor şiddeti; bunu da bir çeşit yarışma haline getiriyor. Gazetelere geçmek, televizyonlarda haber olmak için daha vahşi, daha korkunç cinayetler işlemek zorunda oldukları duygusu yaratıyor insanlarda. Gerçekten de her gün, bir öncekinden daha korkunç olaylar duyuyoruz ve artık yadırgamaz oluyoruz duyduklarımızı.

Kaygılıyım. Kendimde saptadığım en ağırlıklı duygu bu. İnsanlığın temizliğini, masumluğunu yitirmekte olduğunu düşünüp bizden sonra gelecek kuşaklar için kaygılanıyorum ve elimden hiçbir şey gelmiyor.

 
sayfa başına dön
 

KADER Mİ, AZİM Mİ?

“Bizim zamanımızda…” diye söze başlamak, yaşlılığı tümden kabullenmektir. Biliyorum; ama –kabullendiğimden olmalı– ben de söze öyle başlar oldum son zamanlarda. Bizim zamanımızda, yaşları hiç söylenmeden, biri, başörtüsü takmış, öteki saçlarını savurarak yürüyen iki kadından söz edilse başı açık olanın genç, ötekinin yaşlı olduğunu anlardık hepimiz. Bizim zamanımızda batıl inançlı birilerinden söz edilse o birileri ya dedemiz olurdu, ya ninemiz. Anne babalarımız bile dalga geçerdi batıl inançlılarla. Şimdi her şey tersine döndü. Ben görüntüde değilim. Gençlerin genç olmadan yaşlandıklarını gördükçe kahroluyorum. Gaipten işaretler alarak yaşıyor kimi gençlerimiz. Bakıyorsunuz önemli bir iş için yollara düşmüş bir genç –daha çok kızlar galiba– yürürken ayağı taşa takılsa, kötü bir işaret aldığını düşünüyor ve peşinde olduğu o işin olmayacağına karar veriyor çabucak; hatta vazgeçiyor o işten. Enerji gönderiyorlar. Birilerinden elektrik alıyorlar ya da alamıyorlar. En çok televizyonlardaki evlilik programlarında görüyoruz. “Elektrik aldın mı?” diye soruluyor. Hayatın en önemli kararlarından biri, evlenme kararı gibi ciddi bir karar bile bu, nereden geldiği belli olmayan “elektrik”e göre veriliyor. Ekranda fal bakanlar, rüya tabir edenler, seyircileri ipnotize etmeyi deneyenler, gençlere örnek oluyor. Uğura, uğursuzluğa, fala, burçlara inanıyor gençler. Dahası, insanı ve yaşamı belirleyen biricik şeyin burçlar olduğunu düşünüyor kimileri. Bakıyorsunuz bilimsel bir konferansta, salondaki dinleyicilerden biri, soru sormak için söz istiyor ve konuşmacıya burcunun ne olduğunu soruyor. Ona göre verecek kararını. Ne kararıysa artık!

Belediye otobüslerinde halifelerin yaşam öyküsünü okuyan, çantasının içinde tespih çeken, elindeki sayaçla okuduğu duaları sayan genç kızlara rastlıyorum. Ne oluyoruz, ahrete mi hazırlanıyor genç kızlarımız? İyi de bu dünyada yapılacak işler bitti mi? Okullar bitirilip meslek sahibi olunmayacak mı? Çocuklar doğurulup ülkeye ve dünyaya yararlı bireyler olarak yetiştirilmeyecek mi? Saçının tek teli görünmesin diye kafasını sımsıkı kapatan, yerleri süpüren etekleriyle bütün merdivenlerin tozunu alan genç kızları söylemiyorum. Benim meselem “türban” değil. Kafaların içi ilgilendiriyor beni.

Geçenlerde öğrencilerimden biri, yine bir genç kız, bir anısını anlatıyordu sınıfta. “Üç harfliler” diye birilerinden söz etmeye başlayınca sordum. Cinlermiş kastettikleri ve “cin” derse çarpılacağından korktuğu için adlarını “üç harfliler” diye anıyormuş. Anneannemi hatırladım. “Çarşamba gecesi iş yaparsanız cin çarpar; pis suyun üstünden atlamayın, çarpılırsınız.” dedikçe o, içimize bir korku gelirdi gelmesine; ama biz yine de güler geçerdik. Şimdi üniversite öğrencileri anneannemin korkutmalarına pabuç bırakıyorlar, öyle mi?

Ara sınavda verdiğim yazı konularından biri de şuydu: “Kader mi, azim mi?” Bu konuyu seçen öğrencilerimin neredeyse tümü, kaderin çok önemli, en az azim kadar önemli olduğunu, insanın kendi kaderinin dışına çıkamayacağını yazdı. Kâğıtları okuduktan sonra, “İnsan, kendi kaderinin demircisidir.” diye bir sözü duyup duymadıklarını sordum. Duymamışlar. Pek yapmam; bu kez onlara kendimi örnek vermek zorunda kaldım. Ben kaderime boyun eğseydim; ilkokulu bitirir bitirmez karşı komşumuz Cevriye Hanım’ın kamyon şoförü oğlu ile evlendirilecektim, dört çocuk doğurup genç yaşta kocayacaktım. Şu anda çocuklarının, torunlarının ilgisine muhtaç bir nine olarak bir köşede ölümü bekliyor olacaktım, dedim. Oysa yirmiden fazla kitabı olan, yazdıkları yabancı dillere çevrilmiş, en önemlisi gittiği her yerde saygı gören bir kişiyim. Kadere teslim olmak ne demek!

Genç olmak, yalnız kendisini değil, dünyayı değiştirecek gücü kendisinde bulmak değil midir? Buna inanmakla hata mı ettik biz? Akıldan, bilimsellikten bu kadar yüz çevirmek gençlik kavramıyla bağdaşır mı hiç?

 
sayfa başına dön
 

TÜKETİRKEN TÜKENMEK

Gerçek adının ne olacağı şimdiden belli değilse de içinde yaşadığımız çağa pek çok ad yakıştırıldı. “Bilgi Çağı” deniyor; oysa insanların çoğuna, bilgiye, internetten “Google” arama motorundan ulaşmak, bilgi sahibi olmaktan çok daha kolay geliyor. “İletişim Çağı” deniyor. Üst komşumuza, yan komşumuza “Günaydın” demeyi, bakışlarımızla olsun selamlaşmayı gereksiz görürken hangi iletişimden söz ediyoruz? “Teknoloji Çağı” deniyor. Yapmadığımız, sadece kullanmayı öğrendiğimiz yeni buluşlarla mı dahil oluyoruz teknoloji çağına? Bence bu çağa yeni bir ad verilmeli: “Tüketim Çağı”.

“Tüketmek” sözcüğünün nasıl modalaştığının bilmem farkında mısınız? Dilimiz bu sözcüğe bir alıştı pir alıştı. Her şeyi tüketiyoruz artık. “Sağlıklı beslenmek için bol sebze meyve tüketin.” diyorlar (“beslenmek” de moda sözcüklerden biri; ama o, başka bir yazının konusu). “Fazla kırmızı et tüketmeyin, beyaz et tüketin.” diyorlar. Biz bu sebze ve meyveleri, kırmızı eti, beyaz eti düne kadar “yiyorduk”; şimdi ne oldu da yemekten vazgeçip tüketmeye başladık? “İçmek” de kullanımdan düştü. Sıvı tüketiyoruz, günde bilmem kaç litre su tüketmemiz isteniyor. Oysa “tüketmek” sözcüğü, “Kullanarak, harcayarak yok etmek, bitirmek” anlamına geliyor. En azından sözlükler öyle diyor. Harcayarak nasıl yok edip bitiriyorsak buzdolabı, çamaşır, bulaşık makineleri, fırınlar, televizyonlar da “Dayanıklı tüketim malları” diye bir kategori oluşturuyor. “Müşteri”,”alıcı” sözcükleri yok artık; onlar “tüketici”. İşin garibi, gerçekten tükettiğimiz şeyler için kullanılmaz oldu “tüketmek” sözcüğü. Sözgelimi “zaman” için kullanıldığını hiç duymadım. Oysa asıl tükettiğimiz şey o: zaman. Aşkları tükettik; ama bundan da hiç söz edilmiyor. Eskisi gibi deli divane âşık olana rastlanmıyor; rastlandığında da gerçekten deliymiş gibi davranılıyor kendisine. Dostlukları tükettik. Çıkar ilişkilerimiz sürdüğü sürece dost olarak bellediklerimiz başımız dara düştüğünde sırra kadem basıyorlar. Hayalleri tükettik. Neleri düşlememiz gerektiğini, bizi tüketici olarak görenler söylüyor. Bizde onların uygun gördüklerini hayal ediyoruz: Son modaya uygun giysiler, yeni arabalar, havuzlu villalar, herkesi kıskandıracak mobilyalar vs. vs.

Şimdiye kadar hiç gitmediğim büyük bir alışveriş merkezine sürüklendim geçenlerde. Her katta sayısız dükkânıyla, katlardan katlara çıkan yürüyen merdivenleriyle, göz kamaştıran süslemeleri, rengârenk ışıklarıyla devasa bir bina… Bir ara, alt katlardan birindeyken başımı kaldırıp yukarı bakacak oldum. O ne görkem! O ne pırıltı! Büyük bir tapınağın içindeyim sanki. Katedrallerde, büyük camilerde hissedilene benzer bir duygu… Tanrının, evrenin, doğanın varlığı karşısında insana kendisinin ne kadar küçük, ne kadar güçsüz olduğunu hissettirecek yükseklikte yapılan camiler, kiliseler gibi… Bir ezilmişlik duygusu, buna bağlı olarak boyun eğme çaresizliği. Bu yüzden mi büyük tapınaklara benzetilerek yapılıyor o büyük alışveriş merkezleri? Selimiye’de, Ayasofya’da, Notre Dame’da hissedilenlere benzer bir duygu yaratsın diye? Tüketici olarak boyun eğmekten başka çareniz olmadığını düşündürmek için mi bu gösteriş, bu büyüklük? “Tüketim” yepyeni bir dinin adı mı?

O görkem, o yükseklik eziyor insanı, kendinizi sinek gibi hissediyorsunuz. Dinin emirleri gibi, hayran kaldığınız o gösterişli ışıklandırmalar da bir emir veriyor insana: Tüketmekten başka çaren yok. Tüket! Daha çok tüket!

Tüketiyoruz. Hem de hiçbir şey üretmeden tüketiyoruz; ama bu tüketme iştahı bizi bitiriyor aslında. Tüketirken asıl tükenenin kendimiz olduğunu fark ediyor muyuz acaba?

 
sayfa başına dön
 

OKYANUSA BAKMAK

Şanslı doğanlardan biriyim. Yaşamım hep deniz kıyılarında geçti. Ayvalık’ta doğdum, gençliğimi İzmir’de yaşadım; on sekiz yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Sürüldüğümde bile bir deniz kıyısına, Trabzon’a gönderildim. Herhalde bu yüzden denizi severim, denize bakmayı severim. Ayvalık’ta baktığınız deniz, yakın kıyılarla, adalarla doludur. Hemen karşıda Midilli’nin ışıkları parlar geceleyin. İzmir zaten körfezdir; karşı yaka, adı üstünde: Karşıyaka’dır. Karşısı olmayan bir denizle ilk kez Trabzon’da karşılaştım. Ufka kadar deniz… Görüntüyü kesen ne bir ada ne bir kıyı…Karadeniz’e ilk baktığımda, “Bu denizin bittiği yerde Sovyetler Birliği mi başlıyor?” diye düşündüğümü anımsarım. (O zaman Sovyetler Birliği diye bir ülke vardı.) Okyanusa bakmanın ise bizim denizlerimize bakmakla hiç ilişkisi yok. ABD’nin batı kıyılarından baktığım Büyük Okyanus’un ufkun ötesinde de nerelere kadar gittiğini düşünmeden edemedim yine. Karşı kıyıyı düşündüm. Karşı kıyı mı? Adı “Büyük” Okyanus olan bir denizin karşı kıyısını düşünmek tuhaf! Ama düşünmeden de edemiyor insan. Karşı kıyı: Asya. Karşı kıyı: Japonya.

Büyük Okyanus’un bir adı da Pasifik Okyanusu. Macellan, bu okyanusu pek sakin, pek pasif bulduğu için bu adı vermiş. Oysa dalga sörfü yapanlara, uzaktan baktığınızda, onları havalandıran dalgaların arasında insancıkların nokta kadar kaldığını görüyorsunuz. Okyanusun sakini buysa hareketlisi nasıldır acaba?

Amerika kıta olarak, harita üzerinde nasıl dünyanın geriye kalanından kopmuş, kendi başına, başka bir âlem gibi duruyorsa ABD’de yaşayanların da kendilerini dünyadan kopuk hissetmeleri doğal aslında. İki yandan okyanuslarla çevrilmiş bir kıtada yaşamak, bu hızlı iletişim çağında bile, dünyanın öteki ülkelerinden uzak ve kendisinden ibaret bir dünyada yaşadığı duygusu vermez mi insana? Dünyanın neresinden giderseniz gidin, Amerika’ya ulaşmak için, bir okyanusu aşmanız, 8 - 10 saatlik bir uçak yolculuğu yapmanız gerek. Amerikalıların “deniz” yerine hep “okyanus” sözcüğünü kullanmalarının nedeni, hangi kıyıdan baksalar gördüklerinin deniz değil, hep okyanus olmasıdır kuşkusuz. Kendilerinden başka kimseyle pek ilgilenmemelerinin nedenlerinden biri de bu, dünyadan kopuk yaşamaları olsa gerek. Dünyanın kendileri dışında kalan bölümleri hakkındaki bilgilerinin gülünecek kadar kıt olması; hatta aptallıkları, fıkra gibi anlatılır ya! Hani sokaktaki kişilere sorulan çeşitli soruların gülünç yanıtlarını içeren kimi görüntülü iletiler dolaşır internette. “Fidel Castro kimdir?” sorusuna “Şarkıcı” yanıtı veren mi ararsınız o görüntülerde; “Vietnam Savaşını kim kazandı?” diye sorulduğunda, “Biz” diyen ya da “Vietnam Savaşına girmiş miydik?” diye şaşkınlık gösteren mi? Budist rahiplerin dininin Müslüman, İsrail’in dininin “İsrailiyet” (?) olduğunu söyleyen de vardır, üçgenin kaç köşesi olduğu sorusuna “dört” ya da “bir” diye tahminde bulunan ya da “Köşesi yoktur.” diye kestirip atan da. “Britanya’nın para birimi nedir?” gibi bir soruya, “Britanya da neyin nesi?” diye karşılık veren ya da U ile başlayan bir ülke adı söylemesi istendiğinde kendi ülkesinin kendi dilindeki karşılığı olan USA’yı anımsamayıp “Utah” diyen de. Amerikalıların bu aptallıkları alay konusu olmayı hak eder etmesine; ama televizyonlarına bakıp gazetelerine bir göz atığınızda o insanlara biraz da haksızlık yapıldığını düşünmeden edemezsiniz. Birçok televizyonun ana haber bülteni ya herkesin işte olduğu 17. 00 gibi bir saatte yayımlanır ya da birçok kişinin yatmaya hazırlandığı 23.00 gibi bir saatte. Zaten o bültende de dünya ile ilgili herhangi bir bilgi yoktur. Bir 14 Şubat’ta ana haber bülteninin yirmi dakikasının sevgililer gününe ayrıldığını şaşkınlık içinde izlemiştim.

“Üç tarafı denizlerle çevrili yurdumuz”da bizim denizlerimiz bizi başka ülkelere bağlarken ABD’yi iki yanından kuşatan okyanuslar hem kıtayı hem de insanını dünyadan kopuk, kendi âleminde yaşamaya koşullandırıyor anlaşılan.

 
sayfa başına dön
 

TÜRK’ÜN BÜROKRASİYLE SINAVI

İlk gün yanlış otobüslere binip yanlış yerlere yönlendirildikten sonra yorgun argın eve döndüm; ama ikinci gün, nereye gideceğimi bilerek çıktım evden. Pasaportumun kullanım süresini uzattıracağım. Bir günde bitiyormuş bütün İşlem. Çok basit. Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğünü zor olsa da buldum. Giriş, koridorlar tenha. İyi, işim çabuk bitecek. Bu işe ayrılmış salona giriyorum. Aman tanrım, bu ne? Sıralara oturmuş sessizce bekleyen en az yüz elli kişi var burada. Sıraya girmeliyim; ama makine bir türlü numara vermiyor. Meğer öğleden sonra üç buçuğa kadar olan süreye yetecek kadar sıra numarası verdikten sonra çalışmazmış. “Üç buçuk”, bir süre zihnimde dalgalanıyor. Saat daha on buçuk. Bu, beş saat beklemek demek. Zaten sıra numarası bile alamadım ki! Numara yerine gerekli evrakın listesini alıyorum; bir de akıl: Üsküdar, Pendik, Tuzla gibi ilçelerin emniyet müdürlükleri daha tenha olurmuş. Peki; oralara gidelim o zaman. En kolay ulaşabileceğim yer, Üsküdar. Üsküdar otobüsünde evrak listesini inceliyorum. Eyvah, evdeki dosyalardan bakıp yazabileceğim bilgiler isteniyor. Üsküdar’a niye gidiyorum o zaman? O bilgiler olmadan işlem yaptıramam. Dönüp eve gidiyorum. İkinci gün bitti.

Ertesi gün, Yıldız Teknik Üniversitesinde okuttuğum dersin bitirme sınavı var. Sınav saat on birde başlayacağına göre erkenden yola düşüp işlemleri Beşiktaş İlçe Emniyet Müdürlüğünde yürütebilirim. Saat daha dokuz olmadan Beşiktaş’tayım. İşim acele. Bir taksiyle müdürlüğe gidiyorum. Bekleyen yok, kuyruk yok, sıra yok. Yaşasın. İşimi görüp sınavıma yetişebileceğim. Elimdeki evrakı doldurmuşum, her şey hazır. “Parayı yatırdınız mı?” diyor danışmadaki memur. “Buraya yatırmayacak mıyım?” diyorum. Yatırmayacakmışım. En yakın banka şubesini tarif ediyor. Yakın; ama yine de yürüme mesafesi değil. Hem ben zamanla yarış halindeyim. Yine taksi. Parayı yatırıp dönüyorum. Kalabalıklaşmış ortalık. Sıra numarası alıp beklemeye başlıyorum. Hiç eksiğim yok. Sınav başlamadan okulda olabileceğim. Sıram geldiğinde önce parmak izim alınıyor. Her parmağın tek tek. Güvenle yaklaşıyorum ilgili memurun masasına. Zarfı açıyor, pasaportla birilikte doldurup hazır ettiğim evrakı çıkarıyor. “Hım, yeşil pasaport!” diyor. Bu, takdir mi, anlamadım; ama “Evet, yeşil pasaport.” diye hoşnut bir gülümseyişle bekliyorum. “Bunun için Vatan Caddesine gitmeniz gerek.” diyor. “Yapmayın,” diye inliyorum. “Gidemem. Zamanım az, işim çok. Buradan yapsanız?” “Yapamayız.” diyor memur. “Oradan üstelik dört yıllık uzatma alacaksınız ve para vermeyeceksiniz.” Sızlanıp yalvarmanın âlemi yok. Teşekkürler. İyi günler.

Sınavımda gözcülük yapacak araştırma görevlilerine sınav kâğıtlarını verip kendimi yine sokaklara atıyorum. Vatan Caddesindeki Emniyet Müdürlüğüne gitmek için kaç taşıt değiştirmem gerek? Olmaz. O kadar zamanım yok. Yine taksi. Emniyet Müdürlüğünün girişinde kontroller, nüfus kâğıdının kaydı vs… Merdivenleri soluk soluğa tırmanıyorum. Yine numara alma, yine sıra bekleme. Artık biter, bu son aşamadır, diye düşünüyorum. Sıram geliyor. Evet, benim. Bunlar da evrakım. Zarfın içindekileri masanın üstüne boşaltıyor memur. “Bu kadar mı?” diyor. Bu kadar. Daha ne olsun! Okuldan belge getirmemişim. Okuldan belge getirmek de mi gerekiyordu? Evet, yeşil pasaport için ilk başvurduğumdaki gibi bir belgeyi de getirmem gerekiyormuş. Ama ilk başvurmuyorum ki ben! Var yeşil pasaportum. İşte, masanın üzerinde duruyor. Dinlemiyor bile. Zarfı elime tutuşturup sonraki numarayı çağırıyor.

Yine bir taksiye atlayıp okula dönüyorum. Tanrım bu lüks nedir? Bir taksiden bir taksiye. Milyoner değilim ki ben. Devletin üniversitesinde çalışan bir öğretim görevlisiyim. Bu hovardalık neyin nesi? İstenen belgeyi hemen alırsam aynı taksiyle geri dönebilirim. “Bekler misiniz?” diyorum şoföre. Beklermiş. Koşa koşa akademik personel bürosuna… “Tabii ya,“ diyorlar. “Bize sorsaydınız biz söylerdik size bu belgenin de gerektiğini.” Hemen alabilir miyim acaba? Taksiyi bekletiyorum da… “En erken yarın alabilirsiniz.” diyorlar. Yetkili imzalar için dolaşması gerekmiş evrakın. Yarın mı? Evet, en erken yarın. Taksiyi gönderiyorum.

Bir günde veriyorlarmış pasaportu. O bir günden önce kaç gün harcamak gerekiyor peki?

 
sayfa başına dön
 

BİR BİLET PARASI İÇİN

Pasaportumun kullanım süresi dolmuş. Yurt dışına çıkacaksanız biletinizi oturduğunuz yerden alabilirsiniz; ama pasaportunuzun süresini uzatmanız gerekiyorsa size en yakın emniyet müdürlüğüne kadar teşrif etmeniz gerek. Öyle ya, yurt dışına çıkmaya gücünüz varsa, pasaport işleriyle uğraşmaya da gücünüz var demektir. Sabah, “en yakın” o olduğu için Ataşehir Emniyet Müdürlüğüne giderek işe başladım. Kapıya on metre kala bir polis memuru tarafından durduruldum. Bütün ilçelerde varmış; ama Ataşehir ilçesinde pasaport işlerine bakan bir birim (henüz) yokmuş. Bu eksikliğe benden çok hayıflanıyormuş gibi polis memuru. Onu avutma isteğine kapılmama ramak kaldı. “Açılır kardeş, üzülme. Burada da açılır.” Kendimi tutuyorum. Nereye gideceğim? Yanıtı yine polisten alıyorum. Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğüne gitsem iyi olurmuş. Binmem gereken otobüsü de söylüyor hatta.

Otobüs durağına yürüyorum. Hava soğuk. Bugün kar yağması bekleniyor. Neyse ki evden erken çıktım. Öğleye varmadan işlerimi bitirir, sıcak evime dönerim (diye düşünüyorum). Siz bekliyorsanız bir tek sizin beklediğiniz otobüs gelmez ya, öyle oluyor yine. Havaya göre biraz da ince mi giyindim ne? Üşüyorum. Kadıköy’e giden başka bir otobüs duruyor önümde. Kadıköy’e gittiğine göre bu da Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğünden geçiyordur. Soruyorum. Biletçi biraz tereddütlü; şoför ise kesin konuşuyor: “Geçer, geçer.” Biletçinin duraksaması biraz kuşku yaratıyorsa da şoföre güvenmek zorundayım. Biletçi bu hatta belki yeni çalışmaya başlamıştır; otobüsün güzergâhını tam olarak bilmiyordur. Olabilir.

Kadıköy her zaman gelip geçtiğim bir yer. Merkezde, bildiğim kadarıyla önünde üniformalı polislerin beklediği, bayraklı, polis amblemli böyle bir bina, yapı yok. Ama İstanbul bu! Fatih Belediyesi’nin Eminönü’nde olduğu gibi Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğü de Göztepe’de olabilir. Bu otobüs oralardan geçiyor mu, geçiyor. Demek az sonra istediğim yere ulaşmış olacağım.

Elbette ayaktayım. Yazarlıktan, kadınlıktan, yapacak başka şey olmamasından, nereden geldiğini bilemediğim bir merakla etrafı gözlüyorum. Ne çok birbirine benzemeyen insan var. Ben daha çok kadınlara bakıyorum galiba. Onların dünyalarını hem merak ediyorum hem de daha ilginç buluyorum. Hemen arkasında dikildiğim kadın, yanındakine içinde “hastane” sözcüğünün çokça geçtiği bir şeyler anlatıyor. Anlatanın yüzünü görmüyorum; dinleyen kadının yüzünde, ancak bu ifadeyi bilenlerin tanıyacağı bir küçümseme; belli belirsiz bir şehirli küçümsemesi, hafif alaycı bir gülümseme: “Ben ne kadar yüce gönüllü bir insanım tanrım! İstanbul’u işgal etmiş bu taşralılardan birinin anlattıklarını bile dinliyorum.” gülümsemesi.

Biletçiye kendimi anımsatmalıyım. Orta kapının yanında, ayakta dikiliyorum. Buradan bağıramam. Özür dileye, rica ede biletçiye yaklaşmaya çalışıyorum. Aman, ineceğim durağı geçmeyelim. Biletçi zaten tereddütlüydü; şoföre soruyor. “Daha çok var.” diyor şoför. Oturmamı öneriyor. Şoförün önerisini duymuş gibi, biri yer veriyor o sırada. Karşılıklı koltuklarda bir yer. “Ters gidemem, başım döner.” deme lüksüm yok. Bulmuş da bunuyor olurum. Oturacağım elbette. Karşımda biri yaşlı, biri genç iki adam. Dede - torun gibi görünüyorlar. Dede, bir dizi filmde töre cinayetine onay, hatta emir veren bir aşiret reisi rolünü rahatlıkla oynayabilir. Sert bakışlı, gür, kırçıl sakallı. Delikanlı, kara yağız diye tanımlanabilecek bir tip. Uykulu. Ara sıra gözleri kapanıyor. Gözlerini kapattığında yüzüne sakınmadan bakabiliyorum. Yüzünün biçimi armudu andırıyor. Yukarısı dar, aşağıya doğru genişlemekte. Gözünü açtığında, yatağında uyanmış da uyku mahmurluğunu üzerinden atmak ister gibi, hafiften geriniyor. Bir kez daha anımsatıyorum şoföre kendimi. “Daha var.” deniyor yine. İyi ama Kadıköy’e geldik.

Kadıköy merkezde, “Sen de burada ineceksin teyze.” diyor şoför. Daha önce “abla” demişti. On dakikada ablalıktan teyzeliğe terfi ettim. Müdürlüğün yerini göstermelerini istiyorum. “Soracaksın.” diyor şoför. Soracak mıyım? O saat anlıyorum. Kandırıldım. Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğü kim bilir nerede; ama kesinlikle Kadıköy’de değil.

Bitti mi? Daha başlamadı bile.

 
sayfa başına dön
 

GELİŞME Mİ?

Otobüs durağındaki genç adamın bütün konuştuklarını duyuyorum. Durakta bizden başka kimse yok. O da cep telefonuyla konuştuklarını duymayayım diye bir çaba içinde değil. Bana duyurmak için konuşmuyor belki; ama duymamdan rahatsız olduğu da yok. Aradaki boşlukları doldurunca adamın neredeyse bütün yaşamını öğrenmiş olduğumu fark ediyorum. Malatya’dan gelmiş. İstanbul’da iş aramış; ama bulamamış. Seyfullah Ağabey de sözünü tutmamış, “Mutlaka girersin.” dediği yerde işçi alımı yokmuş; hatta işten adam çıkarıyorlarmış. Dönüş için parası yetse hemen dönecekmiş. Şimdilik bilet parasını denkleştirmeye çalışıyormuş. İş aramaktan yorulmuş, bulmaktan umudunu kesmiş. Tek düşündüğü dönüş parasını tamamlamakmış.

Çıkarıp adama para vermek geçiyor aklımdan. “Kaç paran eksik?” deyip o eksik parayı tamamlamak. Ama bir şey tutuyor beni. Ne olduğunu tam bilemiyorum. Belki tanımadığı birine doğrudan seslenme cesaretini bulamamak; belki bütün konuşmasını duyduğumu / dinlediğimi belli ederek kendimi bir yabancının özel yaşamına burnunu sokan bir insan konumuna düşürmek istememek, belki adamı mahcup etmekten kaçınmak… Dedim ya, bir şey elimi tutuyor, zihnimi bulandırıyor; harekete geçemiyorum. Zaten o sırada beklediğim otobüs de geliyor. Deminden beri kafamı kurcalayan hesaplaşmalardan sıyrılmamı sağlayacak bir canlılık vaat etmiyor otobüs; tenha, hatta boş bile sayılabilir. Yeniden düşünmeye, başlıyorum. Ne yapıyor bu cep telefonları? Bizi öğrenmemizin hiç de gerekmediği durumların ortasına bırakıveriyor. Bir daha karşılaşmayacağım bir adamın dramına, istemim dışında tanıklık ettim az önce ve adamın derdine, kendimi zora sokmadan çare olabilecekken kılımı bile kıpırdatmadan yaşantıma devam ediyorum. Garip değil mi bu durum? Cep telefonları sayesinde ortaklaşa bir yaşam alanı kurmuşuz gibi görünüyor. O zaman herkes, herkesin her derdine çare aramaya koşmalı değil midir? Ya ben? İhtiyaç içinde olduğunu apaçık anladığım adama, cebimde, dönüş bileti almasına yetmeyen parasını tamamlayacak miktarda para olduğu halde vermemişsem insanlığımdan utanmalı değil miyim?

Yine böyle tenhaca bir otobüste yaşadıklarını anlatmıştı bir arkadaşım. Bir genç kızın, sevgilisinin annesiyle konuştuğunu anlayan ve bütün söylediklerini duyan otobüs ahalisi, telefonu kapatmasını bile beklemeden öğütler vermeye başlamış kıza. “Müstakbel” kaynanasına öyle sert bir dille konuşmaması gerektiğini, sevgi ve ilgi gösterirse ileride rahat edeceğini, yoksa şimdi söylediği lafların acısını kadının daha sonra misliyle çıkaracağını, hep bir ağızdan anlatmaya kalkmışlar. Kızcağız uysal uysal dinlemiş söylenenleri. “Size ne? Benim kiminle, nasıl konuşacağıma siz ne karışıyorsunuz?” dememiş. Belki de hak vermiştir, davranışını yeniden gözden geçirmesi gerektiğini düşünüyordur.

Bana bu olayı aktaran arkadaşa az sonra, otobüs durağında yaşadığım duygu bozgununu anlatacağım. “Aman,” diyecek arkadaşım. “İyi ki öyle bir şey yapmamışsın.” Meğer bu, dilenciliğin, dolandırıcılığın yeni uygulamaya konan yöntemlerinden biriymiş. Cep telefonuyla konuşur gibi yaparak, yakınlarındaki merhametli olduklarını düşündükleri kişiye seslerini duyurmaya çalışırlarmış. O kişi duyarsız kalamazsa kopartabildikleri kadar parayı kâr sayarlarmış.

Bunu öğrenmek mutlu etmiyor ki beni. Daha derin tasalara gömülmeme yol açıyor. Cep telefonları bile acıma duygusunu sömürmek için kullanılıyorsa insanlığın hangi noktasında bulunduğumuzu yeniden düşünmenin zamanı gelmedi mi? Alet yapmakta gelişirken o aletlerin bizi mutlu etmeye yaraması gerektiğini unutuyor muyuz? Gelişmişliğin ölçütü nedir? Alet yapmak mı, insanın huzur içinde yaşamasını sağlamak mı? En yeni iletişim araçlarının bizi vardırdığı nokta bu mu? Eski insanların kimselere fark ettirmeden yaptıkları yardımlar tümden efsane mi artık? O insanlık geri getirilemeyecek kadar uzak bir geçmişte mi kaldı? Gelişme ne işe yaradı o zaman?

 
sayfa başına dön
 

İSKENDER’İN ŞEHRİ: İSKENDERUN

Şaka değil, Makedonya Kralı Büyük İskender kurmuş İskenderun’u. Şehir, M.Ö. 333 yılında Pers Kralı III. Darius’u yenen Büyük İskender tarafından, bu zaferin anısına kurulmuş, bu yüzden Aleksandretta adını almış. Aleksandretta, “Küçük İskenderiye” demek. Şehrin şimdi bulunduğu yerde, antik çağlarda Myriandos kenti varmış. Myriandos’un da M.Ö. 1500'lerde Fenikelilerce kurulduğu sanılıyor. İskenderun, sırasıyla Roma, Arap, Bizans, Selçuklu, Memluklu ve Haçlı egemenliğinde kalmış; 1517’de Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katılmış. İskenderun’a Birinci Dünya Savaşında İngilizler, ardından Fransızlar egemen olmuş. Şehir, 1938 yılına kadar Fransız himayesinde, Suriye’nin bir sancağı olarak kalmış. "Hatay benim en büyük meselemdir" diyen Atatürk, Hatay’ın Türkiye topraklarına katıldığını göremeden ölmüş; ama 1924’te kurulan, cumhurbaşkanlığını Tayfur Sökmen’in, başbakanlığını Abdurrahman Melek’in yaptığı Hatay devleti, halk oylamasında %99 gibi bir oranla Türkiye'ye katılımı kabul etmiş. 5 Temmuz 1939’da, Hatay, dolayısıyla İskenderun, resmen Türkiye’ye katılmış. Bu yüzden İskenderun’da her yıl 5 - 6 Temmuz tarihlerinde Uluslararası Kültür ve Turizm Festivali düzenleniyor. Demir Çelik Fabrikası’nın üretime geçtiği 1974 yılına kadar İskenderun küçük bir kasabayken bu tarihten sonra çok gelişmiş. Şu anda Türkiye’nin çok önemli bir limanı.

Beni İskenderun limanının ekonomi açısından taşıdığı önem kadar, hatta ondan fazla etkileyen şey, İskenderun sahilinin güzelliği oldu. Kilometrelerce uzanan bir yürüyüş yolu, bir yanda Akdeniz’in mavi suları, öte yanda palmiyeler, parklar, çay bahçeleri ile bakımlı ve yeniden yaratılmış yemyeşil bir doğa. Günbatımına yakın saatlerde İskenderun sahilinde dolaşma olanağı bulmak, ayrı bir şans; çünkü güneş bambaşka bir güzellikte batıyor İskenderun’da. Meğer İskenderunlular da günbatımlarının güzelliğiyle övünürlermiş. Güneşin denizden battığı yerlerdeki günbatımlarının güzelliğine başka yerlerde pek rastlanmıyor gerçekten.

Körfezin karşı kıyısında İskenderun Demir Çelik tesisleri görünüyor. Arkadaki Amanos Dağları şehri kucağına almış gibi… Dağlarla çevresi böyle sarılmış olduğu için İskenderun’da yazlar dayanılmaz sıcaklıkta geçermiş. Kışlar da o kadar ılık ki ne kar yüzü görüyorlar ne de soğukla tanışıyorlar. Çocuklarına kar göstermek için, şehrin epeyce dışına çıkmaları gerekiyor. Sahildeki kafelerden birinde, dışarıda oturup çay içtiğimiz bir günün akşamında, “Bugün hava çok soğuktu.” diyen İskenderunluların soğukluk ölçülerini anlamak bu yüzden zor.

Pek çok farklı halkın bir arada yaşaması İskenderun’u çok kültürlü bir yer haline getirmiş. Hıristiyan mezarlığı ile Müslüman mezarlığının yanı sıra Fransız Askeri Mezarlığı…Ulu Cami, Fatih Camisi, Hamidiye Camisi ile Katolik Kilisesi, Ortodoks Kilisesi, Ermeni Kilisesi birer ikişer sokak arayla…

İskenderun mutfağı da bu çok kültürlülüğün izlerini taşıyor. Acılı Hatay yemekleri, humus, künefe; bunların yanında deniz ürünleri, adlarını aklımda tutamadığım daha bir sürü değişik lezzet ve bu lezzetleri size mutlaka tattırmak isteyen içten bir konukseverlik.

Yalnızca birkaç konuşma yapmak için gelmiştim İskenderun’a. Beni karşılayan ve ağırlayan güzel insanların Antik dönemlerde adı Rosus olan, bölgenin görülmeye değer güzellikteki tatil beldesi Arsuz’u gösterme isteklerinin gerçekleşmesine zaman yetmedi. Tıpkı Antakya gibi, Arsuz’u görmeyi de bir dahaki sefere ertelemek zorunda kaldım. Antakya’nın tarihi dokusunu daha iyi koruduğunu, bu yüzden Antakya’yı da mutlaka görmem gerektiğini söyleyen İskenderunlular, komşu kentler arasında çok alışık olduğum çekememezlikle hiç tanışmamışlar besbelli

Zihnim anılarla, elim kolum hediyelerle dolu döndüm İskenderun’dan. Gittiğim yerlerden oraya özgü bir şeyler almaya bayılırım; ama İskenderun’da buna fırsat bulamadım. Banyo lifinden defne sabununa, acı biber salçasından ceviz reçeline kadar, almayı düşünebileceğim ne varsa hepsi hediye edildi çünkü.

 
sayfa başına dön
 

BARIŞ

Eski Türkçe döneminde “bar-(mak)” diye bir eylem kökü var. Bu kök, yıllar içinde değişiyor, dönüşüyor ve “var-(mak) oluyor. Ama o kökten gelen bir sözcüğü bugün hâlâ kullanıyoruz: “barış”. Barış, iki tarafın karşılıklı olarak birbirine varması, ulaşması demek. Karşı karşıya duran iki taraf birbirine varınca ne olur? El sıkışır, anlaşır, barış olur? Ne güzel bir adlandırma!

İki kişi arasındaki barışı sağlamak da o iki kişinin birbirine ulaşmasından geçiyor. O kişinin ne yaşadığını, neler hissettiğini anlamak, kendisini onun yerine koymak, onun pabuçlarıyla yürümek; “empati kurmak” diyorlar şimdilerde; hadi öyle olsun, empati kurmakla sağlanabilir barış. Karşısındaki kişiye ulaşmanın yolu nedir, denirse öncelikli koşul elbette dil. Karşısındaki kişinin söylediğini dinlemek, anlamak, onunla anlaşmak. Anahtar sözcüklerden biri de bu: anlaşmak. Anlaşmak nedir? Karşılıklı olarak birbirini anlamak. Çapraz bulmacalarda çok çıkar; “an” sözcüğünün “zihin, zekâ” anlamlarına geldiği unutulmamalı. Birbirini anlamak için zekâya gereksinim olduğunu söylemek de abartılı bir yargı sayılmaz. İnsanlar birbirilerini anlıyorlar, aralarında anlaşıyorlarsa barış sağlanmış demektir. Ortak bir dil yoksa? Mecaz değil, gerçek anlamda diyorum. Taraflar farklı dilleri konuşuyorlarsa… Dil, zihnin işleme biçimini de belirler. Farklı diller konuşanların düşünme biçimleri de birbirinden farklıdır. Farklı dillere sahip insanların anlaşmazlığında bu da dikkate alınmalı. Ermeni madamın öyküsünü bilir misiniz? Madam, balık almak için akşamüstü sahile inmiş. Bakmış balıkçının biri, “Canlı bunlar canlı!” diye bağırıp duruyor. Yanaşmış tezgâha, kendi diline özgü soru vurgusuyla sormuş: “Tazedir?” Çok sinirlenmiş balıkçı. “Madam,” demiş. “Ben ‘canlı bunlar’ diye bağırıyorum, sen hâlâ taze midir diye soruyorsun.” “E ben de canlıyım,” demiş madam. “Canlıyım; ama taze değilim.”

Barış söz konusu olduğunda hep iki “taraf” düşünüyoruz. İki ülke, iki halk, iki aşiret, iki insan… Oysa sağlanması asıl zor olan, insana gerçek bir dinginlik, bir iç huzuru verecek olan barış, insanın kendisiyle imzaladığı barış. Çoğumuz nasıl da kavga halindeyiz kendimizle. Üç beş kilo vermeden kendisiyle barışmayacak olanlar, kendisiyle barışmak için daha güzel olmayı, daha başarılı olmayı bekleyenler… Beş yaşındaki afacandan seksen yaşındaki nineye kadar kimse kendisinden hoşnut değil.

Kimse yaşlanmak istemiyor, kimse kilosunu beğenmiyor. Herkes manken gibi olmak derdinde. İyi de mankenleri işinden etmenin âlemi yok ki! Şişmanımız da olacak, cılızımız da. Hepimiz servi boylu olamayacağımız gibi, ayna çatlatan güzellikte de olamayız. Sözgelimi, kazancının kendisine çok bile geldiğini söyleyen tek kişiyle bile karşılaşmışlığımız yoktur. Mutlu olmak için herhangi bir beklentisi olmadığını söyleyenle de pek karşılaşmadık şimdiye kadar. Daha iyi bir iş bulursa, daha az çalışır, daha az yorulursa, çocuklarını istediği gibi yetiştirirse, şimdikinden daha sağlıklı olursa mutlu olmayı bekleyenlerin ömrü hep beklemekle geçiyor.

Her eski yılı bitirip yenisine başlamak üzereyken ortaya çıkan “beyaz bir sayfa açma isteğ”i de kendimizle barışmamızı sağlayacak koşullardan başka bir şey değil. Yeni yılda sigara içememeyi başarabilirsek hoşnut olacağız kendimizden. Hele biraz da kilo verirsek… Daha az tembellik edip daha çok iş çıkarırsak, daha düzenli olursak, hayatın güzelliklerinin biraz daha farkında olarak yaşamayı başarırsak. Hep “-sa, -se”ye bağlı koşullar. Ya başaramazsak? Her yeni yılda olduğu gibi, ilk birkaç hafta direndikten sonra eski yaşama alışkanlıklarına geri dönersek? O zaman yenilmiş sayacağız kendimizi. Başaramamış, ezik… Yeniden kendimizle bir kavga… Oysa mutlaka gerçekleştirilmesi gereken şeylerse istediklerimiz, ne yapıp yapıp onları yerine getirmeliyiz. Ama yapamıyorsak, olmuyorsa kendimizle didişmenin ne yararı var? Gerçekten mutlu olmanın yolu, kendimizle barışmaktan başka nereden geçiyor olabilir?

Barış tam olarak bu noktadan başlıyor bence. Başkalarından önce kendimize ulaşmaktan, kendimizle anlaşmaktan ve kendimizle barışmaktan. Aynı dili konuşuyoruz ne de olsa. Anlaşmamız o kadar da zor olmaz. Yeni yılda ilk hedef olarak kendimizle barışmayı koyalım önümüze. Var mısınız? Yaşamak denen bu mucizeyi, dünyadaki biricik şansımızı beklemekle geçirmeyelim.

 
sayfa başına dön
 

ŞIRNAK

Az önce geçtiğimiz Mazı Dağı’ndan sonra, Mardin - Midyat arasında öbek öbek bağlar… Ünlü Süryani şarapları bu bağların üzümünden yapılıyor olmalı. Mardin yolundan Şırnak’a gidiyoruz. Midyat’ın içine girmiyoruz ama. Yol, kentin kıyısından dolanıyor. Dizi filmlerin çekildiği o taş evleri, konakları görmeye çalışıyorum. Geçen gelişte gümüşçülerden başımızı alıp Midyat’ı gezmeye fırsat bulamamıştık. Özellikle biz kadınlar gümüşçüler çarşısına dalınca kendimizi kaybetmiştik. Midyat’tan öteye ilk kez geçeceğim. Ama Midyat gibi, İdil’in de kıyısından geçip yolumuza devam ediyoruz. İdil’den sonra bağlar azalıyor, bozkır görünümü ağırlık kazanıyor.

Sırada Cizre var. Yol levhalarında adı ve kaç kilometre kaldığı görünmeye başladı bile. Solda Gabar Dağı… Cizre’ye doğru bostan tarlaları görüntüyü yer yer yeşillendirmeye başladı. Gabar Dağı, üstünde koyu yeşil noktalar olan bir kaya kütlesi… Gabar’la aramızda elenmiş kum yığınlarını andıran yumuşak ve yuvarlak hatlı yayvan tepeler yer alıyor. Cizre aşağıda. Cizre’ye iniliyor ve tam istediğim gibi, şehrin kıyısından değil, içinden geçiyoruz. Buraya kadar pek hissedilmiyordu; ama Cizre’de yoksulluk gözle görülür bir hal almış. İnsanların giyimlerinden, dükkânların görünümünden, yolun gelişiyle gidişini ayıran ortadaki yeşilliğe yayılıp yatmış inekten edinilen yoksulluk izlenimi, “Universal Hospital Groups” ya da “Pen Tech” tabelalarıyla yan yana gelince garip bir çelişki oluşturuyor. Cizre’nin kıyısından dolanan bu kez yol değil, Dicle. Irmak burada yayılıyor, genişliyor; köprünün altına sığıştığında artık gür bir su oluyor.

Güçlükonak yol ayrımındaki Kasrik Boğazı’nın bir yanı Gabar Dağı, öbür yanı Cudi. Bundan sonra tırmanışa geçeceğiz; Şırnak tepede. Bu adları ne çok duyduk. Hep şiddet, dehşet, terör olaylarını bildiren haberlerde… Şırnaklıların bu durumdan ne kadar yakındığını henüz bilmiyoruz. Şırnak’a, genç gazetecilere seminer vermek üzere, Şırnak valiliğinin davetiyle gitmekteyiz. Seminer bittikten sonra gençlerin çok rağbet ettiği modern bir kafede çaylarımızı yudumlarken çevremi dikkatle gözden geçiriyorum. Neşeyle sohbetler ediliyor, kahkahalar atılıyor. Dışarıya karanlık çökmek üzere. Traktörler, kamyonlar geçiyor yoldan, bir kamyonetin kasasındaki renk renk meyveler alıcısını bekliyor. Hayat, kendi temposunda akıp duruyor.

Yalnızca bir öğleden sonrayı ve bir akşamı yaşayabildik Şırnak’ta. Akşam yemeğinden sonra Hekim Evi’nin bahçesinde kahvelerimizi içerken Şırnaklı gazetecilerle ve Vali Yardımcısı Mahmut Kaşıkçı ile söyleşme, dertleşme olanağı bulabildik. Şırnak’ın adının hep terörle anılmasından duydukları rahatsızlığı anlattı genç gazeteciler. Şırnak adının yanına terör sözcüğü eklenmedikçe Şırnak’tan gönderdikleri hiçbir haberin yaygın basında yer almadığından dert yandılar. Oysa Şırnak şehir merkezinde 1995 yılından bu yana hiçbir olayın olmadığını, adi suç sayılan hırsızlık, gasp vb. olaylara bile rastlanmadığını anlattılar. Tam o sırada bir arkadaşımızın telefonu çaldı. Telefonu kapattıktan sonra, karısının, “Aman dikkat et! Mayına falan basma oralarda.” diye tembihlerde bulunduğunu aktarınca kahkahalar yükseldi. Hepimiz benzer uyarılarla geldik aslında. “Şırnak’a mı gidiyorsunuz? Deli misiniz siz? Ne işiniz var orada?” demeyen kalmadı.

Başka bir arkadaşımız şehrin böyle dağın başında kurulmuş olmasını kastederek, “Çok mu aramışlar burayı?” deyince öğreniyoruz ki Şırnak, Nuh'un gemisinin kalıntılarının olduğu öne sürülen Cudi Dağı'nın kuzeyinde “Şehr-i Nuh” adıyla kurulmuş, önceleri Şerneh olan adı, daha sonraki yıllarda Şırnak halini almış. “Nuh” adını taşıyan bakkalların, manavların, hatta gazetelerin sırrı böylece aydınlanmış oluyor. Evliya Çelebi’nin 17. yüzyılda yazdığı “Seyahatname”ye ve tarihi rivayetlere göre, Cizre, tufandan sonra ikinci kez Nuh Peygamber ve oğulları tarafından inşa edilirken Cizre’nin kızgın sıcağından korunmak için, Şırnak yazlık ve yaylak olarak inşa edilmiş. Bunu ve Birinci Babil devletinin başkentinin Cizre’deki Kebeli Köyü’nde, Guti (GUDİ) imparatorluğunun başkenti Bajarkard’ın da Silopi ilçesi sınırları içinde olduğunu ise oralardan döndükten sonra, Şırnak hakkında ne kadar az şey bildiğimi anlamanın utancıyla kendim araştırıp öğreniyorum.

   
sayfa başına dön
 
 

TUVALETLER

Yok, ben ciddiyim. Gerçekten tuvaletlerden söz edeceğim. Üstelik ne zamandır söz etmek istiyorum da başka konu mu kalmadı deneceğinden çekindiğim için bir türlü yazamıyorum.

Benim çocukluğumda “tuvalet” sözcüğü pek bilinmezdi. Tuvalet, zengin kadınların balolarda giydikleri giysinin adıydı. Hacet görülen o yere “ayakyolu, memişhane, kenef, kademhane, apteshane” gibi pek çok ad verilirdi ya da düpedüz “hela” denirdi. “Lavabo” diyenle henüz hiç kimse karşılaşmamıştı; WC’yi tanıyan yoktu. O zamanlar oranın en kibar adı, Fransızca “numarasız” sözcüğünün yanlış anlaşılmasıyla dilimize girmiş “yüznumara” sözcüğüydü. Alafranga tuvalet herhalde çoktan icat edilmişti; ama henüz bize kadar gelmemişti. Helalar evin dışında bir yere yapılırdı. Çoğu da kabaca örülmüş üç duvarla çevrili bir yere kazılmış çukurun üzerine, ortası aralık bırakılarak atılmış iki kalastan ibaretti. O zaman birileri çıkıp, “Gün gelecek bu helalar evlerin içinde olacak.” dese büyüklerimiz belki de dalga geçildiğini sanıp kahkahalar atarlardı. Suyu bittikçe doldurulan bir ibrik vardı, bir de duvara çakılmış çivilere takılı bezler. “Hijyen” sözcüğü girmemişti sözlüğümüze, “dezenfekte, dezenfektan” gibi sözcükleri duymuşluğumuz yoktu. Altımızı ellerimizle yıkardık. Kim bilir ne mikroplar kaptık, ne hastalıkları bu yüzden yaşadık. “Hiçbir şeyi yoktu. Aniden hastalandı. Kuş gibi gidiverdi zavallı.” diye anlatılan ölümlerin kim bilir kaç tanesi bu mikroplar yüzünden oldu. Sonra evlere su geldi, helalara da bir boru çekildi, ucuna musluk takıldı. Ama biz hâlâ altımızı ellerimizle yıkamaya devam ettik. Alafranga tuvaletler evlerimize girmeye başlayıncaya kadar. Aa! Ne rahatmış! Artık kendi dışkını avuçlamak zorunda değilsin. Musluğu açtın mı altın bir güzel yıkanıyor, sana da sadece tuvalet kâğıdıyla kurulanmak kalıyor.

Gördüğüm en ilginç tuvalet İran’daydı. Şiraz’da kaldığımız otelin tuvaletinde bir köşede bizim “alafranga” dediğimiz bir klozet, tam ortada da alaturka bir hela taşı. Klozeti kullanmak isteyen, gecenin kör karanlığında hacet gidermeye kalkmışsa, hele ortadaki deliği unutmuşsa vay başına gelene! Ayağı birden boşluğa gelebilir; ayağındaki terliği düşürebilir; ayağını çıkarmaya çalışırken kendisi yere kapaklanabilir. Otel sahibine sorsanız her zevke göre tuvalet yaptırmıştır işte, daha ne?

Türkiye’den çıktığınızda doğuya da gitseniz batıya da gitseniz yokluğunu en fazla hissedeceğiniz şey, taharet musluğudur. Almanya, eski Yugoslavya, Yunanistan, Fransa, Hollanda, Belçika… Sonra Amerika, Avustralya… Gittiğim her yerde tuvaletlere de baktım hep. Taharet musluğu yoktu; ama hepsi çok temizdi. Dubai hava alanında, yere yakın bir musluk ve ucuna takılmış uzun bir hortum vardı yalnız. Kullanmaya kalktığınızda üstünüzün başınızın sırılsıklam olması işten değildi.

İnsanlar bunu niye akıl etmezler diye çok düşünmüşümdür. Alt tarafı bir boru çekeceksiniz tuvalete, elinizi kirletmeden altınızı suyla bir güzel temizleme şansına ulaşacaksınız. Gerçi bizdeki kimi beş yıldızlı otellerde, yabancılar alışık oldukları düzenin dışında bir şeyle karşılaşmasınlar diye, tuvaletlerin taharet musluksuz yapıldığını gazetelerden okumuştum. Buna da güldüm doğrusu. Taharet musluğunun, yabancıların bayılacakları bir icat olacağını düşündüğümden. Öyle değilmiş meğer. Altlarını ıslatan bir su, çok şaşırtırmış yabancıları. Bunu da Amerikalı konuklarım olduğunda öğrendim. “Nasıl ama! Bayıldılar bizim taharet musluklarına, değil mi?” diye alkışlanma umuduyla sorduğum sorulara olumsuz yanıtlar alınca. Doğru mudur bilmem; batı ülkelerinde kilise yasakladığı için takılmazmış bu musluklar. Hıristiyanlık, erotik bölgelere cinsel haz verebilir diye yıllar önce sakıncalı bulmuş ve yasaklamış bunları.

Taharet musluğunun bir Türk icadı olup olmadığını bilmiyorum; ama eğer biz icat etmişsek bunun gerçekten övünülecek bir icat olduğunu düşünüyorum. Ancak bu musluğun bizim tuvaletleri kurtarmaya yetmeyeceği de bir gerçek. Kim ne derse desin bir ülkenin uygarlık düzeyini en iyi gösteren şey, ne çok şeritli yollardır ne dev gökdelenler ne de çarşının pazarın lüksü, gösterişi. Sadece tuvaletler… Bence uygarlığın biricik ölçütü tuvaletlerin temiz pak olmasıdır.

   
sayfa başına dön
 

ÇEŞİTLİ DENEME, ELEŞTİRİ, İNCELEME YAZILARI

 
 
 
 

ÇOK OKUNMAYI KİM İSTEMEZ?

Aslında her yazar kitabının hem çok satılmasını hem de çok okunmasını ister. (Bu ikisinin farklı şeyler olduğunu söylemeye gerek yok herhalde.) Yıllarca emek verilen bir yapıtın görmezden gelinmesi, bir yazara verilebilecek en büyük ceza. “Marifet iltifata tabidir / İltifatsız meta zayidir”, bütün sanatçıları kapsayan bir kural olmayı sürdürüyor. Kitabınız olumlu ya da olumsuz hiçbir yankı uyandırmıyorsa onca çabanızın boşa gittiğini düşünmenizi hiçbir şey önleyemez. Bu duygudan kurtulup “Belki bu kez… Belki başka bir yapıtla…” umudu içinizde yeşerinceye kadar, yeniden bir şeyler yazma isteği duymazsınız. Bu son derece anlaşılabilir bir durum. Ama eğer iltifat görenlerin neler olduğunu gözlemeye başlar; siz de daha çok beğenilecek, daha çok satılacak yapıtlar üretmeye başlarsanız orada sahtekârlık da başlıyor. Artık yapabileceğinizin en iyisini yapmaya değil, piyasaya uygun koşullarda sunulacak, daha çok tutulacak, daha kolay tüketilecek bir “mal” üretmeye çalışacaksınız demektir. Pop yazarlığın başlangıç noktası burası bence… Başka bir deyişle bir yazarı, kitabının çok satılması, çok okunması, özgün ve nitelikli olmasından daha fazla ilgilendiriyorsa o artık bir “pop yazar” adayıdır. Alıcısı en fazla olacak kitabı yazmak için kolları sıvayacak; gözlemi, dikkati bu yolda yoğunlaşacaktır. Son yıllarda en fazla satılan edebiyat türünün roman olması da rastlantı değil. Herkes birdenbire romana sevdalanmadı ya! Televizyonda dizilerin çok “rating” alması, onlar gibi, bir çırpıda tüketilecek, hiçbir kalıcı iz bırakmayacak yapıtlar üretmeyi teşvik edince, diziye en yakın tür olarak roman yükselişe geçti. Anlaşılmaz bulduğu satırların, kendisine yeni bir şeyler söylemekte olduğunu, anlaşılmazlığın bundan kaynaklandığını fark etmeyen büyük kitle, okurken çaba harcamaya hiç de hazır değil. Bu, aynı zamanda öyküye, şiire, denemeye yüz vermeyeceği anlamına gelir. Şiir, öykü, deneme, romana göre, zor okunan, okurundan katkı bekleyen türler çünkü. Dizi filmlerin kolaycılığına alıştırılmış okurun en kolay yönelebileceği tür roman olduğu için romanın piyasası yükseldi.

Pop yazarlık, yalnızca edebiyattan ödün vererek yüksek satış rakamlarının hedeflenmesinden ibaret değil. Kitabınız çok satılıyor, üst üste yeni baskılar yapıyor ama siz kimsenin tanımadığı biri olarak yaşamınızı sürdürüyorsanız hâlâ pop yazar olamamışsınız demektir. Yazar olarak ilgi ve itibar görmek de en az çok satmak kadar önemli. İdeal bir pop yazar olmak için, “talk show” ve eğlence programlarının vazgeçilmezlerinden biri olmayı gönülden istemelisiniz. Hem oralarda incir çekirdeğini doldurmayacak konularda saatlerce gevezelik edebilecek bir kapasiteye hem de “medyatik” olmaya can atıyor olmanız gerek.

“Nasıl ‘Pop-Yazar’ Olunur?”u yayına hazırlarken benim de bu yolla pop - yazar olmak istediğimin sanılmasından çekindim doğrusu. Medyanın garip bir işleyişi var çünkü. Kendisini eleştirenleri de kısa sürede kendi bünyesine katıp medyatik yapabiliyor. Ben bunca yıl kendi köşeciğimde sessiz sedasız yazıp çizerken birden medya dünyasının ortasına düşüvermek gibi bir tehlikeyi göze alamazdım. Neyse ki korktuğum başıma gelmedi. Eleştirdiklerimden gelecek suçlayıcı, aşağılayıcı, ayıplayıcı tepkilere de hazırdım. Gözlediğim kadarıyla öyle bir tepki de gelmedi. Eleştirdiklerim üzerlerine hiç alınmayacaklar besbelli. Bu gidişten; yani edebiyatın, kitabın değerini piyasa koşulların belirlemesinden rahatsız olanlarla dertleşmiş olacağız sadece. Başka bir şey de olmayacak.

            

 
sayfa başına dön
 

H A N G İ   K ADI N   B AŞK A ?

Beşparmak dergisi Mart 2012 sayısı için özel bir dosya hazırlıyormuş. Konu ilginç… Beni yaz, diyor. Dayanamadım bu çağrıya. Neymiş? kADIn bAŞKa. Dosyanın başlığı bu! Vay! Hem “Kadın Başka” hem de tam göbeğinden ADI AŞK çıkıyor. Böylece kadın ve aşk arasındaki göbek bağı, daha konunun adından anlaşılıyor. Müthiş buluş! Şaka değil. Gerçekten çok beğendim. Az sonra hırpalayacak olmam yanıltmasın, bu buluşu gerçekleştireni alnından öperek kutlamak isterim. Ama sonra. Öpme, az beklesin hele.

Demek “kadın başka”… Sormayalım mı şimdi kimden başka diye?

Başka: “Bilinenden ayrı, değişik, farklı, özge” demek. TDK sözlüğü böyle veriyor sözcüğün ilk anlamını. Öyleyse bir bilinen var, “asıl” kabul edilen, benimsenmiş. “Başka” olan, o bilinenden farklı oluyor bu hesapça. Asıl kabul edilen bir yanda sabit duruyor; o hiç değişmiyor. Bir de ötekine bakıyoruz: “Aa! Bu, çok değişik bir ‘şey’. Demek ki bu, ‘başka’”!

“Başka” olan kadın olduğuna göre, “başka olmayan”, sabit duran, kendisi olan, besbelli erkek. Ayrımcılığın daha buradan başladığını söylesem fesatlıkla, değerbilmezlikle suçlanacağım. Malum, mart, kedilerin ve kadınların ayıdır. Bir şıklık yapmış, kadınları anımsamış, onlar için özel dosya hazırlamaya soyunmuş insanlara karşı bu nankörlük yapılır mı? Hiç yakışık almaz; ama ben yapacağım. Niye yapmayayım? Yüzyıllar boyunca çok nankörlük görmüş o “başka” olan taraftanım ben.

Sinirlenecek ne var, diyorsunuz içinizden. Yeryüzünde bir kadın bir de erkek türü olduğuna göre insanoğlunun… “İnsanoğlu” mu dedim? Bir durun. İşte yine ayrımcılık… Yalnız “oğul” olmuyor ki insanın yavrusu! “Oğul” olmayan bir yavrunun doğduğu da oluyor zaman zaman. Doğuyor ve o da “başka” oluyor, öyle mi? “Oğlu” varsa “insan kızı” da olmalıydı zamanında. “Canım, ‘insanoğlu’ dendiğinde her iki türü anlatmış oluyoruz. Sözcük iki türü de kapsıyor.” mu dediniz? Madem tek sözcük kullanılacaktı ‘insan kızı’ kapsasaydı her iki türü. ‘İnsankızı’ dendiğinde anlasaydık kadını da erkeği de. “İnsankızı” diye yazmamı bütün yazım kılavuzları, cümle sözlükler yanlış sayıyor. Bilgisayarda bile, kırmızı titrek çizgilerle altı çiziliyor hemen: “Gözünüzden kaçmış olmalı. Böyle bir sözcük yok. Bu sözcük yanlış” diyor bilgisayar. YANLIŞ! Niye yanlış? Kime göre yanlış? Kim yapıyor bu sözcükleri? Hangi sözcüğün hangi anlamı taşıyacağına kim karar veriyor? Tamam tamam. Homurdanmayın; dönüyorum konuya.

Gerçekten başka mı kadın? Kime göre, sorusunun yanıtını daha konuyu anlamaya çalışırken bulmuştuk zaten. Öteki türe, erkeğe göre… Başkadır elbette. Zaten kendisinden farklı olduğunu gördüğü, kesinlikle saptadığı için “kadın başka” demiyor mu erkek? Bakıyor kadına, gözlüyor, anlamıyor. Kendi anlayışsızlığını da kadının üzerine yıkmaya kalkıyor bir de. “Kadınlar anlaşılmaz yaratıklardır birader” diyor.

Tevfik Fikret bile, “Kadın deniz gibidir, hiç güvenmek olmaz ha!” diye gözünü açmaya çalışmıyor muydu kendi hemcinslerinin? Niye güvenmek olmazmış kadına? Kendisi olamadığı içindir belki de. Hep beğenilmek, kendini beğendirmek zorunda kaldığı için. Yüzü tersi bir, dümdüz olmadığı için. Hoşa gitmek zorunda kaldığından… Öyle değil mi? Erkek ne isterse söylemiş, ne düşündüyse açıklamış, canı kimi çekmişse onun yanında almış soluğu, nereye isterse gitmiş, kiminle birlikte olmak istiyorsa olmuş. Kadınsa diyememiş, gidememiş, bilememiş. Böyle olunca da istediğini, söylemeden, istemeden almanın yollarını aramış. Bulmuş da. Daha el kadar bir çocukken eğitilmiş. Aynı yollardan daha önce geçip şaşmaz deneyimler kazanmış birileri tarafından, sözgelimi annesi tarafından. Diyelim okul gezisine katılmak için babasına izin kâğıdı imzalatması gerektiğinde annesi ona, ”Şimdi sinirli biraz. Yemeğini yesin, içkisini bitirsin, sonra söylersin” demiş mi dememiş mi? O da hem erkekten istenenlerin reddedilemeyeceği nazik zamanları öğrenmiş, hem de gizlenmeyi, kendisini, isteklerini, düşüncelerini apaçık göstermemeyi.

Bu yüzden başka işte! Bir erkek “Çok mutluyum” diyorsa çok mutludur gerçekten; bir kadın “Çok mutluyum” diyorsa yüzde doksan beş mutsuzluğunu gizlemeye çalışıyordur. Kadın kapatır kendini, örter. Apaçık olduğunda beğenilmeme tehlikesi var çünkü. Bu tehlikeyi nasıl göze alsın?

Erkekler de beğenilme dönemi denebilecek sözlülük, nişanlılık dönemlerinde davranışlarına dikkat ederler. Daha sonra sokaklara tükürüp sümkürecek olanlar bile, kollarında nişanlıları varken yapmazlar bunu; ama kadınlarınki zorunluluktur. O kendisini hep beğendirmek zorundadır. İçinde, kendi dış görünüşünü sürekli denetleyen bir müfettiş besler. Daima güzel olmak zorundadır. Evlenme çağındaki genç kızların “Çok akıllı kızdır. Müthiş bir zekâsı var” diye övüldüğü görülmüş, duyulmuş şey midir? Güzel olanlar için, “Güzel, çok güzel, çok çok güzel” olduğunu söylemekten başka bir şey demek gerekmez. Güzelse beğeneni mutlaka çıkacaktır. Pek güzel olmayanlar ise övülmeli. Zekâlarıyla falan değil; yok canım. Akıl, zekâ falan ürkütür erkekleri. Akıllı kızlar evde kalır. Çirkinler becerikli, hünerli oluşlarıyla övülür. Kocasına iyi bakar, çamaşırını yıkar, ütüsünü yapar, yedirir, içirir, giydirir demektir bu. Çalışan kadın için bile değişmez durum. Sözgelimi erkeğin maaşı sorulur da kadınınki konuşulmaz. Evin bütün masrafını o karşılasa bile, söylenen yalnızca, “Aman, onun kazandığı ne olacak ki! Ancak kendi giyim kuşamına yetiyordur canım”dan öteye geçmez. Onun kazandığı “karı parası”dır. Aşağılık bir paradır. Karı parasıyla geçinmek bir erkek için züldür. Erkekliği bozar.

Kadın başka ve kadının adı aşk ya, evleninceye kadardır bu. Karısına aşk şiirleri yazan kaç şair var Allah aşkına? Sonraki yılları diyorum. Cicim ayları geçtikten sonra... Durmuş oturmuş bir evlilikten sonra… Kadın “başka” olmaktan çıkmıştır çünkü. Kendisi de usanmıştır sürekli cici görünmekten. O zamana dek gizlediği tırnağını, pençesini saklama gereğini duymaz artık. Hem o kendisini gizlemeye gerek görmez hem de erkeği yıllar içinde çözmüştür onu. “Başka”lık bitince gizem de kalmamıştır. O zaman ne olur? İlgi, henüz “başka”lığını yitirmemiş kadınlara kayar. Başka olan, yabancı, bilinmeyen, henüz çözülememiş bulunan, salt güzellik olduğu sanılan, kendisini (zorunlu olarak) öyle göstermekte olan… Olsa olsa o kadının ADI AŞK’tır. Şaka değil, şairliğini beslemek üzere karısından çapkınlık izni isteyen erkekler bilirim. “Başka”lık arttıkça gizem, çekicilik artar çünkü. “Başka” olanların “adı aşk”tır ne de olsa; başka olmayanlar evde, gündelik yaşamın aksamadan akmasını sağlamakla yükümlü, uğraşmakta.

“Nitelik yönünden alışılmışın dışında bir üstünlüğü olan” diye bir anlamı daha bulunduğunu söylemiş miydim “başka” sözcüğünün? Bu da düşünülürse şairlerimizin neden sık sık yabancı adlar taşıyan (demek ki bizden ve sıradan olmayan, değişik, farklı, “başka”) kadınlara şiirler döşendikleri daha kolay anlaşılmaz mı?

Hadi Özdemir Asaf, âşık olduğu kadına (şiirde de söylediği gibi) adını gizlemek için Kral Latinus’un kızı Lavinia’nın adını vermiştir; peki ya öteki şairler? Edebiyatımızda yabancı kadın adı taşıyan ne çok şiir var. Bir dönem Parisli kadınlar cirit atmadılar mı Türk şiirinde? Ben yalnız Attilâ İlhan‘ı anımsatayım; ötekileri şiir sevenler bulsun.  

yağmurda çıkıp geleceksin hannelise
yağmur gözlerinden çıkıp gelecek
bir öğle sonu paris'te hannelise
bir kahvede grands boulevards türküsünü çalacaklar

diye Paris’teyken Hannelise ile buluşmayı tasarlayan Attilâ İlhan, Türkiye’deyken de başını göğsüne dayamak için,

maria missakian adında biri
gelse göğsüne kapansam

diye Paris’te yaşayan Ermeni sevgilisi Maria Missakian’ı bekler. O Attila İlhan değil mi “Ne kadınlar sevdim zaten yoktular” diyen. Kadın - erkek hepimiz bayıldık bu dizeye. Oysa olmayan kadınları sevmek, var olanlara hakaret sayılmaz mı?

Toparlayayım: Adının aşk olması için kadının, bildiğimiz kadınlardan olmaması, az ya da çok, “başka” olması gerekir. Ayrıca hiç var olmaması da tercih nedenidir.

 
sayfa başına dön
 

ROMANIN YILDIZ FALI

Aklın egemen olacağı, bilimin sözünü geçireceği bir çağa girmeyi beklerken ilk on yılını devirdiğimiz yirmi birinci yüzyılın bizi akıl dışılığın, bilim dışılığın içine çektiğini, dinin (Hıristiyanlık ve İslamlık, ikisi için de aynı oranda geçerli) sorgulamadan inanan, iman gücüyle davranan egemenliğine boyun eğmek zorunda kalınan günlere doğru sürüklemekte olduğunu gören herhangi bir insanın yaşadığı düş kırıklıkları içindeyken romanın geleceğini tahmin etmeye kalkışmak bilicilikse bile çok da yıkıcı sonuçlar doğurmayacak olsa gerek. Hem durmaksızın Tarot falları açılır, kahve fallarına bakılırken, en kişisel bilgilere ulaşılabilecekmiş gibi, ilk sorulardan biri olarak insanların burcu sorulur, evlenme kararları bile burçların uyuşup uyuşmadığına bakılarak alınırken ben niye romanın falına bakmayayım?

Şimdi roman kardeş, falın aydınlık. Önce bunu söyleyeyim. Kimileri yakın zamanda öleceğini, biteceğini, ortadan kalkacağını söylüyorlarsa da ben falında bir yok oluş, bitiş görmüyorum. Yaşamın eskisi gibi, kâğıtlar üzerinde, karton kapaklar arasında sürecek. Hatta bu yaşamına yeni varoluş biçimleri eklenecek. Falında diskler, tabletler, ekranlar görüyorum. İstikbalin elektronik ışıklarla pırıl pırıl aydınlık. Daha da fazlası var. Kâğıtlı yaşamında olmayan şeyler katılabilir elektronik yaşamına. İki vakte kadar mı desem, üç vakte kadar mı desem seslerin katılacağını görüyorum. Çok kısmetlisin. Müziğe önünde diz çöktürüyorsun. Senin arkanda, sana eşlik eden müzikler var. Bunlar yerini yavaş yavaş senin dediğini yerine getiren seslere bırakacak. Sen, “Yağmur başladı” demişsen, gök gürültülü bir yağmur sesi, “Rüzgâr hızını artırıyordu” diyorsan rüzgâr uğultusu yükselecek. Savaş anlatıyorsan “Ta ta ta ta ta” diye makineli tüfeklerin, kalaşnikofların sesi; bir aşk sahnesini görünür kılmaya çalışıyorsan kuşların cıvıltısı, ağustos böceklerinin cırıltısı duyulacak.

Dur dur, şurada bulut gibi, duman gibi bir karaltı görüyorum. O ne biliyor musun? O da koku. Yakın zamanda değil; ama uzun vadede o da olacak. Seni eline alan, açtığı elektronik sayfada anlattığın çiçeğin, yemeğin, bebeğin kokusunu duyacak. İşte böyle. Falın çok güzel; geleceğin aydınlık.

İçeriğin mi? İçeriğinde ne tür değişiklikler olacağını öğrenmek istiyorsun. O tümüyle senin tutumuna bağlı. Atalarına musallat olan Evropiyum yıldızının etkisinden kurtulamazsan bu yıldız seni istediği gibi yönlendirmeye devam edecek. Üzerinde bir çekim etkisi yaratarak kendini ona beğendirmeye çalışmanı sağlayacak. Evropiyum’un etkisine girdikçe geçmişini, dilini, kültürünü daha çok küçümseyeceksin; bu da senin çıkmazın olacak. Üzerindeki daha güçlü etki ise Amerikanyum Takım Yıldızından gelmekte. Seni kendi çevresinde dönmeye zorluyor. Benden söylemesi, o etkiye kapılırsan özünden uzaklaşır, kendi evinden dışlanırsın.

Hane içinde de kimi zaman gözünü para bürüyor. Paraya tapınanlar, her yolu kullanarak, o an için kendilerini aydınlatacak bir ampul yakmayı başarırlar; ama unutma, hiçbir ampul, sonsuza dek ışık vermez. İyisi mi sen ışığını özünden yarat. Özünden yarat ki edebiyata ebediyet kazandırabilesin.

Bu kadar fantezi yeter. Roman âlemine ilk bakıldığında medyanın parlattığı yıldızlar göz aldığı için önce onlar görünüyor; ama iyi ki romanımız onların yazdıklarından ibaret değil. Çok iyi romancılarımız var. Onlara bakıldığında da romanın sonsuza dek yaşayacağı umudu yeşeriyor insanın içinde.

Türk edebiyatının romana geç başladığı söylenir hep. Geç başlamasından daha önemli olan, bir çeşit aşağılık kompleksi içinde, ezik ve yenik başlamasıdır. Edebiyatımız ve edebiyatçılarımız, romanın doğmasını gerektiren toplumsal ve kültürel oluşumların hiçbirinden geçmeden romana yöneldi. Kendisini basit bir taklitçi konumunda görmenin verdiği öfkeyle dönüp o zamana dek emek verdiği edebiyatı aşağıladı; Namık Kemal’in Karagöz ve Ortaoyununu “rezaletler mektebi” diye nitelemesi; Divan edebiyatını “Hıristiyan mevtaları gibi güzel giyinmiş bir cenaze”ye benzetmesi ilk romancılarımızın kendi kültürleri ile aralarına giren mesafeyi anlamaya yeter.

Romanın “şimdi”sine baktığımızda, gecikmişliğin ezikliğiyle kendi kültürünü küçümseyen bakışın değişik boyutlarda hâlâ sürdüğünü söylemek olanaklı. Hâlâ amaç, büyük harfle başlayan “Batı”ya (Neresiyse o batı?) kendini beğendirmek. Hakkında en olumlu sözler söylenmiş yazarlarımız bile Türkiye’de, Türkçe yayımlanmış romanlarının arka kapaklarına batılı gazetelerde yer almış övgü sözlerini almayı yeğlemekteler.

Bugün edebiyatımızın amiral gemisi roman gibi görünüyor. Bunu yılda 600’e yakın (2010’da 570 roman yayımlanmış) romanın yayımlanmasına bakarak söylemiyorum. Konuşmalar, tartışmalar daha çok romanın çevresinde dönüyor. Gerçi çok satılan ve çok okunan (bu ikisinin farklı olduğunu biliyoruz) romanların yanı sıra ikinci basımı yapılmayan romanlar da var. Ancak medyanın ilgisi, şiire ya da öyküye değil, romana odaklanınca romanı edebiyatın ilk sırasına yerleştiriyor. Roman okurunu bugün neredeyse bütünüyle medya yönlendirmekte. Kimi yazarlarımızın, daha romanı yayımlanmadan her TV kanalında görünmeye başlaması, ana haber bültenlerinde konuk edilmesi o yazarı önemli kılarken bunu yapma şansı yakalayamamış olanları kendiliğinden başarısız konumuna indiriyor. Onların artık medyanın yönlendirmesine kapılmayan has okurun ilgisini beklemekten başka çareleri yok.

Söylemek bile gerekmez; bir romanın çok satılması, onun nitelikli olduğunu göstermez; ama niteliksiz olduğunu da göstermez. Çok satılan romanlar içinde kuşkusuz çok nitelikli romanlar var; ancak piyasanın kuralları, pazarlama yöntemleri işin içine girdiği zaman, reklamını yapamayan romanın okunma şansı azalmakta, okunmayan romanın ne olduğu, neyi nasıl anlattığıyla ilgili hiçbir yargı oluşmadığı için o roman yok sayılmakta. Çok haksız bir rekabet ortamı… Bu durumda elbette geleceğin romanını belirlemede çok satılan romanın şansı çok daha yüksek olacak. Yalnız okurun değil, genç romancı adaylarının da herkesin yönlendirildiği kitapları okuduğunu varsayarsak romanın işte o okudukları gibi yazılması gerektiği kanısına varmaları kaçınılmaz. Demek ki nitelikli romanlar yazılıyor olsa da romanın geleceğini belirlemede onların etkisi ilk sırada değil.

Çok satış = başarı değerlendirmelerinin bir “çoğaltma” doğuracağı da açık. Bu da romanların belli konularda yoğunlaşmasına yol açmakta. Sözgelimi, köyü, denizi, toprağı, maden ocağını, ameleyi, işçiyi, yoksulu anlatan roman yazılmıyor; “terör” diye adlandırılan bir iç savaş romanda kendisine yer bulamıyor.

Dış pazara gözünü dikenler o pazarın isteklerini yerine getirme yolunda yarışmak zorundalar. Adına oryantalizm deyin, başka şey deyin, durum değişmez. Dış pazarın hoşuna gidecek olan, ya Türkiye’nin Ortadoğulu kimliğinden gelen mistik, yarı mistik konulardır ya da Türkiye resmi siyasetinin ambargo koyduğu Kürt meselesi ile Ermeni meselesidir. Aslında siyasi İslam’ı kötüleyen romanın da dış pazarda alıcı bulacağı kesin. Birçok yerli romancının batıya açılan kapıyı bu türde romanlarla zorlaması da beklenebilir; ancak içeride yükselen İslami dalga tarafından aforoz edilme tehlikesini anlaşılan, pek kimse göze alamıyor.

Romanın geleceğini belirleyen “piyasa” olunca, piyasanın istekleri de hem romanı hem de romancıyı belirliyor. Çabuk okunan, hazım sıkıntısı yaratmayan, yüzeysel romanlar bugün daha çok alıcı buluyorsa bu, yarın satış şansı yüksek olmayan konularda pek kalem oynatılmayacağı anlamına gelebilir. Roman kişilerinin genç ve yakışıklı / güzel olmalarının yerini bugün yazarların genç ve yakışıklı / güzel olması almışsa, daha bugünden romancı, romanın önüne geçmişse, gelecekte yazarın fiziksel görünümünü daha da önem kazanacak demektir.

Türk edebiyatı, romanda kendini kanıtlamıştır kanıtlamasına; ancak bugün yerli sinemanın ulaştığı başarı çizgisinin romanda yakalanabildiğini söylemek zor. Sinemada karşımıza çıkmayan dil engelinin edebiyatta nasıl aşılacağı bir türlü bulunamıyor. Bu engeli, Türkçeyi bir dünya dili yaparak aşmak yerine, Türk romanını İngilizce yazarak aşmaya çalışmak gibi bir yol açıldı ki bu, çok tehlikeli. Edebiyatın kimliğini, aidiyetini belirleyen tek ölçüt dildir. Bir roman hangi dilde yazılmışsa o dilin malıdır. Demek ki İngilizce yazarak Türk romanını geliştirmek söz konusu bile edilemez.

Sonuç olarak romanın falında görünen şudur: Başkalarının hoşuna gidecek konuları arayıp bulduğunda değil, özgünlüğe kendi özünden yola çıkıp ulaştığında, kendi insanına odaklanıp kendi toprağından beslendiğinde geleceğinin yıldızı parlak olacak; dünyada hak edilmiş bir üne, özgün bir sese sahip olmayı da ancak böyle başarabilecek.

 
sayfa başına dön
 

41 YAŞINDA ÖLÜNÜR MÜ HİÇ?

Biri çıkıp “Senin hiçbir zaman annen olmadı. Anımsadığını sandığın şeyler, çok eskiden gördüğün bir rüyadan ibaret” dese pek şaşırmam. O kadar uzak bir anı ki annem… Bir yoksunluk. Aslında onun yaşadığı bir yoksunluk; bize miras bıraktığı için kendimize ait sandığımız, özümüzle bütünleşmiş bir yoksunluk…

Mutlu zamanlarımda da yoktu annem, yardımına, desteğine gereksinme duyduğum zamanlarda da yoktu. Evlenirken annemden kopuyorum diye ağlaya ağlaya ayrıldığım bir evim olmadı bu yüzden. Ben anne olduğumda annelik desteğiyle sırtımı dayayabileceğim kimsem de olmadı. Yokluğu yoksunluğa dönüştü hep. Üstelik yalnız kalabalıklar içindeki törensel anlarda, düğünde, doğumda değil, en çok kendimle baş başa kaldığımda, çocuklarımın kucağına oturup masal dinleyecekleri bir anneanneleri olmadığını düşündüğümde. Ne zaman biri annesinden söz etse bir el yumruk olup boğazımı tıkarken başka bir el gözyaşlarımın musluğunu açtı durdu. Daha 20 yaşımdayken annem isyan edip yaşamımdan (ve yaşamdan) çekilince ancak bir annenin hem de hiç fark ettirmeden hafifletebileceği yükleri tek başıma taşımak zorunda kaldım. Yük taşımak belimi bükmedi de annesizlik, filize durmak üzereyken üzerine kaynar su dökülen çiçeğe döndürdü beni. Güneşe yönelip boy atarken gölgelere sığınır oldum.

Annesizliğime yanmak, ona değil, kendime acımak demek aslında ve bu, bencilce bir duygu. Ölen oydu, yaşayan benim. Çocuklarının evlendiğini, mutlu yuvalarında huzurla yaşadıklarını göremeyen oydu; düğünümde annem yok diye üzülen ben. Çocuklarım sımsıcak bir anneanne kucağının vereceği özgüveni tanımadan büyüdüler diye üzülürken annemin torun sevgisinin nasıl bir şey olduğunu hiç tatmadığını aklıma bile getirmiyordum. Kendime yanıyordum; aslında annem için değil, kendim için gözyaşı döküyordum. Belki de ona acımayı önlemek içindi; bir kahraman kılıfı biçmiştim ona; seçilmiş bir ölümle yaşamdan vazgeçmesini alkışlanacak bir olay gibi görmeye, kendime de öyle göstermeye çalıştım. Kahramanlara acınır mıydı hiç?

İnsan, aklını oynatmadan intihar etmez derler. Böyle diyenlere yıllarca karşı çıktım. Anneminkinin bilinçle seçilmiş bir ölüm olduğunu savundum. Aklını oynatmak ne demek? Kahramanlığı tartışılmazdı onun. Bir iğnesini kaybetmekten bile ödü kopan insanoğlunun suratına yaşamını gözden çıkararak unutulmaz bir tokat indirmişti. Kim yapabilirdi? Çıkış yolu bulamamanın çaresizliği içinde çırpınıp duruyordu insanlar. O bu durumun onur kırıcılığına katlanamamıştı. Her türlü olanaksızlığa karşın yaşamak için arsızca direnmektense ölümü seçmişti. Daha fazlasını çekmeye gücü kalmadığının farkındaysa insan ne yapardı? Sızlanıp durmanın işe yaramayacağının bilincindeyse? Ölüm, niye akıllıca verilmiş bir karar olmasındı? Boşanacak olsa “Birinciyle anlaşamadı; ikinciyle de mi anlaşamadı? O zaman adamlarda değil kabahat. Emine geçimsiz demek ki!” diyecekler diye ayrılma olasılığını kafasından sildiği için kendisine daha en başta başka çıkış yolu bırakmamıştı. Başkalarının diyeceklerini niye bu kadar önemsemişti diye sormaya gerek yok. Dünya küçüktü o zaman. Herkesin birbirini tanıdığı mahallelerde yaşamları evlerin içine hapsetme olasılığı yoktu. Mahalle büyük bir evdi; bağımsızmış gibi görünen haneler de o büyük evin irili ufaklı odaları. Bir odada ne olup bittiğini öteki odalardakiler bilirdi. Kan kusup kızılcık şerbeti içtim demeler hep o mahallelerden çıkmıştı. Kan değil, kızılcık şerbeti diye aldatsanız bile kustuğunuzu gizleyemezdiniz kimseden. İnsanların birbirinden bu kadar haberli olduğu yerde hakkınızda söyleneceklere kulak asmamak diye bir lüksünüz yoktu. Bunun için mi kendini öldürdü annem? Başkaları, hakkında hak etmediği şeyleri söyleyemesinler diye mi? Sanmıyorum; ama öyle olsa bile o mahallelerde ölümün yüceltilmediğini herkes gibi, annem de bilirdi. Ezilmektense ölümü seçti diye kimse annemi kahraman sayıp alkışlamazdı ki! Alkışlamadı da zaten. Bir tek ben… Ona toz konduramadığımdan. Suçlamaya kalkarsam ölümüne saygısızlık edeceğimi düşündüğüm için, bir tek ben… Ötekilerin, hakkında ne düşüneceklerini, ne söyleyeceklerini o kadar önemsediklerinin gözünde ruhunu şeytana satmış oldu annem. Ayıplamadılarsa da dosdoğru cehenneme gideceğine karar verdikleri için apaçık hayıflandılar onun adına.

Öğrenir öğrenmez hastaneye koşup gelen kardeşlerinden birinin ilk sözü, “Bunu da mı yaptı bize!” olmuştu. Annem ölerek onlara bir şey yapmış oluyordu. Onları rezil mi ediyordu? Şereflerini mi çiğniyordu? Namuslarına dil uzatılmasına mı neden oluyordu? Ne yapıyordu? Bir başkasına zarar vermek için ölünür müydü? Yakın ve uzak akrabalarına ceza vermek için mi intihar etmişti annem?

Belki de intihar kararı, yokluğuyla birilerini cezalandırmak için alınır. Annem de birilerini cezalandırmak istemiş olamaz mı? Belki de vardı bilinçaltında böyle bir istek. Vardıysa da kardeşleri, annesi, çocukları değildi cezalandırmak istedikleri. Bundan eminim. Onun en çok cezalandırmak isteyeceği kocaları olabilirdi. İlk kocası (ki babamdı) ve ikincisi. Boşanmasının yakışık almayacağını düşündüğü için kendisini mahkûm ettiği çekilmez, aşılmaz, kangrene dönmüş evliliğinin tek sorumlusu olan adamı, ikinci eşini cezalandırmak istemiş olabilirdi. Mademki boşanma yolu kapalıydı o zaman tek kaçış yoluna başvurmaktan başka çare bulamamıştı belki de. Peki, ya babam? Çektirdiği bütün acılara karşın ona laf söyletmemesinden bilirdim babamı hâlâ sevdiğini. Çocuklarının biri altı (o bendim) öteki dört yaşındayken başka birine sevdalandığından mı, artık nedense annemi “formalite icabı” (?!) bir boşanmaya razı edip giden adama annem, yirmi yıl sonra bile hâlâ âşıktı. Kendisini yeniden evleneceğine söz vererek kandıran ve sözünü tutmayan adamdan öç almak istemiş olabilirdi. Gerçi başka bir yaşam kurmuştu o adam kendisine. Hatta annemden sonraki ilk denemesinde başarılı olamamış, üçüncü evliliğini yapmıştı. Yine de aradaki adı konmamış bağlar kopmuyordu kolay kolay. Son olarak ondan gelen mektup… Babamdan yaşamı boyunca bir özür bekleyen annem acaba nasıl açmıştı o mektubu? Sonunda pişmanlık dolu o özür mektubunun geldiğini mi düşünmüştü? Özlemini çektiği sevgi sözcükleriyle karşılaşacağını da ummuş mudur? Bu olasılıklar aklına geldiyse heyecanlanmış mıdır? Elleri titreyerek mi almıştır zarfı, yırtarak mı açmıştır? Beklentisinin tam tersiyle karşılaşınca ne yapmıştır? Çaresizlik mektup şekline girip nasıl şamarı indirir insanın yüzüne? Bunu mu yaşamıştır? İlk anda mı daha çok duymuştur çaresizliğinin acısını; daha sonra, boşa ve doluya koymayı deneyip dolduramayıp aldıramayınca mı?

Beni kendisinin okuttuğunu; ama evlenme işime artık pek karışmayacağını, bunu da annemin düşünmesi gerektiğini söylüyordu babam o mektupta; ayrıca bunu kendisine ait olmayan sözcüklerle söylüyordu. Ben fark etmişsem annem de etmiştir. Babamın ağzına yakışmayan o sözlerin kaynağını keşfetmekte hiç zorlanmamıştım. Üstelik benim için söyleniyordu; anneme seslenilirken “Kızın becerik çıktı” deniyordu. Babam bunu demezdi; bu sözcüklerle hiç demezdi. Ne daha önce “becerik” sözcüğünü kullandığını duymuştum ne de daha sonra duydum. Bu, İzmirli üçüncü eşinin özel sözcüklerinden biriydi. Beni, İzmir’deki o üvey anneli eve dönmekten kurtaracak evlilik olasılığına dört elle sarılmış olmamı kendisi böyle anlamıştı demek. Babama da mektubu sözcük sözcük o yazdırmıştı. Yine de hatalı olan babamdı. Dinlemeseydi. Çocukları hakkındaki kararları kendi başına verseydi. Yeni karısına danışmasaydı. Onun sözcükleriyle yazmasaydı o mektubu. Ama içten içe babamın (bütün erkekler gibi, desem çok mu haksızlık olur?) bir kadının (annesi, ablası, eşi…) güdümüne girmekten gocunmadığını, bunu sadakat, vefa gibi duygularla karıştırdığını bildiğim için, yalnız babama kızmamın haksızlık olduğunu da kısa sürede kavradım. Üvey annem, annemin ölümünden sonra 44 yıl daha yaşadı. Bu süre içinde o “mahut” mektupta onun payının ne olduğunu bildiğimi bir kez bile yüzüne vurmadım, ama annemi tümden yitirişimin sorumlularından biri olduğunu da hiç unutmadım.

İlkokula anneannemin evinde başladım. Demek yaşamımın ilk altı yılı anneli babalı geçmiş ve ne acıdır ki o ilk altı yıla, annemle babamın bir arada oldukları zamana ilişkin tek bir fotoğraf yok zihnimde. Annemle ilgili en eski görüntü, komşulara elbiseler, etekler, bluzlar diktiği, ayaklı dikiş makinesinin başındaki hali. Daha sonra dikişe heveslenip parmağıma iğnesini batırdığım o dikiş makinesini babam, annemi boşanmaya ikna etmek için, yeniden evleneceklerine güvence olarak almıştı. Babama bir yıl evlenmeme cezası vermiş hâkim. (Var mı şimdi de öyle bir ceza?) Cezası biter bitmez evlendi babam, anneme dönmedi. O ilk evlilik de boşanmayla bitti; ama annem aldatıldığını bu arada anlamış olmalı, babamın yeni eşinden de ayrılmak üzere olduğunu duyar duymaz tam da o günlerde onunla evlenmek isteyen kişinin teklifini kabul etti ve alelacele evlendi. Gurur savaşları… Babam annemin bu evlilikle kendisine ne söylediğini eminim anlamıştır.

İkinci evliliğine kadar olan üç yılı anneannemin evinde birlikte geçirdik. Annemle geçirdiğim tek zaman dilimi de bu üç yıldır işte. Ondan sonrakiler, yaz tatillerindeki görüşmelerle sınırlı kaldı. O üç yıl bile kesintili. Babam çok kısa süren ikinci evliliğini yaptığında kardeşimle beni yanına almıştı. O evde ne kadar kaldık bilmiyorum. Sonra tekrar anneannemin evine döndük. Babamın üçüncü eşi İzmirli olunca Ayvalık’ta rahat edemedi. Nasıl olsa devlet memuruydu babam, tayinini İzmir’e aldırabilirdi. Aldırdı da. Ben liseyi İzmir’de bitirdim. Üniversite için İstanbul’a gittim. Eğitim yaşamım boyunca mektuplaştık annemle. Hiçbir derdini söylemeyen, hep “Biz çok iyiyiz, bizi merak etme” diyen mektuplardı bunlar. Böyle olduklarını bildiğim halde, o mektupların hiçbirine dokunamıyorum. Hâlâ.

O son gününü hiç unutmadım. Yaz sonuydu. Üniversitedeki ikinci yılımın yazı. Anneannemin evindeydim yine. Rüyamda annemi gördüğümü sandım önce; nereden aklıma geldiğini anlamadım; ama o sabah gözümü tavanın tahtalarına dikip “Ya annem ölürse…” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Meğer o sabah erkenden annem gelmiş. Bana ördüğü kazağın son parçasını getirmiş. Mutfakta oturup anneannemle dertleşmişler. Çok ağlamış annem. Ben uykuyla uyanıklık arasındaki o kaygan zamanda annemin ağlamasını duymuş olmalıyım. Yoksa niye durup dururken annemin ölümünü düşüneyim? Haberi alır almaz teyzemle birlikte ben götürdüm onu hastaneye. Ama bir tatil günüydü. 30 Ağustostu o gün. Hastane boştu. Doktorun evinden gelmesi beklendi. Doktor geldiğinde ise artık çok geçti.

Birlikte hiç fotoğrafımız yok annemle. Ancak törensel toplantılarda fotoğrafçı çağrılıp ya da özel günlerde dükkâna gidilip fotoğraf çektirilen o yıllardan annemin de bulunduğu birkaç siyah beyaz fotoğraf kaldı yalnızca. Babamla çektirdikleri nikâh fotoğrafı, kardeşleriyle çekilmiş birkaç fotoğraf… Hepsi bu!

Ses? Çok tuhaf! Annemden bir ses kalmışsa Georges Bizet aracılığıyla kaldı. Bizet bunu ne kadar bilmiyorsa annem de o kadar bilmiyordu aslında. Bize öğrettiği “Yoldan geçen tunç yüzlü askerler” şarkısı, meğer Georges Bizet’nin 2 numaralı L’Arlesienne Suitiymiş. Yıllar sonra öğrendiğimde ilkokul mezunu annemin Bizet’nin melodisini biliyor olması çok şaşırtmıştı beni. Oysa daha sonraki pop müzik uyarlamalarında “aranjman” adını alacak olan Türkçe söz uydurma modası, o yıllarda ünlü Batı müziği klasiklerine yapılıyormuş demek ki. 

Kırk küsur yıl, en büyük, en derin yaraların bile kabuk tutmasına yeter diyordum. Artık kanamaz sanıyordum. O umutla bunları anlatmaya cesaret buldum. Yanılmışım. Yetmezmiş. Anıları deştikçe kabuk sandığım şey yırtıldı, yeniden kanamaya başladı o eski yara. Belki de hiçbir zaman kabuk tutmamıştı. Belki de kimi yaralar asla kabuk tutmaz, hep kanar. İçten içe, hep kanar.

 
sayfa başına dön
 

MAVİ PORSELEN KÂSE

Çıtır çıtır sesler çıkararak yanan bir odun sobası vardı. Zaman zaman okuduğum kitabı kapatıp hayallere daldığımda hep o ses eşlik ederdi bana. Bugün bile ne zaman o ilk kütüphanemi düşünsem bu sesi duyarım. Bir de bu çıtırtılarla yanan sobanın ne kadar yakınına sokulursam sokulayım bir türlü ısıtamadığım ayaklarım gelir aklıma. Tam anımsamıyorum; ama giydiğim her neyse bot mu, ayakkabı mı, çizme mi, büyük olasılıkla su alırdı. Islak çoraplarımın içindeki ayaklarım bu yüzden bir türlü ısınmazdı. Yine de üşümezdim ama. Sobanın zaman zaman tütmesi bile daha çok ısındığımız izlenimi uyandırırdı bizde. İki katlı, eski bir binanın ikinci katındaydı kütüphanemiz. Boyaları dökülmüş tahta kapısı, her gireni inleyerek haber verirdi içerdekilere. Her gelenle başlar, okunan kitaptan kaldırılır, gelenin kim olduğuna bakılır; sonra sessizce yeniden gömülünürdü kitaba. Birlikte gittiğim arkadaşlarım ödevlerini orada yaparlardı. Bense ödev yapmak için gitmezdim oraya. Ödevlerimi, gaz lambasının soluk ışığı altında da olsa evde yapabilirdim; oysa bu çocuk nefesi ve odun isi kokan kütüphanedeki kitapların hiçbiri evde yoktu.

İlkokulu ve ortaokulu anneannemin yanında okudum. Başlarda kalabalık bir evdi. Anneannem, annem, teyzem, dayım, oğlan kardeşim. Sonra evlenen ayrıldı gitti evden, her gidenle biraz daha yalnızlaştık. Yoksulduk; ama şairin dediği gibi, boyuna da yoksulluk sözü edilmez ki! Mahallede elektriği ve suyu olmayan tek ev bizimkiydi.  Bu durumda kitaplığımın olmadığını söylememe gerek var mı? Yoksulluğu da o kadar dert etmezdik doğrusu. Kendimizi karşılaştırabileceğimiz yalnız mahallemizin insanlarıydı. Onların durumu da o kadar parlak sayılmazdı. Televizyonun (bizim için) henüz icat edilmediği, buzdolabının sadece zengin evlerine girdiği, teldolaplı mutfakların zamanından söz ediyorum. Radyolu ev de azdı. Evinde radyosu olan, güzel bir şarkı ya da türkü duyduğunda radyoyu son sesine kadar açarak mahalleye yayın yapmayı bir çeşit kamu görevi sayardı. Telefonu olan da bütün mahallenin telefon gereksinmesini karşılamak zorundaydı. Kapaklı çinko tabaklarla evlerden evlere yemeklerin taşındığı, herkesin her şeyini herkesin bildiği, aynı evdeymişçesine, neredeyse ortaklaşa bir yaşamın sürdürüldüğü bir dönemdi.

İlk okuduğum kitap olarak Pol ve Virjini’yi anımsıyorum. Kapağı bile hâlâ aklımda. Bir yamaca yaslanmış, golf pantolon türü, diz altında biten bir pantolon giymiş Pol ve fırfırlı eteği, şapkasının altından sarkan lüle lüle saçlarıyla Virjini. Anneannemin evinde, zemin hizasında, farelerin cirit attığı bir dolapta bulmuştum o kitabı. Sürünerek girdiğim; ama yine sürünerek de olsa içinde dolaşabildiğim bir dolaptı. Nemden kabarmış kitabın uçlarını fareler kemirmişti; ama yazıları rahat okunabiliyordu.

Kütüphanede okuduğum kitaplar arasında beni en çok etkileyen ise Küçük Kadınlar’dı. Louisa May Alcott’un romanı... Sonraki yıllarda yeniden okumadım kitabı. O kız kardeşlerden biri yazar olmak mı istiyordu acaba? Kütüphane dönüşü eve geldiğimde kendimi yazar olarak hayal etmemin bir nedeni olsa gerek. Evet ya! “Yazar olmaya nasıl karar verdiniz? İlk ne zaman yazar olmayı düşündünüz? Yazar olma düşüncesi ne zaman aklınıza geldi?” gibi sorularla ne çok karşılaştım şimdiye kadar. Her seferinde de öylece düşündüm kaldım. Bir türlü çıkaramadım. Yazar olmaya ne zaman, nerde, nasıl karar verdiğimi bir türlü bulamadım. “Bilmiyorum. Kestiremiyorum. Herhalde öğretmenlerimin etkisi olmuştur” gibi yanıtlar verdim şimdiye dek. Oysa şu anda biliyorum. Nasıl oldu da şimdiye kadar anımsamadım? Küçük Kadınlar’dı. Bende yazar olma isteği uyandıran, kendimi yazar olarak hayal ettiren kitap oydu. Bu ilginç işte! İlk kütüphanemi anlatmaya çalışırken kendi hayatımla ilgili bir ipucuna rastladım.

“Mavi, çiçekli bir porselen kâse”… Benim yazarlık hayallerimle birlikte böyle bir imge canlandı kafamda. Küçük Kadınlar’da mı geçiyordu acaba? Yok, hayır. Bunu yazdığımı hatırlıyorum. Yazar olma hevesiyle eve geldiğimde karaladığım öykücüklerden birinde geçiyordu. İnsan belleği ne tuhaf. Yakaladığım ipucunu çekiştirdikçe başka şeyler anımsıyorum. “Mavi porselen bir kâse” (vazo muydu yoksa? Mavi ve porselen sözcükleri net olarak aklımda; ama gerisi biraz bulandı şimdi) diye yazdıktan sonra öyle bir nesneyi o zamana dek hiç görmemiş olduğumu düşünmüştüm. İşte bu da canlandı kafamda şimdi. Anneannemin evinde sağa sola bakındığımı ve öyle bir kâsenin nasıl bir şey olacağını hayal etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Çok tuhaf! Yazmaya başladığım ilk anı buldum. Evet, işte o andı. Belki de ilk yazdığım sözcüklerdi “mavi porselen kâse” sözcükleri. Ve beni yazma konusunda isteklendiren, ilk kez kalemi elime almamı sağlayan, esin kaynağım Küçük Kadınlar romanıydı. İnsan yıllar sonra kendi hayatından, tümüyle unuttuğu bir şeyi anımsar mı? Ben yazarlığımın çekirdeğini buldum.

Çok teşekkür ederim. İyi ki benden hayatıma giren kütüphanelerle ilgili bir yazı istendi. Mavi porselen kâsemi buldum. O kâsede kılcal köklerim oluşmuş meğer, yazarlığım o kâsede filizlenmeye başlamış. Bu yazının başlığı da yazarlığımın başladığı o kâse olmalı artık, mavi porselen kâse.

 
sayfa başına dön
 
BABAM MEMURDU, ANNEANNEM İSE İNATÇI

Bu yaşımdan geriye bakıyorum da çocukluğum, Türkiye’nin durumu gibiymiş: Hep iki arada. Ne doğulu ne batılı; ne zengin ne yoksul ya da hem doğulu hem batılı; hem zengin hem yoksul.

Annemle babamın bir arada, aynı evde, aynı ortamda bulundukları zamanı hiç anımsamıyorum. Bu, yedi yaşımdan öncesini anımsamıyorum demek. Okula anneannemin yanında başladım. Anneannem Midilli mübadiliydi; ama Anadolu kültürünün eksiksiz bir temsilcisiydi. Evinde yer sofrasında yemek yenir, yer yatağında uyunurdu. Gaz lambasından başka aydınlatma aracı, kovalarla taşımaktan başka suya kavuşma çaresi yoktu. Babaannem de mübadildi; ama o Girit’ten gelmişti. Evinde yemek, masada yenirdi; herkes kendi odasında, karyolasında uyurdu. Anneannem Anadolu Türkçesinin ağızlarda kalmış çok özel sözcüklerini kullanırdı; babaannem hiç Türkçe bilmez, Rumca konuşurdu. Evinde elektrik de vardı su da. Radyosu, gramofonu, evine her gün gelen gazetesi, moda dergileri... Anneannemin ise okuma yazması bile yoktu. Siyah krepdamur bir örtüyle yaz kış başını örterdi. Hiç genç olmamışçasına yaşlıydı, hep yaşlıydı. Yalnızca gerekli olduğu zamanlarda konuşurdu; gülmeyi neredeyse ayıp sayardı. Babaannem evin içinde bile yüksek topuklu ayakkabılarla dolaşır; açık yakalı kolsuz elbiseler giyerdi. Aynı günün sabahında anneannemin gönderdiği Kuran kursuna gidip dua ezberlediğim; akşamında babaannemin evinde halamdan dans öğrendiğim çok olurdu.

Babam memurdu. Memur, o zamanlar, sırtını devlete dayamış, geliri güvence altında, rahatı yerinde kişi demekti. Dünya, İkinci Paylaşım Savaşının acılarını yeni yeni gidermeye çalışıyordu. Ekmeğin karneyle verildiği dönemlere yetişmedimse de somutlaşmış bir yoksulluğu pekâlâ yaşadım. Anneannem dul ve yoksul bir kadındı. Babam her cumartesi bir file doldurur; bakkalın çırağıyla gönderirdi. Anneannem, “Git ona de ki…” diye bir dolu söylenerek çocuğu elindeki fileyle gerisin geri yollardı. Onun evde olmadığı zamanlar kollanarak gönderilen fileden çıkan un, yağ, şeker, çay, baklagiller, sebze, meyve, çektiğimiz geçim sıkıntısını elbette hafifletirdi; ama beni, fileyi ondan habersiz kabul ettiğim için anneannemden azar yemekten, sebze ve meyveleri öfkeyle sağa sola fırlatılmaktan kurtaramazdı.

Anneannemin babama olan öfkesi ve ondan gelen hiçbir şeyi kabul etmeme inadı yüzünden çok yoksulluk çektim. Bu bakımdan da Türkiye gibiydim. Aslında yoksul değildim; ama yoksulluk çekiyordum.

 
sayfa başına dön
 
SÜSLÜ, GÜZEL, KÜÇÜK KULÜBELER

“Hikâyeciliğimizin bugün sanat dergilerimizde romancılığımızdan çok sözü ediliyor. Hikâyeye verdiğimiz bu aşırı önem bir yabancıyı şaşırtabilir. Ama bizi şaşırtmıyor. Çünkü -gerçek sanat değeri taşıyan eserler çerçevesi içinde- romandan çok hikâye kitabı basıldığını, üstelik genç yazarlardan en değerlilerinin hikâyede karar kılmış göründüklerini biliyoruz.”

Yaşar Nabi’nin, “Hikâyeciliğimizin Bugünkü Durumu”(*) adlı yazısından bu satırlar. Sait Faik’in ölümünün üzerinden tam üç yıl geçmiş; ama öyle anlaşılıyor ki Sait Faik’in estirdiği rüzgâr hâlâ çok etkili ve yetenekli genç yazarlar öyküden başlarını çevirip romanla ilgilenmemekteler. Alıntıdan anlaşılmıyor; ancak Yaşar Nabi, hoşnut değil bu durumdan ve hoşnut olmak bir yana, tam da bu durumdan duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor; hatta ilgiyi roman yönüne çevirebilmek için “hikâyeyi boykot etmek”ten söz ediyor: “Edebiyatın temel taşı olan romanı bu kadar hor görerek büyük anıtlar yerine –ne kadar süslü ve güzel olsalar da- küçük kulübelerle yetinmemize şaşmamak elden gelmiyor. Gerçek sanat kabiliyetlerini romana doğru sürmek için bir müddet hikâyeyi boykot etmemizin faydasız olup olmayacağını da düşünüyor insan.”

Bugün ne dergilerimizde romandan çok, öykü konuşulmakta ne öyküye verilen önem söz konusu ne de öyküde karar kılmış genç yazarlarımız var. Başka bir deyişle, Yaşar Nabi’nin saptadığı durumun tam tersini yaşamaktayız bugün. İlgi, öyküye yönelik değil. Genç yeteneklerimiz, romandan başlıyorlar işe; üne, roman kapısından geçildiğinde daha kolay ulaşılabileceğinin farkındalar; öyküyle uğraşmayı gereksiz, belki de anlamsız bulmaktalar. İyi bir eğitmen olarak bile, öyküyü çok fazla benimsemiyorlar. Oysa, roman kadar büyük bir ün getirmez öykü; ama yazarının, kullandığı her sözcüğün hesabını verebilecek duruma gelmesini sağlar. Dilini, kalemini terbiye eder. Yazdıklarını, dergi sayfalarında başka ellerden çıkmış öykülerle yan yana görerek, kendi yerini bulmasını ve bu yeri sağlamlaştırmasını kolaylaştırır. Edebiyat alanına, dergilerde ısınarak usul usul girmesini ve birdenbire gelebilecek ünden şımarmamasını da sağlar.

Sait Faik, ilginin tümden öyküye dönmesi, romanın ihmal edilmesi ya da geri plana itilmesi için ne yapmış olabilir? Hiçbir şey. Yalnızca öyküsünü yazıyordu o; ama yazdığı, öyle bir öyküydü ki öteki yazarlara yarışma duygusu veriyor; onlar da Sait Faik’inkiler gibi öyküler yazmak için öykü alanında kümeleniyorlardı. Büyük edebiyatçılar böyledir. Varlıkları, yazıyor olmaları, ilgiyi onların bulunduğu yöne çekmeye; üstelik o alanda çıtayı yükseltmeye yeter. Onlar kendi ilerleyecekleri yolları açmakla kalmaz, arkalarından onlara yetişmek için koşan pek çok kişinin geçebileceği kadar da geniş ve sağlam tutarlar o yolu.

Öykü bahçelerini yeşerten Sait Faik soluğu kesileli elli yıl olmuş. Romandan yana dönen ilgi, görkemli yapılar, Yaşar Nabi’nin özlediği büyük anıtlar kurulmasını sağladı mı? Bilemem. Bildiğim, öykü kulübelerinin de güzel olduğu; hatta çoğu zaman, anıt olsun diye dikilmiş o hantal yapılardan daha güzel olduğu.

(*) Varlık, sayı: 454, 15 Mayıs 1957 (Varlık 60. Yıl Seçkisi, s: 98)

 
sayfa başına dön
 
PAPALİNA MI, AYVALIK TOSTU MU?

Son yıllarda Türkçe konferansları vermek için çağrıldığım hemen her yere gittim. Biraz yoruldum; ama bu sayede Türkiye’nin pek çok yerini görme şansına da ulaştım. Bu arada dehşetle fark ettiğim şey şu oldu: Nasıl insanlarımız, özellikle gençler, giyim kuşam, saç baş; hatta tavır ve davranış bakımından birbirilerine benziyorlarsa bütün şehirlerimiz de birbirine benzemeye başlamış. Büyük şehirlerimizin “Yeni Mahalle, Yeni Şehir...” gibi adlar taşıyan ya da taşımayan; ama yeni kurulmuş kimi semtleri var. “Yeni” sözcüğü, “iyi, güzel, modern, çağdaş, gelişmiş, ilerlemiş” anlamlarının tümünü birden kapsıyor diye algılandığından, kentin zenginleri ne yapıp edip oralarda evler edinmeye çalışmaktalar. Birörnek apartmanların, birörnek döşenmiş dairelerinde, birörnek bir yaşam sürdürebilmek için, eski kentin içindeki dededen babadan kalma ev, yok pahasına elden çıkarılarak, “yeni” bir yaşama kavuşuluyor. Eski kentin çevresinden başlayan, orada eskiden her ne varsa onları ezerek, öğüterek, yok ederek büyüyen alanlar yer alıyor bütün büyük kentlerde. Üstünden silindir gibi geçilip yok edilenler arasında narenciye bahçeleri, muz ağaçları, pamuk tarlaları, turfanda sebze yetiştirilen seralar, zeytinlikler, kim bilir daha neler var. İşin acıklı yanı, bütün bu yok edilenler, o kenti, o kent yapan şeyler aslında. Çukurova’nın bereketli topraklarında son yıllarda yalnız apartman yetişiyor. İzmir’in Narlıdere’sinde, Güzelbahçe’sinde ne nar kaldı, ne bahçe. Mandalinlikler, yapılan masrafı karşılamaz hale gelince arsa olarak yükleniciye devrediliyor. Oralarda da apartmanlar yükselecek.

Bu sonradan olma semtlerde, büyük olasılıkla Atatürk Caddesi, Mustafa Kemal Bulvarı adını taşıyan büyük bir cadde var ve bu caddenin iki yanına sıralanmış apartmanlar... Apartmanların altlarında ya da aralarında çeşitli adlarla açılmış alışveriş merkezleri... Çünkü alışveriş hem eğlence hem dinlence demek. O varsa yeşil alana bile gereksinme kalmıyor artk. Bu apartmanlar zevksizlik bakımından birbirileriyle yarış halindeler ve tümü inanılmayacak kadar kişiliksiz. Bu açıdan bakıldığında, diyelim Adana ile Denizli arasında, Bursa ile Gaziantep arasında pek büyük bir fark yok. Eşit ölçüde zevksiz ve kişiliksiz apartmanlar, aynı geniş caddeler, aynı yapay süslemeler... Oysa bu kentlerimizin her birinin ayrı ve özel bir tarihi, özel mutfağı, dokuması, oymacılığı, kakmacılığı, çeşitli el sanatları, ne bileyim, kendisini farklı ve özgün kılacak kırk çeşit özelliği var; ancak gelin görün ki bunların tümü ya ortadan kalkıyor, ya geri plana itiliyor; ortada kala kala şehrin gelişmişlik simgesi sayılan o koca koca apartmanlarla caddeler ve dükkânlar kalıyor.

Ayvalık’ı farklı kılan “şimdilik” işte bu. Büyük bir hızla yapaylaşan, deminden beri özelliklerini saydığım görüntüye çoktan kavuşmuş olan yerleri de var elbette. Olmaz mı? Eskiden dünyanın en güzel kumsallarından biri olan Sarmısaklı, üzerine kondurulan bu sözde modernlik simgesi apartmanlarla o kişiliksiz, kimliksiz yapıya çoktan büründü. Yüzellievler ve Armutçuk’tan sonra Ayvalık, yüz yıllık, yüz elli yıllık zeytin ağaçlarının sökülüp onların yerine kondurulan ve yılda on - on beş gün bile kalınmayan yazlıklarla Gömeç’e doğru ilerlemekte. Cunda ise Red Kit’teki Daltonlar gibi, büyükten küçüğe ya da tersi, küçükten büyüğe doğru sıralanmış villa(cık)larla doldu. Onlar da kişiliksiz. Bir sitenin içinde tümü birbirinin aynı olan evcikler. Gidip bir de Ayvalık’ın o dar sokaklarında dolaşın. Hiçbir ev, ötekine benzemez ve bundan bir karmaşa değil, bir uyum çıkar. Sakız tipi denen tek katlı evler de vardır aralarda; ama çoğu iki ya da üç katlıdır. Mutlaka birkaç basamakla çıkılan, geniş ve yüksek kapıları vardır bu evlerin. Kapıların yüksekliği birinci katın tavanını aşar, ikinci katın ortasını, bazen de sonunu bulur. Evin yapıldığı tarih, birçok kapının üzerine işlenmiştir. Pencerelerin önündeki tek kişilik balkonlar, sanki küçük çocuklar oturtulsun ve yalnız sokak değil, yaşam hakkında fikir edinsinler diyedir.

Teknoloji mi diyelim, çok uluslu şirlketler ya da açık adıyla emperyalizm mi diyelim, bizi birbirimize benzetmesi gibi, şehirlerimizi de birbirine benzettikçe farklı olan “özel” olmaya başladı. Ama bundan sonrası garip bir macera. En azından tatil yeri olarak düşünelen sahil kasabaları açısından. O farklı olana doğru bir akın başlıyor. O yer, başka yerlere benzemediği, kendine özgü yanları yaşatmayı başardığı, tam da bu nedenlerle tercih edildiği halde, orayı, kısacık yaz tatillerini geçirmek için yeğleyenler, orayı, tatilleri kadar kısa bir süre içinde, “bozulduğundan” dolayı artık ellerini eteklerini çektikleri eski tatil yerlerine benzetmek için ellerinden geleni yaparlar. Başarılı da olurlar. Çok kısa bir süre sonra o “özel” yer, artık, kendine özgü hiçbir özelliği kalmadığı için terk edilen eski yere döner. Çekirge sürüleri gibidir bu “özel yer” arayıcılar. Bodrum’u talan etmişler, bir zamanların rüya şehri Bodrum olmaktan çıkarmışlar; sonra tam da bu nedenle orayı terk etmişlerdir. TV dizilerinde Ayvalık’ın adı sıkça geçmeye başladığında içimi kaplayan tedirginliğin nedeni budur. Eyvah, o çekirge sürüleri şimdi de Ayvalık’a dadanırlarsa onlar ayaklarını çektiklerinde Ayvalık’tan eser kalmayabilir, korkusu.

Ayvalık’ın adının en çok “tost”uyla anılır olması da çok eğlenceli. Papalinadan radikaya, favadan istifnoya, turpotuna, hardala kadar, adı, Ayvalık’la birlikte anılacak yığınla yiyecek varken “tost”uyla ünlensin Ayvalık; akıl alır şey değil. O da pek güzeldir ve Ayvalık’tan başka yerde o kadar da iyi yapılamaz; ama bence Ayvalık’a tost için gelinecekse gelmeye değmez.

Ben en güzel, en akıllı, en becerikli kızı bile oğluna layık görmeyen oğlan anaları gibiyim Ayvalık konusunda. Şeytansofrası’ndaki günbatımı, dünyanın hiçbir yerinde yoktur bana sorarsanız. Ayvalık’ın denizi gibi deniz, adaları gibi ada, çamları gibi çam, zeytini gibi zeytin hiçbir yerde yoktur. O oğlan anaları gibi de kıskanırım Ayvalık’ı. Hiçbir yerle karşılaştırmam, karşılaştıramam. Çocukluğumdaydı o, başka sahil kasabalarının güzelliğinden söz edildiğinde, Ayvalık’ın oralardan çok daha güzel olduğunu haykırmak ister; oralara gidip de Ayvalık’a gelmeyenlere sinirlenirdim. Herkes görsün Ayvalık’ın güzelliğini, herkes Ayvalık’ı tanısın isterdim. Doğrusu şimdi Ayvalık’ı, değerini bilmeyecek, kendine özgü yapılanışına, kültürüne, yaşama biçimine saygı göstermeyecek insanlarla paylaşmaya hiç gönüllü değilim. Ayvalık’ı sıradanlaştırmayacak, başka yerlere benzetmeye kalkışmayacaklarsa gelsinler. Onları Ayvalık’a çeken özellikleri korumak ve yaşatmak için çaba göstereceklerse, Ayvalık’ı sevecek ve kollayacaklar; bozulmaması, kirlenmemesi için çırpınacaklar; Ayvalık’a kol kanat gereceklerse gelsinler. Yoksa birbirine benzeyen / benzetilen pek çok yer var; oralara gitsinler. Lütfen.

 
sayfa başına dön
 
TÜRKÇE ÇOK MU YOKSUL?

Ne ben üye olmak istemişimdir ne aralarındaki yazışmalara duyduğum özel bir merak vardır; ama internetteki kimi grupların yazışmalarından haberim olur. Geçenlerde böyle bir grupta Türkçe konusunun konuşulduğunu fark edince ilgilendim. Üniversiteli bir genç, okul işlerinde karşılaştığı sorunla ilgili bir mektup göndermiş. Türkçesi berbat. Türkçesinin perişanlığına sinirlenen grup üyeleri üniversiteli arkadaşlarını kınayan yanıtlar yazmışlar. Saldırı çok olunca kimileri de çocuğu savunmak zorunda kalmış. İşin ilginç yanı, kınayanların da Türkçeleri kötüydü, savunanların da. Kınanan çocuğa arka çıkanlardan birinin mektubu çok anlamlı geldi bana. Âdet olduğu üzere, o da mektubunun başına bir “önemli not” iliştirmiş, imla hatalarının dillere destan olduğunu, bunun cehaletten değil, hiperaktiflikten kaynaklandığını, yazdığını geriye dönüp okumaya tahammül edemediği için böyle olduğunu söylemiş, “Bu kusurumun uzerinde, durmayiniz lutfen:-)” dedikten sonra konuya girmiş:

3,5 yildir Amerika`da yasiyorum. Ilk gunden bugune kadar daima "kol kirilir yen icinde" oynadim ve "Turk" le alakali hic saldiriya, savunmaya dahi girmeyip, direkt taarruz ile cevap verdim.

Ancak; gecenelerde, birden "Dankk" etti ve bir "sir" (!) kesfettim. Ve bu dank`ligi, dangalaklik olarak kabul etmezseniz, sizlerle de paylasmak istiyorum:

Turkce aslinda son derecede kisir bir dil !

Bu yargıya nasıl vardığını da söylüyor:

Kutuphane`deki Ingilizce/ingilizce sozluge gozum ilisti. Bir de yaninda duran, "Fakir pazarci tezgahi" gibi siginmis, 2 parmak kalinligindaki Oz Turkce Sozlugune baktim...Baktim...Ve...Uzuldum acikcasi.

Sözün hangi noktaya bağlanacağı anlaşıldı aslında; ama üzüntünün nedenini de kendi ağzından alalım:

Yaniliyor (ve de atiyor) olabilirim , aklimda kaldigi kadari ile Turkce 80 bin kelimeden olusuyor ve gunluk sadece 200-330 kelime ile konusuyoruz (hangi kelimelerle konustugumuzu da hatirlatip, sinirinizi asabinizi bozmaya gerek yok?) Oysa Ingilizce`de bir milyon kelime var ve en az 100 kelime kullaniliyor gunluk diyaloglarda.

Üç buçuk yıldır aralarında yaşadığı Amerikalıların 1000 kelime ile konuştuğunu anlatmak istiyor aslında. Bir sıfırı eksik koymuş. Karşılaştırmayı da yanlış yapmış ayrıca. İngilizce sözlükle karşılaştırdığı Türkçe Sözlük değil, “Öz Türkçe Sözlük”müş. Yabancı dillerden gelmiş sözcüklere Türkçe karşılıklar öneren sözlük demek oluyor Öz Türkçe Sözlük. İngilizcede benzer bir sözlük yapılması söz konusu değil; ama yine de sormak istiyorum. Bir kez daha yineleyeyim: Gerekli olup olmadığını sorgulamıyorum; merak ediyorum: “Öz İngilizce Sözlük” yapılabilir mi? İngilizcenin yalnız kendisine ait, Latinceden ya da Yunancadan alınmamış sözcüğü var mıdır?

Mektubu yazan genç kızımız kendi keşfi gibi anlatıyor; ama “İngilizcede bu kadar sözcük var, bizde ise şu kadarcık.” yazıklanması çok genel bir yakınmadır aslında. Şimdiye dek, duymamış olan Türk’lerin de günün birinde duyacağı kesin. Peki, dünyanın öbür ucundaki yabancı bir ülkede o genç kızı kendi diline bile güven duyamaz durumda bırakmak acı değil mi? Bir dilin zenginliği, çok parçadan oluşan yemek takımlarını, çatal bıçak takımlarını yarıştırır gibi, sözcük sayarak mı ölçülür gerçekten? Yoksa anlatım olanağı bakımından mı? Bunu sorgulamak çok kolay: Dilimizin eksikliği ya da yetersizliği yüzünden Türkçeye çevrilemeyen hangi yapıtlar var? Dünyanın en önemli edebiyat yapıtları çevrilebilmiş midir Türkçeye? Bütün din kitapları, siyasi kitaplar, bilimin çeşitli dallarıyla ilgili çalışmalar, felsefi kitaplar ve dünyanın çeşitli dillerinde yazılmış her konudaki, her içerikteki kitap… Öyleyse Türkçenin anlatım olanağı bakımından bir eksikliği yoktur. Bütün eksiklik sözcük sayısında mı? Tek elle kavranamayacak kalınlıkta bir Osmanlıca Lügat çıkarsak İngilizce sözlüğün karşısına… O zaman bizim sözlük, onların sözlüğünü döver. Peki, dilin zenginliği bu mudur? En kalın sözlük, ait olduğu dilin en zengin dil olduğunu mu gösterir?

Bir televizyon reklamında, “Telefon çekiyor mu? Kamera çekiyor mu? Bu halı yıkanınca çeker mi? Sen kime çektin?” gibi sorular sorulması dikkatimi çekmişti. Çekmek eyleminin kazandığı yan anlamlara bakmıştım. Bu yan anlam kazanma işini şöyle anlatmaya çalışsam…

“Çek-mek” eylemine bir değer verelim, a diyelim sözgelimi. Eylemi tek başına kullanamayacağımıza göre, bu eylemin başına “bir şey(i)” diye bir söz getirmek zorundayız. Bu “bir şey(i)” sözü de X olsun… (“Şey” sözcüğünü, matematikteki X diye düşünmekte hiçbir sakınca yok; çünkü X’in her işlemde başka bir değer kazanması gibidir “şey”in durumu. Her tümcede farklı anlama gelir.) “Bir şey”in değeri değiştikçe aşağıdaki çarpımın değeri değişmeyecek midir?

Bir şeyi ***çekmek
****x***.*******a

“Şey” yerine, sırasıyla “iskemle, kamyon, ip, hastalık…” sözcüklerini koysak ve bu sözcüklere de yine sırasıyla 2-3-4-5 değerlerini versek, “çekmek”, sözlükteki o tek sözcük müdür hâlâ? Bizim a’ya vereceğimiz değere göre değişmeyecek mi 2a’nın, 3a’nın, 5a’nın değeri?

iskemleyi ***çekmek
***2 ** **** . ***a *** *= 2a (çekmek: yürütmek)

kamyonu ***çekmek
***3 ****** . ****-*a ***= 3a (çekmek: bırakmak, koymak)

ipi ***çekmek
*4 *. ***a ******= 4a (çekmek: germek)

hastalığı ***çekmek
***5 ***** . *****a *****= 5a (çekmek: dayanmak, katlanmak)

Şurubu çekmek (tatlı için), ekini (tarladan) çekmek, (bankadan) para çekmek, burnunu çekmek, tabanca çekmek, şut çekmek, askeri geri çekmek, kuyudan su çekmek, dosyadan kâğıt çekmek, Eminönü’ne çekmek, birinin masrafını çekmek, kablo çekmek, çit çekmek, niyet çekmek, sürme çekmek, film çekmek… Tümünü buraya yazamam. Deyimler hariç, Seksen tane kadar yan anlamı var çekmek eyleminin. Çekmek eylemiyle yapılmış bir o kadar da deyim olduğunu düşünürsek 160 anlam eder. Hadi biz 150 anlam diyelim. Bu 150 anlam için 150 ayrı sözcüğümüz mü olsaydı? Olabilir miydi? Elbette. Türkçe, sözcük yapmaya son derece elverişli bir dildir. Başka yöntemlere başvurmadan bilinen ekler ve bilinen kökler kullanılarak milyonlarca sözcük yapılabilir. Peki, bu sözcükleri kullanmaya değil, öğrenmeye ömrümüz yeter mi acaba? Demek ki çok sözcüğe sahip olmak, dil için biricik zenginlik göstergesi değil. Öyle olsaydı yan anlam kazandırma işine hiç girişmezdi insanlar, her kavrama ayrı ad vermeye çalışır ve sözcükler arasında boğulurlardı.

Sözcüklerimizi nasıl yaptığımızı da düşünsek mi? Ekler de kendi anlamlarını eklendiği sözcüğe katarken o sözcüğün anlamına göre yeniden anlam kazanır. Yani her seferinde bir çarpma işlemi gerçekleşir. İş-çi sözcüğünü ele alalım; x’in yerine geçen “iş” sözcüğüne eklenen -çi eki, “işi yapan” anlamı katmıştır. X’in yerine “boya, kalay, kilim” gibi sözcükler koyduğumuzda ekin anlamı değişmez; çünkü “iş” sözcüğüyken x’in değeri 1’se hâlâ 1’dir ve ekin anlamını değiştirmemiştir. “Konuşma-cı, destek-çi” vb. sözcüklerde ekin anlamında az da olsa değişiklik olmuştur. Deprem konusuyla gündeme gelen “ön-cü, art-çı” gibi sözcüklerde ekin kazandığı anlam daha da farklılaşmıştır.

Bunlar Türkçedeki kimi işleyişlerin matematiksel (gibi olan) açıklamaları… Yalnızca bu kadarına bakabildim. Şimdi soralım mı o soruyu: Türkçe çok mu yoksul? Yoksa asıl yoksul olan, dilimizin işleyişini bilmeyen, bu işleyişin getirdiği zenginliğin farkında bile olmayan bizler miyiz?

 
sayfa başına dön
 

NASRETTİN HOCA BİZİ GÖRMEYE GELMİŞ

Hoca, “Bensiz çok bunalmıştır ülkemin insanları. Hele bir yol bakayım ne yapıp ne ederler.” diye çıkıp gelmiş. Zaten öbür taraf da pek eğlenceli değilmiş. Gelmiş; ama söylemeye gerek yok, bıraktığından çok farklı bir dünya bulmuş. İnsanların “otomobil, minibüs, otobüs, metrobüs” gibi çeşitli adlarla andıkları dört tekerlekli nesnelere binip binip oradan oraya seğirtmelerine, evleri üst üste bindirip birbirilerinin tepesine çıkmalarına şaşkınlıkla bakarken gözü bir adama ilişmiş. Adam, ayakkabısının tekini elinde tutuyor; yolun kenarındaki direğe yaslanmış, ayakkabısının içine dolan kumu boşaltmaya çalışıyormuş. Hoca tam adama yaklaşıyormuş ki koşarak gelen biri, elindeki odunu adamın kafasına indirivermiş.

“Ne oldu hemşerim?” demiş hoca. “Niye dövüyorsun adamı? Kötü bir şey yapmadı ki!”

“Ne dövmesi babalık? Ölüyordu, kurtardım onu.”

“Ölüyor muydu?” diye, şaşkınlıkla sormuş hoca.

“Nasıl titrediğini görmedin mi? Elektiriğe kapılmıştı.”

“A be evladım,” demiş hoca. “Elektrik bile senden daha insaflı davranırdı. Ne diyeyim? Allah senin gibi kurtarıcılardan cümlemizi kurtarsın.”

***

Hoca sıkışmış. Karşıdan gelen adamı durdurup sormuş.

“Hemşerim, çok sıkıştım. Buraların yabancısıyım. Ne yer bilirim ne yön. Acaba en yakın hela nerede?”

“Flowers Resort’un arkasında.” demiş adam ve çekip gitmiş.

***

Nasrettin Hoca dolmuşa binmiş. Yolculardan biri,

“Şoför efendi,” diye seslenmiş. “Şu sağda yatan köpeğin yanına varınca indiriver beni.”

Az sonra şoför sormuş:

“Hanım, köpek kalktı gidiyor. Ben mi takip edeyim, sen arkasından gider misin?”

***

Dolmuş ilerlerken Nasrettin Hoca’nın arkasında oturan kadın şoföre seslenmiş:

“Evladım sağda mübarek bir yerde…”

Şoför sormuş:

”Az ileride cami var, sana uyar mı teyze?"

***

Dolmuş acı bir fren sesiyle durmuş. Şoför, başını camdan uzatıp arabanın önüne aniden çıkan yaşlı kadına seslenmiş:
“Yavaş teyze. Bu, enişteye benzemez; altına aldı mı öldürür!“

***

Dolmuş durunca sigara bayiinin önündeki adam koşarak yetişip dolmuşa atlamış. Şoföre parayı uzatıp,

“Bir Monte Carlo,”' der demez şoför,

“Ağabey,” demiş. “Bu, Bakırköy'e gider.”

***

Hoca bir gece yarısı, evine giderken yanından geçtiği Lunaparkta zincirlerin ucuna bağlanmış sandalyelerin, büyük bir hızla döndüğünü fark etmiş. “Bu saatte ne ola ki…” diye yakından bakmak istemiş. Bir de ne görsün? Sandalyelerine sımsıkı tutunmuş; alı al, moru mor iki adam dönüp duruyor.

“Hey siz, yukarıdakiler, iyi misiniz?” diye seslenmiş.

“İmdat!” demeye bile güçleri kalmamış, bayılmak üzere olan adamlar, hocaya yalvarmaya başlamışlar:

“Kurtar bizi Hoca. Ne olursun, indiriver şu şalteri.”

“Sizi kim çıkardı oraya?” diye sormuş Hoca.

“Kendimiz çıktık.” demişler.

“Kim çalıştırdı bu mekanizmayı?”

“Biz.”

“Nasıl ineceğinizi hiç düşünmediniz mi?”

“Düşünemedik.”

“A be salak adamlar,” demiş Hoca. “Bir haltı yemeden önce sonunu düşünmez misiniz? Sizi ibreti âlem için orada bırakmak vardı ya, çoluğunuza çocuğunuza yazık.”

***

Nasrettin Hoca belediye otobüsüyle yolculuk yapmaktaymış. Ara duraklardan birinde, otobüse binen yaşlı kadın, şoföre,

“Evladım biletim yok; bir sonraki durakta inip bilet alabilir miyim?” diye sorunca şoför:

“Tamam ;ama önce içeriye bir sorun.” demiş. Kadın, arkasına dönmüş; yolculara seslenmiş:

“Pardon, acaba bundan sonraki durakta inip bilet alabilir miyim?

***

Nasrettin Hoca, belediye otobüsüyle Taksim'e gitmekteymiş. Adamın biri, Beşiktaş dolaylarında, şoföre telaşla seslenmiş:
"Kaptan, orta kapıyı rica edebilir miyim?".

Şoför cevap vermiş:

"Tabii ağabey, ayıp ettin. Al götür. Senden kıymetli mi?

***

Hoca’nın Kadıköy’den, Eminönü - Karaköy yolcu motoruna bineceği tutmuş. Motor kalkmak üzereyken adamın biri soluk soluğa yetişmiş,

“Nereye gidiyor bu tekne?” diye sormuş.

“Eminönü ve Karaköy." demişler. Bu kez de,

"Karakoy'e giden taraf hangisi?" diye sormuş.

“Alt kat Eminönü, üst kat Karaköy.” demiş az önce yanıtlayan adam. Yolcu, aldığı yanıttan memnun, teşekkürler ederek üst kata yönelmiş.

***

Hoca, Amerikalıların yardımı ile karayolu çalışmalarının yapıldığı bir bölgede dolaşmaktaymış. Yeni bir yol yapmaya çalışan köylülerin, bir eşeği tepeye doğru kovalayıp onun geçtiği yeri sertleştirerek yolu tamamladıklarını görünce meseleyi anlamış. Eşeğin, hedefe giden en kısa ve en az yorucu yolu seçeceğini bilen uyanık köylüler, hayvanın içgüdüsel davranışından yararlanmaktaymışlar. Durum, orada görev yapan Amerikalı mühendisin de dikkatini çekince, mühendis, tercümanını alarak köylülerin yanına gitmiş.

“Kolay gelsin, ne yapıyorsunuz burada böyle?"

“Yol yapıyoruz." diye cevap vermiş köylülerden biri.

“E, bu eşek ne işe yarıyor?"

Köylü genel işlem sırasını anlatmış. Eşeğin, yolun nereden geçeceğine karar verdiğini söylemiş.

Amerikalı mühendis bu fikri çok ilginç bulmuş. Kahkalar içinde sormuş:

“Peki, eşek bulamayınca ne yapıyorsunuz?"

Köylü, hınzırca yanıtlamış:

"O zaman Amerika'dan mühendis getirtiyoruz!”

***

Nasrettin Hoca, arkadaşı Hüsnü Efendi’nın ilkokulda okuyan oğlunu okuldan almak için, Hüsnü Efendi’yle birlikte okula gitmiş. Çıkış zilinin çalmasını beklerken sınıfta Aysel Öğretmen’le, arkadaşının oğlu Murat arasında geçen konuşmaya kulak misafiri olmuş. Aysel Öğretmen, Murat’ı tahtaya kaldırıp sormuş:

“Bir ağaçta on beş kuş var; altı tanesini vurursam kaç kuş kalır?”

”Hiç kalmaz öğretmenim.” demiş Murat. Öğretmen anlamamış.

”Nasıl yani?”

”Ee, bir kuşu bile vursanız ötekiler kaçar.” Öğretmen biraz mahçup,

”Tamam da,” demiş. “Ben matematiksel olarak sordum.”

”O zaman vevap veriyorum,” demiş Murat. “Dokuz tane kalır.” Öğretmen memnun olmuş.

”Aferin. Hem matematiksel olarak cevabın doğru, hem de düşünme stilini sevdim.”

“Peki öğretmenim,” demiş. “Ben size bir soru sorabilir miyim?”

“Tabii, sor.”

“Şimdi,” diye başlamış Murat. “Üç kadın, kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçiyorlar, ellerinde de dondurma var. Biri dondurmayı yalıyarak, biri emerek, biri de ısırarak yiyor. Sizce bunlardan hangisi evlidir?”

Öğretmen düşünmeye başlamış. “Hangisi?... Hangisi?” diye, düşünmüş düşünmüş bulamamış. İşin içinden çıkamayacağını anlayınca,

“E, yalıyarak yiyen evlidir herhalde.” diye tahminde bulunmuş.

“Hayır, öğretmenim,” demiş Murat. “Parmağında yüzük olan evlidir; ama stilinizi sevdim.”

***

Nasrettin Hoca, Hüsnü Efendi’nin, oğlunu evlendirmesi dolayısıyla verdiği yemeğe davetliymiş. Yemekten önce iki adam sohbet ederlerken Nasrettin Hoca bir yandan arkadaşının anlattıklarını dinliyor, bir yandan da mutfakta geliniyle konuşan kaynananın söylediklerine kulak veriyormuş.

“Sen daha yenisin,” demiş kaynana. “Birbirimizin huyunu suyunu öğrenelim ki kavga etmeyelim.

“Tabii anne,” demiş gelin. “Konuşalım.”

”Bak kızım,” diye anlatmaya başlamış kaynana. “Benim üç halim vardır, bunlara dikkat edersen hiç sorun çıkmaz. Saçıma çiçek takmışsam o gün neşemin yerinde olduğunu anla. Her istediğini söyle. O gün her yola gelirim. Çiçeği kulağımın arkasına takmışsam havamda değilim demektir. Israrcı olma, bir şey isteme o gün. Eğer çiçeği yakama takmışsam sakın etrafımda dolaşma, çok sinirli olurum.”

Kaynananın lafını bitirmesinden sonra gelin almış sözü.

“Aman anneciğim,” demiş. “Hiç dert etme. Benim halim malim yoktur. Bacak bacak üstüne atarım, sigaramı yakarım, sen çiçeği nerene istersen tak, ben keyfime bakarım.”

***

Samsun’da bir banka şubesini soyan kişinin iki ay sonra aynı şubeye para yatırmaya kalkınca yakalandığını duymamış Nasrettin Hoca.

Bursa’da manavda sivri biber kalmadığını öğrenen adamın, “Bu nasıl manav!” diyerek domatesleri kurşunladığından haberi olmamış Hoca’nın.

Adapazarı’nda İnsan Hakları Ulusal Komitesi Başkanlğı’nca mahkûmlar arasında düzenlenen resim yarışmasında mansiyon kazanan delikanlı, tahliye olduğu için, ödülü evine götürüldüğünde, polisi görür görmez nasıl kaçtığını öğrenememiş.

Adana’da Kümes Hayvanları Koruma Derneği tarafından horoz dövüşleri düzenlendiğini kimse anlatmamış Hoca’ya.

Erzurum’da bir köyün sakinlerinin dört katlı apartman büyüklüğündeki kayayı, köylerine düşmesin diye halatla bağladıklarını duymamış Nasrettin Hoca.

Antalya’da iki kızıyla evden kaçan dansözün, kendilerini takip etmemesi için eşinin pantolonlarını yanında götürdüğünü öğrenememiş.

Fransa’da oynanan Türkiye – Brezilya maçında, fotoğraf makinesini sahaya fırlatan Türk’ü, polisin filmi tab ettirerek bulduğundan hiç haberi olmamış.

Radyo Televizyon Üst Kurulu’nu arayan adamın, bir ayran reklamında gol atan İnek Ayraniç’in memelerinin görünmesinden şikâyetçi olduğunu kimse söylememiş Hoca’ya.

Bunların hiçbirini bilmediği halde, gördükleri yetmiş Nasrettin Hoca’ya. “Yok,” demiş. “Benim hemşerilerimin ne gülmek ne de düşünmek için bana ihtiyaçları var. Yapıp ettiklerine dikkatle bakmaları gülmelerine de yeter, düşüncelere dalıp gitmelerine de. Bu durumda eksikliğimi hissetmeleri olanaksız. Ben en iyisi, geldiğim yere geri döneyim.”

Geldiği gibi sessizce çekip gitmiş.

 
sayfa başına dön
 
SANATIN ÇAĞLA RENGİ

Sanata yönelmek genellikle o sanat dalında yetenekli olunduğuna inanmakla başlar. Yetenekli olunup olunmadığı tümüyle konumuzun dışında. İnsan, hele çocuk yaşlarda belli bir sanat dalında yetenekli olduğuna inandırılırsa onu kanıtlamaya çalışır. İşin garibi, başarmasında ya da başarmak için bundan sonra göstereceği çabaların çoğunda, yeteneğinin rolü, sanıldığından daha azdır. Tümden yeteneksiz biri de çok yetenekli olduğuna inandırılırsa gerçekten yetenekli olandan daha başarılı; ötekinden çok daha ünlü olabilir. Sözün bu noktasında, konuya açıklık getirmek için birçok örnek ad verilebilir; ama zaten dikkatli okurun aklına o birçok ad çoktan gelmiştir. Yetenek, başlangıçtaki itici güçtür. Yeteneğin dışında, sanatçı adayının, başka pek çok şeye gereksinmesi olacaktır. Yola devam etmek için, zekâ, düş gücü, birikim, donanım, çalışkanlık, azim, hatta kimilerinde hırs boyutlarına varan bir azim ve bunlardan da fazlası gerekir.

Benim edebiyata yönelmemin sorumlusu da bende sözünü ettiğim yeteneği gören ya da gördüğünü sanan ilkokul öğretmenim olmuştur. Herhalde odur. Yıllardır aradığım halde başka sorumlu bulamıyorum. O yeteneğin peşinden giderek harcanmış bir ömrün sonlarına doğru rasgele bir noktasında durup baktığımda, söylenecek çok fazla söz olmadığını görüyorum. Böyle olması gerektiği için böyle oldu: Altı tane öykü kitabım var; yedincinin hazırlığı içindeyim. İki tane romanım var; üçüncüyü yazmayı şimdilik düşünmüyorum. Deneme, inceleme, eleştiri kitaplarım var. Bunları bana yazdıran Türkçeye karşı duyduğum sorumluluk duygum var. Bu duyguyla yazılacak, Türkçeye hizmeti önceleyen daha pek çok kitap tasarım var.

Başka biri olma hakkımı ve şansımı saklı tutarım. Her öyküde, her romanda bu şansım ve hakkım vardır ve bunu sonuna kadar kullanırım. Deneme ve eleştiri yazılarında dönüp tekrar kendim olmak zorunda kalmasam içimdeki birçok kişiyle birlikte, “ailecek” uyum içinde yaşayıp gidebiliriz. Ama düşünsel yazılar, sizi kurmacanın düş dolu dünyasından çıkarıp çıplak gerçeğin ortasına bıraktığı için, orada kendiniz olmaktan başka çareniz kalmaz.

Sanat, insana ölümlü olduğunu unutturan, yaşamı yaşanası kılan, zümrüt yeşili bir alandır. Dünyanın ne kadar kurşuni bir renk aldığını ve nasıl da kan koktuğunu gördüğü halde kendini sanatın kurtarılmış alanlarında soluklanmaktan mahrum eden kişi, havasızlıktan boğulmayı hak eder.

Sanata bakışta uluslar arasında fark olmaz. Sanatın mavi göğüyle, kar beyazıyla, çağla rengiyle tanışan kişi ve tanışmayıp kendi karanlığı içinde çırpınan kişi… Bütün fark budur; bu fark da ulus sınırlarıyla belirlenmez.

Sanat, alımlayıcısı içindir. Yapanın / yazanın / çizenin kendi keyfi için oluşturduklarını gün ışığına çıkarmasına gerek yoktur.

Dünyada sanatçıya esin vermek için bekleyen her renkten, her cinsten milyonlarca insan; kuşuyla börtü böceğiyle bir o kadar hayvan; çiçeği, dalı, ormanı, ağacı, otu, çalısı, dikeni; denizi, gölü, ırmağı ile yüzyıllardır anlatıla anlatıla tüketilememiş güzeller güzeli bir doğa varken esinini perilere bağlayanın vay haline!

Sanatçı kendi sesinin sahibi olmalıdır; kendi sesini topluma sunmalı; toplumun sesini, kendi sesini katarak gürleştirmelidir. İlle de bir kesimin sesi olacaksa çoğunluğun değil, azınlığın sesi olmalıdır. Çoğunluk nasıl olsa kendi sesini duyurur. Sanatçı, daima hakkı yenenden, zulüm görenden, ezilenden, baskı altında yaşayandan yana tavır koymalıdır. Sahip olması gereken sanatçı vicdanı başka türlü hareket etmesine zaten izin vermez. Çoğunluktan yana olanın, zulmedenin yanında yer alanın, ezenin, bastıranın dostu olanın ya vicdanı yoktur ya da sanatçı sayılmasına gerek yoktur.

Yaratmak, olmayanı ortaya koymak, var etmek; yaşamda olanı yeniden biçimlendirmek, ona kimlik ve kişilik kazandırmaktır. Her şey yaşamdan çıkar. Yaşamda var olmayanın sanatta yer alması düşünülemez. Sanatçı ressamsa rengi, biçimi; müzikçiyse sesi, tınıyı; mimarsa taşı, tuğlayı; heykeltıraşsa kili, mermeri; edebiyatçıysa sözü, sözcüğü alır, yoğurur, yeniden biçimlendirir, yeni bir varlık oluşturur. O varlık, yaratıcısından kurtulup bağımsızlaşınca sanat olur. Sanat olur ve kendi başına yaşama gücü varsa yaşar durur; yoksa dağılır, bozulur, doğanın bir parçası olur. Bir başka sanatçı onu alıp “malzeme” olarak kullanabilir yeniden.

Kişi ölümsüzlüğün peşinde koştuğu için yaratma gereği duyar. Yaratısıyla ölümü yeneceğini düşünür. Yener de. Osman Hamdi Bey’in maddi olarak zerresi kalmamıştır; ama “Kaplumbağa Terbiyecisi” hiç yaşlanmaz. Dede Efendi çoktan toprak olmuştur; ama “Yine bir gül nihal aldı bu gönlümü” dendikçe yaşamayı sürdürür. Süleymaniye durdukça Mimar Sinan yaşayacaktır. Zincirlikuyu’daki parça parça şeritlerden yapılma kadın heykeli tek başına İlhan Koman’ı ölümsüz kılmaya yeter. Reşat Nuri yaşlanmış ve ölmüştür; ama Feride, gencecik bir kız, bir “çalıkuşu” olarak, her okuyanla Anadolu’yu dolaşır durur. Yalnız yapanı, yaratanı değil, o sanatla buluşanı da yüzyıllardan aşırır, ölümsüz olanla, kalıcı olanla buluşturur sanat. Alılmayıcısını da kendisinin bir parçası yapar.

 
sayfa başına dön
 
EDEBİYAT HAYATA NE KATAR?

“Edebiyat hayata ne katar?”dan önce, “Edebiyatsız hayat nasıl akar?” diye mi sormalı acaba? Hani beylik bir yazı girişi vardır: İnsanlar doğar, büyür ve ölür. Hangi yaştaki öğrencilerime, hangi türde bir yazı yazdıracak olsam yazmaya böyle başlamamaları uyarısında bulunurum. Bu başlangıç tüylerimi diken diken ettiği için mi? Evet, ediyor. Ne zaman böyle başlayan bir yazı görsem o kâğıdı yırtmak, o tümceyi karalamak, o öğrenciyi bulup o kâğıdı ona yedirmek gibi çılgınca düşünceler geçiyor aklımdan. Ama yalnız bunun için değil. O tümce acımasızca doğru olduğu için. Hayatın çok kısa, çok kesin, çok kestirmeden bir özeti olduğu için. Yaşamı çok basite indirdiği için. Herkesin bildiği bir şeyi bir kez daha söyleme bayatlığı içerdiği için.

Hayat, “İnsanlar doğar, büyür ve ölür”den ibaret olmasın diye dost ediniyoruz, seviyoruz, âşık oluyoruz, evleniyoruz, çocuk sahibi oluyoruz. Sanatı bunun için icat ettik. Bunun için sinemaya tiyatroya gidiyoruz, müzik dinliyoruz, resim yapıyoruz, şiir okuyoruz. Bunun için yaşamımızı güzelleştirmeye, zenginleştirmeye çalışıyoruz.

Kaldı ki “İnsan doğar, büyür ve ölür” kadar acımasız başka gerçekler de var. Yaşam serüveninin yalnızca bir kerelik olduğu gerçeği… Bu da en az üç sözcükle yapılan o basmakalıp özet kadar, hatta ondan acı, ondan acıtıcı bir gerçek değil mi? Her insan bir kez yaşar. Bir kerelik bir şanstır yaşam. Öyleyse ne kadar renk, ne kadar tat katmayı başarabilirsek o bir kerelik şansı o kadar zevkli, o kadar keyifli hale getirebiliriz. İşte edebiyat bunun için var. Yaşıyor olmanın şansını olabildiğince iyi değerlendirmek için. Yaşamı, başka yaşamlarla, başka yaşamların yarattığı güzelliklerle zenginleştirmek için.

Ya insan ömrünün sınırlı olduğu gerçeğine ne demeli? Ne kadar uzun yaşayabiliriz? 70 yıl, 80 yıl, 100 yıl? Kaç yıl yaşarsak yaşayalım sınırlı bir zaman diliminin içine kıstırılmışlığımızın farkında olmamız gerek. O belirli zaman aralığına ne katabilirsek o bizim zenginliğimiz olacak. Ne katabiliriz? Yeni heyecanlar, yeni sevinçler; kendi yaşam süremiz içinde asla karşılaşamayacağımız insanlar, o insanları iç dünyalarına, en gizli, en özel yanlarına kadar tanıma ayrıcalığı…

Başka bir basit gerçek de şu: Ne kadar macera dolu bir hayat sürdürürsek sürdürelim kendi yaşamımızın oluşturduğu çemberin içinde kalmak zorundayız. Yaşadığımız yerden kopup başka bir yere göçsek yine ve yeniden bir yaşam çemberi kurulacak çevremizde. Karşılaştığımız, birlikte yiyip içtiğimiz, çalıştığımız kişilerden oluşan yeni bir yaşam çemberi. Bu aynı zamanda karşılaşmadığımız, birlikte çalışmadığımız, yolumuzun kesişmediği kişileri dışta bırakan bir çember. Herkesi aynı anda kucaklayamayız, değil mi? Oradan kalkıp başka bir yere mi gittik? Yine aynı şey olacak. Yolumuza çıkan kişilerden oluşan bir yaşam alanı oluşacak çevremizde kendiliğinden. Demek ki o alanın dışındaki kişilerle tanışma olanağımız yok. Madencilerle hiç karşılaşmayacağız belki de. Denizcilerle, devrimcilerle, şövalyelerle, düşeslerle, IV. Murat’la… Çalıkuşu Feride ile Zeyniler köyüne gitme olasılığımız var mı? Zeyniler köyü nerede? Kendi yaşamımızı sürdürürken küçük bir Fransız kasabasında Emma ile birlikte yaşama şansımız nedir; ya büyük, beyaz bir balina ile karşılaşma olasılığımız? Hoş, karşılaşsak, tanışsak o kişiler bize kendilerini ne kadar açarlar? Bir romanda okuduğumuz kişiler kadar yakından tanıyabilir miyiz onları? Okuduğunuz roman kahramanlarıyla aynı adı taşıyan yakınlarınızı düşünün. Tanıyor musunuz onları? Ne kadar? Benim pek kullanmadığım Feride adımın sahibi, babaannemin annesiydi. Onunla tanıştım, yaşamlarımızın bir bölümü birlikte geçti. Tanıdım mı onu? Daha doğrusu şöyle sorayım: Çalıkuşu Feride kadar tanıdım mı? Aklımda kalan, yalnızca kambur bir ihtiyar görüntüsü. Hâlâ gencecik bir kız olan, her okuyanla yeniden Anadolu yollarına düşen Feride’yi ise ruhunun derinliklerine kadar tanıyoruz. İşte bunu katar yaşama edebiyat. Her romanda, her öyküde başka bir insanı tanırsınız; o insanla birlikte yakın ve uzak çevrenizdeki pek çok kişiyi, daha da önemlisi, kendinizi, her edebiyat yapıtında biraz daha derinden, biraz daha içeriden tanırsınız.

Burada azıcık soluklanıp şu soruyu sormama izin verin lütfen. Dünyada tek başımıza olsaydık nasıl bir insan olduğumuza karar verebilir miydik? İnsan kendisini başkalarıyla karşılaştırarak tanır. Bu başkalarının içinde en önemli rol, okuduğumuz romanlardaki, öykülerdeki kişilerdir. Ne zaman sokakta biri bana saat sorsa, Sait Faik’in bir öyküsünde geçen “saat sorulabilecek insanlar”dan olduğumu düşünürüm. Herkese saat soramazsınız. Çevresine dövecek adam arar gibi bakan birine yaklaşıp, “Saatiniz kaç acaba?” demeyiz. Kişiliğimin dışa yansımasıyla ilgili bu ayrıntıya ulaşmamı, bendeki bu yönü keşfetmemi sağlayan Sait Faik’tir, daha doğrusu onun, şimdi adını anımsayamadığım öyküsü. Kendimizi başkalarında tanırız. O başkaları da kendilerini, en çok, sanat, edebiyat aracılığıyla apaçık gösterirler bize. Okuduğu romanların çoğunda kendisine rastlar insan. “Evet,” der. “Ben de böyleyim.” İnsanın kendisiyle barışması diye adlandırılan durum da genellikle insanın bu karşılaştırma süreçlerinden geçtikten sonra ulaştığı sakin limanın adıdır. Bize kendilerini tümüyle açan sanatsal yaratıların sanal kişileri olmadan kişiliğimizi bulmakta, nasıl bir insan olduğumuza karar vermekte epeyce zorlanırdık herhalde.

Akıp giden zamanın hangi diliminde yaşayacağımızı da biz seçmiyoruz. Sözgelimi benim yaşamım, 20. yüzyılın ortalarında başlayıp 21. yüzyılın ilk çeyreği içinde sona erecek. Bunu uzatma şansımın olmadığını hep biliyoruz da başka şanslarımızın olmadığı üzerinde pek fazla durmuyoruz. Oysa değiştirme şansımız da yok. Ömür dediğimiz o sınırlı süreyi başka bir zaman dilimine aktarma, yeniden başlatma; “Ben 2020 doğmak istiyorum.” deme ya da “Dünyanın bu halini pek beğenmedim; mümkünse ben 1750 ile 1820 yılları arasında yaşayayım.” deme şansımız da yok. Hani Behçet Necatigil’in, “Adı, soyadı / Açılır parantez / Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti / Kapanır parantez.” diye anlattığı ömür… Sözgelimi, Orhan Veli adının yanında gördüğümüz parantez bu: (1914 – 1950). 36 yılcık yaşamış Orhan Veli. 1960’ları bile görememiş. Herkes için böyle değil mi ömür, bu kadar kesin sınırları yok mu? O ayraç içindeki tarihlerin öncesinde ve sonrasında yokuz. Oysa bizim bulunmadığımız zamanlarda da yaşam sürüp gidiyor. Aşklar yaşanıyor, ayrılıklar, kavuşmalar, gözyaşları dökülüyor, kahkahalar atılıyor. Birileri de o yaşamlardan damıtıp yoğunlaştırdıklarını bize şiir olarak, öykü, roman olarak, deneme olarak, düşünce yazılarıyla ya da sinema, tiyatro gibi sanat ürünleriyle iletiyor. Montaigne’in bugün bile yaşamımıza ışık düşürmesi nedir yoksa? Melih Cevdet Anday’ın harika çevirisiyle, “Senelerce, senelerce evveldi / Bir deniz ülkesinde / Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz / İsmi Anabel Lee” diye zihnimize kazınan Edgar Allan Poe’nun güzelim dizeleri nasıl oluyor da hâlâ yaşıyor? Anna Karenina, her okuyanın gözünde, gerçekten yaşamış olanlardan daha canlı, nasıl beliriyor?

Bizden yüzlerce, binlerce yıl önce yaşayanların gezip dolaştıkları toprakların üzerinde sürdürüyoruz yaşamımızı. Ama onlarla birlikte yaşamıyoruz. Antik kentleri gezerken oralarda bizden yüzlerce, binlerce yıl önce yaşamış insanları hayal ettiğimiz olur; ama itiraf edelim hadi, o yaşamları anlatan resimler, heykeller olduğu için, o insanların aşklarını, ihtiraslarını, öfkelerini, öç almalarını anlatan tragedyalar, komedyalar okuduğumuz / izlediğimiz için hayal edebiliriz onları. O hayal için bile başkalarının yardımı gerek. O tragedyalar, komedyalar yazılmamış olsa, o insanların nasıl yaşadıklarıyla ilgili betimlemeler yapılmamış olsa belki de bizimle ne kadar ortak noktaları olduğunu, insanoğlunun yüzyıllardır aynı acılarla kıvranıp aynı olaylara güldüğünü anlamayacaktık. Belki garip yaratıklar gibi düşünecektik bizden önce yaşamış olanları. Hatta, yaşadıklarından bile kuşku duyacaktık. O eserleri yazanlar edebiyatın ölümsüzlüğünü kanıtlamanın yanında bir şey daha yapıyorlar. Kendi yaşamlarının tadını, kokusunu sunuyorlar bize. Onlar bizim yaşadığımız dünyayı bilmiyorlar, görmediler, tanımadılar; ama biz onların yazdıklarını okudukça onların dünyasına gitme şansına sahibiz.

2000’li yılların Türkiye’sinde yaşıyorsak MÖ IX. yüzyılda Homeros’un anlattığı Truva’da yaşayamayacağımız gibi basit bir gerçeği ifade etmeye çalışıyorum. 1800’lü yılların Rusya’sında, Amerika’sında da yaşayamayız, 1900’lü yılların Fransa’sında ya da 2200’lü yılların şu anda adı konmamış uzay üssünde de. Yaşamın gerçeği bu… Edebiyatın gerçeği ise başka. Edebiyat bizi yaşadığımız çağdan alır, istersek binlerce, istersek yüzlerce yıl öncesine götürür ya da yetişemeyeceğimiz, ulaşamayacağımız zamanlara ışınlar.

Yalnız zaman mı? Evet, dünya küçüldü artık; büyük bir köye döndü. Eskiden aylarca süren yolculuk süreleri şimdi saatlerle ifade ediliyor. İsterseniz birkaç saatte Avrupa’nın ya da Asya’nın herhangi bir kentinde olabilirsiniz. Olabilirsiniz de turist olarak gidersiniz oralara; yani yabancı kalırsınız. İnsanlar sizi evlerine almadıkları gibi, kalplerine de almazlar, zihinlerine hiç almazlar. Oysa oralarda geçen bir edebiyat yapıtı, size yalnız o yörenin turistik yerlerini gezdirmez. Alır sizi bir kadının zihnine konuk eder. Onun gözleriyle bakarsınız çevreye, onun yaşadıklarından damıttıkları sizin yaşamınıza eklenir. Bir yaşam daha yaşamış olursunuz. İyi yazılmış her öykü, her roman sizi başka bir yaşama çağıran bir davetiyedir. Başka türlü asla giremeyeceğiniz bir dünyanın en gizli kapılarını sizin için açan bir anahtar.

Ömrün sınırlı olduğu gerçeğini anlatmak için yukarıda Behçet Necatigil’den alıntı yaptığım da gözden kaçmamıştır umarım. Edebiyat bu işe de yarar. Becerip söyleyemediğinizi birilerinin ne kadar ustaca söylediğini gösterir, hiç aklınıza gelmeyenleri nasıl da enine boyuna düşünmüş olanlar bulunduğunu da. Üstelik onlarla tanıştırır insanı; sizin istediğiniz kadar, sizin istediğiniz zamanlarda, hem de kendi evinizde, kendi dilinizde buluşmanızı sağlar.

Pablo Neruda’nın yaşamından bir kesiti konu alan “Postacı” (Il Postino) adlı filmde, Neruda, İtalya’nın küçük bir adasında, tepedeki bir evde yaşamaktadır. Mektuplarını taşıdığı adamın dünyaca ünlü bir şair olduğunu öğrenen postacı, Neruda’nın şiirleriyle, âşık olduğu Beatrice’in kalbini kazanmayı başarır. Durumu öğrenen Neruda, şiirlerini kişisel amaçları için kullanan Postacı Mario’ya kızar. Mario, önce bocalayıp kendisini nasıl savunacağını bilemez. “Şiir…” der, duraklar. Sonra bir çırpıda ekler: “Şiir, kim yazarsa onun değildir. Kimin ihtiyacı varsa onundur.”

Şiire ihtiyacımız var mı gerçekten? Olmaz olur mu? Şiire ihtiyacı olmayan yoktur. Bu ihtiyacın farkında olmayan vardır.

Sanatın her türüne gereksinmemiz var. Sanat ve edebiyat olmasa yaşarız yaşamasına; ama yaşamımız, otun, böceğin, ineğin yaşamından farklı olmaz. İşte o zaman, “Doğdu, büyüdü ve öldü.” diye özetlenebilecek, bomboş bir yaşam olur yaşadığımız.

O soruyu bir kez daha soralım mı şimdi? Edebiyat hayata ne katar? İnsanı katar, hem de bütün boyutlarıyla, doğayı katar, geçmişi ve geleceği katar, bizi kıstırıldığımız daracık yaşamdan çıkarır, bütün dünyayla ve bütün zamanlarla kucaklaşmamızı sağlar. Oturma odamızdaki koltuktan hiç kalkmadan, uzandığımız yataktan doğrulmadan binlerce yılın birikimiyle, deneyimiyle donanma şansını sunar. Dilin gücünü, sözün büyüsünü katar. Daha ne katsın?

 
sayfa başına dön
 
MODA SANA UYMAZSA…

Moda arayıp bulmaya çalıştığınız şey değildir çoğu zaman. Tosladığınız ve dışına kaçamadığınız bir çemberdir. Bir süre karşı çıksanız bile sonunda uymak zorunda kalırsınız; sizi çepçevre kuşatır çünkü; dışında kalmanıza izin vermez. İstediğiniz kadar modaya uymamak kararlılığında olun, çarşıda pazarda moda dışı bir nesneyi bulmanız pek zordur. En pahalı mağazadakinden en ucuz pazar tezgâhındakilere varıncaya kadar her yerde moda olan o şeylerden vardır. Mızrak ucu kadar sivriltilmiş burunlu ya da incecik çelik topuklu ayakkabıların moda olduğu dönemde öyle olmayan bir çift ayakkabı bulamazsınız. Yazılı tişörtler modaysa üzerinde İngilizce yazılar bulunmayanı piyasadan kalkar. Sırtınızda, göğsünüzde taşıyarak el âleme duyurduğunuz sözlerin anlamını mı merak ediyorsunuz? Yoksa siz “demode” biri misiniz? Bu sözlerin anlamını bilmeniz gerekmez ki! Bilseniz zaten giymezsiniz.

Pazardaki köylü kadın giydiğinde “sakil” bulunan şalvar, sosyete partilerinde boy gösterince bir anda moda olabilir. Almanya’ya gönderdiğimiz işçilerin eşleri, pantolonun üstüne elbise giydikleri için, “Bizi orada rezil ediyorlar”ken, elbisenin altına pantolon giymek kimsenin bilmediği bir nedenle yayılabilir. Ortalık aniden bakımlı, hatta makyajlı erkeklerle dolabilir; çünkü “metroseksüel erkek” modası çıkmıştır. Yalnız gece kıyafeti olarak benimsenen parıltılı, pullu, işlemeli giysiler gündüzlerin modası haline gelebilir. Uzun kollu giysinin üstüne kısa kollusunu giymek ayıplanırken tişörtün üstüne askılı elbise giyenler çoğalabilir. Bluzun altından sutyen askısının, eteğin altından iç çamaşır dantelinin görünmesi görgüsüzlük sayılırken ortalık salkım saçak giyinenlerle dolabilir. Gizli bir ağız bir yerlerden emir vermiş; gizli bir el piyasayı bu emir üzerine yeniden düzenlemiş gibidir. Gizli ağzın da gizli elin de sahibi bellidir aslında; ama bize o ad “moda” olarak belletilir.

“Moda” sözcüğü, dilimize İtalyancadan girmiş. “Değişiklik gereksinmesi ya da süslenme özentisiyle toplum yaşamına giren geçici yenilik” diye tanımlanıyor. O kadar geçici ki “moda” sözcüğünün bile modası çoktan geçti. Şimdi yeni “trend”ler var; “fashion” diye sunulanlar var. Kendi modasını yaratabilecek güçte olduğuna inananlar, yeni “trend”ler sunmaya çalışırken başka birileri de modayı umursamadığını, kendine yakışanı seçtiğini söyler. Bunu söylediği yer ise genellikle moda dergileridir. Oysa kendine yakışanı seçmek, moda olduğu için piyasaya sürülen nesneler arasında bir seçim yapmak anlamına geldiği için, zaten modanın dışında gelişen bir eylem olamaz. Üstelik o uyulmadığı söylenen modaya göre biçimlenmiş bir kafa tarafından yapıldığı için, yine aynı dairede alınmış kararlardan ibarettir.

Modanın en önemli özelliği, değişkenliği olsa gerek. Değişim isteği, insanların hep aynı kalmaktan hoşlanmayan yanına seslenirken birtakım dış güçler tarafından yönlendirilir. Bu dış güçler çoğunlukla dünyayı yöneten ülkeden çıkar; ama kimi zaman beğenilen bir filmdeki oyuncunun saç modeli, müzik kanallarında sık sık boy gösteren birilerinin giyim tarzı; hatta yine bunlara ait beğeniler, yaşam biçimleri, dünya görüşleri olabilir. Ekonomik durumu belirleyen savaş, doğal afet, kıtlık gibi olgular da modayı değiştirir. Tekstil sanayiinin bunalımda olduğu zamanlarda mini eteğin yaygınlaşması, dünyanın bir yerlerinde savaş sürerken asker üniformalarına benzer giysilerin modalaşması az yaşanan olaylardan değildir. Bir yerlerden bir işaret fişeğinin patlatılması yeterlidir. Öngörülen moda, yaşamdaki yerini en kısa sürede alır.

Moda, insanın yenilenme isteğini yapay bir biçimde doyurduğu için daha köklü değişimlerin yaşanmasına bir biçimde engel de olur. Yalnız giyim kuşamla, saç başla, makyajla sınırlı değildir çünkü. Yaşam tarzını da değiştirir. Kapısında güvenlik görevlilerinin bulunduğu havuzlu sitelerde oturmak modaysa Bakkal Süleyman Amcalı, Manav Rüştü Dayılı, Komşu Hatice Teyzeli mahalle yaşamını değiştirir; bunları dizi filmlerin dış mekân atmosferi haline getirebilir. Bilgisayarlı, internetli yaşam, bir üst basamak gibi algılanmaya başlandığında herkes o basamağa çıkmaya çalışır. “Trend” İngilizce bilmeyi gerektiriyorsa basın sonuna kadar bunu destekleyip gereksinmesi olana olmayana İngilizce kitaplar dağıtmaya başlar.

Siz hâlâ analarımızın, ninelerimizin pişirdiği yemekleri yapıyorsanız çağın dışında kalmışsınız demektir. Takip etmişseniz ne âlâ; ama yakalayamamışsanız geçmiş olsun! “Hamburger - kola” ikilisinin modası çoktan geçti. Yeme - içme modaları değişti. Çinliler niye uzun yaşıyorlar? Yemeklerini çok pişirmiyorlar da ondan. Demek ki neymiş? Sizin de “wok” denen derin tavalardan edinmeniz, sebzeleri ateşte şöyle bir döndürüp yarı pişmiş, yarı çiğ olarak sofraya getirmeniz gerek. Sofra mı dedim? O eskidendi. Şimdi yemek masası düzenlemenin yeni modasını öğrenmeniz için TV’lerde yemek programları yapılıyor. Birinden birine denk gelmemiş olamazsınız. Masaya kaç kat örtü serilir. Üst üste kaç tabak konur? Bıçaklar, kaşıklar tabağın hangi yanına, hangi sırayla dizilir? O programlardan edindiğiniz bilgileri kullanın; modayı yakalayın. İşte kolay kolay edinilemeyecek bir bilgi: Bıçağın kesen yanı tabağa dönük olacak! Tersini yapmak görgüsüzlük! Çok ayıp!

Sovyetler Birliği yıkılmışsa komünist olarak kalmak artık demodedir. Filmler, diziler bile yüzme havuzlu köşklerde geçiyorsa Tuzla tersanelerinde ölen işçilerle ilgilenmek trende uymaz.

Modaya uyup roman yazmaya mı heveslendiniz? Bu alanda da bilmeniz gereken birtakım “in”ler ve “out”lar var. Diyelim maden işçilerinin zorlu yaşamıyla ilgili bir şeyler yazmayı düşünüyorsunuz. Hemen unutun. Emek, emekçi gibi kavramlardan söz eden mi kaldı? Mevlânâ - Şems aşkını yazın. Bu konunun araştırma gerektirdiğini düşünüyorsanız kendi aşklarınızdan birini anlatın. Aşk bunalımlarını, kırgınlıkları, seksi, şehveti… Şimdi moda olanlar bunlar.

Moda her yerde. Hastalıkta sağlıkta… Sizin hâlâ mideniz mi ekşiyor? Ne ayıp! Sizde kesinlikle “reflü” vardır. Bir doktora görünün, bakın nasıl doğrulayacak. Hastalıkların da modası var; olmaz mı? Son yılların en moda hastalığı “panik atak”. Siz hâlâ panik atak olmadınız mı? “Avrupa Yakası”nın Burhan Altıntop’u Nişantaşılı olmanın önkoşulu saydığı için nasıl da özenirdi panik atak olmaya, unuttunuz mu? Avrupa Yakası dedim de… Ne çok yeni moda yaratmıştı. Dizideki çıtır kız, pek çok genç kızımızın, erkeğimizin konuşmasını tümden değiştirmedi mi?

Türkçeye özen göstermek de çoktan demode olmuş tutumlar arasında. Çağı yakalamış biri gibi görünmek isteyenin en başta Türkçeyi gözden çıkarması gerek. Son modalardan biri de konuşurken ve yazarken olabildiği kadar çok İngilizce sözcük kullanmak. Nereden öğrendiğiniz, nereye kadar bildiğiniz hiç önemli değil. İngilizce kültürlü gösterir, bilgili gösterir, inanılmaz bir hızla çağı yakalatır insana. Bir kez yakaladınız mı artık İngilizcenin çekiciliğinden kurtulamazsınız.

Ya bilgisayar kullanımıyla gelen yeni dile ne demeli! Türkçe değil, İngilizce de değil; başka bir dil…

“Bu DATABESE’ler kayıt yaparken sistemi RECOVERY yapabilmek amacıyla ONLINE LOG’lar tutup daha sonra bunları ARCHIEVE LOG olarak saklarlar. ORACLE DATABASE’inin ONLINE LOGlarını inceleme gerek. Acaba sadece INSERT kayıtları mı var yoksa UPDATE ve DELETE kayıtları da mevcut mu? Sistem DATABASE’inde o aralıkta çalışan herhangi bir TRIGGER, SET edilmiş mi? O anda sistemde hangi USER’lar çalışmış ve IP numaraları neler?”

Bir de internet yazışmaları var elbette, cep telefonu mesajları… Bunlarda da modaya uyulmalı. Herkes “slm” diye yazarken “selam” diye yazmak ayıp! “Derwi$” diye yazın mesela. “Derviş” sözcüğünün içeriğiyle bu yazımın uyuşup uyuşmadığı sizin konunuz değil. “Tekbir Center” oluyorsa bu niye olmasın?

Moda yaratacak gücünüz yoksa modaya uyacaksınız. Herkes gibi olmak, sürüye katılmak hafifletir insanı; tek başınalığın yükünü üzerinden alır. Hani atalarımızın “zaman” için söyledikleri bir söz vardı ya, o söz “moda” sözcüğü dilimize girmeden önce söylendiği için öyledir. İşte bir gerçeği daha buradan açıklıyorum. O atasözümüzün aslı şöyledir: “Moda sana uymazsa sen modaya uy!”

 
sayfa başına dön
 
BU BİR İHANET!

ODTÜ, Bilkent gibi eğitim dili İngilizce olan üniversitelere Türkçe konusunda konuşmak üzere çağrıldığım ilk zamanlarda giderken öğrencilerle karşı karşıya kalma, tartışmaya girme, hatta dışlanma risklerini göze almak zorunda olduğumu hissediyordum. Öyle ya, bu yüksek puanla girilen üniversitelerdeki öğrenciler en çok İngilizce eğitim görmek seçmiş olmalılardı okullarını. Ben de kalkıp onlara yabancı dille eğitimin bir “ihanet” olduğunu anlatacaktım. Salonun bir anda boşalması, yuhalanma, ıslıklanma gibi protesto biçimlerini bile göze almak gerekiyordu. Sonuna kadar inandığım doğruları söylemezlik edersem de kendimle çelişmiş; hatta kendime karşı iki yüzlülük etmiş olacaktım. Hiç karşı çıkan olmadı diyemem; ama hep azınlıkta kaldı onlar. Öğrencilerin büyük çoğunluğu, öğretimin Türkçe olması durumunda daha iyi yetişeceklerini söylediler; işledikleri derslerden gülünç; gülünç olduğu kadar da acıklı örnekler verdiler. İngilizce konuşmakta ısrarcı hocalardan bir bölümünün derste soru sorulmasını yasakladığını mı anlatmadılar; yalnız kendilerinin anladıkları İngilizce - Türkçe karışımı özel bir dil oluştuğunu mu söylemediler; bu özel dilden gayet gülünç alıntılar mı aktarmadılar. Zaten durum, neresinden bakarsanız bakın tam bir komedi. Türkiye’de, çoğunluğunu Türk öğrencilerin oluşturduğu bir sınıfta, Türk öğretmenler derslerini İngilizce anlatıyorlar. Dünyanın neresinde sahnelense alkış tufanı ile karşılanacak bir tuhaf komedi.

Biz bunu niye yapıyoruz? Çocuklarımız İngilizce öğrensinler diye mi? Bir yabancı dili öğretmek için, öğrenicinin 18 - 20 yaşlarına gelmesi beklenmez. Yabancı dil çok daha önce, ilköğretimin dördüncü sınıfından başlanarak öğretilir. O yaştaki çocuklara yabancı dil öğretmeye çalışıyor; ama başaramıyorsak 10 yaşında öğretemediğimiz dili 20 yaşındayken öğretmeye kalkışmak yerine, öğretim yöntemlerini yeniden ve titizlikle gözden geçirmemiz daha akıllıca olmaz mı? Her ülkede yabancı dil öğretimi var. Onlar ne yapıyor da öğretiyor, biz neyi eksik ya da yanlış yapıyoruz da öğretemiyoruz?

Öğretimi yabancı dille mi yapalım, yerli dille mi yapalım diye düşünmeden önce, üniversite öğretiminin amacını belirlemek gerekmez mi? Seçtiği bilgi dalında öğrenciyi tam donanımlı, iyi yetişmiş bir birey haline mi getirmek mi istiyoruz, kendi uzmanlık dalında bilgisi tam olmasa bile İngilizcesinin iyi olmasını mı sağlamaya çalışıyoruz? Öğrencinin, içine doğduğu, doğduğundan beri kullandığı dille anlatıldığında kavrayamayacağı konuları bir yıl hazırlık okutarak öğrettiğimizi varsaydığımız dille anlatıldığında kavrayacağını sanmak, ancak İngilizcede sihirli bir güç bulunduğuna inanmakla mümkün. Hiçbir dilde böyle sihirli bir güç yoktur. Hem diyelim yaşamından çaldığımız, onu asıl ilgilendiği, eğitimini göreceği alandan uzak bıraktığımız o bir yılda İngilizceyi, dersi anlayacak kadar öğrettik, gerisini de öğretimini sürdüreceği sonraki yıllara havale ettik. Öğrenci de gerçekten matematiği, fiziği, mekaniği, kinetiği; tarihi, felsefeyi, edebiyatı öğrenmeye çalışırken, bunlardan çok İngilizceyi öğrendi. O zaman da sorulması gereken soru şu olmaz mı? Konusunu iyi bilmeyen kişinin İngilizcesi çok iyi olsa ne olur? Bir düğmesine bastığınızda şakır şakır çeviri yapan aletler bile var artık. Yok, biz İngilizceyi değil, uzmanlaşacağı dalı iyi öğretmemiz gerektiğini kavramışsak o zaman da bunun en iyi anadiliyle olacağı örnek, kanıt gerektirmeyecek kadar açık bir gerçek değil mi? Dersi anadilinde anlatmak da dinlemek de yabancı dilde ders anlatmaktan ve dinlemekten çok daha kolay, çok daha verimlidir.

Yabancı dilde anlatılan dersi dinleyen öğrencinin durumunu tahmin etmek hiç zor değil. Anadilinde anlatılsa kolayca anlama dönüşecek sözdizimi içinde bilmediği yeni bir terim ya da tek bir sözcük, algılamasını güçleştirecek; kafasında anlamsal boşluklar oluşmasına yol açacaktır. Hocası yanıtlayacak olsa bile o, arkadaşlarına mahcup olma tehlikesi ortada dururken soru sormayı kolay kolay göze alamayacaktır. Kaldı ki konuşulanı anlamak, anlamadığı yeri soracak cesareti göstermek, öğrenme sürecinin yalnızca küçük bir bölümüdür. Öğrenme, yeni edinilen bilgilerin öncekilerle ilişkilendirilmesini, karşılaştırılmasını gerekli kılar; nedenleri tartıp istenen sonuçlara varma yolunu bulmayı sağlar. Bütün bunlar yeterince yapılmadığında öğrenme sanılan şey, konunun ezberlenmesinden, istendiğinde o ezberin söze dökülmesinden ibaret kalır. Ezberleme öğrenme değildir. Ezberlenen bilgi, unutulmaya mahkûmdur; sınav kâğıdına aktarıldıktan sonra da hızla unutulur zaten. Ezber, kimseyi o bilginin sahibi kılmaz.

Yabancı dilde ders anlatan öğreticinin durumu da pek parlak değildir aslında. Anadilinde konuşsa, anlattığı konunun pek de iyi anlaşılmadığını fark ettiğinde sözcükleri değiştirerek, farklı dizilişte tümceler kurarak, ilginç örnekleri kolaylıkla anımsayıp anımsatarak konunun kavranmasını sağlama şansına sahiptir. Basit bir benzetmeyle kendi evinde yemek yapan bir insanın rahatlığı içindedir. Kullanacağı her malzemenin yerini, miktarını; her araç gerecin işlevini, varsa kusurunu biliyordur. Neyi neye katarsa, neyi neyle sunarsa daha iyi sonuç elde edeceğini bilmenin rahatlığı içindedir. Yabancı dilde ders anlatan bir öğreticinin, yabancı bir mutfakta yemek yapan kişinin tedirginliği içinde olduğunu söylemek de abartma sayılmasa gerek. Yabancı mutfakta çalışan, fazla ustalık istemeyen bir yemeği pişirip kotarsa bile ona çeşni katacak bir şeyler eklemeye kolay kolay cesaret bulamaz. Dikkatin dağıldığını fark ettiğinde araya bir fıkra sıkıştırmak, bir espri yapmak, öğrencilerden birine şaka yollu laf atmak biz öğretmenlerin sıklıkla başvurduğu dikkati yeniden toplamaya yarayan yollardandır. Ancak yabancı dilde ders anlatan birinin bu rahatlık içinde olabileceğini düşünmek hayali fazlaca zorlamak olur. O, olsa olsa İngilizceyi hatasız kullanmaya çalışacak, gülünç olma tehlikesini göze alamayacağı için, alışık olmadığı tümce yapılarına girişmeye kalkışmayacaktır. Pek hesaba katılmayan bir nokta da öğreticinin rahatlığının ya da tedirginliğinin, vücut diline yansıyacağı, bunun da sınıftaki genel havayı belirlemede epeyce etkili olacağıdır.

Aslında bu kadar ayrıntıya girmeye gerek yok. Üniversitelerimizde öğretimin yabancı dille yapılmasını isteyenlerin, son olarak İstanbul Teknik Üniversitesi Senatosunun aldığı kararda imzası bulunanların söyleyebileceklerinin tümünü biliyoruz. Ne düşünüyorlar, ne diyorlar, hiçbiri yabancımız değil. Bizim de bunlara karşı söylenecek sözümüz yok mu? Var. Söyleyelim o zaman.

Türkçenin bilim dili olmadığını iddia edenler, bir dille bilim yapılmadığı sürece o dilin bilim dili olamayacağını bilmiyor olabilirler mi? Bilim dili İngilizcedir deyip eğitim İngilizceye kaydırıldığı sürece Türkçenin bilim dili olarak zenginleşmesinin önüne setler çekilmekte, dağlar dikilmektedir. İngilizce yazılmış bilimsel eserlerin Türkçeye çevrilmesi Türkçenin bilim dili olarak gelişmesine katkıda bulunur. Bilimden, kültürden, sanattan kovulmuş bir dil, sokak dili olmaya mahkûmdur. Bu da dilin eriyip gitmesi demektir. Türkçenin bilim dili sayılmasını engelleyen nedir? Terim eksiklikleri mi? Gereksinme duyulan terimleri kendi dilimiz içinde kalarak üretemez miyiz? Türkçe yeni sözcük üretmeye en elverişli dillerden biridir. Türkçede ek - kök yapısı sayesinde milyonlarca yeni sözcük üretilebilir, derken kendimizi mi kandırmaktayız? Hiçbir dil Allah tarafından bilim dili yapılmadığına göre, Türkçeyi bilim dili haline getirmek bizim elimizde. Yapmıyorsak bu, Türkçenin değil, bizim ayıbımız, bizim utancımız.

Uluslararası literatürü takip etmek, akademik kariyer yapmak için İngilizcenin gerekli olduğunu söyleyenler, bütün öğrencilerinin akademik kariyer yapmayacağını, literatürü günü gününe takip etmeyeceğini bilmiyor olabilirler mi? Öğrencilerin büyükçe bölümü okulu bitirir bitirmez ülkesine hizmet etmek için çalışacak, kendi memleketinde mesleğini sürdürmeye başlayacaktır. Üniversitenin bütün öğrencilerine az biraz İngilizce öğretip hepsini yarı cahil bırakmak yerine, içlerinden bir guruba, ağırlıklı bir meslek İngilizcesi eğitimi verip bilimsel çevirileri hatasız yapmalarını sağlayamaz mı? İngilizce bilmeyenlerin de bilimsel çalışmalardan haberdar olması için, o çalışmaların kendi dilimize çevrilmesi gerekmez mi? Oysa eğitim dili İngilizce olmayan üniversitelerde bile hemen hemen bütün bilimsel çalışmalar İngilizce yapılıyor ve bu çalışmalardan Türkiye’de yaşayan ve İngilizce bilmeyen hiç kimse yararlanamıyor. Kendi üniversitelerimizin kendimize hizmet etmekten alıkonmuş olması yeterince büyük bir ayıp. Üniversitelerin varoluş nedeni, kendi ülkelerinin bilimsel gelişiminde öncülük etmek değil mi? Bizimkiler kime hizmet edecek?

Bilim dilinin bütün dünyada İngilizce olduğunu söyleyenler söylediklerine bizi inandıracaklarını mı sanıyorlar; hatta kendileri inanıyorlar mı? Nerede bilim dili olmuş İngilizce? Çin’de mi, Japonya’da mı, uluslararası kültür dili olma ayrıcalığını kaybettiğine yanan Fransa’da mı, dünyaya egemen olma arzusunu şimdilik bir kıyıya atmış görünen Almanya’da mı? Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde İngilizce eğitim veren sınıflar açılıyorsa bu, ABD’nin bütün dünyadan topladığı genç beyinlerin hiç değilse bir bölümünü, özellikle de Türkiye gibi gayri resmi ABD sömürgesi olmak için elinden geleni yapan ülkelerden gelecek öğrencileri kendi üniversitelerine çekebilmek içindir. Avrupa, tek dilde birleşecekse Latinceyi niye terk etti; ulusal dilleri oluşturma yoluna niye girdi? Hiçbir Avrupa ülkesi üniversitelerinde İngilizce eğitime geçmiş olmadığı gibi, kendi dilini egemen kılma uğraşından da vazgeçmiş değil.

Yalnız mühendis yetiştirmekle kalmamış, ülkenin kaderini yıllarca elinde tutmuş, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Turgut Özal gibi, yıllarca Türkiye’yi yönetmiş siyasetçileri de yetiştirmiş olan İstanbul Teknik Üniversitesi, İngilizce eğitim öğretime geçmekle aydın ile halk arasında yeniden bir uçurum açacağının bilincinde değil mi? Yeniden; yani Osmanlı’daki gibi. Halka tepeden bakan, kendisiyle halk arasına kesin ve keskin sınırlar koyan; halkından iğrenen yeni bir züppe kuşağı yetiştirmek mi amaç? Halkıyla aynı dili konuşmayan bir okumuşlar sınıfı mı oluşturulacak yeniden? “Basis” sözcüğünün “mesnet” anlamına geldiğini bilmeyen inşaat mühendisleri, “gasket”in “conta, salmastra” demek olduğunu bilmeyen makine mühendisleri yetiştirmek bir övünç nedeni mi sayılabilir mi? Kendi diline, kendi insanına, kendi kültürüne yabancılaşan kuşaklar yetiştirilerek nereye varılmaya çalışılıyor?

Türkiye, Alman faşizminden kaçan profesörlere üniversitelerinin kapılarını açarken yabancı dilin zihin açıcı bir özelliği olduğunu varsayarak derslerini Almanca anlatmalarını istememiş, tam tersine, üç yıl içinde Türkçe öğrenmelerini şart koşmuştu. Öğrendiler ve o insanlar Türk öğrencilerine derslerini Türkçe anlattılar. Türkçe öğrenmekle kalmadılar, pek çok Türkçe terim ürettiler. Bugün de kullanılan “çözücü, çözelti, çözünme, değerlik, seyreltik, çökelti” gibi kimya terimlerini F. Arndt üretti. Ünlü hukukçu E. Hirsch, soyadını nüfus kâğıdına “Hirş” yazacak kadar benimsemişti Türkçeyi. (*) Hâlâ kimi üniversitelerimizde onların yazdığı kitaplar okutulur. Alman Hocalar Türkiye’de anlattıkları dersi öğrencilerinin daha iyi kavraması için Türkçe öğrenip derslerini Türkçe veriyorlardı; biz Türk hocalara dersi (öğrenciler çok iyi öğrenmeseler de olur, diye) İngilizce anlattırmaya çalışıyoruz. İngilizce eğitime geçildiğinde İTÜ senatosu kimleri yetiştireceğini hayal etmektedir? İngilizce eğitim yapan üniversitelerimiz hangi Türk dâhilerini armağan etti bilim dünyasına? Çeşitli tarihlerde yapılmış çeşitli araştırmaların sonuçlarını biliyoruz. The Times gazetesinin yüksek eğitim eki “Times Higher Education” tarafından yayımlanan dünyanın en iyi 500 üniversitesi sıralamasında Türkiye’den hiçbir üniversite yoktu. Avrupa’nın en iyi 100 üniversitesi arasında da Türkiye’den hiçbir üniversite yer almadı. Anadili İngilizce olan ülkelerin üniversiteleri dışında bu listelerde yer alan Zürih, Paris, Münih, Moskova, Viyana, Kudüs, Roma, Bonn Üniversitelerinde; o listeye giren Çekoslovakya, Yunanistan, Macaristan, Japonya, Çin üniversitelerinin hiçbirinde yabancı dille eğitim yapılmıyor. Bugün bile yüzümüzü ağartan Kerim Erim, Feza Gürsey, Ekrem Akurgal, Gazi Yaşargil, A. Rıza Berkem, M. Kalayoğlu, Mustafa İnan ve Cahit Arf gibi bilim insanları, başarılarını üniversitedeki İngilizce eğitim ile kazanmamışlardır.

Üstünden çok geçmedi; daha iki ya da üç yıl önce İTÜ’nün hocalarından pek çoğunun katıldığı bir toplantıda Türkçeyi konuştuk. Dilim döndüğü kadar neden kendi dilimizde eğitim yapmak zorunda olduğumuzu anlatmaya çalıştım. Öyle güzel, öyle anlamlı katkılar geldi ki! Bu son karar, hocaların isteği ile alınmış olamaz. Daha nitelikli öğrencilerin İTÜ’yü tercih etmesi için alındığı söyleniyor. Bu da yanlış. İTÜ, Anadolu’nun her yerinden bileğinin gücüyle üniversite kazanıp gelmiş gençlerin okuluydu şimdiye kadar. İyi yetişmemişlerse onları alıp yetiştirmek de okulun görevlerindendi. İyi yetişmemiş değil, iyi yetiştirilmemiş çocuklardı onlar çünkü. . Şimdi seçkinlerin, kolejlerde okumuşların okulu mu olmak mı istiyor? Halkla arasına mesafe mi koymaya çalışıyor.

Bu hiç olmadı. Hele Türkiye’nin anıt üniversitelerinden bir olan İstanbul Teknik Üniversitesine hiç yakışmadı.

(*) Prof. Dr. Güney Gönenç’ten öğrendiğim, derslerini Türkçe veren hocalarla ilgili bilgilere “Rüzgârın Göğe Savurduğu - Türkçe Günlükleri” (s. 274) adlı kitabımda yer verdim. Daha geniş bilgi için bu kitaba bakılabilir.

 
sayfa başına dön
 
YENİ EDEBİYAT KİTAPLARI GERÇEKTEN YENİ Mİ?

Kırılamaz denen tabuları kırmış gibi görünüyor yeni edebiyat kitapları. Kırılmayacağı belli kimi tabuları da olduğu gibi bırakmış. Her kitabın başında Atatürk’ün fotoğrafı ile birlikte İstiklal Marşı’nın ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin yer alması, kırılamayacak tabulardan. Eski kitaplardaki “besmele”nin yerine geçmeye başladı bunlar. Öğrenciler arasında bir anket yapılsa açıkça görülecektir: Hiçbir öğrenci, kitapların bu ilk sayfalarını okumadığı gibi, buralarda neler yazdığının farkında değildir. ilköğretimde her sabah yinelenen “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” andının kimseyi çalışkan, doğru ve hatta Türk yapmaya yetmediği gibi, yinelenen marşlar, hitabeler de kimseyi Atatürkçü yapmıyor. Her kitabın başında çocuğun karşına aynı fotoğrafı, aynı sözleri çıkarmak, Atatürk’ü daha çok mu sevdirir, bir çeşit doygunluk; hatta bıkkınlık mı doğurur? Atatürk, söylediklerinin dua gibi ezberlenmesini mi isterdi; üzerinde düşünülerek kavranmasını mı? Sorulması da yanıtlanması da zor sorular bunlar. Ancak bu tabuları yıkmasını bu hükümetin Milli Eğitim Bakanlığından beklemek de en hafif tabiriyle haksızlık olur. Hatta, AKP’yi, düşmesi için açık tutulan bir kuyuya itmek yerine geçeceği bile söylenebilir.

Peki, hangi tabuları yıkıyor MEB kitapları? Edebiyat kitaplarına girmesi olanaksız sandığımız yazar ve şairlere yer veriyor. Bu yazar ve şairler arasında kimler yok ki! Pek de kullanmadığı RAN soyadını her seferinde peşine takarak da olsa Nazım Hikmet, İlhan Berk, Edip Cansever, Oğuz Atay, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Attila İlhan, Hilmi Yavuz, Ece Ayhan, Özdemir Asaf… Metin, Açıklamalar, Araştırmalar, Kelimeler ve yazar hakkında bilgiden oluşan sırayı hiç bozmayan eski edebiyat kitaplarındaki kuru ve sıkıcı düzene karşılık, yeni kitaplar renkli, resimli… Hazırlık, Etkinlik, Anlama Yorumlama, Ölçme Değerlendirme bölümlerine ek olarak çocuğun kendisini sorgulayacağı Öz Eleştiri Tablosu ( Elbette yine yazım konusu! Yaygın ve benimsenmiş kullanımıyla özeleştiri değil, TDK’nin önerisiyle “öz eleştiri”!). Popüler kültür öğelerinden, sözgelimi Kemal Sunal’ın fotoğraflarından yararlanma da övülecek bir özellik. Öğrencinin kendi kafasını devreye sokmasına gerek bırakmayan, “Yazar bu parçada şunları söylüyor. Siz de bu görüşe katılır mısınız?” biçimindeki sorulara yer veren eski kitaplara karşılık MEB’in kitaplarında yapılan karşılaştırmalar düşünce geliştirmeye yardımcı olacak nitelikte.

Eski şiirleri bugünkü dile çevirmeyi şiirin açıklaması sayanlara, şiir hakkında görüş oluşturmada bunun yeterli olmadığını göstermesi bakımından, eski şiirlerden sonra “Günümüz Türkçesiyle” bölümlerinin eklenmesi çok olumlu. Kitapların görsel öğelerle zenginleştirilmesi de görsel algılamaya alışık çağımız çocuğuna seslenmek için son derece uygun. Üstelik görsel malzeme olarak kullanılan, renkleri kaymış, çizgilerden taşmış, birbirine karışmış, acemice çiziktirilmiş okuma kitabı resimleri değil. Dünya resminin en ünlü tablolarıyla, çağdaş resmimizin en önemli temsilcilerinden örnekler.

Yeni edebiyat kitapları, aslında yeni değil, çünkü uygulanmış, okutulmuş kitaplar bunlar. İlk bakışta zengin bir içerikle, tabuları yıkmış, çok sesli, demokratik bir görüntüyle çıkıyor insanın karşısına. Ancak biraz daha yakından bakınca bu demokratlığın gerçekten de görüntü olduğu anlaşılıyor. Nazım Hikmet’in ders kitaplarına girmiş olmasına sevinirken fark ediyorsunuz ki iki - üç konuda bir, Nazım Hikmet’in panzehiri gibi düşünülen Necip Fazıl Kısakürek’ten uzun şiirlere yer verilmiş.

Kitapların bu yıl için yeni basımları yapılırken keşke öğretmenlere, uygulama sırasında karşılaştıkları güçlükler olup olmadığı sorulsa ve bunların düzeltilmesi yoluna gidilseymiş. Çünkü MEB’in kitapları, öğretmeni neredeyse dışlayan kitaplar. “Çalışma Kitabı” gibi düşünülmüş, öğrencinin kitapta sıra noktalar konan, boş bırakılan yerleri doldurması istenmiş. Kitabın sınıfta işlenmek üzere mi, evde çalışılsın diye mi hazırlandığı belli değil. Kimi zaman “Tahtaya yazın.” denmiş; kimi zaman, “Defterinize yazın.” Piyasada birtakım kılavuz kitaplar varsa da MEB, bu kitaplarla ilgili “Öğretmen Kitabı” hazırlatmadı. Oysa, ders kitaplarındaki “Sınıf ikiye ayrılır. Grup sözcüleri seçilir.” gibi yönlendirmelerin yer aldığı “etkinlik” bölümlerinin öğretmen kitaplarına aktarılması çok daha uygun olurdu. Öğrenciden şiirin adını tahmin etmesi istendiğinde bu adın öğretmen tarafından bilindiğini kabul etmek ne derece doğru?

Kitaplarda çok fazla örnek bulunması ilk bakışta bir zenginlik gibi görünüyor; ancak bu örneklerin tümü üzerinde durmanın olanaksızlığı, öğretmeni seçim yapma, sınırlama getirme bakımlarından zorlayacaktır. Okullarda belli bir standart olmadığı gibi, öğrenciler, hatta öğretmenler arasında da belli standartlar yok.

Öğrencinin edebiyat dersiyle ilk kez karşılaştığı 9. sınıf, temel edebiyat bilgilerinin aktarıldığı bir sınıftır. Burada, öğrenciye henüz öğrenmediği bilgilere dayalı örnekler sunmak riskli değil mi? Divan edebiyatı hakkında hiçbir şey bilmeyen öğrenciden Fuzuli’nin, Nedim’in şiirlerinden zevk almasını beklemek çok şey beklemek olmaz mı? “Tenasüp, telmih, hüsnütalil” gibi söz ve anlam sanatlarını ille de öğretmeye çalışmak için de benzer bir soru sorulabilir. Bunları şiirde bulmaya çalışmak, şiiri sevdirir mi, şiirden soğutur mu?

Edebiyat tarihi verilirken, yapıtların asıllarından örneklerle bugünkü dile çevirilerinin birlikte sunulması olumlu; ancak 11. sınıfın sonunda Milli Edebiyat dönemine henüz gelinmiş olması, çağdaş edebiyatın ne zaman verileceği sorusunu gündeme getiriyor. Yine de liselerin dört yıla çıkarıldığını hesaba katarsak 12. sınıf kitabını görmeden bu konuda bir şey söylemek yanlış olur.

“Betimleme, öykü” diye Türkçeleri olan sözcükler yerine, “tasvir, hikâye” gibi eskilerinin kullanılması, dilsel seçimin Türkçeyi fazla gözeterek yapılmadığını düşündürüyor. Kitapların görsel öğelerle zenginleştirilmiş olması, çok da albenili kılmamış onları. Tıpkı çok fazla örnek metin olmasına karşın bu metinlerin çekici olduğunun söylenemeyeceği gibi. Ayrıca öğrencinin bilgi, kültür, kavrama, algılama, benimseme, ilgilenme derecesini dikkate almak, düzeyi gözetmek konusu üzerinde de pek durulmamış. İlköğretimi yeni bitirmiş öğrenciye Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” romanını okutmak bile düzeyin gözetilmediği yargısını kanıtlamaya yeter.

“Batı Edebiyatı” ya da “Dünya Edebiyatı” diye ayrı bir ders yoksa -ki bildiğim kadarıyla yok- Türkiye’de lise eğitimi alan bir öğrenci, Batı ya da dünya edebiyatıyla ilgili bilgiyi nereden, nasıl edinecek? “Batı Edebiyatı” eski edebiyat kitaplarında ayrı bir bölüm olarak verilirdi. Özellikle Tanzimat ve daha sonraki edebiyat dönemleri, Fransız edebiyatının doğrudan etkisiyle oluştuğuna göre, diyelim romantizm, realizm gibi akımların bizde hangi yazarları, nasıl etkilediği anlatılmadan önce, hangi Fransız yazarlarından nasıl etkilenildiği anlatılmayacak mı?

10 sınıflar için hazırlanan edebiyat kitabında, her konu için bol örnek sunulmasına karşın; sözgelimi bir önceki “Âşık Tarzı Halk Şiiri” konusunda on (10) adet şiir varken, “Dini Tasavvufi Türk Şiiri” başlığı altında, biri “hikmet” örneği, öbür ikisi “ilahi”den alınmış, yalnızca üç adet dörtlük verilmesi, “methiye” örneği verilirken “şathiyat” örneği vermekten kaçınılması, çocukları dinsizlikten korumak için mi? Türk edebiyatını, dünyadan kopuk, kendi başına ele alırken, edebiyat kitabının arka sayfalarına haritalar koymak niçin? Edebiyat kitabında Türkiye haritası bulunmasının anlamı nedir? Ya Türk Dünyası Haritası niye var?

Pablo Picasso’nun ünlü Guernica tablosunu, hakkında hiçbir bilgi vermeden, adını bile vermeden koyup “Yukarıdaki resim ile ilgili neler düşündüğünüzü ifade ediniz.” demek, 15 yaşındaki çocuklara ressamla ve resimle dalga geçme fırsatı vermek için değilse niçin? Resme (meğer) ne kadar yetenekli olduğunu Marmaris’e çekildikten sonra resim yapmaya başlamasıyla anlayacağımız Kenan Evren bile bir zamanlar Picasso’nun resimlerine bakıp, “Hıh! Bunlar da resim mi? Ben de yaparım bunları!” dememiş miydi? Alman ordularının Guernica kasabasını bombalamasını anlatan resim hakkında “Bu resmi siz mi yaptınız?” diye soran Alman generaline Picasso’nun verdiği, resim kadar güzel, “Hayır, siz yaptınız.” yanıtı eklenemez miydi?

Guernica tablosu için, “Picasso'nun savaşa karşı duyduğu güçlü nefreti yansıtır.” gibi bir not düşmeyen zihniyet, Arif Nihat Asya’nın şiddeti kutsayan, milliyetçiliği had safhada kışkırtan “Bayrak” şiirini kitaba almakta sakınca görmüyor.

Okullarda tırmanan şiddetten bir daha söz açacak olduğunuzda, “Sana benim gözümle bakmayanın / Mezarını kazacağım / Seni selamlamadan uçan kuşun / Yuvasını bozacağım” şiirleri okuttuğunuzu aklınızdan çıkarmayın. Kuşuyla börtü böceğiyle doğayı sevmesini sağlamanız gereken 15 yaşındaki çocuklara, insan sevgisi aşılamak, savaş karşıtlığı işlemek yerine kuşların yuvasını bozmayı, insanların mezarını kazmayı öğütleyen şiirler okutursanız, toplumdaki her türlü şiddetten siz sorumlu olursunuz. Edebiyatı, insanı, doğayı, yaşamı sevdirmeye çalışmak dururken mezar kazmaya özendirmek niye?

 
sayfa başına dön
 

ESKİ YAZI – YENİ YAZI

80. yılını kutladığımız halde, alışamamış olmalıyız ki Atatürk’ün, “Lâtin esasından alınan Türk alfabesi” dediği harflere biz hâlâ “Latin alfabesi” deyip duruyoruz. İşte bu harfler küreselleşme denen yeni emperyalizmin dayattığı İngilizcenin etkisiyle yabancılaşmaya ve değişmeye başladı. Günümüze gelmeden bir özet yapmak gerekirse şunlar söylenebilir.

Atatürk’ten önce de Arap alfabesinin Türkçeye dar gelmesinin sancıları çok çekilmiş. Daha 1851 tarihinde Ahmet Cevdet Paşa “Kavaid-i Osmaniye” adlı eserinde, harflerle tam gösterilemeyen bazı seslerin birbirinden ayırt edilmesi için bir yol bulunması gerektiğinden bahsetmiş. Zamanın akademisi sayılan Encümen-i Dâniş’te bu konu ele alınmış, 1854 Devlet Salnamesinde harf ıslahı sayılamayacaksa da “bazı tefrik (ayırdetme) işaretleri” koyma gereğine dikkat çekmiş. Ayıntablı Mehmed Münif Paşa, harflerin ıslah edilerek okuma-yazmanın kolaylaştırılmasını ele almış. “Mânası malum kelimelerin siyak ve sibakından (geliş ve gidiş) anlaşılmasına rağmen, mânası bilinmeyen kelimelerin hatalı okunduğunu, Latin yazısındaki gibi harflerde büyük-küçük ayırımı olmadığı için, has (özel) isimlerin diğerlerinden ayrılmasında müşkilat çekildiğini” söylemiş. Münif Paşa’nın Cemiyet-i İlmiye-yi Osmaniye’deki nutkunda bunları söylemesinden sonra Azeri Ahundzade Feth Ali, önce hazırladığı yeni tarz harfleri, daha sonra kendisinin uydurduğu Latin-Slav harflerinden alınma kırk iki harfli bir alfabeyi önermiş.

İlk gazetelerin yayımlanmasından sonra halkın büyük çoğunluğunun okuma yazma bilmediği gerçeği apaçık ortaya çıkmış olduğundan çare arayışları hız kazanmış. Londra’daki Jön-Türklerin sürgünde çıkardıkları "Hürriyet" gazetesinde Namık Kemal çocukların yıllarca okuma-yazma konusunda uğraştıkları halde, ellerine bir gazete verilse okuyamayacaklarından; yazmak bir tarafa, yazılmış tezkireyi bile sökemeyeceklerinden; hatta onların hocalarının bile pek azının bu gibi işleri becerebileceklerinden bahsetmiş. Ermeni, Rum ve Yahudi çocuklarının ise böyle olmadıklarını kabahatin bizim çocuklarda değil “tahsil usulünde” olduğunu söylemiş.

Namık Kemal, "Hâsılı demek isteriz ki, biz eşkâl-i hurufumuzun esasen tağyiri efkârında değiliz" diyerek Arap harflerinin tümden değişmesinden yana olmadığını; ama mevcut durumu aynen korumaktan yana da olmadığını belirterek, "Muhafaza-i hâl-ü hâzır efkârının düşmanlarından bulunduğumuzdan, hattımıza kaabil olacak ıslahatın icrasına samimi tarafdarız" dedikten sonra, “harf ıslahı” hakkında o zamana kadar ileri sürülen fikirleri tartışıp kendi görüşlerine geçerek: "Bizim efkârımıza gelince, madem ki elifbayı Arabca'dan almışız ve madem ki lisanımızda bu kadar Arabî kelimât mevcuttur, anın haliyle ibkasından başka çare olmadığını itiraf ile, andan sonra Türkî’de zaid olan harfleri aramak lâzım gelir.” Demiş.

Namık Kemal, Arapçadan çok fazla sözcük alınmış olduğundan bu sözcüklerin yazımı için Arap harflerini gerekli görürken Ahmet Mithat Latin harflerini yerden yere vurup Ermeni harflerini almayı önermiş. Bu konudaki tartışmalara Şinasi ve Ali Suavî gibi devrin meşhur simaları ilgi göstermiş. Bu tarihte eli kalem tutup konuyla ilgili yazı yazanlar arasında; Yenişehirli Avni Bey, Feraizcizâde Mehmed Şâkir, lûgatçı Necib Asım, Yanyalı Ali Rıza Bey, Bağdatlı Zehavizâde Cemil Bey gibi pek çok kişi sayılabilir.

Özetle Tanzimat ile meşrutiyet arasında geçen yaklaşık yetmiş yıllık zaman içinde bu konuda ortaya atılan düşünceler arasında harflerimizin okuma ve yazmadaki bazı eksiklerini tamamlamak ya da düzeltmek öneriliyordu. Bu da; harflere harekeler koyma, sesli harfler (o zamanın tabiriyle harekeler) ilave etme, harfleri munfasıl (ayrı ayrı) yazma düşünülüyordu. Diğer taraftan; Latin, Latin-Slav veya Ermeni harflerinin alınması şeklinde ortaya atılan görüşler, pek rağbet görmemişti. Bir gün Latin harflerinin kabul edilebileceği düşüncesi akla bile gelmiyordu. Çünkü Şeyhülislamlık makamı -bırakalım harf değiştirmeyi- mevcut harfleri ayrı olarak, bitiştirmeden yazmaya bile fetva vermiyordu.

Meşrutiyet döneminde ise dönemin ileri gelenlerinden Ahmet Rıza Bey 6 Ağustos 1893 tarihinde Abdülhamit'e Paris’ten bir “layiha” göndererek “ihtiyaç oldukça bazı işaret vs.nin konmasında dinî de olsa bir mahzur bulunmayacağını” söylerken İttihatçı İbrahim Temo, Latin harflerinin resmen kabul edilmesini, böylece Türk eserlerinin Avrupa'ya tanıtılacağını söyler; hatta bu yüzden adı 'Latinci'ye çıkar.

Sözün özü, Atatürk’ün Harf Devrimi’nden önce de çok arayışlar vardı. Bugün bile, “Memleket ahalisini okumaz-yazmaz duruma getirdiğini, kütüphaneleri battal ettiğini, klasik kültürle bağlantıları kopma noktasına getirdiğini” söyleyerek Atatürk’ü karalamak isteyen, Harf Devrimine karşı tavır alanlar çok. Onlara bakarsanız Arap alfabesi yerine Türk alfabesini kabul etmek bütün bir milleti geçmişinden koparmıştır. Okuduğu, yazdığı harfler bir gecede tedavülden kaldırılan insanların düşünebilme yetenekleri dumura uğramıştır. “Harf inkılabı aslında bir inkılap değil cinayetti. Üstelik insanlık tarihinde eşine az rastlanır cinayetlerdendi. Böyle bir şey, bir toplumu bir anda okur-yazar olmaktan çıkarmaktır. Bütün bir tarihe yabancılaşmaktır. Zira harf inkılabıyla o zamana kadar yazılı mirasa yabancılaşılmıştı. Aslında böyle bir şey en bağnaz sömürge yönetimlerinin bile cüret edemeyeceği bir saçmalıktır. Bir toplumu toptan kendi tarihine ve kültürel geçmişine yabancılaştırmak, ‘köksüzleştirmektir’. Artık o tarihten sonra eskiye merak saran birinin, kendi uzak-yakın tarihiyle ilgili bir şey öğrenebilmek için bir yabancı dil öğrenir gibi eski yazıyı öğrenmesi gerekiyordu.” (Fikret Başkaya Yediyüz: Osmanlı Beyliği’nden Yirmi Sekiz Şubat’a Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi) diyenler hâlâ var. Harf Devrimi’nin, “Böylece Türkiye’de okuma-yazma bilmeyen kalmayacağı; zira Latin alfabesinin daha kolay okuma-yazmaya imkân verdiği” biçimindeki gerekçesini “şaşırtıcı” bulanlar bugün de yazıyorlar aynı şeyleri.

Oysa dört yıllık okuma yazma seferberliğinden sonra bile ülke nüfusunun yalnızca % 11’i okur - yazar olabilmişse, Harf Devrimi’nden sonra evlerde, kütüphanelerde bulunan, piyasada satılan tek bir kitap imha edilmemişken, eski yazıyla mektup yazmak, not almak yasaklanmamışken bu insanların yeni alfabeye geçildiğinde cahil kaldıklarını söylemek ne kadar doğru olabilir? Olsa olsa bir süre, yeni harflerle basılan gazeteleri okuyamamış olabilirler. Harf Devrimi, savaştan yeni çıkmış bir halkın genç nüfusuna en çabuk öğreneceği yazı dilinin öğretilmesi, doğan yeni ulusu kalkındırmak, çağdaşlaştırmak için atılmış, en yerinde, en önemli adımlardan biridir. O tarihlerde aydın kesim, başta Fransızca olmak üzere bir ya da birden çok yabancı dili biliyordu; Latin harflerine yabancı değildi. Kimse bir gecede cahil kalmamış, Arap harfleri ile yazılan kitaplar yakılmamış, ortadan kaldırılmamış, kütüphaneler işlevsiz kalmamıştır. İsteyenin eski yazı öğrenmesini, Arap harfleriyle yazılmış eserlere ulaşmasını engelleyen hiçbir yasal önlem alınmamıştır. 1928 yılında eski yazıyı okuyup yazabilen insanlar bile, eğer Arapça ve Farsçaya aşina değillerse 50 – 60 yıl önce yazılmış bir metni bile anlayamazken bu insanların 500 yıl öncesiyle bağlarının koparıldığını iddia etmek pek saçma olmaz mı? Ayrıca eğitim genellikle erkeklere verildiğinden, ardı ardına yaşanan savaşlarda bu erkeklerin şehit olmasıyla ülke, okur - yazar erkek nüfusunun büyükçe bir bölümünü yitirmiş; geriye kadınların ve çocukların oluşturduğu okuma yazma bilmeyen bir kitle kalmıştır. Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki dönemde, belli kesimlerin dışındaki halkın okur - yazarlığından bahsedilemez. Türk Harf Devrimi, Türkçeye en uygun harf sisteminin bulunması anlamı taşır. Sekiz tane ünlüsü bulunan bir dili yüzyıllarca “elif”ten başka ünlüsü olmayan; yani tek ünlü harfi olan bir alfabeyle yazmaya çalışma ıstırabından kurtarmıştır.

Hani, öğrenilecek konunun o kadar da zor olmadığını anlatmak için eskilerin söylediği cesaret aşılayıcı bir söz vardır: “Canım, eski yazı değil ya! Öğrenirsin.” Eski yazı neden kolay öğrenilmez? Çünkü eski yazı dediğimiz alfabe, her ne kadar Arap harfleriyse de Kuran yazısı değildir. Kuran yazısında yanlış okumanın önüne geçmek için konmuş harekeler; yani, “esre, ötre” gibi işaretler günlük yazışmalarda kullanılmaz. Hatta eski yazıda uzun sesliler dışında sesli harfler pek yazılmaz. Çok bilinen sözcükler kolay tanınır, okunur; ama bilinmeyen sözcükler için aynı şey söylenemez. İlk kez karşılaşılan bir sözcüğü okumanın şifre çözmekten farkı yoktur. Bu konuda anlatılan çok öykü var. Bir tanesi, üniversitede hocam olmuş Faruk Kadri Timurtaş’la ilgili. Timurtaş’ın, Yunus Emre Divanı’nı yeni yazıya çevirirken bir dizeyi, “Terzi Necip dikmemiş donunu Muhammed’in” diye okuduğu için adının Terzi Necip kaldığı anlatılır. Öyle ya, 13. yüzyılda Yunus Emre’nin sözünü etmeye değer gördüğü bir Terzi Necip varsa bu, özel araştırma gereken bir konu olmalı. Kimdir Terzi Necip? Yunus Emre üstelik adını vererek niye ondan söz etmek gereğini duymuştur? Bir din ulusu mudur? Bir evliya mıdır? Hiçbiri değil. Terzi Necip, yalnızca bir okuma yanlışlığından ortaya çıkmış sanal bir kişi. Öyle biri yok. Terzi Necip diye birinin ortaya çıkmasına yol açan yanlışlık nereden kaynaklanmış? Timurtaş’ın “biçip” sözcüğünü “necip” diye okumasından kaynaklanmış yanlışlık. Kendi harflerimizle asla düşülmeyecek bir yanlışlık bu. Yalnız ünlüleri yazılmış iki sözcük söz konusu. Biri bcb, öteki ncb. Aradaki ünlüleri okuyanın koyması gerektiği bir yana, b ve n harfleri arasındaki ayrımı sağlayan da sadece bir nokta. Eğer alttaysa bu nokta harfin b olduğunu, üstteyse n olduğunu belirtecek.

Arap alfabesinin çok estetik olduğu, hat sanatına pek uygun olduğu söylenir; ama Türkçeye uygun olduğunu hiç kimse söyleyemez. O,ö,u,ü,v harfleri için kullanılan tek harfin "vav" olması, “kef” harfinin yerine göre g, n, k, ğ seslerinin yerine kullanılması, diyelim sekiz ayrı sesten oluşan bir sözcüğün dört harfle gösterilmesi sayılabilecek nedenler arasında. “Elif, vav, lam” harfleri yan yana olduğunda bu sözcüğün “ol” mu, “öl” mü; yoksa “evvel” mi olduğunu ancak sözün gelişinden çıkarabilirdiniz.

Namık Kemal, Arapçadan çok fazla sözcük alındığı için Arap harflerinden vazgeçilemeyeceğini söylerken kuşkusuz kendisi gibi Osmanlıcayı iyi bilenleri kastediyordu. Harf Devrimi, seçkin zümreye değil, halka yönelik olarak yapılmış bir devrimdi. Çünkü halk Namık Kemal’in bildiği o sözcükleri zaten bilmez ve kullanmazdı. Ayrıca halk yazı öğrenmekten umudunu çoktan kesmiş, kendisini “söz”e vermiş; edebiyatını söze dayalı bir edebiyat haline getirmişti. Türkülerin, manilerin, koşmaların içinde, Divan edebiyatına özenip Divan şairleri gibi yazmaya çalışan saz şairlerinin yazdıkları dışında, Türkçe olmayan pek az sözcük vardır. Öyleyse halkın Arapça için yapılmış; ama Türkçeye uymayan bu alfabeyi kullanması için hiçbir gerekçe gösterilemez. Harf Devrimi’yle insanlar binlerce yıldır konuştukları dili yazıp okumayı öğrendiler. Yalnızca seçkin bir kitlenin ayrıcalığı sayılan konuştuğu dili yazabilme becerisine kavuştular. Arap harfleri, sözcüğün başında, ortasında, sonunda farklı farklı yazıldığından tek tek öğrenildiğinde okur - yazarlığı sağlayamazken, Türk alfabesiyle harfleri öğrenmek, bulmaca çözmek zorunda kalmadan sözcüğü okumak kolaylığı sağladı. Yalnız sessiz harfleri yazılan sözcüğün aslında hangi sözcük olduğu, okurken geriye dönüp tümcenin gelişine bakma zorunluluğu yüzünden, yalnız okumayı değil, anlamayı, kavramayı da sekteye uğratan bir okuma süreciyken, Türk harfleri bu zorluğu ortadan kaldırdı. Türkçenin üç ayrı h harfine, iki s, iki n, iki z harfine niye gereksinmesi olsun? Niye Feyza yerine “fyda”, Yusuf yerine “yvsf”, Öner yerine “avnr” yazalım?

Türk harfleri, ülkemizin teknolojiye, bilim ve kültüre ulaşmasını kolaylaştırmıştır. Yalnızca ç, ş, ı, İ harflerinin İngilizcenin alfabesinde bulunmaması nedeniyle bugün bilgisayar ortamında çekilen sıkıntılar göz önüne alındığında Arap harfleriyle iletişim çağının ne kadar gerisinde kalınacağı da düşünülmesi gereken bir durumdur. Arapça işletim sistemlerinin ne derece kullanışlı olabileceğini, İngilizce programlardan kaç yıl sonra çıkarıldığını da hesaba katmak gerekir.

İnternette bulduğum, “Harf devrimini eleştiren bir insan idim.” diye başlayan bir yazıyı, bugün hâlâ Arap harflerini kullanıyor olsaydık karşılaşacağımız zorlukları göstermesi bakımından ilginç buldum. Paylaşmak istiyorum. ““Harf devrimini eleştiren bir insan idim. Arapları yakından gördükten ve onlarla uzun süre kaldıktan sonra bu fikrim çok değişti. Şöyle ki; Arap alfabesi kullanan insanlarda şu sorunları gözlemledim: Adamlar boş zamanlarında dergiler üzerindeki yazıları taklit ediyorlar. Çünkü Latin alfabesini yazmayı ve okumayı yeteri kadar iyi bilmiyorlar.

Bilgisayar dünyasına entegre olmaları felaket zor. Örneğin; herhangi bir yazı yazarken Arapça dili desteklemeyen klavyede, dertlerini anlatmaları için önlerine çok fazla engel çıkıyor. Rakamları da kullanarak, Latin harfleriyle Arapça yazıyorlar ki bu safhada gerçek rakamlarla Arapça harf yerine kullandıkları rakamlar birbirine giriyor, iş zıvanadan çıkıyor. Dahası ellerindeki dosyalardan bilgisayarın da kafası karışıyor. 'winampa çal dediğinde çalmıyor, word de aç dediğinde açmıyor. En önemlisi, çevrelerindeki dünya ile de entegre olamıyorlar. Diyelim ki bir konu tartışıyorsunuz. örneğin matematik, ya da fizik. Kullandıkları denklemler ve teoremler bile Arap harfleriyle. Yani adam ‘sin 30’ yazacağı zaman bunu bu şekilde yazamıyor. Çünkü bilmiyor. İsimleri, olayları, adları kısacası hiç bir şeyi Latin harfleri ile bilmiyor. Bütün terim, isim, tarih, formül kodlamaları Latin harfleriyle olanlarından çok farklı. Peki, şimdi düşünün, bir Arap ve bir Türk genci bir araya gelip nasıl matematik, kimya, fizik tartışacaklar? Ne yazık ki ancak Arap olan tarafın ekstra çabası ile kendini bu konuda çok iyi yetiştirmesi sayesinde olabilir.”

Mademki bilgisayar ve internet ortamına girdik orada biraz daha kalalım.

Gençlerin bu konuda ne düşündüklerini anlamak için baktığım “Ekşi Sözlük”te, adını bilemediğim bir genç şöyle diyor: “Nasıl ki kıyafet devrimiyle bir gecede herkes çıplak kalmadıysa, şapka kanunuyla herkesin basına bir anda güneş geçmediyse, ölçü birimlerinde değişiklikle bir gecede ölçüsüz mesnetsiz kalınmadıysa, cumhuriyetin ilanıyla bir anda yöneticisiz kalınmadıysa, harf devrimiyle de bir gecede cahil olunmamıştır. Bazılarımız sanki alfabe değişince insanlar konuşma, söz söyleme, tartışma kabiliyetlerini de kaybetmişler, sihirli bir el çıkıp binlerce kütüphanedeki milyonlarca kitabi "select all, change font, times new roman" komutuyla anında Latinceye çevirmiş, ülkedeki tüm insanların kafalarına odun indirip bildiklerini bir gecede unutturmuş olması gibi algılamaktadırlar. Evet devrim bir gecede olmuştur ama insanların buna geçişi elbette zamanla yavaş yavaş olmuştur. AB ülkeleri euro'ya geçince bir gecede nasıl züğürtlemedilerse, harf devrimiyle de insanlar bir anda cahilleşmemişlerdir. Aksine, geçiş süreci sonunda daha az gayretle daha kolay öğrenilecek bir alfabeye kavuşmuşlar, okuma yazma oranı hızla artmıştır.
Bir başka genç de “Japonlar alfabe değiştirmediler; ama bakın nasıl geliştiler.” diyenleri yanıtlıyor:

latin alfabesi bizim teknolojiye, bilim ve kulture olan adaptasyonumuzu saglamistir. japonlarin basarisini ise alfabelerine baglamak ahmakliktir. ben de cekik gozlerine bagliyorum o zaman, bizler de gozlerimizi cektirelim, bakin nasil gelisecegiz, calismadan, vergi kacirarak, yolsuzlukla, calismayi enayilik gorerek.

Alfabemiz yeniden değişiyor. Sessiz sedasız…

“Harf Devrimi nedir?” sorusunu yanıtlayan bir başka genç şunları söylüyor:

mustafa kemal'in türkleri arapların her$eyinden olduğu gibi alfabelerindende kurtarma ba$arısıdır. ($ahsen islamı kabul ediyoruz diye araplığı kabul etmeyi türk tarihindeki en büyük facia olarak görüyorum)
geçmi$imizde arap kültürü var ise bu geçmi$i kabul eder, derhal deği$tiririz. (zaten öyle yaptık) arap kültürünü türk kültürü gibi gösterip arap rezilliklerine ya da adetlerine $eye sarılır gibi sarılanların, "geçmi$imizi kaybettik", "avrupaya yalandık" iddiaları me$hur "din elden gidiyor" ya da "$eytan icadı" iddialarından farkı yoktur.
not: ş harfini yazabiliyorum fakat $eklini sevmiyorum.$.

“Doğu Timorlu bebek yapılan bir operasyonla 3.3 kg'lık tümörden kurtarıldı.” haberine yorum yazan biri şöyle diyor:

“bence wilms tumorudur ama keske tipinide yazsalarmis ogretici olurmus”

Türkçe harflerin sanal âlemde kullanılmaması yüzünden oluyormuş gibi görünüyor; ama tek sorun bu değil. Türkçede bulunmayan harfleri kullanma modası da var. Vildan adını Wildan diye, “Eksikiz” olduğunu sandığımız adı “exixiz” diye, “çivi” sözcüğünü “chiwi” diye yazan da var.

“Çet (chat)” denen internet yazışmalarında ünlü harflerin yazılmamasının açıklaması da konuşur gibi yazma isteğiymiş. Orada da “iiim”, “bilioum” gibi yazışma örnekleri var. Daha yaygınları elbette “nbr slm, mrb” diye kısaltmalar. Bunlar “ne haber”, “selam”, “merhaba” anlamlarına geliyormuş. Bir çeşit şifreleme sistemi. Ne çeşit denirse, tıpkı eski yazı gibi. Gençlere sorarsanız (ben sordum) böyle yazmak cep telefonu mesajlarında daha az karakter kullanıldığı için tasarruf sağlıyormuş. Oysa durum tam olarak böyle değil. Ünlüleri yazmama bir moda olarak yaygınlaşıyor. Bu modanın en bilinen örneği CMYLMZ. Cem Yılmaz da moda bu olduğu için böyle yazmış zaten. Ancak bu ünlüleri yazmama modasının eski yazıyla olan benzerliği ürkütücü. Çok yakın bir gelecekte (belki şu anda bile) yalnız bilenlerin okuyup anlayabileceği, özel bir alfabe gelişiyor. Başka bir deyişle yeni bir şifreleme sistemi. Bu sistemi bilmeyenleri yine dışta bırakacak bir uygulama. Dışta ya da öğrenmek zorunda bırakacak. Hangisini isterseniz. Ya sanal âlemdeki yazışmalara yabancı kalmayı, hâlâ bildiğiniz yazımı kullandığınız için sizinle alay edilmesini, “dinozor” diye nitelenmeyi göze alırsınız, ya da siz de “nbr”, “slm” diyenlerden olursunuz. Seçim sizin.

 
sayfa başına dön
 

LACİVERT AKŞAMLAR SUSUNCA BİRDEN

Ne yalan söyleyeyim, Avni Anıl hayranı değildim ya da şöyle diyeyim: Avni Anıl, benim has bestecilerimden değildi. Dinlediğim herhangi bir radyoda, “Biraz kül biraz duman o benim işte” ya da “Bir ateşim yanarım, külüm yok, dumanım yok” gibi ateşli, küllü şarkılarından biri başlamışsa hemen başka istasyon arardım. Dahası, dört - beş yıldır Özgür Radyo’da program yaparım. Aslında bir edebiyat programıdır yaptığım; ancak soyadımdan esinle, adını “Çilingir Sofrası” koyduğum için genellikle Klasik Türk Müziği, Türk Sanat Müziği adını almış türdeki şarkılara yer veririm. Avni Anıl bestelerini özel olarak hiç seçmemişimdir orada. Bu benim sevmediğim, sevmediğim için de çalmadığım besteler, Avni Anıl’ın en bilinen, demek ki en sevilen şarkılarıdır. Giderek bu şarkılarla Avni Anıl adı örtüştü; bunları sevmediğime göre Avni Anıl’ı sevmiyorum, diye bir yargıya dönüştü. “Sevmiyorum.” demek, “Tanıyorum, biliyorum ve sevmiyorum.” demek değil midir? Ne burnu büyüklük! Avni Anıl’ı, “Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un” şarkısından ibaret sanırsanız ve benim kadar aymazlık içindeyseniz şarkı,

“Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul'un”

dediğinde, benim gibi, “Bir gecede bütün meyhaneler mi? Ne zaman olmuş bu? Şimdi gelsin de dolaşsın! Bir gecede yalnız Beyoğlu’ndaki meyhaneleri bile dolaşamaz.” diye dalga geçebilirsiniz.

“Seni aradım kadehlerdeki dudak izlerinde”

sözlerini duyduğunuzda kadehlerdeki dudak izlerine bakarak sevgilisini arayan bir âşık hayal edebilir, “Uğraşma kardeşim, çok zor bu iş! Sevgilini bulmanın başka bir yolu vardır. O yolu da bulursun, sevgilini de…” diye onu avutmaya kalkabilirsiniz.

Şarkıda,

“Canım doya doya sarhoş olmak istiyordu”

dendiğinde, “Doya doya sarhoş olmak istiyorsan, meyhane meyhane dolaşmanın âlemine ne? Otur bir meyhanede, iç.” diye akıl vermelere yeltenebilirsiniz.

Madem günah çıkarmaya soyundum, itirafları sürdüreyim. “Mihrabım” şarkısıyla da çok dalga geçtim.

Mihrabım diyerek sana yüz vurdum
Gönlümün dalında bir yuva kurdum
Yıllardan beridir yalvarıp durdum
Sevgilim demeyi öğretemedim

Sonunda hicranı öğrettin bana
Ben sana sevmeyi öğretemedim

Gönlünde sevgime yer vermedin de
Yaban güllerini hep derledin de
Ellerin ismini ezberledin de
Bir benim adımı öğretemedim

Sonunda hicranı öğrettin bana
Ben sana sevmeyi öğretemedim

“Sana yüz vurdum” denince aklımda kafasını güm güm bir yerlere çarpan adam görüntüsü oluştu. “Niye yaban güllerini derliyor? Bahçesinde gül yok muymuş, bahçesi de mi yokmuş? Gül toplamak için kırlara mı çıkmış?” soruları aklımdan geçti. “Bir ‘sevgilim’ demeyi bile öğrenememişse nasıl kafasız bir sevgilidir bu?” diye düşündüğüm oldu. “Üstelik başkalarının adlarını da öğrenemiyor besbelli ki ezberliyor. O zaman insan birinin daha adını, hadi öğrenmesin, ezberleyemez mi?” diye sorduğum da…

Ne zamana kadar sürdü bu aymazlık? Avni Anıl ölünceye kadar. Türkiye’de ölmeden önce kimsenin değeri bilinmez ya, ben de onlardanım. Değer bilmeyenlerden… Ne olacaktı ki! Sonuç olarak ben de bu toplumun bireyi değil miyim? Avni Anıl ölünce birden ne kadar yalnızlaştığımı fark ettim. Sevmemek bile bir çeşit ilgi duymakmış meğer. Sevmediğinizi sansanız bile, üstünü örttüğünüz için derinlerde kalmış bir yanınız, o kişinin beste çalışmalarını sürdürmesini, hatta sizin sevmediğiniz besteleri bile yapmaya devam etmesini istermiş.

Avni Anıl öldükten sonra eserleri listeler halinde yayımlandı. Gerçek sanatçıların değerini yaşarken değil, öldükten sonra anlayanlar grubunda yalnız olmadığımı biliyordum zaten. “Biz kimi kaybettik?” merakına düşenler, şarkıları uyudukları yerden -içimden “nisyan kuyusundan” demek geldi- birer birer çıkarıp listeler oluşturdular. O şarkılara bakınca durum değişti, duygularım değişti. Avni Anıl’ın olduğunu bilmediğim, ona ait olup olmadığını hiç araştırmadığım pek çok şarkı vardı o listelerde. Pek çoğu da benim bayıldığım şarkılardı. Vah benim cahil kafam! Bir de severim bu müziği; biraz da anlar geçinirim. Ama suçun tümü de benim değil. (Bu da topluca benimsediğimiz davranışlardandır. Suçun -hiç değilse bir bölümünü- üstünden atmak için, hemen bir mazeret icat etmek!) Avni Anıl’ın adıyla birlikte hep aynı şarkılar çalınmış yıllarca; ben de hep o şarkıları duyup durmuşum.

Kafama ilk dank eden şu oldu: Ben bu şarkıları Avni Anıl’ın oldukları için değil, çok dinlendiği için, bıkkınlık verecek kadar çok duyduğum için sevmemekteyim. Daha önce dank etmesi gereken de şuydu: Avni Anıl’ın şarkılarını değil, bu şarkıların güftelerini, Ümit Yaşar Oğuzcan, Turhan Oğuzbaş, Turgut Yarkent gibi şairlerin sözlerini eleştiriyordum aslında. Onların beğenmediğim şiirleri gibi tek söz yazabilsem yüreğim gam yemeyecek.

Kulağa / göze batan eleştirilir de hoşa giden karşısında susulur ya… Bu tutumda da yalnız değilim. Hadi bunu da itiraf edelim: Hangi alana baksanız “eleştirmek” denince, kınama, ayıplama, yerden yere vurma değil midir akla gelen? Birilerinin de “Pek güzel olmuş! İyi ki yapmış / yazmış / çizmiş / bestelemiş bu eseri!” dediğini duydunuz mu? Herkes birilerinin hata yapmasını, ayağının / dilinin sürçmesini bekler gibi değil mi toplumumuzda? Sürçsün ki haddi bildirilsin. Hata yapsın ki bütün hatalarını ortaya dökmek için beklenen fırsat ele geçsin.

Avni Anıl da yalnız benim sözleriyle dalga geçtiğim şarkıların bestecisi değildi. İlham Behlül Pektaş’ın,

“Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun, gelmiyorsun
Çünkü seni çok sevdiğimi biliyorsun, gelmiyorsun
Mevsimler gelip geçiyor sen gülüyorsun, gelmiyorsun
Çünkü seni çok sevdiğimi biliyorsun, gelmiyorsun”

şiirini hüzzam makamında besteleyen sanatçıydı. Hikmet Şinasi Önal’ın,

“Bir başka eda, başka bir arzu ile geldin
Akşam çöküyordu, yine bir başka güzeldin
Sevdalı bakışlarla gülüp kalbimi çeldin
Akşam çöküyordu, yine bir başka güzeldin”

sözlerine acemkürdi makamında ruh kazandıran kişiydi. O kuşağın önemli bestecilerinden Rüştü Şardağ’ın sözlerini alıp hicaz makamında ölümsüz kılan isimdi:

“Rüya gibi uçan yıllar, biraz durun, durun biraz
Kaybolan günlerim için hesap sorun, sorun biraz
Güzel bir kumral uğruna küstüm esmer beyazlara
Şu akılsız garip başa şimdi vurun, vurun biraz”

Neredeyse kırk yıl once, Şahap Gürsel’in sözleriyle hüzzam makamında bestelenmiş şu şarkıya ne demeli?

”Ayrılık ümitlerin ötesinde bir şehir
Ne bir kuş, ne bir haber, ne de bir selam gelir
Çaresiz seslenişler, beyhude bekleyişler
Bir teselli yerine, hüzünlü akşam gelir”

İzmirli sevgili şair Şahin Çandır’in şiirinden yaptığı kürdilihicazkâr beste ne güzeldir. Hem yenidir, hem eskinin, bugüne taşınması gereken bütün tatlarını taşır:

Öyle dudak büküp hor gözle bakma
Bırak küçük dağlar yerinde kalsın
Çoktan unuturdum ben seni çoktan
Ah bu şarkıların gözü kör olsun

Güzelsen güzelsin yok mu benzerin?
Goncadır ilk hali bütün güllerin
Aklımda kalmazdı yüzün, ellerin
Ah bu şarkıların gözü kör olsun

Bir gülüşün var ki kaş çatar gibi
En güzel sözlerin azarlar gibi
Hiç bağlanır mıydım çocuklar gibi
Ah bu şarkıların gözü kör olsun

Sonunda tuz bastım gönül yarama
Nice dağlar koydum nice arama
Seni terkedip de gitmek var ama
Ah bu şarkıların gözü kör olsun

Üstelik yalnız besteci değildi Avni Anıl. İzmir Radyosu'nda müzik yayın şefliği yapmıştı. Devlet Türk Sanat Musikisi topluluklarının sınavlarını yapan kadroda yer almıştı. Diyarbakır, Samsun, Konya ve Bursa'da TSM korolarının kurulması çalışmalarında bulunmuştu. 1955 yılında, Akşam gazetesinde "Türk Musikisi ve Radyolarımız" diye yazılar yazmış, Münir Nurettin Selçuk, Sadettin Kaynak gibi ünlü müzisyenleri yakından tanımış, onlarla röportajlar yapmıştı. Emin Ongan ise zaten hocasıydı. Üzerinde çalıştığı müziğin bilinmesi için uğraşmış, popüler şarkıların notalarını yayımlamıştı. "Musiki ve Nota" dergisini 36 sayı ve üç cilt olarak çıkarmıştı. "Anılar ve Belgelerle Musikimiz , "Bestecilerimizden Ezgiler" adlı nota fasikülleri ve kitaplar yayımlamıştı. “Musikî Sözlüğü” adı altında dört ciltlik bir çalışmaya imza atmıştı. Televizyona “Musikimizden Portreler” adlı belgeseli, radyolara "Sazdan Söze” ve "Dizelerden Ezgi Bahçesine " gibi programları hazırlamıştı.

Şimdi onun yerini kim tutacak? Makam, usul değil, nota bile bilmeden beste yapmaya kalkanlar mı? Selahhattin İçli gitti, Yusuf Nalkesen gitti, Avni Anıl gitti. O besteciler kuşağından kim kaldı geriye? Tek Alaaddin Yavaşça. Onun uzun yaşaması için dua etmekten başka çaremiz yok mu? Türk sanat musikisi denen müzik türü Orhan Gencebay’lara, Müslüm Gürses’lere mi emanet artık; yoksa Serdar Ortaç’lara mı? Avni Anıl bir bestesi üzerinde ortalama dört ay çalışırmış; söylenen o ki Serdar Ortaç tuvalette bile beste yapmaktaymış.

İster kabul edelim ister etmeyelim Avni Anıl’la birlikte müziğimizde bir dönem kapandı, kapanıyor. Eklendiği zincirin kendisinden önceki bütün halkalarını bilen, varlığıyla Türk müziğine önemli bir zenginlik katmış; üslubu olan, tarz yaratmış büyük bir sanatçıydı Avni Anıl. Görünen gelecekte onun ayarında bir sanatçının daha gelmesi çok zor.

İlk bestelerinden biri olan “Ağla çeşmim eski lezzet kalmamış peymânede” şarkısının bu dizesini değiştirip, “Ağla gözlerim bir gelecek kalmamış musikide” desem, yaşarken değerini bilmediğim için beni affeder mi acaba?

 
sayfa başına dön
 

MATEMATİKTEN ÖNCE DİL VARDI

(A+B+C) X

Bu nedir? Türkçede sözdiziminin formülü. Parantezin içindeki A, B, C tümcenin öğeleridir. Onların çarpılmak zorunda olduğu X de yüklem. Çarpmanın toplama üzerinde dağılma özeliği değil midir bu? Türkçede sözdizimi bütünüyle bu kurala göre çalışır. Ayrıca bir tümcenin sağlamlığını denetlemenin biricik yolu da budur. Yüklemin bütün öğelerle çarpıma girip girmediğine bakarız.

Şu tümceyi ele alalım:

Sevgi  okul arkadaşlarıyla parkta buluşacak.

(  A........... + B................  + C ) ......X

Bu, matematikte AX + BX + CX demek olduğu gibi, Türkçede de böyle. Hemen denetleyelim.

Sevgi buluşacak.

...A...........X

Okul arkadaşlarıyla buluşacak.

  ..........B.................... X

Parkta buluşacak.

  ..C...........X

İşlemi tersten yürütüp yukarıdaki çarpımları X parantezine aldığımızda da aynı sonuca varmaz mıyız?

Sözcüklerin görevlerinin adını bilip bilmemenin hiçbir önemi yok. Sevgi’nin özne olduğunu bilmeseniz de bu tümcenin öğesi olduğunu rahatça söyleyebilirsiniz; çünkü tümce, “Sevgi buluşacak” diye bir anlamı içermekte. Bir de “okul” sözcüğüne bakalım. “Okul”, tek başına, bizim tümcemizin bir öğesi değil. “Buluşacak” yüklemiyle çarpıma girmiyor. Bu tümcede “Okul buluşacak.” diye bir anlam yok. Yüklemle çarpıma girmeyen bir sözcük ya da söz o tümcenin öğesi olamaz.

Tümcenin uzun ya da kısa olmasıyla ilgili bir durum değil bu; sakın öyle sanılmasın. Uzun bir tümce kuralım şimdi:

“Okul arkadaşlarının hiçbiriyle aylardan beri konuşmayan Çiğdem, eski mahalleden tanıdığı, Terzi Zeliha’nın oğlu, koca kafalı Mahmut’la buluşuyormuş.”

Çok kalabalık gibi görünüyor. Öğe sayısı fazla gibi… Oysa yüklemle (X’le) çarpıma girip girmediğine göre kümelersek yalnızca üç öğeden oluşuyor bu tümce. Görelim:

Okul arkadaşlarının hiçbiriyle aylardan beri konuşmayan Çiğdem

   ......................................(A  + 

eski mahalleden tanıdığı, Terzi Zeliha’nın oğlu, koca kafalı Mahmut’la buluşuyormuş.

  ..................................................B ) ......................................................X

Yüklem yargıyı yüklendiği ve bütün öğelerin ortak çarpanı olduğu için en önemli öğesidir tümcenin. O kadar önemlidir ki hangi öğe ona yaklaştırılırsa önemi artar. İlk tümcede, sırlamaya göre, buluşulacak yer, “park” önem kazanmıştı; yükleme en yakın öğe o olduğu için. “Okul arkadaşları”nı daha önemli kılmak istediğimizde yapılacak iş çok basit. O öğeyi yükleme yaklaştırmak:

Sevgi parkta okul arkadaşlarıyla buluşacak.

Öznenin; yani Sevgi’nin önemini artırmak istiyorsak onu yakınlaştırırız yükleme.

Parkta okul arkadaşlarıyla Sevgi buluşacak.

Gerekli görev eklerini getirdiğinizde tümüyle anlamsız bir tümce bile kurabiliriz bu formülle. Anlamsız bir sözcük bulalım önce. “Sakul”… Yeterince anlamsız mı? Evet. Türkçenin her türlü adı eylem yapmaya elverişli, “-la, -le” ekiyle bu anlamsız sözcüğü eylem çekimine sokup yüklem yapabilir miyiz? Hiç kuşkunuz olmasın. “Sakul-la-mak” eylemi, çekimimize hazır. Artık ister “sakulladı” dersiniz, ister “sakullayacak”, ister “sakullamıştı”; canınız hangisini çekerse. İşte tümcemiz:

Sakul sakulu sakulda sakulla sakulladı.

( A..... + B..... +  C.... + Ç...... )  ...X

Anlamsız mı diyorsunuz? Olabilir; ama bir tümce!

Başka bir dilde örneği bulunmayacak bir uygulamadan da söz etmeden geçmek istemiyorum. “Buraya gel.” diye, yalnız iki öğeden, dolaylı tümleç ve yüklemden oluşan bir emir tümcesinde, bu iki öğenin yeri değiştirilerek tümcenin anlamı ağırlaştırılabilir mi? Türkçede ağırlaştırılır. “Buraya gel” ile “Gel buraya.” tümüyle aynı anlamda iki tümce değildir.

Bunun matematik açıklamasını ben yapamam. Benimki yalnızca deneme… Buraya sözcüğüne A, gel sözcüğüne B desek, biri AB iken öteki BA’dır. Farkı yaratan bu olabilir mi?

Sıfatların toplamına da bir bakmak istiyorum şimdi. Bir ad, elbette birden çok sıfat alabilir. Bu sıfatlarla adın kurduğu küme, yine tümce kümesi gibidir.

yeni

araba

(yeni, büyük, kırmızı bir) araba

a

x

 

büyük

araba

 

b

x

 

kırmızı

araba

ax + bx + cx+ çx = (a + b+ c+ ç) x

c

x

 

bir

araba

 

ç

x

 

Burada da adı x kabul edip x parantezine aldık; bu adın sıfatları olan a,b,c,ç ile çarpılınca bir sıfat tamlaması, bir küme oluştu. Küme deyip duruyorum; aslında küme mantığı da Türkçede bütünüyle geçerlidir. Sözgelimi, “herkes, hepsi, tümü” gibi sözcükler, türünün bütün üyelerini kapsayan bir küme oluşturur. Bu kümenin dışında kalan küme elemanı olmaz. Nasıl ki “bütün kalemler ve bir kurşun kalem” diyemezsek, “herkes ve Emine” diyemiyorsak, çeviri yoluyla girmiş bir ifade olan “hepsi ve daha fazlası” gibi sözler de anlamsızdır Türkçede.

Sıfatlar toplanır da yargılar toplanmaz mı? Önce bileşik tümcelere, sonra da bağlı tümcelere bakmak istiyorum şimdi.

Bileşik tümcelerin kuruluşu da son derece matematikseldir. Dilbilgisi terimleri kullanmadan anlatmaya çalışıyorum; ama burada kullanmam gerekiyor. “Yatmadan önce kitap okumayı çok severim.” tümcesinde, “Yatmadan önce kitap oku-ma”, temel tümcenin; yani “severim” yükleminin belirtili nesnesi; ama kendisi aynı zamanda, belirteç tümleci, nesne ve yüklemden oluşan bir yan tümcecik. Şöyle göstermeye çalışayım:

Yatmadan önce kitap oku-ma-y-ı

çok

severim.

.........................A  ...........................+

A= (a+b)y olduğuna göre,

......................[  (a+ b) y ] ....................+

  B )

 

...B

  X

 

..X

Aşağıda da dolaylı tümleç, belirteç tümleci ve yüklemden oluşan bir temel tümce var; ama dolaylı tümlecin de bir yan tümcecik olduğunu görüyoruz. O da kendi içinde, belirteç tümleci, nesne ve yüklemden oluşmakta.

Bugün o adamı görmekten

hiç

hoşlanmadım.

(  ................A ...........................+

A= (a+b) y olduğuna göre,

.............[  (a+ b) y ] ...................+

  B)

  B 

  X

  X

Bileşik tümcelerdeki matematiksel işleyişi anlatmaya iki örnek yeterli deyip bağlı tümcelere geçiyorum.

Aralarında anlam ilişkisi bulunan iki basit tümce uyduralım şimdi de. “Okan sinemaya gitti. Okan sinemada hastalandı.” Her defasında aynı özneyi söylemek zorunda kalmamak için, aralarında böyle anlam ilişkisi olan tümceleri ortak öğe parantezine alırız.

Okan

sinemaya

gitti.

Okan

sinemada

hastalandı.

 

a

b

c

a

ç

d

 

Bu tümceleri Okan parantezine alabiliriz. Alalım.

abc + açd = a ( bc + çd )

Okan (sinemaya gitti, sinemada hastalandı).

dediğimiz zaman bunu yapıyoruz işte.

Ortak öğe her zaman özne olmaz. Ortak öğe nesneyse bu kez onun parantezine alırız.

Kalemini (unuttu). Kalemini (almaya gitti).

  .....X ......( A )  ....................( B ) 

“Kalemini” parantezine aldığımızı da gösterelim:

Kalemini (unuttu , almaya gitti).

.......X  ..... ( A .........+ B )

Ortak paranteze almak, her ortak öğe için geçerlidir. Sözgelimi yüklemler ortaksa, yüklem parantezine alırız.

(Gündüzleri okula) gidiyor. (Geceleri işe) gidiyor.

.............(  A ) .........X ..............(  B )........ 

  (Gündüzleri okula) , (Geceleri işe) gidiyor.

  ............( A ) ..............+ ( B ) ...........

Yüklem değil de yalnızca yüklemdeki ekler ortaksa bile paranteze alma işlemi sürer.

(Sabahlara kadar çalışıyor)dun. (Hiç dinlenmiyor)dun.

.....................(  A )............X ...............(  B )....... X

Bu kez yalnızca “hikâye bileşik zamanı eki” ile “ikinci kişi eki” ortak. Onların parantezine alacağız:

(Sabahlara kadar çalışıyor) , (hiç dinlenmiyor)dun.

..................( A ) ......................+ ( B )......... 

Ortak öğe parantezine alarak bağladığım tümcelerin arasına koyduğum virgülü, tam artı işaretinin üzerine denk getirmeye çalıştığım, umarım dikkatlerden kaçmamıştır. Matematikte artı işareti (+) neyse Türkçede virgül (,) de odur. Virgül, sözcükleri de tümceleri de toplarken kullanabildiğimiz bir artı işaretidir; noktalı virgül ise yalnız tümceleri toplarken kullanılan bir artı işareti. Bu noktalama işaretleri bağlaçlık görevindeki sözcüğün yaptığını yapar. Bağlaçlık görevi nedir, diye sorulursa hemen söyleyelim. Matematikteki toplama işleminin dildeki karşılığıdır. Yani bağlaç, sözcükleri ya da tümceleri toplayan sözcüğün görev adıdır. Şu “ya da” sözü üzerinde de durmalı biraz. “Sözcükleri ya da tümceleri” demek, sözcükleri toplarsa tümceleri toplamaz demek. Sözcüklerle sözcükleri ya da tümcelerle tümceleri toplar; sözcüklerle tümceleri toplamaz. Bu, matematiğin kuralı değil mi? “Elmalarla armutlar toplanmaz.” Sözgelimi “ile” bağlacı, yalnız sözcükleri toplarken “ama” bağlacı yalnız tümceleri toplar. Ayrıca “ama”nın topladığı tümcelerde çoğu kez, bir yan olumlu (+) ise öbür yan olumsuz (-) olur. 

Bu film uzun;ama eğlenceli.

Bu film uzun (-)

 

Bu film eğlenceli (+)

Hazır, artılar, eksiler koymuşken Türkçede, matematikle ortak bir başka özelliğe değinelim. Matematikte artı ile eksinin çarpımı eksi, eksi ile eksinin çarpımı artı ederdi değil mi? Türkçede de öyledir. Birkaç örnek vereceğim. İlk örnek, soru ilgeci (edat) “mı, mi”den olsun. “Mı, mi” olumsuz kesinlik anlamı taşır. Yani değeri daima eksidir. Onunla çarpıma giren yargı olumlu ise, artı ile eksinin çarpımı gerçekleşmiş olur. Sonuç: Eksidir.

Söyleyecek söz

 

kaldı?

(Kalmadı.)

 

(-)

x

(+)

= (-)

Öğrenilmeyecek ders

mi

 

var?

(Yok.)

 

(-)

x

(+)

= (-)

Yanına gelen yargı da olumsuzsa bu kez de eksi ile eksinin çarpımı söz konusudur. Sonuç, artı olur.

Sen gidersin de ben

gelmez

 

miyim?

(Gelirim.)

 

(-)

x

(-)

= (+)

Sen “Yap!” dersin de ben

yapmaz

 

mıyım?

(Yaparım.)

 

(-)

x

(-)

= (+)

“Değil” sözcüğü de olumsuz anlam taşıyan; yani eksi (-) değerde bir sözcüktür. Aynı işleyiş, onun için de geçerli. 

Böyle bir lafı daha önce duymuş değilim. > duymadım. 

  .....................................(+)  .......(-) .............(-) 

“Değil”in yanındaki eylem de olumsuzsa? O zaman da eksi (-) ile eksinin (-) çarpımı söz konusudur.

Böyle bir lafı daha önce duymamış değilim. > duydum.

  .......................................(-)  ..........(-) ...........(+)

“Ne… ne…” bağlacıyla olumsuz yüklem kullanılmayacağını duymuşsunuzdur. Neden kullanılmaz? Çünkü “Ne… ne…” bağlacının kendisi taşır olumsuzluk anlamını. Başka bir deyişle “Ne… ne…” bağlacı, “değil” sözcüğü için anlattığım etkiye sahiptir.

Ne geldi ne telefon etti > gelmedi, telefon etmedi.

  (-) (+).. (-).......  (+)............ (-)............  (-)

Türkçenin matematiksel yapısı konuşulurken bütün konulara bakmak; Türkçeyi bir baştan bir başa, matematiksel öğeleri bulmak üzere gözden geçirmek gerekir. Benimki yalnızca üstten üstten bir göz gezdirme... Üstünkörü bakınca bile Türkçenin ne kadar matematiksel bir dil olduğu kolayca anlaşılabiliyor. Bunda şaşılacak bir şey yok. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan …” sorunsalına benzeyecek; ama pekâlâ sorulabilir: Dil mi matematikten çıktı; matematik mi dilden? Yanıt, tartışmaya yer vermeyecek kadar açık değil mi? Matematikten önce dil vardı.

 
sayfa başına dön
 
SARI SAÇLAR, RENKLİ GÖZLER, STERİL GÜZELLİKLER

Adını vermeye gerek yok. Hem güzelliğine, hem yeteneğine hayran olduğumuz bir genç kadın o. Üstelik pek özendiğimiz tipte bir insan. Sarışın, açık renk gözlü, uzun boylu, giydiği her şeyin yakıştığı, dal gibi ince vücutlu. Bu ülkenin sıradan insanına benzemiyor. Avrupalı ya da Amerikalı gibi. Zaten kendisiyle röportaj yapan da sorulara geçmeden önce, “çok yabancı ve uzak gibi” durduğu saptamasını yapmış. Bu, “yabancı ve uzak gibi” duran insanlara ne kadar özendiğimiz, televizyonlarımıza her bakışta görülebilir. Amerikalı zenci (Afrikalı - Amerikalı) yazar Toni Morrison’un “En Mavi Gözler” (The Bluest Eyes) adlı bir romanı vardı. Beyaz bir ailenin sarı saçlı mavi gözlü kızına bakıcılık ettiği için kendi kızına yeterli ilgiyi göstermeyen zenci bir anne anlatılırdı romanda. Kendi kızı Pecola da annesinin sevgisini ve ilgisini kazanmak için sarı saçlı, mavi gözlü olmak gerektiğini düşünür ve sarı saçlara, mavi gözlere sahip olmak için durmaksızın dualar ederdi.

Ülkemiz genel olarak zencilerden oluşmuyor; ama bize de durmaksızın sarı saçlı, mavi ya da yeşil gözlü olma hayalleri kurduruluyor. Televizyonlarımıza bakan birinin, bu ülkede yaşayanların boy bos, saç ve göz rengi gibi tipik özellikleriyle ilgili doğru izlenim edinmesi söz konusu bile olamaz. Reklamlarda, dizilerde, hele hele magazin programlarında görünen genç kadınlar (Yaşlı tiplerin “güzel” olması ve sık sık ortalarda görünmesi zaten gerekmez.) yüzde seksen, belki de doksan oranında sarışın, açık renk gözlü, uzun boylu, uzun boylu değilse bile uzun bacaklı (bu çok önemli!) olmak zorunda. Özellikle kadınların değerli ya da önemli olmalarının biricik koşulu güzel olmaları; güzelliğin koşulları ise zaten belli: Sarı saçlar ve mavi gözler…

Kendi saç baş, ten renginden hoşnut olmamanın, her ülkede örneği görülebilecek tipik bir özenme hali olduğu söylenebilir. Halkının geneli sarışın, mavi gözlülerden oluşan kuzey ülkelerinde esmerlerin pek rağbet gördüğü, koyu renk tenlilerin çoğunluğu oluşturduğu kimi ülkelerde, beyaz ten, sarı saç, mavi gözlerin gerçekleşmesi istenen bir düş haline geldiği çok bilinen, çokça dile getirilen bir özellik. Bizdeki tam böyle değil sanki. Daha çok Avrupalı ve Amerikalı olmaya özenme hali. Kendinden hoşnut olmamak, kendisiyle barışık olmamak bireysel düzlemde bir hastalık sayılabilir. Peki, ya toplumsal düzlemde? Kendisi olmaktan nefret eden / ettirilen bir toplumun ruhsal durumu normal sayılabilir mi? Kadınlar için sarı saç, mavi göz sorunsalını rahatça çözebilirsek de erkeklere çare bulmak zor görünüyor. Kara kaşlı, kara gözlü, kara bıyıklı erkeklerin kendi görünümlerinden kurtulup örneğin Bush gibi, akça pakça Amerikan erkeği görünümüne kavuşmaları (cinsiyetlerinden ödün vermeden elbette) pek mümkün görünmüyor. Kadınlar arasında hiç boya sürülmemiş saça sahip olan neredeyse kalmadı. Renkli lensler de istenen göz rengine kavuşma süresini saniyelere indirmekte. Öyleyse erkeklerimizi Türkiyeli gibi görünmekten kurtaramayacak olsak da kadınlarımızın, koşulları belirlenen güzellik standartlarına kavuşması an meselesi. Öyle gibi görünüyor; ancak tam olarak öyle değil. Açık renk gözlerle açık renk saçların gerçeğine sahip olanların havası yine de bir başka. Ayrıca, gözden kaçan bir gerçek daha var: Avrupalı - Amerikalı gibi görünmek, kendini ortalama ülke insanının üzerinde görme hakkı da kazandırıyor kişiye. Son yıllarda sıkça duyduğumuz “beyaz Türk”ün tanımına, ten renginin gerçek anlamdaki beyazlığı da giriyor mu; doğrusu bilmiyorum. Derinin rengi, olmazsa olmaz koşullardan değilse bile, “beyaz Türk” olmayı kolaylaştırıyordur.

Eğer daha önce tanışmamış olsaydım, beyaz Türklerin varlığı konusunda kuşkuya kapılabilirdim. Zaten kısa süre öncesine kadar bu lafın bir fanteziyi anlatmakta olduğundan çok emindim. Ama tanıştım. Bir televizyon programında, canlı yayındaydık. Türkçenin korunması için öngördüğüm koşulları, “Dilini sevmek, kendini sevmek, halkını sevmek…” diye sıralarken hemen yanımda oturan (meğer Beyaz Türk’müş, ne bileyim!) “Nesini seveyim bu halkın, nesini seveyim! Sokaklara tükürmesini mi, töre cinayetlerini mi, 450 lirayla geçinmesini mi? (Bu sonuncusunun da sevilmeme gerekçesi olabileceği kimin aklına gelirdi?) Nesini seveyim?” diye öyle bir patladı ki neye uğradığımı şaşırdım. Programın sonuna kadar bir daha da konuşamadım zaten. Nutkum tutuldu. Meğer beyaz Türkler, kolu kolumuza değecek kadar yakınımızdalarmış ve halk denen bu mikroplu kitleyi sevmediklerini yüksek sesle haykırmaktan geri durmazlarmış.

Sözünü ettiğim röportajda bir kapıcı ailesinde yaşananları nasıl bu kadar iyi bilebildiği sorulmuş sarışın, yeşil gözlü, çok yetenekli o genç ve güzel kadına. O da gazeteci olup da steril kalınamadığından söz etmiş. “İstanbul’da yaşıyorsan ne kadar steril kalabilirsin ki!” diye eklemiş. İşte, arka arkaya geçen bu iki “steril” sözcüğüdür bu yazının yazılmasına neden olan. Kapıcı ailesi örneğindeki gibi, halktan insanların, halkın yani, mikrop gibi görüldüğünü ele veren çok açıklayıcı bir sözcük bu “steril”. Tek sözcük olduğuna kanılmasın; tek sözcük; ama çok konuşkan. Neler neler söylemiyor ki: Böyle, kapıcı ailesi gibi halktan kişilere hiç bulaşmamak gerektiğini söylüyor sözgelimi. Ama ne yazık ki, meslek icabı, bulaşılıyor. Elit bir çevrede, elit insanlar arasında (Bu “elit” sözcüğü de röportajda geçiyor. Benim kullandığım sözcüklerden biri değil.) hiçbir tehlikeye maruz kalmadan, gönül rahatlığıyla yaşamak varken, insanın elit olmayan insanları tanıması değil, onları hayal ederek aralarında geçebilecek olaylar kurgulaması bile mikrop kapmasına yol açabilir. Dikkatli olmak gerek.

Ne zamandır halktan iğrenir oldu bu insanlar? Elit çevreler var, bir de mikrop saçan değil, mikrobun ta kendisi olan, insanı steril bırakmayan, kirleten çevreler var. Kimi televizyon görevlileri, kameraları omuzlayıp halka çeşitli konularda düşüncesini sormaya başladı mı bu çekimlerin ana haber bültenlerinde hangi başlıkla sunulduğunu da anımsatmak gerekir mi? “Bakalım sokaktaki insan bu konuda ne diyor?” Hiç yadırgamıyoruz “sokaktaki insan” lafını. “Halk”ın yeni adı, “sokaktaki insan” ya da “sokaktaki adam”. Onlar hep öyle sokaklarda dolaştıkları için mikroplu oluyorlar işte. “Elit” çevrelerden gelenlerin sokaktaki adamla iletişim kurmak istememesinde anlaşılmayacak ne var? Steril kalmak varken sokak insanlarıyla muhatap olup mikrop mu kapsınlar? Üstelik ten renkleri beyaz olmadığı gibi, çoğu sarı saçlı, renkli gözlü de değil ne yazık ki! Amerikalıya benzer bir tipleri yoksa mikroplu olma riskleri de yüksek oluyor haliyle. Büyükçe bir bölümünün asgari ücretle geçindiği dikkate alındığında bunların renkli lens alacak paraları bile bulunmayabiliyor.

Amerikalı beyaz efendilerine benzemek için çırpınan, halkından utanan, hatta mikrop kapan, kendisi olmaktan şiddetle ve ısrarla kaçanlar, kimliksiz ve kişiliksiz bir toplum yaratmaya çalışmıyorlarsa gayet anlamsız bir uğraş içindeler. Çabalarını anlamlı kılabilecek tek amaç bu olabilir: Kişiliksiz ve kimliksiz bir toplum yaratmak. Böyle bir toplumdan kendi ülkesinin kültürel değerlerini korumasını bekleyemezsiniz. Kendisi olmaktan hoşnut kalmasını, kendi değerlerine sahip çıkmasını, onları benimsemesini ve savunmasını; onurlu ve omurgalı bir duruş içinde olmasını bekleyemezsiniz. Ne beklersiniz? Eğer mavi gözler ve sarı saçlarla gelecekse sömürüye alkış tutmasını, beyaz efendilerine benzerliği arttıkça kendini mutlu huzurlu hissetmesini, itirazsız bir köle ruhuna kavuşmasını bekleyebilirsiniz. Eğer meydanı beyaz Türklere bırakmak istemiyorsak önümüzde iki yol var: Ya esmer tenin, kumral saçın, tıknaz bedenin, kara ve ela gözün anlamlı bir güzellik demek olduğuna inanıp kendimiz olmaya çalışalım; kendimizle barışıp, kendi özelliklerimize, güzelliklerimize sahip çıkalım ya da Pecola gibi sarı saçlara ve mavi gözlere sahip olmak için elbirliğiyle dua edelim.

 
sayfa başına dön
 
 
Tüm hakları saklıdır. 2012 © feyzahepcilingirler.com
 
tasarım: pelin hepçilingirler